Araya vizeler, yollar, dağlar girdi derken ben iki günlük
bir kaçamak yapıp bölümdeki topluluğumuzla beraber İstanbul’a gittim. Amacımız hem
gezi hem de TÜYAP’daki fuara gitmekti.
Cuma vizelerimizin bitmesiyle beraber cumartesi gece yola
çıkıp gitmeye karar verdik. Sabahına da annemler yazlığa gitti. Bu konuyu da
kısaca anlatmam gerekirse bizim yazlığı yaparken evin içini yeşile boyamışlar. Öyle
çim yeşili kadar koyu bir yeşil değil ama gene de yeşil yani. Yazlık yerde hiç
sevmem zaten bu tarz renkleri. Hemen ailece karar alıp açık bir renge boyamaya
karar verdik. Boya alırken birkaç sorunla karşılaşsak da sonunda boyamızı
aldık. Bu kısa özetten sonra konuya dönersem işte annemler sabahtan yazlığa
gitti ve bende evde yalnız kaldım. Cumadan bavulumu hazırladığım için (bavul
dediğime bakmayın bir sırt çantası. Valla beni alan yaşadı. Az eşyayla yola
çıkabiliyorum. Sık sık bir yerlere gide gele bavul hazırlamayı da neler alınması
gerektiğini de öğrenmiş oldum =)) cumartesi günüm biraz boş geçti. Bir gün
öncede babamla İzmir Kitap Fuarı’na gitmiştim. Off ne güzel gündü ama o gün ;)
Babamla bir sürü kitap aldık hatta bu sefer o benden daha çok aldı. Sonra Kordon’a
gittik. Deniz havasını içimze doyasıya çektik, oturduk, konuştuk derken GS Store’a
uğrayıp Galatasarayım için yeni şal aldım ;) Oradan ayrılıp Matematik ve Kimya
öğretmenlerimin çalıştığı dershaneye uğradık. Bir çaylarını içip konuştuktan
sonra evimize geldik. Bütün bunlar beş saatte oldu =) Eve geldiğimde artık
bitmiş haldeydim. Bu nedenle cumartesi gününü geceye kadar dinlenerek geçirdim.
Evi topladım, etrafı düzenledim, çöpü attım, makinedekileri
yıkadım, askıdakileri topladım derken evi derli toplu bırakıp çıktım. Evden çıkarken
Naz’a veda edip çıkmak biraz tuhaf oldu. Alışmışım annemlerin beni geçirmesine
böyle evde kimse olmayınca bir tuhaf oldum. Gecenin 11’inde sırtımda bir sırt
çantasıyla apartmandan çıkınca sanki evden kaçıyormuşum gibi bir durum oluştu
tabi benim için. Yoksa millete ne. Neyse ben durağa geldim, dolmuş bekliyorum. Benim
düşünceme göre gece olduğu için dolmuş ve otobüsler geç gelir bu nedenle erken
çıkmalıyım şeklindeydi ama düşündüğüm gibi olmadı ve dolmuş 10dk’ya önümdeydi. Hadi
dedim yol sıkışıktır erken gitmem. Ama yolda sıkışık değildi ve ben 10dk da
otobüsün kalkacağı yerdeydim. Aman Allahım! Saate baktım ve daha yarım saat vardı!
Hemen girdim bir pastaneye ve çay içtim, annemle konuştum. Ama zaman geçmiyor ki!
En sonunda oradan da sıkıldım ve dışarı çıktım. Sırtımda çantam yürürken bizimkileri
gördüm. Millet yavaş yavaş toplanmaya başlamıştı. Hazır herkes tam olarak
oturmadan bir yer kaptım ve arkadaşlarımı buldum =)
Gece 12’de yola çıktık. Sen iki hafta boyunca geceleri
ikilerde hatta üçlerde yat sonra gezide şoför hepimizin 12’de yatmasını
istesin. Tabi olmadı öyle bir şey =) Herkeste bir ayıklık durumu sabaha kadar
sürdü. Sabah 10.00’da TÜYAP Fuarı’na gezmeye başladığımızda üst katta bir yer
bulup arkadaşımla 15dk uyuduk #) O uyku var ya bizim kırmızı olan enerjimizi en
azından sarıya kadar yükseltti. FTM dersinde anlattığım makineleri bizzat
yetkililerden dinledim. Bölümdeki hocalarımla karşılaştım. Fuar özet olarak
verimli ve güzel geçmişti. İşin en çok hoşuma giden yanı yetkililer genelde İngiliz,
Alman ya da ABD’liydi ve onlarla İngilizce konuşmak çok hoştu. Paslanmamışım anacım
=))
Bir de dikkatimi çekti tekstil sektöründe ne kadar çok Çinli
ve Hintli var yahu?! Bizim bölümün standında kimse yokken ben oradaydım ve
yaklaşıp bölümümüzün adını okumakta zorluk çeken Çinlilere yardım ettim. Hafifte
gülümsedim. Amaç Türk sempatikliğini yansıtmak ;) Güney Kore, Japonya derken
kim bilir Çin’e de bir el atarım olmaz mı?! =))
İstiklal’de kadın hakları
yürüyüşüne denk geldim hatta bir güzel destek bile verdim ve sonuna kadar
onları takip ettim. Her milletten kadının geldiği, her dilden pankartların
açıldığı bir yürüyüştü bu.
Ama amaçları aynıydı: Kadın Hakları!
İstiklal’e gelip de Emek Sineması’nı bulmamak olmazdı ki onu
da buldum. Kimse alınmasın ve kızmasın ama o sokak nasıl bir şey olmuş öyle
ya?! Resmen sokağı pislik götürüyor. Tabelası düşmek üzere, camları kırılmış ve
üzerine bir sürü afiş yapıştırılmış. İşin tuhaf yanı hemen karşısındaki binanın
buradaki terk edilmişliğe inat lüks bir yer olması. Emek Sineması’nı kurtarmak
istiyorlar biliyorum ama nasıl yapacaklar işte bunu orayı gördükten sonra
şimdilerde çok merak ediyorum.
İstanbul’da bir başka dikkatimi çeken şey ise ya da bu
seferki gelişimde bu kadar dikkat ettim bilemiyorum; İstanbul’da ne kadar çok
yabancı var öyle ya?! İngiliz, Alman, Fransız, İtalyan, Iraklı, İranlı, Arap,
Afrikalı, Rus,… Birisi yanınıza oturuyor ve size bir şey soruyor İngilizce ya
da yan masanızdakiler dilini anlamadığınız bir dilde konuşuyor. Ben de sonunda İngilizce
konuşmaya başladım bazı yerlerde. Hatta bazı sokakları oradaki esnafa İngilizce
sordum. Onlarda bu durumu benimsemişler belli ve bana direk İngilizce tarif
ettiler. İstanbul’da yaşayan biri bana bunun nedenini açıklarsa sevinirim.
Durum sadece İstiklal’de böyle değil. Büyükada’da, vapurda, Ortaköy’de…
Birkaç part halinde yazımı
yayınlamaya karar verdim.
Ne siz okurken
sıkılın ne de ben size bu durumu yaşatayım.
Gecenin eğlencesi ve
ilk günün sonu bir sonraki yazımda ;)
