metro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
metro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Şubat 2014

Işıkkent Hayvan Barınağı İzlenimim

Bu hafta üniversiteyle işim vardı, para yatırma işleri de çıkınca iyice günlerim birbirine girdi. Geçen hafta cumadan yazlığa kaçışım ve sabah, gece sporlarıma yeniden başlamam benim için muhteşem bir arınma oldu diyebilirim. Unutuşumu da anlatacağım size ;)

Yazlığa gidip de gene oradaki aç kedi, köpeği, kuşu ve baykuşlarımı beslemezsem olmazdı dimi hehee =)) Çok düşündüm. İşte o an aklıma geldi bu fikir zaten.

Çarşamba evde olduğum gün uzun zamandır düşündüğüm ama karar verip yapamadığım bir şeyi yapmak istedim. Herkes konuşuyordu, bu barınakların durumlarını, oradaki hayvanları yani bir sürü soru ve cevaplanması gereken sorular aklımı kurcalamaya başlamıştı. Özellikle ROZAmı kaybettikten sonra bu olayla daha da ilgilenmem gerektiğini hissediyordum. Sonunda Çarşamba günü kalktım, giyindim, elimde sorularımın olduğu defterim ve fotoğraf makinemle düştüm yollara. İzmir Bornova’da oturduğum için önce Bornova metroya gittim oradan 204 ya da 505’e binip Otogarda indim. Sonra gene bir saatte bir gelen 277’ye bindim ve Barınağın kapısının önünde indim. İlk sefer için yolu da bilmiyorum ya ondan bu uzun yolu çekmiş oldum. Yoksa bundan sonra gitsem kesinlikle arabamla giderim.

Arabayla en fazla 20dk çünkü!
Barınağın yeri dağda!
İnsan yok, araç yok, sanayinin dışında dağlık bir yerde.
Yani biri sizi öldürse kimse görmez öyle bir yer diyim size siz anlayın.

Bütün badireleri atlatıp barınağa geldim. Barınağın ne bir durağı var ne de bir tabelası! Sözde ESHOT’un sitesine girince durakların adları yazıyor ama sanayinin orda bir tane bile adam akıllı durak yok! İzmir Büyükşehir Belediyesine buradan şikâyetim olsun. Hayatımda ilk kez gitmişim nerden biliyim hangi durak olduğunu?! Bir direk koymuşlar işte orda “Otobüs Durağı” yazıyor. Size şu kadarını söyliyim otogardan itibaren 20. durakta inmem gerekiyordu (Neyse ki evden çıkmadan önce bakmıştım.) saydım, baktım duraklarda isim yazmıyor. Öyle buldum. Ama yok şehir yani insan olan yerlere durak yapıyorlar. Mesela Otogarda kaç durak kaldığını bilmek için telefonunuzdan kentkart sitesine girip “Yolcu Bilgilendirme” ye tıklıyor ve sonra durağın numarasını giriyorsunuz hangi otobüsün geldiğini bu şekilde görüyorsunuz.

Burda bir şey söylemek istiyorum: İzmir’deki bazı duraklarda hazır elektronik ekran (Hangi otobüsün geldiğini, kaç durağı daha olduğunu gösteren ekran) varken neden bazı yerlerde bu yok ya da hiç durak yok! Ülkemde her şey yarım yamalak yapılıyor biliyorum da İzmirime bu durum yakışmıyor.

Bazı otobüsler bir sonraki durağın adını söylerken bazı otobüsler bunu yapmıyor. Sözde hepsi yeni ama nerdeee! Almanya’dayken en çok bu olayı sevmiştim. Her durağın adı ve sonrakinin adı sesli geçerdi. Bir de ekranda kocaman yazardı. Bizim İzmir’de küçük bir ekranda yazıyor. Oda şoförün arkasına oturduysan okuyabiliyorsun. Sesini duymak hak getire!

Bu ilk part yazımda size yolculuğumu anlatacağım. Benim gibi gitmek isteyenler olursa nelerle karşılaşacağını bilsinler.

Şimdi dediğim gibi sabah 10:00’da Bornova Metrodaydım. 505’e 10:25’de bindim ve 10:45’de Otogardaydım. Sonra başladım 277’yi beklemeye. Oda geldi 11:15’de ama kalkışı 11:30’du. Sanayiye dala çıka, Ayakkabıcılar Sitesini geçip Dökümcüler Sitesine girdikten sonra 3. durakta ineceksiniz aklınızda olsun. Otobüsten indiğimde saat 12:10’du. Kaç saatte gittiğimi artık biliyorsunuz.

