31 Aralık 2011

2012 Sen Mi Geldin?!

Uzun bir suskunluk dönemimden sonra yeni yıl için özel bir yazı yazmayacağımı mı sandınız?!
O zaman çok yanıldınız =)

2011 için dilediğim iyi dileklerimle, yaşadığım olaylarla, biten ilişkilerimle, arkadaşlıklarımla ve yeni başlayan beraberliklerimle gireceğim 2012’ye.

Neler umup nelerle karşılaştığım bir yıl oldu benim için 2011.

Olmaz dediklerim oldu.
Bitmez dediklerim bitti.
Söylenmez dediğim sözler en başta söylendi.
Şaşırdığım, üzüldüğüm ve kayıplarımın çok olduğu bir yıl oldu.

2011 biterken benim kızların 2012 için yıllık burç yorumlarını paylaştığı şu bir haftanın sonunda anladım ki benim bu şekilde bir yıl geçirmemden Uranüs sorumluymuş. Ahh Uranüs ah neler yaşattın bana bir sene boyunca #) Fakat öğrendiğime göre 2012’nin ikinci yarısına kadar tam olarak huzura eremiyormuşum. Mart ayında aşk beni beklerken nisan mayısta huzuru buluyormuşum. Fakat 2012’nin ilk aylarında çok çalışmam gerekecekmiş ama bunun faydasını göremeyecekmişim. Bu sene çok yorulacakmışım. Evlenmek isteyen varsa evlenecekmiş bir kısmımızda kararsızlığın içinde boğulacakmış. Zaten şu Uranüs bir gün olsun bana gülmedi ki şimdi gülsün. Bide Uranüs benim burcuma girdimi daha önce den de biliyorum çıkana kadar bin dereden su getiriyorum. Bir gezegen bir insanı nasıl bu kadar etkileyebilir?! Yazarken fark ettim ben burcumu söylememişim =) KOÇ ;) Benim gibi koç olanlarda benim sayemde 2012 yıllarının nasıl geçeceğini aşağı yukarı öğrenmiş oldular. Bu sene şanslıymışız ama diğer burçlar kadar değil bunu da araya sıkıştırayım bari =))

Bu seneyi öyle bir yaşayalım ki Maya Takvimine göre son yıl olduğunu söyleyenlere inat olsun.
Bu seneyi öyle bir yaşayalım ki olmaz hatta imkânsız diye tanımladığımız şeyler gerçek olsun.
Bu seneyi öyle bir yaşayalım ki etrafımızı saran üzüntüler bizim mutluluğumuzu görüp kıskansın.
Bu seneyi öyle bir yaşayalım ki aşk mücadelesi içinde değil mücadele aşkı içinde olalım.
Bu seneyi öyle bir yaşayalım ki bütün o Uranüs, Venüs gibi gezegenlerin olumsuz etkilerine göğüs gerelim ve olumsuzları olumluya çevirelim.
Bu seneyi öyle bir yaşayalım ki sevdiklerimizin kıymetini bilip kaybettikten sonra onların özlemini pişmanlıklarla anmayalım.
Bu seneyi öyle bir yaşayalım ki insan olduğumuzu unutmadan, unutanların ise gözü önünde onlara gösterelim.
Bu seneyi öyle bir yaşayalım ki yeni hedefler koyalım ve yılın sonunda en büyük değerlendirmeyi gene kendimizle yapalım.

Şimdiden herkesin yeni yılı kutlu olsun =)

24 Aralık 2011

Kaçmak Bazı Şeyleri Silmek Midir?

Eğer birini unutmak istiyorsam direk o kişiden uzaklaşıyorum.
Bu uzaklaşmak sadece konuşmamak şeklinde değil direk kaçmak şeklinde oluyor.

Aramalarına çıkmıyor, Facebook dan muhabbetini engelliyor ve mesajlarına geri dönüş yapmıyorum. İlk zamanlar bana en çok acı veren çalan telefonları sessize almak oluyor. Öylece ekran ışığının yanıp sönmesi sonrasında tamamen kapanması. Onun kapatmasıyla hemen telefonu elime alıp cevapsız çağrılardan silmek için tuşlara basarken yeniden çalmasıyla bir anda bırakıyorum telefonumu. Çok ısrar ederse direk kapatıyorum. Açtığımda ondan gelen bir sürü mesajla karşılaşıyorum. Bu gibi durumlarda kabuğuma çekiliyorum. Yavaş yavaş sosyal ağlardan siliyorum onu. Gözümün önünde olmasını istemiyorsam onun olduğu yerlere bir süre gitmiyor, yeni zevkler, yeni insanlar ve yeni yerleri keşfetme dönemime giriyorum. Bir nevi kafamı dağıtıyorum. Bu bazen bir ay sürüyor bazen de bir yıl. Bazen de öyle bir an geliyor ki tam unuttum derken bir şey çok küçük bir şeyle karşılaşıyor ve içim o an bir tuhaf oluyor.

Sevdiğiniz birine ama çok sevdiğiniz birine sarılırken içiniz ürperir ya o an bitsin istersiniz hatta karşınızdaki böyle hissettiğinizi anlamasın diye dua edersiniz fakat bütün bunların yanında bir diğer yanınızda bu an bitmesin der. Hiç kollarından ayrılmayayım. Zaman dursun, her yer boşalsın, telefonum çalmasın, otobüs gelmesin, kaldırım daralmasın,… Ne yazık ki benim hayatımda böyle zamanlar hep kısa sürmüştür. Zaman geçer, otobüs gelir, kaldırım daralır ve telefonum çalar. Saate bakmam, kaldırım daralınca daha bir yaklaşırım ve telefonumu sessize alırım. Birkaç saatlikte olsa kendime güzel bir an yaratırım. Bencilce davranır ve o an bana ulaşmak isteyenlerin merak etmesini sağlarım. Bunu çok mu isterim hayır ama o an, anı yaşamak için bencilce davranmak her zaman ilk tercihim olmuştur.

Beni kırmış, aldatmış sonra da gitmiş bütün yaşadıklarımızı, yaptıklarını ve tabi benim yaptıklarımı da gün ve gün yazmış ve herkese anlatmışsın. Ben ise internette gezerken görmüş, okudukça sen, ben ve biz olduğumuzu anlamışım. Zaman en kötü anları silerken en güzel anları ise hafif bir tebessümle hatırlatıyor. İkimizde farklı temalarda olayları anlatıp yazsak da ikimizin de ortak yönü aynı hikâyenin kahramanı olmamız. Bunu söyledikten sonra senin yazılarını artık okumamaya karar verdim. Benim bile unuttuğum anların, günlerin ve olayların ayrıntılarını hatırlayıp, yazdıklarını okudukça bunlar bana zarar vermese de geçmişin izlerini gün yüzüne çıkarıyor.

Bitti demekle bazen bazı şeyler bitmez. Sadece etkisi azalır. Bir kafe de karşılaştığımızda dudaklarımızı inceltip “Merhaba” derken ki sahtelik gibi. İçimizden neden şimdi, neden bu mekân ve neden karşı masam gibi bir sürü sorunun içinde boğulurken “Merhaba” kelimesinin anlamına uygun davranmadığımızı fark ettim. Benden sana zarar gelmez anlamına gelir merhaba kelimesi. Fakat biz birbirimize çok zarar verdik be adamım. Çok yıprattık, çok şeyi harcadık ve bunları ise çok hızlı yaptık. Geriye hiçbir şey kalmadığında ise ayrıldık. Şimdi karşılaştığımız zaman birbirimize merhaba derken samimiydik?! Ben senin yazılarının hepsini okudum ve eminim sende benim yazılarımın hepsini okudun hatta bunu da okuyacaksın. Okuduktan sonra bu sorunun cevabını bul. Sana söz veriyorum sırf cevabını merak ettiğim için bu sefer mesajını okuyacağım.

Şimdi soruyorum kaçmak bazı şeyleri silmek midir?

17 Aralık 2011

İyilik Meleklerim


Geçen gün Buket’imle uzun zamandır konuşmadığımızı fark ettim. Onun bu sene başlayan alan dersleri, benim gittikçe ağırlaşan ve tipimi kaydırmaya başlayan derslerim derken iyice uzaklaştık. Bütün kızsal dedikodular elimizde patladı, dersler konuşulmadı, moraller verilmedi ve tabi erkekler… Ne onlarla ne onlarsız işte =)

Bir anda mesaj attım ona hem de en olmadık ders ve dersin hocasında. Dersten sıkıldığım için değildi bu davranışım. Bir anda Buketimi özlediğim içindi. Bir mesajı bile benim yüzümü güldürmeye yetti zaten. Şu derslerin yoğunluğu olmasa İzmir’e geldiğinde görüşeceğiz ama işte görüşemiyoruz. Bu duruma o kadar çok üzülüyordum ki anlatamam. Duygularımın ve hislerimin aramıza uzun yollar girse de karşılıklı olduğunu biliyorum. Biz artık bu özlemle konuştuk da konuştuk derken benim Kuzumun sevgilisi olmuş =) Hem de İzmir’e geldiği zaman uzun uzun konuştuğumuz çocukmuş bu şanslı kişi. Canım ya. Daha çok yeni ama =) Nazar değmesin diye gizli tutuyoruz. Tabi ben buraya yazdıktan sonra öğrenmeyen kaç kişi kalır bilemiyorum ama şuan çok mutluyum. Buradan da fırsattan istifade sevincimi paylaşıyorum işte.

Bir diğer arkadaşım ise benim deli hallerimi normal karşılayan hatta bazen onu da deli ettiğim erkek arkadaşımın da sevgilisi olmuş. Oda aynı şekilde muhabbetlerin arasında çıtlattığı kızla sevgili olmuş. Aman dedim sakın kıza facenin şifresini verme. Sonra yazışmalarımızı görür ve beni engeller üzülürsün. Yok, vermem öyle huyları yok zaten dedi. Ayrıca seni silemez. Sen benim tatlı belamsın dedi =) Bu lafı artık iltifat olarak mı alıyım yoksa imalı laf sokmamı bilemiyorum ama onunda kalbinin ne kadar temiz olduğunu biliyorum o nedenle pek de takmıyorum.

Bizde böyle anacım. Hedefe odaklı yaşıyoruz. Birini seçiyor sonrada onu kapıyoruz =))

Bütün bu arkadaşlarımın beraberliklerini size söyledikten sonra benim aklıma takılan asıl soru ya da yaşadığım olay bu günlerde neden arkadaşlarım bana sevgili bulmaya çalışıyor? Hayır aramızda çöpçatan görevini üstlenen ve evlilik programlarını izleyen bendim ne oldu da rolleri değiştik. Ayrıca neden şimdi? Yani neden şimdi bana sevgili bulmak istiyorlar. Bu istek nereden çıktı şimdi? =)

Bugün içlerinden birine “Napıyorsunuz benim arkamdan şu Z.S. a bir sevgili bulalım diye seferberlik mi başlattınız?” dedim. Ne dese beğenirsiniz: Evet! Cevaba bak. Ve bu konuda çok ciddiydi. Hey noluyo yaa!.. Ben böyle yalnız mutluyum. Zaten derslerim ağırlaşmış, saçlarım çatallaşmış, yüzümde stres sivilceleri çıkmış ama siz bana hala sevgili bulmak istiyorsunuz =) Devamında dediklerine bakar mısınız?! Ellerinde nefis erkekler varmış, seç beğen al şeklindeymiş. Sanırsınız ki boydan ve profilden resimli albüm var ellerinde. Şahsen facebook sağolsun onu da yapıyor ama #) Böyle takılmakla olmazmış, yalnızlık bana yakışmıyormuş. Evet, yakışmıyor bunu bende kabul ediyorum ama şimdilerde yalnızlığımın sultanlığını sürüyorken bir başkasını tahtıma ortak etmek istemiyorum.

