elveda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
elveda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2013

Roza’yı Kaybettik.


Rozamı, kızımı, birtanemi, Boncuk gözlümü, Delibaşımı, Serserimi, Asimi yani her şeyimi kaybettim.
Dün gece (06.11.2013. Saat: 21:00) kollarımda öldü kızım benim.

Neden yazı yazmıyordum çünkü bir aydır ona bakıyordum. Annemin sağ elinden ameliyat olması ve Roza’nın da keneden zehirlenmesiyle Ekim ayı benim için çok yoğun geçti. Evi temizle, yemek yap, Roza’yı veterinere götür, serumlar, iğneler, testler, ilaçlar derken sabahları ve akşamları Roza’yı dışarı çıkar derken günlerim çabucak geçiyordu. İlk zamanlar kabul ediyorum çok yoruluyordum. Herkes bana “Sevap işliyorsun.” derken ben “O iyi olsun da ben başka bir şey istemem.” diyordum. İyi olsun kızım, kalksın kızım, yeniden kumsalda koşabilsin, yeniden kuyruğunu sallasın, pati versin, çaksın, diğer patisiyle çaksın, ben markete gittiğimde evin önünde yatıp beklesin ve yokuşun altında beni görünce koşa koşa yanıma gelsin. Eti form yemek için bildiği her numarayı sırayla yapsın. Hangisi tutarsa mantığıyla istesin, ben ona “Pisboğaz kızım.” deyip seveyim, kumsala gidelim. Ben kitap okurken o şezlongumun yanına yatsın. Denize girdiğimde beni beklesin, sabahları beraber koşalım, akşamları yürüyelim. O uyurken ben gideyim ve o beni kokumdan bulsun. Kolumun altına kafasını soksun ve “Sev beni.” desin. Yanıma gelsin, divana çıksın ve bütün yaz yaptığımız gibi beraber yatalım. Kolumun altına girsin ve başını göğsüme dayasın. Ben nefes alıp verdikçe hoşuna gitsin. Gözlerini bana dikerek uyusun. Rozam ölürken de bana baktı. Huzuru, sevgiyi, minneti hissettim onunla. Karşılıksız sevdim onu ben, oda beni. Çok sevdik birbirimizi hem de çok. O kadar hayvanım oldu ama Roza farklıydı hem de çok farklıydı. Bakışarak anlaşırdık biz. Ben ders çalışırken ayağımın altına yatar ayaklarımı onun beline sarmamdan hoşlanırdı. Suyu sevmez ama taranmaya bayılırdı. Bütün gün bana yaslanırdı. Taşa yatmaz illa paspas, divan, sedir üstü isterdi. Gündüzleri minderinde yatar, gece olunca yatağına gider ve battaniyesinin altına girerdi.

5 Kasım şunları yazmışım;
“Bu sefer olmaz olmamalı. Bütün emeklere, umutlara, o azme ihanet edilmemeli. Bu sefer benim neden olduğum bir ölüm daha yaşamak istemiyorum. Bütün sevdiklerim tek tek beni bırakırken bu sefer olmaz Roza. Beni bırakamazsın. Bunu yapamazsın kızım. Sendeki hayat ve yaşam enerjisi varken seni bırakabileceğimi asla düşünme. Sen iyi ol. Yaşa kızım. Ben seni kucağımda götürüp getirmeye razıyım. Hiç ağır gelmiyorsun bana. Sen iyi ol ki ben sana ne istiyorsan onu yedirmeye razıyım. Sen iyi ol kızım. Güçlen ve toparlan. Bu uzun bir tedavi ama biz bunu beraber aşacağız. Biliyorum. İnanıyorum.”