Barınak dedikleri yer, tel örgülerle çevrilmiş, az bir toprak alanı bulunan, köpeklerin “Dişiler” “Erkekler” “Yavrular” “Emziren Anneler” “Sakatlar” olarak ayrıldığı ve bir arada bulunduğu yerler. Bütün alanlar yan yana. Yeni gelen köpekler bir başka yeni gelen köpekle aynı kafese konuluyor ve birkaç gün diğer ayrı gezen köpeklerden ayrı tutuluyor. Bu şekilde hem kavga olmasın, birbirlerine hiyerarşi ve sürü psikolojisiyle zarar vermesinler hem de etrafına alışsın isteniyor. Tabi sahibi tarafından terk edilmiş köpek ne yapsın alışmayı! O hep ister sahibi gelsin alsın onu, kurtarsın bu beton zeminden, diğer köpeklerin ona bakışlarından. İster evindeki sıcak ortamı, yatağını, yemek kabını…

Ben gittiğimde içeride sadece güvenlik görevlileri vardı. Hâlbuki ben gitmeden önce oradaki veterinerle yazışmış geleceğimi söylemiştim. “Konak’da başkanlıkta acil toplantı çıktı ve gittiler.” dendi ve saat 13:00’da gelecekleri söylendi. Bu sefer ben başladım mı beklemeye…

Sonra ne mi oldu?
Bir sonraki yazımda yani yarın.

xoxo

             

     
       

7 Eylül 2013

Dünya Nerde Biz Nerdeyiz?


Dünya nereye gidiyor biz nereye?
Soruyorum, sorguluyorum ve Türk insanlarının mantığını anlamıyorum.
Olayımız ne mi?
Olayımız: Bizim insanımızın hayvanlara bakış açısı!
“Olmayan Bakış Açısı.”

İstemeyenler ve isteyenler. İstemeyenlerin o tutarsız davranışları, sert tutumları, eleştirileri. Hayvanları istemeyen zihniyeti anlamıyorum zaten ve anlamayacağımda! Nasıl yaşayabiliyorlar? Sadece insanlarla konuşan, onlarla yaşayan ve bu durumdan mutlu olan bir kesim var. Çevresine duyarsızlaşmış insanlar bence bunlar. Vicdansızlık, merhametsizlik. Sadece kendi yaşam alanını düşünen hastalıklı insanlar.

Bahçemden geçmesin, oraya pislemesin, denize girmesin, koşmasın, havlamasın, gelmesin, yatmasın, yemesin… Hepsi ama hepsi onlarca halkı sebepler. Sora ne mi oluyor; bütün bu kısıtlamalara maruz kalan hayvanlar sonunda patlıyor. Sıcaktan bunalıyor, fenalaşıyor ve ölüyor. Yazın ROZA’ya yaptıkları gibi. Ve veteriner, bu yaz bir sürü hayvanın bu şekilde yazlıklarda telef olduğunu anlattı. Biraz merhamet, vicdan yahu! Sen bakmıyorsun, yemek vermiyorsun ve bahçene gelince su atıp kovuyorsun diye ve ben bunları yapmıyor, onu besliyor, bir kap su koyuyor ayrıca kafasını okşuyorum diye bana tavır alamazsın. Bunu yapamazsın! Senin hakların ve isteklerin varsa benimde haklarım var. O hayvanında var. Onun sesi çıkmıyor diye bu tarz davranmak niye? Amacın, maksadın? Herkes bir yaşayabilse her şey ne kadar kolay olur. Almanya’dayken bunu görmüştüm ben. Her gördüğüm şeyi tabi ki onaylamıyorum ama bazı şeyler var ki bizde de olmalı diyorum. Almanya’da çoğu insanın evcil hayvanı var ve bunların gene çoğunluğu da köpekler. Özellikle cins köpekler. Hayatımda ilk kez gördüğüm bir sürü köpek vardı. Onların özel dükkânları var vs. Asıl olay, adamlar her yere hayvanlarıyla girebiliyorlar. HER YERE! Metroya, trene, eczaneye, alışveriş merkezine, tarihi eserlerin olduğu yere ve daha nicesine. Bizzat gördüm. O hayvanlar ve insanlar birbirine o kadar çok alışmış ki ve kimsenin onlara ite kaka yapmadıklarını görüp yaşamışlar ki hepsinin kendilerince özgüvenleri var. Bizde ne var? Kuyruğu poposunun arasına girmiş, kafası eğik bir şekilde aşağıya inmiş, sana ezik gözlerle bakan hayvanlar. Kedisi de, köpeği de kuşu da. Parklardaki kuşları gördüm, ördekleri, kazları, pelikanları. Hiç biri insanlardan kaçmıyordu. İnsanlar onları yakalamaya çalışmıyordu. Hatta besliyordu. Besleyene kötü kötü bakan yoktu. Fotoğraflarını çektim. Bende besledim. Bizde olsa ne olur? O ördekler, kazlar ilk günden yenir! Vahşice mi geldi?! Ama gerçek bu!