Bütün bunların yanında biliyorum ki onlar benim arkadaşlarım.
Yıllarımızın beraber geçtiği, beraber büyüdüğümüz hatta bu konularda yetiştirdiğim arkadaşlarım.
Eğer öğrettiğim bütün yöntem ve tüyoları öğrendilerse gardımı iyi almalıyım =)

Hem daha baharda gelmedi. Yani gelir bahar ayları gevşer gönül yayları durumuna daha çok var ;) Neyse ki anlayışlı bir arkadaşım yani öyle çift buluşmalarında öksüz çocuk triplerine girip sevgilileri rahatsız etmiyorum. Olayı anlayınca uzaklaşıyorum. Bunu neden dedim şundan çünkü hani rahatsızlık versem şuna bir sevgili bulalım da oda rahat etsin bizde diyecekler. Neyse ki öyle bir durumum yok ama işte arkadaşlarım benim yalnızlığıma üzülmüşler.

Duyurayım  mı buradan sevgili arıyorum diye onlarda rahat etsin bende =))

11 Aralık 2011

Yoğunum Yoğunuz Yoğunlar

Bu ay vizelerim bitmesine rağmen buraya girip de adam akıllı bir yazı yazamadım ya valla çok üzülüyorum.

Vizeler bitti geriye sadece işi kaldı. Temizlenmesi gereken bir oda, pratik yapmayı isteyen bir keman, düzenlenmesi gereken notlar, çalışılması gereken ama ertelenen şimdilerde ise dağ halini almış dersler ve evet teslim etmemi bekleyen ödevler. Bunların hepsi birleşince inanın sadece telefonuma yazmak istediğim fakat vakit bulamadığım konuları yazmak zorunda kalıyorum.

Geçen hafta çarşamba günü bölümümüzün partisi vardı. Partiye abimle gittim. Şimdi diyeceksiniz başka kimseyi bulamadın mı? Hayır, çünkü ona sözüm vardı. Ayrıca zaten bölümden arkadaşlarımın hepsi mekânda olacağı için çokta kiminle gittiğimin bir önemi yoktu. Tabi gönül isterdi takalım kolumuza sevgilimizi ve öyle gidelim ama kader =)) Gene de nasıl eğlendim, ne içtim, ne söyledim hiçbir şey hatırlamıyorum. Abim bir şeyler söylüyor ama yok yani hatırlamanın belirtisi yok. Arada kısa kısa sahnelerin dışında bir şey hatırlamıyorum #) Arkadaşlar gecenin devamında başka bir mekâna gitmeyi teklif etseler de kafam güzel olduğu için bu teklifi başka bir sefere ertelemek zorunda kaldım. Peki ya sonrasında ne yaptık? Abimle eve kadar yürüdük =) Hava açık, dolunay var ve yollarda ise araba yok. Öylece yürüyoruz. Aslında çokta iyi oldu. O kafayla eve kadar açıldık zaten =) Ertesi günkü derse ayık gitmeme yardım ettiğini de düşünüyorum. Bide bu partinin öncesinde yaptıklarımı düşünüyorum da nasıl halim kaldı ve o kadar çok eğlendim bilemiyorum. Eğlence deyince vücudum bir anda enerji depoluyor da olabilir ya da gece de aldığım iltifatlar mesela hepsi birer beni ben yapmışta olabilir ;) Neyse çarşamba böyle bitti ve geldi perşembe. Perşembe günüde dersten sonra iki fabrika gezimiz vardı. Biri iplik yani teknoloji opsiyonu diğeri terbiye ve örme fabrikası. Bir şeyi burada söylemek istiyorum o iplik fabrikasında bizi fabrikada gezdiren beyefendiyi! gözüm hiç tutmadı hatta kıl oldum, sinir oldum. Adam müdür olmuş ama adam olamamış hatta bir bayana nasıl davranacağını bile bilmiyor. Adama sinir olma olayım ise şöyle; şimdi bize fabrikayı gezdiriyordu ve bizde 7-8 kişilik grup onun arkasından geliyorduk. Öyle bir yere geldik ki pamukların temizlendiği yer ve orası o kadar gürültülüydü ki resmen sessiz sinema oynar gibiydik. Neyse ki aynı makineler bizim bölümde de vardı ve hocalarımız anlatmıştı da adamı duyamadığımız için pek üzülmedik. İşte böyle bir durumda bizi o hareket eden ve büyük makinelerin arasından geçirmeye başladı. Burada şunu belirtmek istiyorum; normalde iplik fabrikalarında lif yutulmasın diye maske takılır ve o makinelere saçlarımız, kıyafetlerimiz takılmasın diye de ona göre giyinmek gerekir fakat biz doğal olarak teknik geziye gittiğimiz için o tarz bir giyimi giymemiştik. Bu nedenle de adam bizi o statik elektrik oluşturup hatta hareket ettikçe uçuşan liflerin arasından geçirmeye başladı. Hocalarımızda bu tarz yerlerde çok bulunmamamız gerektiğini ve maskemiz yoksa nasıl korunmamız gerektiğini söyledikleri için artık adamı dinlemiyor direk oradan çıkmak istiyorduk. Bende aynen bunu yaparken adam bana döndü ve “Bak!” dedi. Bende ona dönüp “Baktım” dedim. “Neye baktın?” dedi. Bende makinenin adını söyledim. “Bu makine ne yapıyor?” dedi. Ayrıntılı bir kaç cümle söyledim. Neden öyle bir cevap verdim onu da bilmiyorum. Sanki sınava giriyor gibiydim. Derken adam bir anda karşıma pat diye çıkıp elini de beline koyup bana ard arda “Ne gördün ha ne gördün ne gördün?” diye sormaya başladı. Dumura uğradım ve öylece kaldım. Sonrada arkamı dönüp, sıranın arkasına geçtim. İşte o anda bende o fabrikaya ve adama karşı merak bitmişti. Devamında ise artık adamın gözündeydim. Bildiğiniz adam her lafında bana bakıp laf sokuyordu ya da soktuğunu sanıyordu. Hızlı hızlı yürüyor geride kaldığımızda ise bana bakıp geç kalanı kovarım diyordu. Ey allahım gel de sinir olma. Sanırsam benim takmaz hallerimi gördükçe daha da sinir oldu. Sonrasında ise en olmayacak şeyi yaptı ve kovalardaki karışımı alıp “Bu lifin dilini bileceksiniz!” deyip ditmeye başladı. Tahmin edersiniz ki sonuç: her yerde uçuşan lif! Arkadaşlarımın montları lif oldu, ben lif yuttum, bazılarımızın saçına yapıştı. Resmen rezillik. İkinci grup olmamıza rağmen fabrikadan çıkan en son grup olduk. Aslında adam ikinci sınıf olup da opsiyon seçmeden fabrika gezmemize en başta anlam verememişti. Ardından gittiğimiz terbiye fabrikasından daha memnun kaldım. Bir şey daha fark ettim terbiye seçsem o kimyasal kokularından rahatsız olmam. Kokuları beni hiç rahatsız etmedi. Ne kadar konfeksiyon seçmeyi istesem de hala aklımda soru işaretleri var. Terbiye fabrikasından memnun kalmamın bir diğer sebebi ise bize fabrikayı gezdiren arkadaşların bizim okuldan mezun olması ve bizim aklımızdaki soruları bilip ona göre anlatmalarıydı. Ayrıca orada daha rahat soru sordum, gezdim yani içime sindi diyebilirim. Günün sonunda yorgunluk denen şeyin on katı üstüme oturmuştu =) Akşamki konseri de kendimce iptal ettim, adamı unuttum ardından da yattım uyudum.

Gel zaman git zaman işte pazar yazımın sonu.
Şimdilik sizi sizinle yalnız bırakıyorum.
Yarın YGA sonuçlarını öğreneceğim.
Bakın yoğunluk ve heyecan hayatımda az da olsa devam ediyor.
Bana bol şans dileyin ;)

5 Aralık 2011

Sevgililerim …1


Bir önceki yazımda bahsettiğim bizim eziğin şimdilerdeki sevgilisi hikâyesi benim içime oturmuş olacak ki yeni bir yazı dizisi başlatmaya karar verdim ve adı da “Sevgililerim” ;)

Gerçekten başlık çok yaratıcı oldu farkındayım =)) Ama başka bir şeyde uymuyordu napıyım bununla idare edeceğiz artık bu yazıda ve devamında yazacağım yazılarda. Burada önemli olan zaten başlık değil içerik dimi ama?! =)

O zaman hemen başlayalım. Efendim benim bu yıllardan çok çok çok önce bir adet sevgilim vardı. Kendisiyle aramdaki ilişki gerçekten tarifsizdi. Hatta şimdilerde düşünüyorum da anlamsızmış be. Bi kere adamdan ayrılma sebebim spora olan aşırı düşkünlüğüydü. Tamam, bende sporu seviyorum hatta hayatımın anlamı modun da ama bunu abartıp “Hayatım = Spor” haline de getirmiyorum. Ama beyefendimiz için durum bu şekildeymiş bende zamanla öğrendim. İlk zamanlar “Baklavalarıma bakar mısın Z.S?” şeklinde başlayan muhabbetler resim çekilmek istediğimde göğsünün dışarı çıkması, karnının içeri çekilmesi ve omuzların arkaya atılması şeklinde şekil almaya başladığı anda benimde beynimdeki ampul yanmaya başlamıştı. Resim çekiliyoruz ya. Yani bu kadar kasmaya, kaslarını göstermeye mecbur değilsin. O zamanlar face falan da yok tabi. Hayır, ne düşünüyordu acaba? Çekildiğimiz her resmi odamdaki duvarıma asacağımı mı? Böyle bir şey yapmayacaktım. İşim gücüm yok sabah onu görücem, yatarken onu görücem hem de kasım kasım kasıldığı haliyle. Yok yok yok almayayım ben kalsın dedim ve oda kaldı yani bitti ilişki. Bu çocuk sadece benim olduğum resimlerde böyle poz vermiyordu daha doğrusu vermiyormuş. Bu durumun böyle olduğunu çok sonra fark ettim. Belki de bardağı taşıran son damla bu olmuştu. Okulda toplu resim çektirirken aynı poz, arkadaş arasında aynı poz, aile arasında aynı poz poz poz poz… Lisede bir erkek arkadaşım bana “Bir erkek yanındaki kıza bir şey kanıtlamak istiyorsa onun kolunu tuttuğun ya da dokunduğun anda hemen kasar.” demişti. Sonra bunu bana uygulamalı göstermiş hatta denemek için kantini kullanmıştık =) Gerçekten doğruydu. Denediğimiz erkeklerin %51 inin koluna yavaşça konuşma esnasında dokunduğumda hemen kasıyorlardı. Sanki gizliden gizliye “Bak ben kaslıyım, güçlüyüm, pazularım var.” manasında gibiydi. İlk dinlediğimde saçma, atıyorsun dememe rağmen milletten bu davranışı aynen görmem yok artık haklıymışsın dememe sebep olmuştu. Şimdi yazarken bizim erkeğin durumunun da bu şekilde olduğunu fark ettim. Ben istemem ki öyle üçgen vücut olsun. Tişörtünü çıkarınca baklava baklava görünsün. Tabi bira göbeği ya da türk kası olan birini de istemiyorum =)) Şöyle spor yapan, görünümüne özen gösteren biri olsun yeter yani =)

Yıllar sonra bu sevgiliyi gördüm ben. Aman allahım bildiğiniz sapık olup çıkmış #) Face de beni ekleyince bende kabul etmiştim. Amaç merak işte naparsın. Ama beyefendimiz listemdeki kızları ekliyormuş. Sonra kızlarda tek tek bana geri dönüş yapmaya başladılar bu çocuk kim diye?! Dedim noluyi? İşte o zaman evrimin bazı insanlara yaramadığını fark ettim. Neyse ki yol yakınken mantığım beni bu yoldan uzaklaştırmış. Sağol mantık ;)

Yeni yazı dizimin bu ilk yazısıyla sizi yalnız bırakıyorum.
Artık ara ara hayatıma girmiş olan sorunlu erkekleri böyle yazacağım.
Alın işte böyle de ifşa ederim ben sevgililerimi ;)

3 Aralık 2011

Anlamıyorum ve Anlamayacağım


Bir şey soracağım bu olay nasıl oluyor?
Yani gerçekten nasıl oluyor?
Hayır, doğanın kanunu mu yoksa başka bir şey mi?
Anlamıyorum ve ömrü hayatım boyunca da anlamayacağım.