Böyle demiştim bir gün önce ve biz hastalığımızı yendik. Ama Rozamın doğuştan kalp kapakçığında sorun varmış ve dün akşam sofra kurarken bir anda fenalaştığını gördüm. Hemen kucaklayıp veterinere götürdüm. Oraya gittiğimizde kalbinin artık yeteri kadar kan pompalayamadığını, akciğerlerine yeterli oksijenin gitmediğini söylediler. Ayakları ve kulakları buz gibi olmaya başlamıştı kızımın. O kadar düşüktü ki ölçemediler bile. Ona rağmen hala bana bakmaya çalışıyordu her zaman yaptığı gibi. Öleceğini o an hissettim. Sonra annem ile babam geldi. Son kez anneme de baktı ve sabaha çıkamayacağı söylendi. Kollarımda acı çekmesini izleyemezdim. Nefes almaya çalışmasını ve alamadıkça bana yalvararak bakan gözlerini görüyordum.

Kafasını okşuyordum.
Onu öpüyordum
Ve
İşte o an, o zor kararı verdim: Uyutmalıydık.
Acı çekmemeliydi.
Uyumalıydı.
Son nefes son bakış.

Yanından ayrıldığımda hemen yanıma gelmek isterdi ve o son dakikalarında yanında olmak istedim. Başını tuttum ve “Uslu kızım benim.” “Yok bir şey tatlım.” “Her zamanki gibi iğne oluyoruz.” “İyi olacaksın Rozacım.” tekrar tekrar “Uslu kızım benim.” “Sakin ol Rozacım.” “Ben buradayım tatlım.” dedim. Son kez bana baktı ve ben onun patisini okşarken o halsiz haliyle sol elimin üzerine patisini attı.
İşte o an son anımızdı.
Bende biliyordum, O da.
Vedaydı.
Son kez patisine baktım, ona baktım ve alnından öpüp kulağına “Seni seviyorum Roza. Her şey için teşekkür ederim.” dedim. Sonrası gözlerini kapatışım, prensesler gibi temizlemem ve arabaya atlayıp yazlığa gitmem oldu. Bahçenin en çok sevdiği yerine gömdük kızımı. İzmir’in en yağmurlu gününde. Gece yarısı. Çok severdi orayı. Beraber yürür ve oradan denizi izlerdik. Şimdi orada yatıyor. Son günlerini benimle geçirdiği için mutlu olduğunu biliyorum.

Çok üzgünüm hem de çookk… Duygularımı anlatamam, tarif de edemem. Son bir kez daha ağlıyorum. Dün yağmurun altında ağladım. Biraz önce eşyalarını toplayabildim. Çok garip demi?! İnsanda ölürken yanında çorabını götüremiyor, Rozamda götüremedi. Elim hangi eşyasına gitse onun kokusunu alıyorum. Tasmalarını saklıyorum. O kadar zor ki ölenin arkasından eşyalarını toplamak. Demin size bu yazıyı yazmak için odama geldim ve solumda çapraz çantamı gördüm.

Bu neden yerdeki deyip astığımda içinde bir şey olduğunu fark ettim: Rozamın fırçası! 

Ölüm böyle bir şey işte. Tam alıştım dediğinde ona ait bir şey çıkıyor ve sen yeniden dağılıyorsun. Gülüyorsun ama aslında ne yaptığını bilemiyorsun. Zamanla buna da alışacağım biliyorum ama şimdi O zaman, bu zaman değil. Başım, bütün vücudum ağrıyor. Sanki üzerimden binlerce ton geçmiş gibi yorgunum. Yorgunluk da denmez aslında buna. Çöküş. Beklemediğim bir zamanda, hastalığını yendiğimiz artık o eski günlerini yaşamasını istediğim, ona çok güzel bir hayat sunmak için planlar yaptığım günler varken onun kalbine yenik düşmesi inanın hala inanasım gelmiyor.

Rozamı ölürken ki haliyle değil de o gülen yüzüyle, sevgi dolu bakışlarıyla hatırlıcam.




            

                      

                         

                                

13 Temmuz 2013

Staj Sonu

Günaydın, Tünaydın ve İyi Günler millet =)
Gene uzun yollar, kilometreler yapmış ve doğal ortamıma kaçmış bulunuyorum. Hafif bir esinti, yeşillikli bahçem ve yanımda hayvanlarımla size bu yazıyı yazıyorum.