Yok ya valla yok!
İnsanlar kendilerini bu dünyanın tek hâkimi sandıkları sürece kimse gram ilerleyemez.
İnsana saygısı olmayanın hayvana hiç olmaz.

Sonra o insan karısına koca, kocasına karı, çocuğuna anne ve baba oluyor! Gerçekten oluyor mu? Baba ya da anne çocuğuna sevgiyi anlatırken ne kadar samimi olduğunu düşünürüm ben, sorgularım. Bunun böylesi iş hayatında da sorunlu oluyor, hayatının geri kalanında da. Çocuğu yoldaki kediye pisi pisi demesiyle ve onu sevmesiyle kıyameti koparan anneler var. “Pistir o, pirelidir.”. Hatta abartıp tekme atanlar var ki onların kafasını koparmak istiyorum, açık ve net! Kan beynime sıçrıyor. Ne hakla ya ne hakla!!! Çocukken hepimiz kedili, hayvanlı bir arada dans eden çizgi filmler izledik halada çocuklarımıza izletiyoruz. “Ben dokunmadan seviyorum.” Diyebilene de inanmıyorum. Seviyorsan dokunacaksın. Sevdiğine nasıl sarılıyorsan ona da sarılacaksın. Kafasını okşayacaksın, hissedeceksin. İçten seveceksin. Bağ kurma ama sev.

Öldürdüğünde eline ne geçiyor ya da o hayvan öldüğünde seviniyor musun, sevinecek misin? Zaten hayatında olmayan bir canlıyı eminim hatırlamayacaksın bile. Ama o seni hatırlayacak. Ona vurduğunu, ona su attığını, onu bağladığını hep hatırlayacak. Vicdansızlık sadece kendi içindeki insanlara karşı olmaz. Her canlıya olur! Her canlıya diyorum! Orucunu tut, hacca git, alkol alma, namusunla yaşa kendince “İyi insan” ol ama sonra gel kapının önünden geçen köpeğe laf at. Laf bile atılmasına sinir oluyorum ben. “Git buradan!” “Çek git!” derken ki tepkiler, kafasına taş atmalar. Bitti işte. Bütün senin iyi insan çabaların bitti. Haaa tabi bunun kararını ben veremem Allah bilir ama bunun içinde ayetler var herkes biliyor.

İnsanlar önce kendilerine bakmalı. Sevgiyi ararken kendi içlerindeki sevgiyi önce bulmalı. Hayvanlara saygılı, çevreye saygılı bir nesil yetişmeli. Bunu kanunlarla desteklemeli, kafada bir şeyleri düzeltmeliyiz. Benim karşıma çıkıp “Hayvanla insanı bir kefeye mi koyuyorsun?” diyenler çıkıyor. Bir kefeye koymuyorum ama onlarında yaşam hakkı var, onlarında bu dünyada yeri var ve onlarda senin benim gibi somut canlılar. Sen takmıyorsun diye dünyadan yok olacak, soyut olacaklar diye bir şey yok. Bunu söylüyorum.

Lütfen biraz duyarlılık.

xoxo

1 Eylül 2013

Almanya Güncesi …4

17.08.2013 Tarihli yazımdır.


Ö. ile buluştuk ve beraber Frankfurt Hbf’a gittik. Almanya’nın gündüzleri uzun geceleri kısa. Yani saat 21:00 bile olsa hala hava aydınlık hala gündüz gibi. Türkiye’de annemlerle Skype yaptığımızda bunu onlara söyledim ama inanmadılar. Sonra bilgisayarı alıp onlara gökyüzünü gösterdim. Teknoloji işte =))