İlkokulda sınıfın ezik olarak gördüğü kız 4. sevgilisinden ayrılmış 5.yi bulmuş =) Hayır gülüyorum ama gerçekten şoklardayım. Bu ne biçim iş böyle bee… Sonradan bir açılma mı yoksa burada söylemeyeceğim durumlar mı bir türlü kestiremiyorum. Abi tamam bizde öyle evde kalmış hiç sevgilisi olmamış insanlardan değiliz de bu kızın durumu da biraz fazla değil mi?!

Ne güzel iki yazı yayınlamışım içim rahat yatağa gireceğim sonra yarın yapacak bir sürü iş için enerjimi toparlayacağım dimi ama sen git son dakika face de durumunu güncelleyenlere bak ve bunu gör. Görünce de olmuyor işte =) Direk bir yazı daha yazmam gerekiyor. İçimi dökmem lazım, arınmalıyım, kafamı boşaltmalıyım. Şimdi size soruyorum. 4. sevgilinizden ayrılıyorsunuz ve bir ay geçip geçmeden 5.yi buluyorsunuz. Helal olsun yani ne diyim! Bunu gece gece uyku sersemi abime anlattıp _tabi özetin özeti şeklinde_ onun da yorumunu aldım ve aman allahım ümitsizliğime ümitsizlik kattı. Neymiş efendim biz mühendisler çok yoğun ortamlarda çalışıyormuşuz ve bu nedenle bulduğumuz kızlarda ya yollu ya da sorunlu oluyormuş. Bu ne biçim bir durumdur ya?! Erkekler aklı başında artı güzel olan kızları bulamamaktan şikayetçi, kızlar ise yakışıklı ve mantıklı erkeklerin nerelere kaçtığından. Ne yani bu 70 milyonluk Türkiye’de bütün ezik meyveler mühendislere mi düşecek? Abim yaa uyku sersemi getirdiği yorumla güldürdü beni =)) Benim takıldığım nokta bizim eziğin bu kadar hızlı nasıl sevgilisi olduğu? Ciddi ciddi gecenin bu saatinde bunu düşündüm.

Hayatım boyunca elimi sallasam ellisi gezdikten sonra karşıma çıkıp itiraf edenleri oranladım da abi gerçekten çoğu sorunluymuş =) Trajik komik hayatıma gülüyorum =)) Şarkıdaki gibi elimi sallasam ellisi ama gözüm görmüyor. Delinin en delisi var. O hep beni mi buluyor. Yoksa bende mi bir şey var???

Size başımdan geçen kısa bir olayı anlatıyorum. Beyefendimiz karşıma dank diye çıkıyor ve “Sevgilin var mı Z.S.?” diye soruyor bende “Hayır” diyorum. “İyi o zaman hadi sevgili olalım” diyor. Adamdaki cesarete bakar mısınız yaa?! Herhalde “Aa evet hadi olalım” deyip boynuna atlamamı falan bekliyordu ki ben öyle bir şey yapmayınca şaşırdı. Onun şaşırmasını geçtim benim suratımdaki şaşkınlığın verdiği ifadeye arkadaşlar yarıldı zaten =)) Ardından ortamdan kurtulmak için şakaya falan vurmaya çalıştım. Yaa git allah aşkına diyorum ki çocuk gitsin ama yok yapıştı kaldı orada. Lanet olsun oturduğum yerde kıyı ve çıkamıyorum. Çıkmam için 6 kişinin kalkması gerekiyor. Sonra bunu bana yapılmış olan bir komplo olarak gördüm =) İlk vakam bu olmadığı için en yeni olarak aklıma bu geldi.

Yok ya eğer abimin dediği doğru çıkarsa ki bazı örnekler verdi aman allahım hiç duymayın yoksa dört senelik mühendislik eğitiminizi yarıda kesersiniz. Kariyer falan yalan olur. Ben bu işi düşünüp bir sonuca varmaya çalışırken birazda siz düşünün hatta bulduklarınızı da bana bildirin ki topluca bir sonuca varalım =))

Bu sefer gerçekten yatıyorum söz ;)

İtiraf...


Bu bir itiraf yazısıdır.
İlk cümlemden aslında niyetimi belli ettim. Evet, bu bir itiraf yazısıdır.

“Kendime benzeyen insanları gördüğüm zaman o kişilerden korkuyor ve uzaklaşmak için her şeyi yapıyorum.”

Ne demek bu şimdi diye sorabilirsiniz. Aslında çok açık ve net söyledim. Kendime benzeyen insanlardan korkuyorum. Hem de çok korkuyorum. Karşıma böyle biri çıktığı anda ilk bakışta hemen anlıyorum. Bir şeyler benziyor sanki diyorum ve el sıkıştığımız andan itibaren ise aklımda hiç şüphe kalmıyor. İç dış fark etmez ben kendimi çok severim. Ama benim gibi birisiyle yaşayamam. Hayatımda olacak kişi bana benzememeli. Kesinlikle!

Çekilmez olduğum anlarda ne ben onu çekerim ne de o beni. Bana benzeyen kişilerle de çok konuşamıyorum zaten. Her cümlemin tamamlanması, aynı şeylere aynı ses tonuyla gülmemiz, mimiklerimiz, duruşlarımız, hayata bakışımız ve niceleri. Uff çok korkunç. Yeni insanları tanımayı seven ben, kendimden korkuyorum.

İçimdeki patlamaya hazır bombayı nasıl frenlediğimi bildiğimden bir ben daha yanımda olmamalı. İleride bu arkadaşım ya da sevgilim en sonda eşim olsa gerçekten hem onlara hem de kendime zararım çok büyük olur.

Ohh bee söyledim içim rahatladı =) Nerden esti şimdi böyle diyeceksiniz. Geçen arkadaşlarla kafede otururken konusu açıldı ve bende şöyle bir düşündüm, hayatta en korktuğum insanlar genelde bana benzeyen insanların olduğuna karar verdim. Belki de çift yaratıldığımız içindir. Öyle bir söylem var ya söz de herkes çift yaratılmış. Ama ben çiftimle yaşamak istemiyorum. Klasik koç burcu kadınıyım ben. İstediğim kişiyi ben seçmeli ve uzun uzun mücadeleler vermeliyim. Peşinden ben koşmalıyım, ben seçmeliyim. Çok ben ben ben oldu ama en azından 20 sene de bunu öğrenebildim.
Şimdide sizinle paylaşıyorum.
Bu yazımı kaç kişi okur hadi okudular diyelim okuyanlardan kaç kişiyle aynı olabilirim?!
“Asla” demem.
Dünya küçük.
Bir gün bir yerde bir tane daha bana benzeyen birisiyle karşılaşabilirim.

Aralık mı?

Şu an Blog’umun istatistiklerine bakınca fark ettim Aralık’a girmişiz. Vay anasını!
Ne yani 28 gün sonra da 2012 ye mi gircez?! Yok artık =)
Zaman çok hızlı geçti be…
Tabi kasımın son haftası hatta bu hafta da vizelere girdiğim için kasım mı bitmiş aralık mı başlamış hiç fark etmedim.
O zaman bu Aralık’ın ilk yazısı olsun =)

Şaşkın bir girişten sonra size bir özet geçeyim bari. 2 haftalık vize haftam nihayet bitti. Orta başlayıp dalgalı bir şekilde kapattım. Şimdi önümde biraz dinlenme süresi ardından da finallere yoğunlaşma zamanı var. Bütün bunların yanında iki haftadır spor yapmıyordum. Ona da yeniden başlamam gerek. Kemana da ara vermiştim onu da takvimime eklemeliyim. Unutmadan yarın yazlığa gidiyorum. Evi aldık ama ben daha hiç gidemedim. Yok, böyle bir şey! Neyse ki yarın bu durumu telafi edecek ve gideceğim. Hatta gitmişken birkaç yazı yazıp resim de çekmek istiyorum. Kumsalı bir uçtan bir uca yürümek ve şehrin zehirlediği ciğerlerimi temizlemek istiyorum.

Ders çalışırken beni en çok zorlayan şey aklıma yazmak için bir sürü konunun gelmesi ama bilgisayarımı açıp yazamamam =(
Hepsini akıl defterime not ettim ama =)) Şimdide tek tek hepsini yazıp sonra da yayınlamayı düşünüyorum.

Bu sefer kısa bir yazıyla bırakıyorum.

NOT: İstanbul maceramı ayrıntılı bir yazıyla yazıp yayınlayacağım ama önce sonuçların açıklanmasını bekliyorum. Anlarsınız işte nazar olayları ;)

25 Kasım 2011

İstanbul Yolcusu Kalmasın!

Geçen bir yazımda bahsettiğim bir konu vardı hatırlıyor musunuz?

Hatırlamayanlar için ben biraz hatırlatayım o zaman =) Hani gidip gitmemekte kararsız kaldığım ve riske attığım şeylerin olduğunu söylemiştim. Bugün o kararsızlığım artık sona erdi aslında iki gün önce kesinleşti diyebilirim. Bugün ise uygulama vaktim. Şuan bu yazıyı o kadar hızlı yazıyorum ki =) Çünkü saat 22.00 gibi İstanbul’a gideceğim. Sevincimi hemen paylaşmak istedim. Her şeyimi biliyorsunuz bunu da zamanında bilmeniz gerektiğini düşündüm =)) Evet, döndüğüm zaman beni çok yorucu ve sıkı bir hafta bekliyor olacak ama bu yolda ilerlemek istiyorsam bunu da yapmak zorundaydım.