İlk günümü hatırlıyorum da Cuma son finalime girmiş daha sonuçlarımın açıklanmasına 1 hafta varken hatta bütünlemelerimde beklediğim bir tanede dersim varken başlamıştım işe (İş ortamında geçtiğimi öğrenmiş, sevincimi de orda yaşamıştım.). Staj arkadaşım D. ile günler nasıl geçecek diye düşünmüştük. İlk gün kendimiz gelmiş ama o geç kalmıştı. Onu beklerken merdivenlere oturmuş, nasıl bir yere geldim acaba deyip telefonuma bakmıştım uzun uzun hem de hiçbir şey yapmadan. Sonra D. gelmişti ve biz departmanlarımıza ayrılmıştık. O üretimdeydi bende numune. İlk gün, “Senin çalışma alanın burası.” deyip beni bir masaya oturtmuşlardı.

Nerden bilebilirdim ki sonradan o masayı, masadaki iş arkadaşlarımı, kumaş deposunu, makineleri, ofis koridorunu, camlı merdivenleri, depoya giden o uzun yolu, yemekhanede yemek veren o amcayı, servis şoförünün çingene şarkılarını, tatlı atışmalarını, kadın erkek muhabbetlerini, cuma günleri öğle arasında yenen çiğdemleri, uzun öğle aralarını, bozuk döner sandalyeyi (Sizi kalkarken üzerinden atıyor ve uzun süre oturursanız da kendiliğinden aşağıya iniyor. Kafasına göre takılıyor anlayacağınız #) ) gitmelerimi, gelmelerimi, kartela yazmayı, o kartelayı doldurmayı, zımbalamayı özleyeceğimi…

İlk hafta 6’da kalkıp 6:30’da servise zor yetişen ben, her hafta 15dk erken kalkmaya başlamıştım. Son hafta artık 05:15’de kalkar olmuştum. Bu benim işimi sevdiğimin bir göstergesiydi. İlk gün D. ile beraber akşam koltukta sızmamız, alışana kadar yemek yiyip direk uyumamız ve birbirimize dalgın dalgın baktığımız günleri hatırlıyorum da şimdilerde çok uzak gelmiyor. Onun kendi departmanın da sıkıldığını görüyordum. Bütün gün ayakta duruyor sonra içinden esniyordu. Bense habere hareket ediyor, yorulmak nedir bilmiyordum. İşkolik bir yapım olduğu için boş kaldığımda uykum geliyordu. Düzenli ya da simetri takıntım olduğunu S. Ablaya çaktırmadan masayı düzeltirken gösteriyordum. Sonunda fark etmişlerdi. İlk zamanlar her zaman tanışmadır zaten. D.’nin yanına gidip birkaç günde onun departmanın da kaldım. Orayı da sevdim, sıkıcıydı, sabit bir hali vardı ama sevmiştim işte. En azından D.’yi neşelendiriyor, ofis ortamından biraz olsun onu uzaklaştırıyordum. Belki de amacım onu oradan kurtarmaktı. Sıkılmasını engellemekti.

Günler benim için bir kaç sinir bozcusu günün dışında çok güzel geçti. Dün son günümüzdü. Dediğim gibi 4 hafta su gibi akıp geçmişti. S. Ablayı, H. Ablayı, E. Ablayı, N. Ablayı, E. Hanımı hatta D.’yi bile özlicem. W.’nın ilk günler bana tuhaf tuhaf baktığı zamanlar “Bu bayanın benimle ne sorunu var?” diye kendime sormuş sonra alışveriş merkezinde karşılaşmış ve ayaküstü konuşmuştuk. Ertesi gün Etiform (Sonunda seveni bulmuş, yanımda taşımam bir işe yaramıştı.) vermem ve sık sık karşılaşmamız, ona yardım etmem sonucunda oda beni sevmişti. Belki de ben onun sandığı gibi biri çıkmamıştım ve bu halimi tanımış, sevmişti. Akşam olurken tek tek herkesle vedalaşmak inanın çok zor oldu. Son kez depoya giderken ki o yolda yürümek, işçilerle de vedalaşmak çok ama çok zor oldu. Hüzünlenmedim dersem yalan olur. Herkesin “4 hafta oldu mu ya, ne kadar çabuk geçti.” demesi ortak cümleydi. Bu iyi bir şey sanırsam =)