Frankfurt’a gidişimiz tam bir eğlenceydi. Trenimizi bekledik ve bu sırada Ö. hediyelik birkaç şey ile yiyecekler aldı. Trenimiz geldi ve bindik. O, aldıklarını yerken bende durakları yazıyor ve etrafa bakınıyordum. Mainz - Frankfurt Hbf arası 1 saat iken bizim ineceğimiz durakla aramızda 15dk daha vardı. Git Allah git bitmiyor gibi geldi bir an. Sonunda F. Stadion’a geldik ve metroya kimler bindi dersiniz? “Eintracht Frankfurt” taraftarları! Bordo - Siyah renkleriyle tam bir taraftar grubu. O gün maçları varmış ve sanırsam yenmişler. Yalan olmasın eve gelince bakmadım maç sonucuna ama sevinçlerinden yendikleri anlaşılıyordu. Tren bir anda taraftarlarla dolunca millet balık istifi oldu. Herkes birbiriyle vıcık vıcık. Kaç gün sonunda Almanya’nın da trenlerinin kalabalık olduğunu görmüş oldum, sevindim =) Gelelim olaya. Benim gibi taraftar sevdalısı, Galatasaray aşığı birinin Alman hatta o meşhur Alman taraftarlarıyla karşılaşması çok güzel oldu. Vagonun bir tarafından “Ein!” diyorlar bizim vagon “Tracht!” diyor. Sonunda her iki tarafta aynı anda “Frankfurt!” diye bağırıyor! Vee olay şimdi geliyor. Zıplıyorlar!! Ay evet zıplıyorlar yahu. Trende!!! Otobüsteki etkiyi bilirsiniz denk geldiyseniz şimdi bunun kaç katını trende düşünün! Alman bi amcada bana bakıp bakıp gülümsedi. “Sende mi taraftarsın?” dedi. “Yok.” dedim “Ben Galatasaraylıyım.”. “Aa ben senin bilekliğine bakıp Almansın sandım.” dedi. Size itiraf; bende bi ara “Tracht!” dedim =)) Aradan kaynamışta olabilirim hehee =)) Biz böyle bağıra bağıra ineceğimiz durağa geldik. Hep beraber indik. O kalabalık aynı anda sokaklara daldı. Konstablerwache durağının içinde Türk manavlar var. İnince üzüm, elma gibi meyve satanlarla karşılaşıyorsunuz. Oradan buradan yürüyen merdivenlerden derken Frankfurt’un en ünlü alışveriş sokağına çıkmış olduk. Almanya’da mağaza ve dükkânlar akşam 8 oldu mu kapatıyorlar. Hal böyle olunca da apar topar birkaç mağaza gezdik ve Ö. ye H&M den çok tatlı birkaç kez katlanan güneş gözlüklerinden aldık. Ben bir şey almadım. Benim için o gün nerde ne var günüydü. Daha çok alışveriş yapan arkadaşa yardımdı benim işim ;) Ö. Frankfurt Main Tower diye bir yer olduğunu ve gece şehri izlemek istediğini söyledi. Ve biz bu şekilde o kuleyi aramaya başladık. Sormadığımız insan kalmadı. Bide Burger gibi yerlerin yanında (Hani evrensel yer dersiniz.) çoğu dükkânlardaki insanlar İngilizce bilmiyor. Yol tarif edemiyorlar. Sonuçta Almancaya ihtiyaç duyuyorsunuz. En sonunda taksici bulduk. O sağolsun bize oranın bu saatte kapalı olduğunu ve açık olduğu saatleri söyledi. Bu şekilde gece manzaralı Frankfurt hayalimiz suya düşmüş oldu. Biz binayı araştırırken saate bir baktık 21:45 olmuş bile (En geç kapanan yer. 22:00'da kapanıyor.). Hemen Rewe bulmaya yola çıktık. İçkimizi alıp eve gidecektik derken orasının da kapalı olduğunu gördük.


Oraya kadar koş, yürü, sor evreleriyle susamışlık birleşti.
Uff puff diye yürürken birde ne görelim o gün Frankfurt Apfelwein Festival varmış hem de sondan bir önceki günmüş.

*Elma şarabı biraz ekşi hatta sert ama genzi yakmıyor. Benim gibi ekşiyi seven biriyseniz beğenirsiniz.