Neden İstanbul’a gitmek zorunda olduğumu söyleyeyim. YGA denen bir topluluğa seçildim. Biraz kendimi översem 55000 kişi arasından ilk 2000 e girmiş bulunuyorum. İşte bu seçilen 2000 kişi Türkiye’nin dört bir tarafından yarın İstanbul’da yapılacak konferansa katılmak zorundalar. Bizde İzmir ayağı olarak bu gece yola çıkıyoruz =) Ege Üniversitesinden gelecek olanlarla konuştum. Önceden tanıdım biraz biraz. Hatta aralarından birisiyle aynı otobüsteyim bu gece =)

Var ya içim içime sığmıyor. Hani insan aşık olunca midesinde kelebekler uçuşurmuş ya işte bende şu an öyleyim. Kabıma sığamıyor ve heyecandan ölüyorum =))

Gidince soru sorar mıyım bilmiyorum ama şimdi biraz araştırma yapsam iyi olacak =)
Sizinle sevincimi paylaştım ya sanmayın ki heyecanım azaldı hayır efendim daha da arttı =)
Döndükten sonra sizle izlenimlerimi de paylaşacağım.
Beni bekleyin. Bugün gidip yarın gece dönüyorum ;)

24 Kasım 2011

Ölen Öldüğüyle Kalıyor İşte

Selma Ann Desmond hayatını kaybetmiş. Allah rahmet eğlesin.

Hayatımıza eşinin onu aldatıp başka bir kadınla evlenmesi, onların düğün resimleri ve en önemlisi ise hastalığıyla girdi. Aslında bütün Türkiye olarak onun nasıl ölüme yaklaştığını yavaş yavaş izledik. Belki fark etmedik hastalığının bu kadar ciddi boyutta olduğunu ya da moralinin bütün bu yaşadıklarından sonra çok bozulduğunu. Her ne yaşandıysa onun gözüne soka soka yaşandı. Gazetelere, internete bakma denmiş. Ama öyle bir çağdayız ki bakmamak, kafayı çevirmek imkânsız. Ali taran ve Ayşe Özyılmazel’in düğün anı ardından balayı resimleri derken her şey ortalardaydı.

Kimse gizli yaşamadı, kimse arkasında bıraktıklarını düşünmedi. Herkes kanserin tedavisinin moral olduğunu ve üzüntüye yerinin olmadığını biliyordu fakat onlar kendi mutlu anlarında bunu hiç düşünmedi. En can alıcı noktalar ise Ayşe Özyılmazel’in köşesinden yazdığı ve yayınladığı yazılarıydı. Hepsinde bir ima bir nispet havaları vardı. Kimin ne yaşadığını, hangi durumlarda olduğunu ve şimdiki üzüntüsü hakkında bir şey bilemiyorum. Ama şunu biliyorum: ne koca ne sevgili kadının düşmanı gene hemcinsi.

Bütün yaşanılanları bildiğimiz, istemesek bile magazin programlarında izlettirildiğimiz bu hikâyenin sonunda aldatılan kadın diye anılan Selma Ann Desmond vefat etti. Eski eş ve onun yeni eşi bu gün üzülür yarın içi acır ama eminim üçüncü gün hayatlarına devam ederler. Acı düştüğü yeri yakar. Asıl üzülen burada oğlu olur. Ölen öldüğüyle kalıyor işte…

17 Kasım 2011

Şaşkınım, Kırgınım ve Minnettarım


Öyle zamanlar yaşıyor ve öyle durumlarla karşılaşıyorum ki şaşıp kalıyorum. Onu da gördüm, bunu da yaşadım ve artık tecrübelendim diyen benim bile şaşırdığım zamanlar oluyor işte. Kafamda kırk tilki modun da gezen ben, öylece kalıyorum. Bir şey söylemiyor, anlamsızca bakıyorum. Konunun odak noktası olmayı gene nasıl becerdiğimi anlamaya çalışıyorum. Ben bunu düşünürken karşıma çıkıp saniyede üç cümle söyleyebilen insan konuşuyor. Olayları kendime çevirmeli miyim yoksa çevirmeden ufak ufak sıyrılmalı mıyım bilemiyorum. Asıl anlamadığım konu ise insanların böyle bir durumda benim onları kıskandığımı düşünmesi. Hayır neden kıskanayım yani kıskanacak ortada bir şey yok ki?! Sen, ben ve konunun nasıl patlak verdiğini anlamadığım bir konu.

Düşünmek istemiyorum. Susuyorum. Susunca da sinsi oluyorum. İnsanı geriyorlar resmen geriyorlar. Klasik koç kadını olarak öyle bir aşamaya geleceğim ki bir patlayacağım ve o an olduğunda herkes benimle bir yanacak. Gözü kapalı bir yanım olduğu doğru. Bu yanım deli halimle birleşince ben bile korkuyorum kendimden. İçimdeki isyankârı tutuyorum ama herkesin de bir sınırı var.

Bugün tek başıma yürürken gözümü kapattım ve MP3 üm de çalan şarkıyı dinledim. O an düşmeyi ya da bir yere çarpmayı düşünmedim. Tek düşündüğüm birisine teşekkür etmem gerektiğiydi.

Her şeyin üst üste geldiği zamanlarımda bana bir çıkış yolunun gösterilmesi ve o yolun ise diğer yollara göre en açık olanı olması bana hala beni izleyen ve koruyan kişiyi hatırlatıyor.

Seni Seviyorum demeliyim ona.
Seni görmek istiyorum, beni üzenler var demeliyim.
Her şeyin ötesinde teşekkür ederim demeliyim.

15 Kasım 2011

Gerçekten Ne Yapmalıyım?

İlk kez hayatımda bu kadar önemli bir karar vereceğim.
Her seferinde kendi içimde aldığım kararlar için önemli diyor gibi görünsem de bu sefer alacağım karar her şeyimi değiştirebilir.
Hayatımı, çevremi, eğitimimi ve tabi beni.

Manevi olarak bir şeyler yapabileceğimi hissedeceğim artık. Elimden gelenlerin yanında gelmeyenleri de yapmak için arkamda destek olacak bundan sonra. Belki de etrafımdakilerinde söylediği gibi kariyerim ve mesleki hayatım tamamen değişecek. Bunların hepsini istiyorum da alacağım karardan da pişman olmak istemiyorum. Çünkü bu kararı alırken bazı şeyleri de riske atmam gerekecek. Tehlikeye sokacağım. Bir yanım sevinirken bir yanım riske attıklarımı kurtarmam için ekstra çalışmam için beni gaza getirecek. Bütün bunlar birleşince işte ben bir karar veremiyorum.

Aklımda hep aynı sorular var:

Değer mi?
Gitmeli miyim?
Gözümü kapatıp akışında mı yaşamalıyım?

Bilemiyorum. Uff içim sıkılıyor. Bir yandan bu zamana kadar kariyerimi belirlemek için bir şeyleri araştırdım, en iyisi için bekledim. Hem zaman olarak hem de kendimi olaylara atmadan önce hazırlamak için. Şimdi hazır mıyım diye soruyorum ve evet hazırım diye cevaplıyorum kendi sorumu. Tam ben hazır olduğum da ise dersler hazır olmuyor. Bir günlük İzmir’den ayrılmam dönüşümde 5 dersimi etkileyebilir. Gidişim ise hayatımı değiştirebilir. Derslerim vizelerde düşerse finallerde kasmam gerekir. Finallerde kurtaramazsam yaz okulunu beklerim. Yaz okulu açılmazsa yandım demektir. Buda ortalamamı düşüreceğim anlamına gelir. Bir yandan da bu kadar umutsuz olamıyorum çünkü ben, kendimi biliyorum. İstedikten sonra kasar hepsini toparlarım.

İlk kez bu kadar bir şeyi çok istediğimi sonuçlar açıklanıp kendimi asıl listede görünce anladım.
İstemişim hem de çok.
Buna rağmen istemek bazen yeterli olmuyor işte.

Bir gün bir sırt çantasıyla kimsenin beni tanımadığı bir yere gitmek ve orada kafamı dinlemek istediğimi söylemiştim. Belki de bu kafa dinlemenin ve dönüşümde bir karar almamın zamanı gelmemiş midir?!

Şimdi önümde iki haftam var. Ya beklediğim fırsatı seçip geride kalanları riske atacağım ya da gitmeyip hakkımı sonsuza kadar yakacağım ve derslerime çalışacağım.

10 Kasım 2011

1881 - 193∞

Nasıl başlanır?
Duygular nasıl ifade edilir? En doğru ve düzgün ifade için hangi kelimeler seçilir bilemiyorum.

Bugün sabahtan bölüme gittim. Dekanlığın önünde saat 09.05 de siren sesleriyle saygı duruşu ardından da söylenen İstiklal Marşı.

Ardından ders derken şimdi evdeyim. İlk işim duygularımı ifade etmek istediğim bir yazı yazmaktı ama şimdi ne ellerim klavyenin tuşlarına basabiliyor ne de ben bir şeyler yazabiliyorum. Halbuki eve gelirken ne söylemek istediğimi kafamda belirlemiş ve düşünmüştüm.


Her 10 Kasım da ben hep aynı şeyi düşünürüm: Acaba Atatürk ölmeden önce ne düşünüyordu?

Konuşamam o gün genelde.
Gülemem mesela.
Saygı duruşunda dolan gözlerimi gizlemek için kafamı eğerim.
Rüzgarın yüzüme vuruşuyla biraz olsun kurur göz pınarlarım.
Evet, ben her 10 Kasım da çok ağlarım.

Bugün Atatürk karşıma çıksa ona ilk söylemek istediğim söz “Seni özledim.” olurdu. Evet, seni çok özledim Atam. Başka bir şey söylemem, söyleyemem. Çünkü biliyorum ki karşında özür dilesem ya da ülkemizdeki durumu şikayet etsem bana “Sen neler yaptın?” diye sorarsın. "Durumun mu yoktu?" dersin. Şikayet etmeye ve söylenmeye hakkımız yok biliyorum.

Sen öldükten sonra çok şey değişti be Atam. Cumhuriyetin 10.yılına kadar yaptıklarımızı 88 yıl geçmesine rağmen hala yapamıyoruz. “Türkün Mucizesini” gerçekleştiremiyoruz. Bir şeyler bize engel oluyor. Şikâyet değil bu sadece içten söylenen bir söz.  Çatma Atam kaşlarını. Biz her durumda senin ilkelerini biliyor ve gerçekleştirmek için çalışıyoruz. Her öğrendiğimiz bilgiyi sorguluyor ve amaçlarımız uğrunda senin de yaptığın gibi adım adım ilerliyoruz.

Günümüzde Atatürk’e diktatör diyenlerin çoğaldığı, oda kim ki diyebilecek kadar kendini bilmez, şuursuz insanların da yaşadığı bir ülke olmaya başladık. Bu ülkede herkes haddini bilecek! Eğer sen bu ülkenin ekmeğini yeyip, suyunu içip ve söylediğin sözlerin hepsini özgürce söyleyebiliyorsan bunu sana kazandıranın Atatürk olduğunu bileceksin. Bağımsızlığın ne olduğunu sindiremeyen, o dar görüşlü beyinlerinin içini böceklerin yediği insanların güzel ülkemi bölmeye çalışmasına ve bide bunu açık açık yani aleni bir şekilde yapmasına SİNİR OLUYORUM. Siz, Atamın nasıl biri olduğunu bilmiyorsanız ben size söyleyeyim.

Benim Atam:
*Hayvanları severdi.
*İnsanları severdi.
*Milletini severdi ve hayatını o çok sevdiği milletine adamıştı.
*Çağdaştı.
*Askerdi.
*Cumhuriyetçiydi.
*Laikti.