Son gün kumaş deposuna gittiğimde açılmış kumaşların üzerine uzanmış (Tamam tamam bildiğiniz ağzı açık uyuyordu hehee) O.’yı gördüm. Yorgunluktan kıvrılmış oraya, hafifte esiyordu ohh mis gibi yer ;) Önce aklıma ağzına pipet koyup fotosunu çekmek geldi ama kızar diye vazgeçtim (Bunu ona sonra anlattığımda yapsaydın, kızmazdım dedi.). Elimde numune makasım vardı. Başladım bunun koluna sürmeye, soğuk soğuk yumuşak ucunu dokundurdukça huylanmaya başladı. Sonunda da uyandı zaten. Beni gördüğü andaki şaşkın ve ardından gülümsemesi güzeldi =))

İçimden bir ses bir şekilde orada tanıştığım kişilerle iş hayatımda da karşılaşacağımı söylüyor. Dünya küçük karşılaşacağız ve beraber çalışacağız. Aylar önce gördüğüm rüyayı geçen gün yeniden yaşadım. Masanın bir ucundayım ve masadaki herkes rüyamdaki gibi otuyordu. 30snlik bir andı ama aylar öncesinde bu rüyayı gördüğümde kim bu insanlar ya deyip uyanmıştım. Kendimden korkuyorum =) Her şey akışında devam ediyor. Öncesinde gördüğüm anlar tek tek yaşanıyor.

İşin en tuhaf anı ise D. ile servislere binmeden önce sarılıp vedalaşmamızdı.
En sona kendimizi bırakmıştık.
Vedaları sevmem ben.
Kaçan gidenlerdenimdir, şu insanların sevmediği tiplerden.
Dolan gözlerimi saklamak gün içinde zor oldu.

23 Ağustos 2010

He is gone

İçimden öyle duygular geçiyo ki, kelimeler anlamsız kalıyo ifade etmemde.
Birşeyler söylemek istiyorum ama yapamıyorum.
Uygun nasıl başlanır? ya da nasıl devam edilir? düzgün ifade etmeli miyim? yoksa akışına mı bırakmalı...
En iyisi dedim içimden, akışına bırakmalı ve o şekilde bi yazı yazmalıyım.


Benim için en kolay yol bu.evet bu konuda ilk kez kolayına kaçtım ben.her zaman böyle miydim bu tarz konularda onuda bilmiyorum.
Aslında yazım ne aşk ne de umut verici bir olayı içeriyo.en yakınımı kaybettim geçen hafta ve hala kendimde değilim.olmakta istemiyorum.sanki olunca unutulacak gibi geliyo bazı şeyler,o kişiye olan saygısızlık gibi hissettiriyo insana.saçma sapan konuşmaların dolaştığı bi evden kaçtım ve huzuruma geldim.herkesin bir gün ağladığı, sonra hayatına devam ettiği dünyadayız.çok acı yaşananlar ama insanlar diyor ki "hayat devam ediyo".evet ediyo ama eskisi gibi mi?
Cevap çok net ve açık değil mi?

Kimseyle konuşmak istemedi bir yarım, diğer yarım ise "anlat rahatla" dedi.
Ne yapacağımı bilemedim.konusunu açıp gözlerimin dolmasını engellemeye çalışmak mı kolaydı yoksa kaçmak mı?
Soranlar için bi toplu mesaj yazdım ve gönderdim.
Geri dönüşleri okumadım, okuyamadım...