İlk birbirimize baktık ve hemen festival alanına daldık. Kaç günün sonunda festivale denk gelmek güzel oldu. En güzeli ise plansız eğlence olmuş oldu =) Sahnede bir grup vardı ve İngilizce, jaz, Almanca, Latince şarkılar söylüyordu. Sahnenin önünde kendinden geçen teyzeleri izlerken ben ortamı, sahneyi videoya almaya başladım ve sonunda kendimi de dans ederken buldum hobaa!! Turistsen turist gibi olacaksın arkadaş ;) Sonra sarhoş bir amcanın bana gözleri kaymış bakışlarını yakalayınca Ö. ile bir masa bulup oturduk.


Alman bir çift karşımızda sözde kumpir olan patateslerini yemeye çalışıyorlardı. Öyle yumruk büyüklüğünde
patatesin içine konulan yağ, kaşar ve sosisle kumpir mi olur?! Türkiye’ye gelsinler kumpiri görsünler “Kafam Gibi” =D Hemen birkaç fotoğraf çektik. Sahnede şarkı söyleyen gruba eşlik ettik. Pink – Raise Your Glass’ı söyledikleri sırada “Raise your glass!” yerine gelince ben bardağımı kaldırdım. Ben kaldırınca Ö. de kaldırdı sonra bir Alman daha ve bi baktım şarkının nakaratında herkes bardağını kaldırıyor heyooo =)) O şarkıda bu yapılmalı zaten, bilmiyorlar yok yok ben öğrettim onlara ;)


Son şarkıyla bizde kalktık, depozitolu olan içkilerimizden paramızı aldık ve metroya binip (Bunu anlatmazsam içimde kalır. Şimdi biz Ö. ile metroya indik yürüyoruz derken önümüzden fare geçti! Küçüktü ama kuyruğu kendisinin iki katıydı. Yabancıların şu temiz pis olayını tam anladıklarını ve benimsediklerini düşünmüyorum. Bizde olsa kimler kimler suçlanır.) eve geldik.  Artık geldiğimizde gece 00:00’ı geçiyordu ve biz açlıktan ölüyorduk =( Ama sözümüzde durduk. Ben makarna, ekmek ve salatalıklarımı alıp geldim, Ö.de hemen etleri pişirdi. Gecenin bir saati yemek yedik, fotoğrafları, videoları bilgisayara yükledik. Konuştuk, güldük ve eğlendik.

İnsanın yalnız olması güzel evet ama eğlenceye gitceksen yanında biri olacak. Anılarını paylaşacak birine ihtiyaç var. Bence biz Ö. ile iyi anlaşacağız. Bu gece bunu hissettim. Şimdi saat gece 3. Yatmam gerek. Bu dolu mideyle nasıl uyucaksam?! #) Yarın Pazar “Ölü Gün” ama olsun. Buluruz yapacak bir şeyler ;)

xoxo

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

17 Ağustos 2013

Almanya Güncesi ...3 (Part 2)



Heidelberg’e “Almanya’nın Romantik Şehri” diyorlarmış. Buralarda genç olarak yaşamak sıkıcı olabilir ama yazlık mantığıyla evin olsa çok güzel yaşanır. Gezdiğim şehirlerden bunu anladım ben. Şehrin karmaşasından kaçıp gelmek için ideal yerler doğrusu ;) Sonra bi baktım meydandayım. Ordan Karl-Theodor Brücke’ye çıktım. Etrafı izledim. Kaleden aşağıyı çektiğim yerler şimdi etrafımdaydı. Heiliggeistkirche’nin içine girdim. Kiliselerin içi genelde aynı şekilde dekora edilse de ben o içindeki ruhu seviyorum. Her dine saygı duymak lazım. Bu tarz şehirlerde o kadar çok kilise var ki ve hepsinin mimarisi aşağı yukarı aynı. En büyüklerini görseniz size yeter oldum artık ben =) En güzelleri kesinlikle kaleler, saraylar. O eski Avrupa dönemlerini hissedebiliyorsunuz. Benim gibi eski Ortaçağ Avrupasını tarihsel olarak okumuş, her milletin tarihini merak edip araştırmış, tarih manyağı biriyseniz böyle yerler tam size göre ;)