*Dinsiz değildi.
*Barışçıydı.
*Duyarlıydı.
*Kadınları sayardı.
*Kibardı, inceydi.
*Merhametliydi.
*Övünmeyi sevmezdi.
*İdealistti.
*Hayal kurmazdı, gerçekçiydi ve söylediği her şeyi de yapardı.
*Genç ruhlu, eğlenceli yeri geldiğinde ise çocuksu olabilirdi…

Saydığım ve sayamadığım her özelliğiyle benim Atam ADAM GİBİ ADAMDI.
Bütün dünyayı etkilemiş ve nice ulusa önder olabilmişti.
Ben Atamı çok seviyorum.
Onun düşüncelerini, karakterini ve yapmak istediklerini de biliyorum.
Bir Atatürk Çocuğu olarak görevlerimi biliyorum Atam.
Biz nice 10 Kasımlar göreceğiz ve her sene aynı acıyla seni anacağız.
İzindeyiz…

7 Kasım 2011

Kadınlar & Erkekler …7


Biz kadınlar gerçekten karmaşığız. Kendimde bir bayan olarak söylüyorum ki hala karşı cinsimi anlayabilmiş değilim. Şöyle bir mantığımız yok yani: ben böyle düşünüp davranıyorsam oda kesin böyle düşünüyordur. Yok böyle bir şey. Böyle bir şeyi düşünen yanılır. Evet, her kadın ayrı bir dünya. İyisi de var kötüsü de, güzeli de var çirkini de. Artık ne çıkarsa bahtınıza =)

Bu sefer aklıma takılan ve yazmak istediğim konu aldatma, kadınlar…

Biz kadınlar aldatıldığımız zaman çok garip davranıyoruz. Öncesinde “Aldatılırsam kesin ayrılırım.” eğer evliyse “Boşanırım. Bir dakika bile düşünmem” diyen kadın olayla birebir karşılaşınca affedebiliyor, yalanına inanmak isteyebiliyor ya da suçu kendinde arıyor. Şöyle yaptım da adam gitti, yapmasaydım gitmezdi, daha fazla ilgi göstermeliydim gibi bir sürü kendine pay çıkaran cümleler kurmaya başlıyor. Bu aşamalarda erkek genelde suçlanmıyor. Bütün suç sanki aldatılan kadındaymış gibi davranılıyor. Bunların yanında bir de üçüncü kadını suçlama var ki ona girmeyi düşünmüyorum. Bunu anlatırken çevreyi geçtim bizzat aldatılan kadın üstünden anlatıyorum.

Diğer bir olasılık ise erkeğimiz kadınımızın karşısına geçiyor ve ben başkasına âşık oldum diyor. Bunun üzerine kadın eğer kendinde suç aramayanlardansa bir anda erkeğini elde etme çabalarına giriyor. Bu zamana kadar ilgisiz belki de nasıl olsa elde ettim mantığında olan bayanımız artık tam bir vahşi avcı moduna girebiliyor. Bu olayın iki tane sonucu var. Biri evet, erkeği yeniden elde edebilir. Elde ederse oradan anlarız ki o erkek demek ki o kadarda diğer kadını sevmiyormuş. Diğer ikinci olasılık ise erkeği yeniden elde edememe. Bu elde edememenin sonucu da ikiye ayrılır. Bayanımız ya aldatmanın sonucunda hayata küser ve bir daha kimseyle beraber olmak istemez ya da bir sürede olsa onu terk eden adamdan çıkaramadığı hıncını başka erkeklerden çıkarabilir. Fakat bütün bunların dışında eğer erkek normal bir şekilde ayrılalım derse kadınlar pek bir şey yapmayabilir. Yok, efendim yapar da diyebilirsiniz bende evet yapar derim. Benim yapmayabilir dediğim durum şöyle; biz kadınlar ilişkimizde başka bir kadın olduğu zaman daha bir hırslanıyoruz. Böyle farklı bir mücadele, farklı bir dürtü, istek oluşuyor. Belki de diğer kadınla yarışıyoruz. Aslında amacımız sevgilimizi yeniden elde etmek değil de kendimizi ispat etmek.  Anlayacağınız kadınlar felakettir =) Bakın kaç tane olasılık çıkardım size ;)

Olasılıklar, kadınlarda olasılıkları doğurur.
Yazın bu cümlemi =))

Mesela bir kafede kızlarla otururken ortama bir tane yakışıklı girer ve tabi masada hemen fısıldaşmalar başlar. Eğer o masadaki bir kadın yakışıklıyı gözüne kestirdiyse ve tabi birazda hırs varsa ne uçan ne kaçan durumu yaşanabilir. Bir anda beyinde bir sürü cümleler kurulur ve uygulanmayı bekler. Nasıl baksam, nasıl davransam da dikkatini çeksem gibi bir sürü stratejik atak kurgulanır. Aman efendim ben aşkı stratejik değil akışında yaşamayı severim sözünü karşıma bu aşamada çıkarmayın. Çünkü genelde beraberlikler başladıktan sonra söylenir bu cümle. Önce herkes biraz kur yapar. Peki kurlar stratejik ataklardan oluşmuyor mu?! İlk buluşmada bayan nasıl bir kahve istediyse erkekte onu ister gibi bir düşünce bu durumdan ortaya çıkmamış mıdır?! Daha sonraki buluşmalarda o kahve çeşitlenir ama öncesinde zıtlıklar biraz örtülür. Kimse kusurlarını ortaya sunmaz. Ne erkekler ne de kadınlar hiç birimiz bu konuda farklı değiliz.

Bütün bunlar dâhilinde şunu diyebilirim ki aldatma hissedilir. Kadınlar mı daha iyi hisseder yoksa erkekler mi bilemem ama hissediliyor. Bir şeylerde samimiyetsizlik başlıyor. Sevgilinizin elini tutarken ki sıcaklık kaybolmuşsa, sevgilinizden de bu sıcaklığı aynı şekilde almıyorsanız bir şeylerin farkına varmanın zamanı gelmiş demektir. Çünkü dokunmak sevgiyi göstermenin en küçük ama etkisinin ise en büyük olduğu olaydır. Aldatmayla beraber dokunmak da azalır.

Herkes gerçek sevgiyi hak eder.
Kimsenin bir başka kimseyi kullanarak duygularından emin olmaya hakkı yok.
Bencilce düşüncelerin esiri olmak çok kolay.
Fakat kaçırdığınız asıl nokta, bu bencilce söylenen yalanların ve sergilenen davranışların sizi gerçekten tatmin edip etmediğinden emin olup olmadığınızdır.

5 Kasım 2011

Kurban Bayramı

Bu bayram yalnızım.
Abimde yok.
Yani bildiğiniz yalnız olacağım bayramda.
Evet, içime oturdu.
Bu kadar vurgulu söyleyince fark ettim içime oturduğunu =(

Bizim ailede artık tek büyük anneannem. Bu nedenle onu bayramda yalnız bırakmak olmazdı. Bu yüzden annemler onun yanına Bandırma’ya gitmeye karar verdiler. Sabah annemleri uğurladıktan sonra bir güzel kahvemi almaya gittim. Sonra evi dip bucak temizledim. Ki ben toz almasını sevmeyen insan, evde tozu alınmamış yer bırakmadı. Arefe günü dendi mi hemen akla bayram temizliği gelir bizde =) İşte bende yalnız olduğum için bu adeti tek başıma yaptım. Sadece temizlik mi yaptım sanıyorsanız o zaman yanılıyorsunuz çünkü bayram tatlımı bile yaptım. Kâseye de çikolatalarımı doldurdum. Artık tam anlamıyla bayrama hazırım.

Beni kim ziyaret eder deyip burada tam bir drama bağlama moduna girebilirim ama girmeyeceğim. Çünkü bayramda evde kalmayı ben seçtim. Peki ya bu kimin suçu tabi ki de üniversitemin hatta bölümümün suçu. Sen tatil sonrası ders + ilk vizeleri koyarsan işte bende evde böyle yalnızları oynarım. Bi dakka bi dakka bi dakka aslında yalnız değilim, Naz’la beraberim. Naz’ın kim olduğunu sorarsanız o benim muhabbet kuşum hatta onu 15 günlükken alıp büyüttüğüm için benim çocuğumda diyebiliriz =)

Bu sabah AVEA lı oluşumun 9.yılıymış. Bu nedenle de bugün bana bedava avea içi konuşma verdiler. Bende sabahın erken saatinde teyzemi aradım. Artık kaç saat toplamda konuştuk hiç bilmiyorum =) Oda bu bayram benim gibi yalnız.

Benim dram durumumu geçersek, şimdiden herkesin kurban bayramını kutluyorum.
Bol şekerli, paylaşımlı ve tabi her kurban bayramında olduğu gibi yurdumun dört bir tarafında bol yağışlı bir bayram diliyorum.

4 Kasım 2011

Üzülüyorsam Nedeni Var Demektir

Hani dün yayınladığım yazımda “Hiçbir zaman hayatımda yalnız kalabileceğimi düşünmedim.” diyorum ya, hayat o kadar iyi insana haddini bildiriyor ki o dediğim lafın sabahına liseden bir kız arkadaşımın bu sabah annesinin vefat haberin aldım. Bugün cenazesi kalkacakmış. Ne kadar orada olmak isterdim, yanında bulunmak, teselli etmek ya da edebilmek. Evet, hiçbir şey bunu teselli edemez biliyorum ama acısını biraz da olsa azaltabilir.

Bundan birkaç ay önce de yakın bir kız arkadaşımın babası vefat etmişti. İlk işimiz ders çıkışı yanına gitmek oldu.

Aslında biz liseden mezun olduktan sonra daha bir büyüdük, daha bir birbirimize kenetlendik. Farklı bölümler, farklı üniversitelerde de olsak bir haberle yeniden toplandık. Ve bu sadece bir sınıf için geçerli değildi. Biz bütün sınıflar birdik. Şimdide aynı şeyi yeniden yapıyoruz. Arkadaşımızın yanına gidip ona destek olmak için toplanıyoruz. Hocalarımız da bizim yanımızda. Büyüyoruz diyorum ya işte bunu bir tek ben yaşamıyorum. Herkesin kendi acısı ve kendi sorunları var. Yeri geliyor bu sorunlar içinde boğuluyoruz ama gene bizi bu durumdan kurtaran hepimiz oluyoruz. Kimse istemez tabi acılarla büyümeyi, bu şekilde daha bi kenetlenmeyi ama bizim kaderimizde de bu var gibi.

Üniversite insanı hayata hazırlarmış. Aslında insanı hayata hazırlayan etrafımızdaki kişiler.
Ailem ve arkadaşlarım…
Dostlar acı günde mi belli olur gerçekten?
Hayat bizi bu tarz acılarla mı sınıyor?
Bunları başarıyla atlattığımız da mı tam olarak büyümüş olacağız?
Olgunlaşmak dediğimiz kelimenin içini bunlar mı dolduracak?
Sorular sorular ve sorular…

Dünkü duygusal halimin üzerine bu sabah aldığım bu üzücü haber sonucunda inanın üzerimde hiç hayat enerjisi kalmadı.

Arkadaşlık & Bakış Açısı

Ortak bir nokta, bakış açısı ve fikirler…

Bugün Ali’yle konuştum. Ali’nin hayatımdaki yerini daha önceki yazımda anlatmıştım. Aslında birkaç gündür aralıklı olarak konuşuyorduk zaten de onun konturu (lira demiyorum çünkü söylerken bir tuhaf geliyor kulağıma) bitince muhabbet yarım kalmıştı. İkimizde biliyoruz ki o kontur yüklenene kadar hiçbir şey söylenmez, laf atılmaz ve konuşulmaz. Onun gecesi benim gündüzüm, benim gecem ise onun gündüzü. Ee hal böyle olunca da konuşmalarımız ya benim ders saatlerimde ya da onun gündüz saatlerinde olabiliyor. Buna rağmen bir şekilde birbirimize zaman ayırıyoruz. Yeri geliyor benim için çok zor oluyor. Uyumam gereken saatte ona mesaj yazıyorum. Onun da durumu çok farklı değil. Benim tam tersim işte.