Ne için gitmiştim Bandırma'ya ya da tatili ne için bir hafta daha uzatmıştım?
İnsan soruyo kendisine "bunun için miydi?" diye.her olay bir sonraki olayı mı getiriyo yoksa olacaklara bizim yaptıklarımızın bir etkisi yok mu?
Hala olanlara inanamıyorum.
O günde öyle oldu.
Güçlü olmaya çalıştım ya da öyle görünmeye... ama dudaklarımım açılmasıyla bütün gücümü yitirdim.direk eve geldim.o yol nasıldı ya da nerden geldim bilmiyorum, hatırlamıyorum belkide... kapıyı açtım, odaya gittim ve ağladım. Ağlamamla açıldım sanki... aklımdan hiç birşey geçmiyordu.kimin kollarındaydım, kiminle konuştum ya da ne dedim bilmiyorum.sonra evden çıktım ve o zor anları yaşadım.önce dik durdum."güçlüydüm ben" öyle olmalıydım.zihnim habire bu cümleleri söylüyordu.ama sonra sadece gözümün ucuyla baktım.
Ne yapmalıydı?
Asıl ben ne yapmalıydım?
O an öyle bi anki duygular karışıyo birbirine.
Kızıyorsun ama kime???

Herşeyin sonunda eve geldiğimde oturdum ve ordan uzun bir süre kalkamadım.sanki sabahtan beri ayakta olan ben değildim.her ağlamamla daha çok boşalıyordum ve uyuyamıyordum.uyumak iyi gelmiyordu.etrafınızdakilerde sizden çok fazla farklı olmuyolar.
Herşey o gün o kadar hızlı ve çabuk oldu ki, elimde sadece çocukluk anılarımın kaldığını hissettim.bu duyguyla beraber son ana kadar konuştum.anlamlı yada anlamsız herşeyi anlattım.yanımda olmasını diledim ya da istedim.imkansızdı ama ben istedim işte.
Bana "kardeşim" demesini yeniden istedim.daha önce anlamsız ya da önemsiz gördüğüm anıları canlandırdım bütün gün zihnimde.son anda gözlerimi kapadım.teyzem gelene kadarda açmadım.
Sabahına uyandım ama ne yaptığımı bilemedim.okuması oldu, gözlerim doldu.durdurmadım bende onları. sessiz sessiz aktılar kendilerince.

Herşey büyük görünürdü eskiden ama o gün fark ettim ki aslında küçücükmüş.

Herkes acısını kendine göre yaşar ama kimse bilmez başkasının içinde kopanları.
O gün yaşadıklarım beni daha bi büyüttü.

Yazarken bitiremiyorum bir türlü...bitince duyguların, anıların, yaşananların silineceğini düşünüyorum belkide...

Çelişkilerdeyim, kafam karışık...
Kimseyi görmek istemiyorum.
Yansıtmıyorum.
Bilenlerle bile konuşmuyorum.
Çok kişinin bilmesi ve herkesle tek tek konuşmak yoruyo beni.
Kendimi biliyorum.

Aklıma geldi şimdi. Ne gelmesi çıkmıyo ki!
Ona dair son hatırladığım sahne: tatilimin ilk günü ve biz köye gül dikmek için gitmişiz.ben kasalarla gül taşıyorum.ona gülümsüyor ve selam veriyorum.aramızdaki konuşma çok kısa çünkü onun yapacak işleri var ve hemen gidiyo zaten.birkaç gün sonra yolda görüyoruz.kamyondaki birkaç adam onu sinir ediyo. oda onlara kızıyo.Sonra arabadan iniyo ve "Naber kardeşim?" diye soruyo ve gene işi var, hemen gidiyo.bir hafta sonra köye gidiyoruz; yatakta yatılmış. yatağı toplamıyoruz, gelip yatsın diyoruz. Ama aradan geçen 4 günün sonunda o bi daha gelmiyo ve hayat burda bitiyo.
Yönetmen ve senarist işi bırakıyo ve tabi oyuncuda sahneleri terk ediyo.isteyerek ya da istemeyerek...

Konuşmaya gerek yok, çünkü konuşacak kişi artık yok !!! 
Bundan sonrası için sorular var ve hiç bir zaman cevaplanmayacaklar.
Merak edicez
ama merak ettiklerimizi göremicez...

İşte sonunda yayınladım.
Kaç gün geçti ama elim el vermedi bi tuşla paylaşmaya...sonunu getirmeye...

Ne "elveda" diycem, ne de "hoşçakal"

Sana uygun kelimeleri bulamıycam.
Bu kadar uzun yazmamın nedenide bu zaten...