Hayran hayran gezerken saate bi baktım 16:00 olmuş. Benim otobüsümün kalkış saati 16:35. Hemen girdim bir dükkana ve turist olduğumu, kaybolduğumu ve hemen Hbf’a gitmem gerektiğini söyledim. Sağ olsunlar çok yardımcı oldular ve dükkân sahibi karı kocadan adam hemen beni otobüse bindirdi ve ben böylece merkeze geldim =) İlgili olmak bu işte ;) Bi daha gidersem o dükkândan bir şey alırım kesin. Daha otobüsüm yok diye bu seferde çevre dükkânları gezmeye başladım. Sonra saate bi baktım 16:30 ama otobüs yok. Benim gibi bekleyen kişilerde vardı. 16:45 oldu hala gelen yok. 17:00 oldu hala yok. Alman kız bana sordu, ben ona sordum sonra herkes birbirine sordu. Bu otobüs nerde diye. Telefonum olsa arayıp sorcam ama yok! Almanlarda bi rahat bi rahat anlatamam. Panik yapmıyorlar. O kadar eminler ki geleceğinden. Sakin sakin kitap okuyup bekliyorlar.

Leyynnn otobüs kaçta geldi biliyonuz mu?!
17:35’de!!!

Kimse söylenmeden bindi. Ben tabi şaşkın şaşkın bakıyorum. Almancam yetse “Neden geç kaldın kardeşim? Panik yaptık burda.” derdim ama o kızgınlıkla sustum. Adam gelene kadar neler düşünmedim ki? Nerde kalırım, oraya tekrar nasıl giderim ve internet nerden bulurum vs. Zaten öncesinde kaybolup Hbf’a geldiğim için yorgundum direk binince de otobüste uyudum. Frankfurt’a gelmemiz kaç dakikamızı aldı biliyonuz mu?! 2,5 saat! Trafik berbattı. İstanbul trafiği gibi desem her Türk insanı anlar herhalde. Frankfurt’ta yaşasam tamam ama benim daha Mainz’a gitmem gerekiyordu. Gene daldım Frankfurt Hbf’a ve sora sora trenimi buldum ve onu da 20dk bekledim. Geliş 20 dk. Oldu mu sana saat 21:00. Akşam Ö. ile buluşup Rhein’i gezecektik tabi yalan oldu çünkü ben yorgunluktan eve gelip duşa girdim ve canım ekmek kızartması çekti (Gel bak şimdi sen gel gel olaya gel.). Ocağa koydum ekmeği, kızardı. Sonra bi dilim daha dedim oda kızardı (Dur dimi burda ama yookk). Bi tane daha kızartayım dedim ve onu da ocağa koydum. O sırada da çantamı boşaltıyım, aldıklarımı çıkarayım dedim. Ben daha çantama uzanmadan ekmek YAN! Odayı aldı bi duman! Yangın alarmı ötmeye başladı. Onu susturcam ama koca tavan ulaşamıyorum ki. Sonunda masayı çektim, çıktım üstüne de öyle kapattım. Camları açtım, odayı havalandırdım ama yok bugün çıktı kokusu. Ardından da koltukta sızmışım zaten #) Hal böyle olunca Cuma günü bi uyandım saat 13:00. Kendime geleyim diye çıktım koştum parkta ve Ö. den özür diledim. Odayı temizledim.

Bu akşamda Ö. ile buluşup Frankfurt’a gidicez. Sonra beraber yemek yeriz diye planlıyoruz.
Ben evde olmayayım.

Heidelberg için söyleceğim söz: Kesinlikle sevgiliyle gelinmeli ve ara sokaklarında el ele yürünmeli.

xoxo

Çektiğim bir kaç fotoğrafla bu partı bitiyorum:

    

                                  


    

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

14 Ağustos 2013

Almanya Güncesi …1


Günaydın. Guten Morgen!

Biliyorum biliyorum sizi ve Bloğumu çok boşladım ama buraya geldiğimden beri yaşadığım koşuşturmacada bir gün olsun sakin günüm olmadı ki.
8 gün mü olmuş hobaa o kadar olmuş mu ya?! =)))

Şu 8 günde en çok sevindiğim olay internetime kavuşmam oldu. Çünkü telefonumu yurtdışına kapatmış, tek umudumu mail ve Skype’a bağlamıştım. Sonra size yazılar yazacak yayınlayacaktım. Şimdilerde netten bilet alıp geziyorum falan filan meşguliyetim internetle oluyo anlayacağınız.

İlk günden başlayalım mı? Sabahın 7’sinde uçağım vardı. Tabi ben kargalar b*kunu yemeden önce yani sabahın 5’inde İzmir Adnan Menderes Havaalanındaydım (Havaalanı mı Havalimanı mı hala belirsizken ben havaalanını tercih ediyorum.). Aktarmalı Frankfurt’a gideceğim için önce İstanbul Sabiha Gökçen Havaalanına gitmem gerekiyordu. Biletimi ve yerimi bir gece önceden check-in ini yapmıştım. Koltuğum falan belliydi. Asıl biletimi de aldıktan sonra bavulumu teslim, annemlerle vedalaştıktan ve fotolarını çektikten sonra iç hatlara geçtim.