Bugün muhabbetimize kaldığımız yerden devam ettik. Bu sefer özverili olan bendim. Alakalı ya da alakasız, saçma ama samimi, doğal ve içten bir sürü konu ve bir sürü olay konuştuk. Ali, benim hayatımda yer verdiğim en önemli konu olan araya biraz süre koyup sonra tekrar konuşabildiğim ve yeni şeyler öğrenebildiğim arkadaşlarımdan. Bu seferde yeni şeyler öğrendim ondan. Kitap yazmaya başlamış, kedi almış ve bunun gibi bir sürü şey. Ben mi?? =) Bende anlattım tabi bir şeyler ama onun anlatması daha güzel oluyor. Sonuçta ben neler yaptığımı biliyorum o yüzden sorun yok. Ama karşımdakinin bu kadar kısa sürede yeni şeyleri keşfetmesi, keşfettiği şeylerin kişide oluşturduğu hevesi ve heyecanı görmek beni sevindiriyor =) Ayrıyeten olayların sonucunu da merak ediyorum. Merak etmiyorum desem yalan söylemiş olurum =)

Daha önce de dediğim gibi biz arkadaşlığımızı sıkmadan sürdürüyoruz. Herkesin kendine ait bir dünyası ve yaşam alanı var. Bu dünyaya ise herkes dâhil olmak zorunda değil. Dâhil olmak ya da olmamak. Bunu sorun etmekte yanlış.

Özgür ruhlu iki kişi…

İnsanın karşısındaki kişiden ne beklediği ve onunda sizden ne beklediği çok önemli. Bu konuda anlaştığınız zaman uyum başlıyor ve sorun denen şey aranızda pek olmuyor. Yeni birisiyle tanıştığım zaman hemen samimi olamamam da bundan işte. Konuşurum, gülerim, güldürürüm, bir şeyler paylaşırım, dinlerim fakat hemen o kişiyi hayatıma sokamam. Bu zamana kadarda hayatımın merkezi olacak kişiyle karşılaşmadım. Bir gün karşılaşırım ya da karşılaşmam bilemiyorum ama şunu biliyorum ki bir zamanlar bende hemen ilk samimi olduğum, güvendiğim ve bir şeylerimi paylaştığım insanları merkezim yaptım. Sonra bunun yanlış olduğunu büyük yıpranmalar sonucunda yaşadım. Buna karar vermek için illa da karşılıklı aynı şeyleri yaşamak gerekmiyor. Yeter ki tanımadan etmeden karşınızdaki insanın davranışlarını yargılamayın.
Genelde arkadaşlarımdan belli bir süre sonra duyduğum cümle: Aslında sen hiçte öyle göründüğün kadar cool değilmişsin. Hatta çok eğlenceli bir yapın var. oluyor. Bunu biliyorum. Hatta şuan öyle bir durumdayım ki bilmem yetmiyor, benim gibi birini 10 metreden tanıyorum =)

Ne şanslıyım ki benim gibi düşünen arkadaşlarım var.
Bir elin parmaklarını geçmiyor da olsalar onlar benim en kıymetlilerim.
Sevgim hepsine eşit.
Bir gün birisiyle konuşsam yarın diğeriyle konuşuyorum.
Ben aramasam onlar arıyor.
Hiçbir zaman hayatımda yalnız kalabileceğimi düşünmedim.
Neden düşeneyim ki?!
Beni seven, önemseyen en güzeli de samimi olduklarını bildiğim arkadaşlarım var.
Uff gece gece çok duygulandım yaa =(

28 Ekim 2011

Kadınlar & Erkekler …6

Arkadaşım mı sevgilim mi?
Olayına göre değişebilir ama her zaman %51 ile arkadaşım daha önce gelir.

Çünkü benim arkadaşım bir şey olduğunda aramızın kötü olacağını bilse bile doğrusunu söyler. Eleştirir beni hem de yeri gelir kırıcı bir halde. Bunun yanında küçük sürprizler de yapar. Özel günleri beklemez bunu yapmak için ve bilirim ki içinden geldiği için yapar. Kızdı mı ya da üzüldü mü benim gibi yalnız kalmak ister. Üstüne gitmem bende ve bilirim ki o sakinleşince bana geri dönecektir. Aynı benimde yeri geldiğinde ona dönmem gibi samimi olacaktır bu. Bilirim onun bütün bu davranışlarını. Bende ona bu şekilde davranırım. En iyi tanımdır bütün bu yaşadıklarımız. Herkeste bu uyumu, anlayışı ve samimiyeti bulamıyor işte insan.

Denedim. Ne sınavlar verdim ne iç konuşmalar yaptım. Yeri geldi Blog’umda söyledim, yeri geldi günlüğüme yazdım. Biteceğini bile bile her şeyi itiraf ettim ama sonunda ne oldu? Suçlu ben oldum. Ne laflar duydum hem de hiç hak etmediğim laflardı bunlar. Kuyruk sallamamdan, ayartmaya çalışmama ve tehdit de edilene kadar geçen süreye kadar. Kimse kimseyi tehdit edemez. Hem de bunu yapan konuyla alakasız komşu bile olmayan kişiyse. Sonra sen olaylarda benim yerim nerde, neler oldu ki böyle oldu diye düşünme ve her şeyi bitir.

Biten biter.
Üzerine konuşulmaz.
Hayatımda görmediğim bir şeyi daha gördüm der geçerim.
Bu yaşıma kadar hiçbir şeyden korkmadım, bundan da korkmam.
Benim adım Zehirli Sarmaşık.
Her şeyiyle buradayım ve dimdik duruyorum.
İlkelerim ve düşüncelerimle.

Olayların içinde değilseniz asla ahkâm kesmeyin. İçinde olduğunu düşünenler için bile olaylar asla göründüğü gibi olmayabilir. Suçlu, suçsuz, onun yüzünden ya da benim yüzümden. Her neyse olay kimin yüzünden olursa olsun. Burada suçlanması gereken birini göstermenin anlamı yok ki. Sen gelip de benim yanımda kendi düşüncelerini anlatmayıp sevgilinin düşüncelerini anlatıyorsan zaten o eski kişi olamazsın.

Bu sefer üzerinde durmak istediğim konu da işte tam bu:
Arkadaşınız ve sevgiliniz arasında kalsanız ne yaparsınız???
İkisi de ayrı şeyler söylese, birbirlerini yalanlasalar mesela.

Ben düşüncemi belirttim. Benim için arkadaşım her zaman bir adım öndedir. Sevgilim dediğim kişi bugün var yarın yok. Ayrıca benim arkadaşım dediğim kişi benim ailemdir de. Herkesi evime çağırmam ya da herkese telefonumu vermem. Evime çağırdıysam benim hayatımdaki yerini bileceksin. Kendi kraterim budur benim. Yeri gelir büyük konuşmak istemesem bile ailem ve sevdiğim adam arasında kalabilirim. Bu zor kararın sonucunda asla o kişinin fikirleriyle hareket etmem. Onunda fikrimi etkilemesine ve etrafımdaki kişiler hakkında söz sahibi olmasını istemem.

Genelimize bakarsak biz bayanlar bu hatayı çok yapıyoruz. Hemen hayatımıza giren erkeğe kendimizi teslim ediyoruz. Onun fikirleri, onun sözleri, bak X şöyle dedi, bak Y nin düşüncesi bu yönde. Aman da aman. N’oluyo yaa?? Nerde o eski kız arkadaşım benim, nerde o sözünü söyleyen karakter sahipli kız? Sonra ayrılınca kim topluyor etrafını? Cevap veriyorum, gene aynı fikirli arkadaşlar. Bayanlara söylemek istediğim tek şey sizin o kişiden de önce bir hayatınız hatta hayat görüşünüz vardı bunu unutmayın.

Erkeklerdeki sahiplenme duygusunun bazen tavan yapmasına yeri gelince izin versek de bunu bütün hayatımızı etkileyecek boyuta getirmeye gerek yok. Öyle bir durumda tehlike çanları çalıyor demektir. Beraberliğiniz içinde çalar bu çanlar siz bayanlar içinde.

Çıkamadım işin içinden.
Kendim için belki ama etrafımdaki ilişkilere bakınca olaylar farklı bir boyut almış.
En iyisi ben bu konuyu size bırakıp parmak uçlarımla odadan çıkayım =)

27 Ekim 2011

Bir Bilsem...


Nasıl yapıyorum artık ben de bilmiyorum ama birini hayatımdan çıkardıysam onunla ilgili her şeyi de hayatımdan çıkarabiliyorum. Bunu yapabilmeyi zamanla başardım. Bütün bunların yanında o kişinin davranışlarını, bir olay karşısında takındığı tavrı ve hareket stratejisini ise unutamıyorum. Belki ileride işime yarar deyip not alıyorum. İntikamcı bir yapım yok ama kendimi korumak zorunda kalma gibi bir durumum var. İnsanların biten ilişkiler üzerine uzun uzun konuşmasından bundan sıkılıyorum. Konuşana kadar neden söylediklerini yapmadın ya da onun yüzüne söylemedin ki?!

Sadece bitince konuş sen. Konuş, laf sok sonra dön tekrar sok. İnsanların laf sokarak karşısındakine zarar vermeyi düşünmesinden nefret ediyorum. Artık böyle bir şey yok. Belki çocukken olabilir onunda sebebi alıngansanız hemen üzerinize alınırsınız falan filan. Kendimden biliyorum. Eskiden kim ne söylese hemen üzerime alırdım, kafaya takardım. Hoca sınıfı uyarırdı sanki suçlu benmişim gibi üzülürdüm. Zamanla umursamaz olmaya başladım. Bana söylense bile duymuyorum. Duysam bile takmıyorum. Hayatımda bu tarz saçma sapan, küçük düşünceli laflarla kendimi yoracak zamanım yok. Siz bu tarz düşünceleri düşünüp acaba nasıl laf soksak, neresinden girsek de bu kızı kızdırıp kırsak diye düşünürken ben yolumu çoktan çizmiş hatta dönüş yolunda oluyorum. Bir şeyleri yaparken bari çaktırmayın. Bu gibi nedenlerden dolayı karşımdaki kişinin her davranışını bilirim. Bu benim için artık alışkanlık ve çocuk oyuncağı haline girdi. Gizli gizli takip ediliyorum. Ne yapmışım, kiminle görüşmüşüm, ne yemişim, ne giymişim… Ouvv ne kadar önemli biriymişim ben ya. Peki ya ben neden bunları biten ilişkilerimin sonunda öğreniyorum acaba???