Açtım! Sabahın 3’ünde (Bazı kimseler için gece 3 doğru.) kalkmış, duş almış ama kahvaltı yapmamıştım.
“Açlıktan da ölünmez ki kızım.” deyip paraya kıydım ve tost - su aldım (Havaalanında su 2,5tl! Hani bilin yani. Su sokmak yasak olduğu için zorunlu bu parayı veriyorsunuz. Ha derseniz “Ben 7 saat susuzda yaşarım.” artık o sizinle böbrekleriniz arasındaki sorun, bilemiycem #) ). Aldıklarımı yerken kapımı (Gate) buldum. Zaten AMH çok büyük bir yer değil. Bir de iç hatlarda bayram arefesi dolayısıyla yurdum insanı daha çok vardı. Hele bebekler offf! Millet durmamış çocuk yapmış sanki. Hep aynı yaş gurubu o veletler! Başlarda benimle beraber taş çatlasın 10 kişi varken uçağın saati yaklaştıkça kalabalıklaştık ve sonunda 7’de uçağımdaydım. Benim için ilk uçak deneyimim olacaktı. Yok şöyle kalkıyor, yok böyle yap, yüreğin hoplıcak, zıplıcak, takla atıcak gibi bir sürü cümlenin gerçekliğini test etmeye sıra gelmişti. Ben havalanırken çok mutlu oldum ya =)) Güldüm hatta. Sanırsam adrenalin ya da merak beni mutlu ediyo hehee =)) Bu şekilde havalandıktan sonra sıra geldi bulutları izlemeye.

En güzeli de gün doğumunu gökyüzünde yaşamamdı ;)
Çok romantikti.
Bulutların üstündesin ve güneş doğuyor.

Ben daha olayı kavrayamadan 45-50dk içinde SGH indik. Kaptanınız konuşuyor kısmı da süper ;) Kendini tanıtıp hava durumunu söylüyor ya kimse bir şey anlamıyor, anlasak napcaksak artık. Aaa hava soğukmuş inelim biz o zaman mı dicez, ne dicez allah aşkına?! =)) Unutuyordum kaptanımız kadındı ;) THY’ını kullandığım için daha da gururlandım kadın kaptanımızla heheyy =)) Bu şekilde indikten sonra sıra geldi pasaport kontrolüne, onun içinde pul almam gerekiyormuş. Kendileri 15tl canlar. Para vermeler ve harcamalar yolculuğunuz boyunca o kadar çok olacak ki yanınıza para almadan sakın ama sakın çıkmayın! Hem Euronuz olsun hem de Türk liranız. Yeri gelmişken söyliyim; aktarmalı giderken bavulunuzu aktarma sırasında almıyorsunuz. Varacağınız noktaya kadar görmüyorsunuz bile. Benimki 13kg geldi. Maksimum 30kg’nun yanında hiçbir şeydi. Aşarsanız ekstra ödeme yapmanız gerekiyor.  Benim bir de sırt çantam vardı. Onunda içine işte elektronik aletlerimi (Özellikle laptopumu) koymuştum. Bu şekilde pasaporttan da geçtikten sonra saate bi baktım daha 9! Benim uçağım kaçta? 12! Bayan görevliye kapımı sordum ve “Daha erken sizin uçağınız, bu nedenle kapınız daha belli değildir. Buyurun alışveriş yapın.” dedi. Bide bundan önceki görevli kadının bana çemkirme olayı var ki aklıma geldikçe sinir oluyorum. Kadına “Pasaport kontrolü nerde?” dedim anammm demez olaydım. Bi camın öbür tarafından üzerime atlamadığı kaldı. Özel gününde miydi, manyak mıydı bilemiyorum! Manyakları özellikle çekerim zaten. Bunu daha sonra yaşadığım olaylarda da anlatınca anlayacaksınız. “Peki.” deyip bende başladım alışveriş yerlerini gezmeye. Dış hatlar sanki millet alışveriş yapsın diye yaratılmış. Alışveriş yapacaksan havaalanına gel, öyle bir durum var. Gez gez sonra alacak bir şey bulama ve bol bol su içip bir kafede otur. Sonra uyan ve bi bak etrafında 6 çocuk, bir baba ve bir anneden oluşan Arap bir aile oturuyor olsun. Ya beni güvenli buldular ya da adam kızlarını ben kızım diye yanıma oturttu. Böyle uyu, gez derken sonunda kapı numaram belli oldu ve bende kalkıp kapımı bulmaya gittim. Dış hatlar öyle bir yer ki her milletten insan var. Herkes İngilizce konuşuyor, biliyor ve o kadar çok dil duyuyorsunuz ki şaşıp kalıyorsunuz. Beni bile yabancı sandılar. Sanırsam yanıp kapkara gitmemden dolayı böyle olmuş olabilir =) Sonunda uçağıma bindim ve 2,5 saat sonra Frankfurt’taydım. Yanıma oturan iki Alman ile biraz İngilizce biraz Almanca konuştum. Sonrasında da uyumuşum zaten. Makedonya’dan geçerken görülecek hiçbir şey yoktu. Yoksa o kadar zaman geçmiyor. Uçakta en çok sevdiğim şey, uçağın sağa ve sola dönüş yaptığı, eğildiğimiz zamanlarıydı. Çok güzel bir heyecan yaratıyor adamda #)