İnsan önceden söyler ki sana olan sevgim daha da artsın.
Ama yok her şey biter terk eden kıymete biner.
Üzgünüm ama bazı şeylerin geri dönüşü yok.
İster yüksek sesle konuş ister iç fısıldaşmalarınla…

Benim yanımda kalp kalbe karşıymış lafına tamamen uyan arkadaşlarım var. Geçen gün kütüphanede _evet yakında orada yatışa başlayacağım =)_ otururken telefonumu aldım elime ve Bay X’e mesaj atmak istedim. Sonra da vaz geçtim. “Neden istedin de şimdi vaz geçtin kızım?” diye de sordum kendime. Ama bir kere vazgeçmiştim işte. Derken yarın sabah derste telefonum çaldı. “Sabah sabah kesin reklam mesajıdır.” dedim ama içimdeki seste dürtüp “bak bak ama derste çaktırma” diyordu. Çaktırma demesinin sebebi bölümün en ciddi hocasının dersinde olmam. Tabi uyduk o iç sese ve baktık telefona. Mesaj Bay X dendi =)) Aslında dün arayacakmış ama derste olduğumu düşündüğü için vazgeçmiş. Kaç seneyi dolduran bir arkadaşlığımız bizimkisi ama işte göz görmeyince insan bir şekilde uzaklaşabiliyor. Sonra alakasız bir mesajla bütün gün konuşabiliyor, anlamsızca ben yatıyorum artık deyip kısa kesiyor ve üzerine iki saat daha oturup bu yazıyı yazıp anca bir gün sonra yayınlayabiliyorum.

Günler torbaya girmiş gibi her şeyi anlatıyoruz.
Bir sonraki konuşmamız eminim üç gün içinde olmayacak ama bir sonraki hafta kesin olacak.

22 Ekim 2011

Gündemimiz Karışık


Gündemimiz gerçekten karışık. Bir aşağıdan bir yukarıdan toplayıp toplayıp yazacağım. Neden böyle yapmak zorunda oldum çünkü şu sıralar çok yoğunum. Yazdığım yazıları zamanında yayınlayamadığım gibi yazmak istediğim bir sürü konu hakkında da fırsat bulup yazamıyorum. Aslında beynim durmadan kontrolsüz bir şekilde konuları ve yazılarımı belirlese de benim için yazılarımı yayınlamak ve düzenlemek çok önemli hatta disiplinli bir iş. Öyle baştan savma yazamıyorum.

Neler yapıyorum? Öncelikle derslere konsantre olmaya çalışıyorum. Geçen sene 11 ders alıp bu sene derslerimin 9 derse inmesi inanın adamı sarsıyor =) Bir boşluk hissediyorsunuz. Bu boşluğu da keman derslerimle doldurmaya karar vermiştim hatırlarsanız. Bu işte bayağı ilerledim yaa =)) Arşe tekniklerine giriş yaptım. Bilek çalışmak eskisi kadar yormuyor artık beni =) Her şey yavaş yavaşmış bunu bir kez daha anladım.

Bütün bunların yanında hocalardan aldığım kişisel ödevleri yazmakla meşgulüm. Bölümümde konfeksiyon seçmeyi ne kadar isteyip düşünsem de diğer opsiyonlar hakkında da bir fikir sahibi olmak istiyorum. Bunun içinde hocalarla beraber bizzat bu olaya el attım. Ödevler ne kadar yorucu ve uzun olsa da sevdim bu işi. Geleceğe yatırım olarak bakarsanız o yazılar o kadarda uzun gelmiyor yazarken. Tezleri, kitapları topluyorum ve akşamları ful yazıyorum. Bu yazmaların arasında buraya da bir yazı yazmak aklımdan geçmiyor değil ama işte sonra diye diye bu zamana kadar geldik.

Bitti mi sanıyorsunuz hayır efendim bitmedi. 2. Sınıflar öğrenci temsilcisi karşınızda duruyor =) Biraz geç olsa da seçildim. Şimdi bütün sene düşündüğüm şeyleri uygulamak kaldı. Aklımda o kadar çok fikir var ki bunları unutmamak için küçük bir not defteri belirledim bile her şeyimi yazdığım. En küçük şeyi bile unutmak istemediğim minik bir defter işte =) İçindekilerle hazine niteliği taşıyor benim için =) Geçen sene de olmak istemiştim ama tam olarak ne yapıldığını bilmediğim için yanaşmamıştım. Buna rağmen çoğu istekleri bölüm başkanımızla konuşup yaptırabilmiştim =) Bu sene ise bari adım olsun deyip seçilmek istedim. Aslında alışkınım ben bu tarz görevlere. Yani ortaokul ve lise çağlarında aktif yapmış biri olarak üniversitede yapmasaydım olmazdı =)

Bitmedi bitmiyor =) Yıllardır aradığımız yazlık evi ailecek bulduk sanırsam =) En azından hayallerimizdekine yakın olduğunu düşünüyorum. Kocaman bahçeli, büyük bir ev. Hayallerimdeki evi bilenler zaten bu evdeki olayı anlarlar. Bu nedenle çok ayrıntıya girip hayatıma ve yeni evimize nazar değdirmek istemiyorum. Yazarken bile heyecanlandım yaa “Yeni Evimiz” =))


Bazen şansa ihtiyaç duyarız hem de en umutsuz anlarımızda. Bende de böyle bir durum söz konusu şimdilerde. Bir şey bitiyor ama sonra en güzeli gerçekleşiyor. Bu sabah annemlerle kahvaltıda konuşuyorduk. Hayat aslında gül geç modunda. Yani çok fazla ciddiye almaya gerek yok. İnsan ilişkileri öyle bir şey ki bir sözünüzle farklı bir boyut alabilir. Üniversitede bu sene dersime giren bir hocamızın derste söylediği sözlerle ne kadar millet alay edip gülse de ben önemsiyorum. Doğru söylüyor. Bunu ders arasında yaptığı için biraz tuhaf duruyor ama hayat hep ders ve ciddiyetten de geçmiyor. Bunu neden söyledim çünkü bir haftadır yaşadığım her olayın sonunda hayatımıza bir şekilde geri döndük. Geçen hafta Türkiye olarak 24 şehit verdik. İtiraf ediyorum ki haberlerden ve görüntülerden mümkün olduğunca uzak durmaya çalıştım. Bunu takmadım ya da önemsemediğim için yapmadım. Bunu yaptım çünkü biz zaten bu acıyı biliyoruz. Farklı bir şekilde yaşadık ama acı aynı acıydı. Bugün yayınlarına ara verenlere kızıp yayınlarına devam edenler ya da vur patlasın çal oynasın yayın yapmaya devam eden radyo ve televizyonlar… Ateş düştüğü yeri yakar arkadaşlar. Bütün bu acıların üzerine twitterdan yazı yazdım. Sonra gece yarısı telefonum çaldığında ise Arif’in doğum günü olduğunu gördüm. O an neye üzüleceğimi bilemedim.

Doğum günümde benim için önemli olan hediye değil sevdiklerimin yanımda olması dediğim zaman alınanlar ne biliyorlardı ki?! Hiç ağabeylerini kaybetmişler miydi ya da en sevdikleri artık yanlarında olmadığı andaki duyguyu biliyorlar mıydı??? Sadece hediyelerle doğum günlerinin kutlandığını sanıyorlardı. Doğum günün kutlu olsun deyip sarıldıkları zaman verdikleri hissi bu yaşlarında bu ve bunun gibi olayları yaşamadan bilemezler. Sadece konuşmak, kuru kuruya söz söylemek, alınmak, laf atmak inanın çok gereksiz. Empati bazen insanı olgunlaştıran bir şey. Yaşla başla alakası yok. Zamanla insan ilişkilerinizin gelişmesiyle kuruluyor. İster 7 inde ol ister 70 inde.
Telefonumun alarmını kapattığım zaman yatağımda uzun uzun tavana baktım. Düşünemedim bile. Neyi düşünecektim ki? Artık aramızda olmayan ağabeyimi mi yoksa ne hediye alacağımı mı? Kimse bunları yaşasın istemem. O şehit düşen her askerin ailesinin neler çektiğini ya da neler çekeceğini biliyorum hatta yeri geliyor hissediyorum. Bütün bunların üzerine şehit haberlerini izlemiyorum diye kimse beni yargılayamaz. Yüzüme bakıp ne düşündüğümü söyleyebilir ya da yargısız infaz yapabilir misin?

Her şeye rağmen hayat çok farklı ilerliyor.
Bir gün romantik komedi, birkaç saat sonra gerilim, bir hafta sonra ise dram olabiliyor.
Elimizde değil diyoruz.
Bir şey itiraf edeyim mi?
Ben elimde olsun istemezdim.
Sonunu bildiğim ya da yazdığım bir oyunun heyecanı olmazdı ki.
Bu benim yaşamam gereken bir senaryoysa sonuna kadar yaşayacağım.
Gerekirse ağlayacağım bir deli gibi, gerekirse de güleceğim şence budala misali.

13 Ekim 2011

Sonbahar Geldi Sanırım


İzmir’ime sonunda sonbahar geldi. Benim bunu kabul etmem için bir haftanın geçmesi gerekiyordu.
Not alın: 10 Ekim 2011 tarihi itibariyle yaz bitmiş ve sonbahar başlamış bulunuyor.

Yaza veda temalı partiler erkenden yapıldı. Aslında bunlar yaza veda değil Çeşme, Bodrum gibi yazlık mekânların sezonu kapattık demeleriydi de neyse. Sıcakların devam ettiği sürede millet “Neden erkenden veda partisi yaptık ki?” diye düşünüyordu. Vitrinler bile uzun kollu, montlu, kazaklı vitrin süslemelerine girişmişken biz hala yazdaydık. Askılılarla, kısa kollularla etrafta geziniyorduk. Sonbaharın gelmesini istiyordum ama bu sefer geç gelmeliydi. Yaz tatilimin süresi uzamalıydı. Oda zaten ekiminin ortasını bekledi ve geldi.

Benim için sonbaharın gelmesi demek:

*Bizim evde tarhananın yapılmaya başlanmasıdır. Kurutulması, torbalanması derken yavaş yavaş havanın soğumasını hissetmemizdir. Eve bir tarhana kokusu yayılır ki işte benim için evi ev yapan bu kokudur.
*İzmir’ime yavaşa yavaş yağmurun yağması ama bir anda da ayaz soğuğu olmasıdır. Pikeyle yatarken bir gece ansızın battaniye istersiniz.
*Spor ayakkabılardan vazgeçip botların giyilmesidir.
*Uzun, renkli, tuhaf desenli diz altı çoraplarımın dolabın kışlık bölümünden çıkmasıdır.
*Evde, anneannem ve ninemin ördüğü patikleri giymeye başlamamdır.
*Sabahları bir kot bir tişört giyip çıktığım günlerin yok olmasıyla başlayan, sabahları daha çok kıyafeti giymek zorunda kaldığım zamanlardır. Bunun için geceden hazırlık yapmalarım başlar. Sabahları ise 5 dk erken kalkmalarım. Geceden hazırladıklarımı sabah kalkınca giymez farklı bir kombinasyon yaratırım. Yani sonbahar benim için ruhsal durumuma göre giyinme aylarımdır.
*Saçlarımı açma sebebimin boynumu ve omuzlarımı ısıtma isteğimden geldiğini anladığım zamandır.
*Şapka koleksiyonumdan şapkalar seçip takmaya başlamamdır.
*Fularlarımın askılarına yerleştirmeye başlamamdır.
*Klimaları soğuğa değil sıcağa ayarlamamdır.
*Etrafımdakilerin sabah okula giderken yolda “kış gelmiş” artık demeleridir.
*Herkesin bana “Üşümüyor musun?” demesidir.
*Geceleri camımı kapatıp uyumaya başlamamdır.
*Sabahları özel olarak rüzgârların bugün nasıl eseceğini öğrenmek istememdir.

Üşümüyorum. Ben sadece yazı özlüyorum.
Soğukların gelmesiyle yeni şeylerden korkuyorum.
Sevincin de hüznünde bende karmakarışık olduğu zamanların başlayacağını biliyorum.
Bütün bu maddelerin onayından sonra benim için artık sonbahar gelmiştir.

8 Ekim 2011

Kadınlar & Erkekler …5


Bu seferki hikaye benden. Konuda benim, hikayede.

Geçen gün arkadaşlarımla kafede oturmuş bir yandan onları dinlerken bir yandan da etrafıma bakınıyordum. Dikkatimi şu eski güzel kızlar neden çirkin erkeklerin yanında olur ya da bunun diğer türlüsü yakışıklı erkekler neden çirkin kızların yanında olur sorusu geldi. Maşallah oturduğum yerden geçen çiftlerin çoğu bu şekilde olduğu için aklıma gelmese olmazdı zaten. Ve bir anda muhabbete dönüp _koptuğum belliydi de çaktırmıyordum_ direk masadakilere bunu sordum. Birisi “Erkekler bu şekilde kısmetlerini kapatmazlar.” dedi. Birisi “Bence bu şekilde davranırlarsa ben onun zevksiz ve sadakatsiz olduğunu düşünürdüm.” dedi. Biri de bu “Doğanın kanunu” deyip kestirip attı. Bir diğerimizde “Onun dış değil iç güzelliğine bakmıştır.” dedi. Bence herkes doğru söyledi ama aklıma takılıyor.

Neden yani neden???

Böyle güzel bayanlar oturursunuz sonra karşı masaya bir yakışıklı gelir oturur. Yalnız sanırken yanına bir kız gelir ki siz hala yok canım bu kız bu çocuğun sevgilisi olamaz derken yanındakine şöyle bir bakarsınız ki emin olmak istersiniz. İlk bakışta yakışmamışlar deriz. Ben çok derim =)) Düğünlere bile gidince gelinle damat yakışmışlar mı diye bakarım. Artık son raddeye gelinmiş. Öncesinde sanki bana sormuşlar gibi =)

Bütün bunların yanında konu döndü dolaştı bana geldi. Nasıl konuyu bana getirdiler yazarken bile hatırlamıyorum ya neyse bu da benimkilerin özelliği işte. Dönüp dolaşıp konuyu benle kapatmak son modamız =) Bu zamana kadar beğendiğim bütün erkekleri masaya yatırdılar.

Ve sonuç: Kimse bana yaklaşamıyor.
Gerçekten bana kimse yaklaşamıyor =)

İlginç bir tespitte şu: Benim özgüvenim biraz fazla olduğu için erkekler yanıma gelip duygularını itiraf edemiyormuş. Reddederim ya da onlara bakmam diye.

İlk söylediklerinde itiraz ettim hemen yok artık ne alakası var yaa falan dedim ama sonra düşününce doğru söylediklerini anladım. Haklılar.

Bu kızlar içinde geçerli erkekler içinde. Bende öyle bir özgüven var ki yanımdakini gaza getirip isteyip de yapamadığı şeyi yaptırabilirim. İstediğim birinin yanına gidip ne hissediyorsam söylerim, aklıma koyduğumu yapar, kafaya takarsam da alırım. Yeter ki bu kafaya takma olayında beni kızdırmasınlar. Kızdım mı çok kötü bir kız olabiliyorum. Her kadının içinde şeytanlık vardır. Ufak bir kıvılcımla ortamı alevler içinde bırakabilirler.

Çok kız arkadaşım erkek arkadaşlarını benden uzak tuttu. Nedeni buydu işte. Benim onların yanındayken erkek arkadaşlarını ayartacağımı düşünmeleri. Çok sığ bi düşüncede olsa beni kızdırırlarsa karşı masadan ve kimseye çaktırmadan yaparım ruhları bile duymaz. Tabi bunu genelde yapmıyorum. Yani neden kız arkadaşımın sevgilisini ayartayım ki hem de ortada bir sorun yoksa. Bana ne yani. İkisi sevmişler birbirini ve beni de yakın bulup tanıştırmışlar. Bundan ötesi arkadaşlığa ihanettir. Başıma bir değil iki değil çok kez geldi bu durum. Kız arkadaş tanıştırır sevgilisiyle sonra biz iyi arkadaş oluruz derken onların arası açılır. Bu sefer kabak benim başıma patlar. Seviyeli oluyorum, seviyeyi aştığım söyleniyor. Takmıyor gibi davransam, çocuğa düşmanın gibi davranma oluyor. İşte bunlar beni sinir ediyor. Sonra neymiş bende özgüven fazla oluyormuş. N’apıyım erkeklerle iyi anlaşıyorum. Eğer erkek arkadaşına güvenmiyor ve benim yanımda onu kıskanıyorsan hiç tanıştırma kızım beni diyorum artık. En sonunda dedim dedirttiler.

Bütün bunların üzerine bendeki özgüvenden dolayı kimse yanıma hemen yaklaşamıyormuş. Yaklaşınca da ayrılamıyorlar ya neyse =) Geçmişte benden hoşlandığını bildiğim ve rastlantı üzerine öğrendiğim arkadaşım “Bende de öyle olmuştu ve senin yanında arkadaşın olarak kalmak daha güzeldi.” dedi. Şimdi buna sevinmeli mi yoksa üzülmeli mi??? Bide benim kız arkadaşımdan çok erkek arkadaşım olduğu için çoğuna da yan gözle bakmam ama ya onlar bakıyorsa gibi saplantılı bir fikir düştü içime #) Kimseyi de sınayamam ki. Böyle giderse de nice kısmetler kaçar =)) Ne biçim bir kısır döngü bu hayatımda yaa… İleride kariyer falan da yaparsam iyice evde kalıcam belli oldu =)) Şunu da belirteyim ki bizim gruptaki herkesin sevgilisi yakışıklı erkeler, güzel kızlar. Biz o genel başta arkadaşın dediği “Doğanın Kanununa” uymuyoruz =)

Durup dururken masaya attığım bide üzerine kendimi sorgulamam yetmiyormuş gibi arkadaşlarımdan aldığım bu eleştirel bir o kadarda samimi açıklamalar sonucunda düşünmeye başladım.

Özgüvenimi törpüleyemem ki. Beni ben yapan şeylerden biri özgüvenim zaten.
Uff sağolun yaa… Gerçekten sabah sabah günün sorusuyla günüm çok güzel başladı.

7 Ekim 2011

Reklamlar …3


“Çok sev!” desem siz hemen hangi reklamdan bahsedeceğimi anlarsınız biliyorum =))

Reklamlar hakkında uzun zamandır yazmak isteyip de bide üzerine derste, teneffüste, otobüste not alıp eve gelince üşenmesen size daha kaç reklam hakkında düşüncelerimi yayınlayacağım ama işte olmuyo olmuyo (burda bi Yılmaz Morgül’e benzeme triplerini canlandırabilirsiniz :D )

Konuya geri dönersek,

Konumuz Mavi reklamı ya da Kıvanç Tatlıtuğ’un reklamı da olabilir =))
Bilindiği üzere şu sıralar Kıvanç’ın kaslarıyla yatıp kaslarıyla kalkıyoruz ki bende ilk gördüğümde “Abi bunu nasıl bu kadar kısa sürede yapmış?” dedim =) Olayın sağlık yerinden baktım yemin ederim yoksa baklavaymış efenime söyliyim zayıflamış, dalyan gibi olmuş zaten yakışıklıydı şimdi süper ötesi olmuş gibi laflar hiç aklımdan geçmedi =P

İlk reklamdan sonra hatırlamayanlar için kısa bi özet geçelim:
Kız arkadaşıyla buluşmak isteyen Kıvanç Bey oğlumuz süper arabasıyla giderken bir yandan da arkadaşıyla konuşup son modanın Jean olduğunu anlatırken kızımız da yatakta şortunu giyip oda kız arkadaşına havalı havalı modayı anlatıyordu. Burada devam etmeden önce aklıma takıldı. Şimdi kızımız belli ki 36 beden. Neden şortu yatakta yatarken giymeye çalışıyo? Biz o tarz giyimi belimize zor giren kıyafetler için yaparız ki bu kızımız 32 beden alıp da onu giymeye çalışmıyorsa kesinlikle ortada bir seksapalitelik söz konusu =)

Reklama dönersem, reklamın sonunda Kıvanç’ın o meşhur “Vay vay vay çantaya bak?!” sözünü duyarken demin seksapaliteliğiyle öne çıkan kızımızın annesi çıkıyor ve “Sizdeki bu çanta merakı da nerden geliyor Kıvanç Bey oğlum?” diyordu. Reklam annenin öğüdüyle son buluyordu. Peki, annenin öğüdünü kim takıyordu: hiç kimse #)



Şimdi gelelim part2 Mavi reklamına.

Bu reklamı gerçekten evire çevire incelemek istiyorum =)

Kıvanç “Ne bu?” diye sormuş, bizimkisi “Mavi Amerikalı” demiş. Sonra kızın lakabı “Mavi Amerikalı” olarak kalmış. Buraya kadar fantezi boyutunda ama olsun sorun yok =) Daha sonrasında gelen “O bir vahşi, ona muhteşem görünmek ürpertici bi duygu hatta ürkütücü.” demek de ne oluyo yaa =)) Peki ya Kıvanç’ın kız bunları söylerken yaptığı o seksi durumlar nedir?! Marangozluk sonra duş sahnesi hele ki o duş sahnesindeki gözlere dikkat. Olay mavi diye işi abartmış Kıvanç’ın gözlerini 3 ton koyultmuşlar ki pantolon mavisi olmuş =))

Gelgelelim o garip huylaraaa =)) İşte reklamın en sevdiğim yeri burası =)) Burada Kıvanç’ın fantezilerini öğreniyoruz hazır olun ;)


*Jeanlerini giderken kızla bırakıyormuş. Devamında bizim Mavi Amerikalıyı arıyo ve “Giy!” diyo. Kızımızda hemen giyiyor. Yani benim sevgilim bende kıyafetini bırakacak sonra arayıp “Giy!” diycek bende giycem. Vay bee fanteziye bak. Valla bu reklamın senaryosunu yazanı alkışlamak istiyorum. Bilinçaltında ne varsa dökmüş ortaya =))

Devam ediyoruz ve reklamın o büyük sloganının olduğu yere geliyoruz “ÇOK SEV” =)) İtiraf ediyorum ki reklamın en samimi yeri burası işte. Biri benim karşımda Kıvanç’ın bunu söylerken ki yüz ifadesiyle sloganı söylese o an iş biter =)

Tabi bu samimiyetin üzerine kızımız reklamın sonunda ne diyo: Bana aşık olmasından korkuyorum.
Korkuyormuş, neden korkuyo anlayan var mı? Sen git oğlanın karşısında giyin, soyun sonra onun fantezilerinin esiri ol, gece gündüz onu hayal et sonra çık korkuyorum de. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu =) Bide bulmuşun hayallerindeki oğlanı elinde tutmayı denesene. Sonra elinizden kaçtığı zaman üzülüyorsunuz.

Reklam böyle biter…


Reklam biter de benim aklıma takıldı. Bu ilk reklamdaki kız bu kız mı? Değilse ilk kızın annesi haklı çıkar. Bizim Kıvanç Bey oğlumuz başka limanlara yelken açmıştır. Eğer aynı kızsa gene anne haklı çıkmıştır. Buradan anneye seslenelim, kızın artık senin Kıvanç Bey oğlunun fantezilerinin müptelası olmuş. Bide sen sakın "Evlen bu oğlanla" deme çünkü senin kız anladığımız kadarıyla halinden çook mutlu =))

Bu linkten izlemek isteyen izleyebilir.