Frankfurt’a girince hemen pasaport kontrolüne girdim ve sonra asıl kontrole sıram geldi. İşte ikinci manyak geliyor: görevlinin tuhaf İngilizce aksanı, benim ona İngilizce Almanca durumumu anlatma çabam resmen sinir bozucuydu (Neyse ki zamanla sakinliğimi korumayı öğrendim de bu gibi durumlarda rahat olabiliyorum.). Adama turistim diyorum. Türküm diyorum. Bana sorduğu sorular ve cevaplarımız;

Alman: Ne zaman gideceksin?
Ben: 28 Ağustos.
A: Nerde kalacaksın?
B: Yurtta.
A: ???

Burada sözleşmemi gösterdim. Bana “Deniz kim?” dedi (Deniz, odasını kiraladığım kız.). “Yakın arkadaşım.” dedim. “Ne kadar yakın?” dedi. “Çok yakın.” dedim. “O nerde şimdi?” dedi. “Bugün Türkiye’ye döndü.” dedim. Uzun uzun bakışmamızdan sonra “Yazar mısınız? İngilizcenizi anlamıyorum.” dedim. Yazmıyor da sorunlu! Sonra ben kâğıt çıkardım ve yazdım bütün durumu. Sonunda anladı. Herkes pıt pıt geçerken bende 15dk durdu. Sanki kaçak giriyorum. Her şeyim belli, yerim belli yurdum belli. Neyse geçtim ve sıra geldi bavulumu almaya. Asıl sorun Frankfurt Havaalanında buymuş. Dünya’nın en büyük havaalanı olduğunu biliyordum da labirent gibi bir yer olduğunu bilmiyordum. Aynı uçakta geldiğim Türk bir aileye takılıp buldum sonunda bavulumu. Sıra geldi Mainz’e gelmeye. Onun içinde istasyonu buldum ve görevliye durumumu Almanca anlattım (İşte yapmıştım. İlk dakikadan golü atmıştım hehee =)) ). Sağolsun çok yardımcı oldu. Hatta diğer görevli amcayı çağırdı ve o görevli amca beni bizzat trenime bindirdi ve bana metro hattının haritasını verdi. Çok sevindim len =)) Allah kimseye ilk günkü salaklığı vermesin. Ardından yakışıklı bir Almanın yanıma oturması ve treni bekleme faslım başladı. Tren geldi bindik, ben yerleştim bu karşıma oturdu falan derken bir durak sonra “Hadi iniyoruz.” dedi. Bendeki “Was?” sorusu onun “Burası son durak. Bir sonraki trene bincez.” demesiyle kendime gelmem bir oldu. Dediğini yaptım ve bindim. Mainz’a gelişim, Jelibon’la karşılaşmam, yağmurlu bir gün olması, odama yerleşmem ve ilk günün yorgunluğunu atlatmam hızlıca geçilebilir. Ama şunları söyliyim; Jelibon ile doğru otobüse bindik ama yanlış durakta indik. Asıl durağımızdayken bi sarışın uzun boylu Alman bize baktı. “Jelibon neden millet bana bakıyor?” dediğimde “Yanmışsın, karasın ya ondandır.” dedi. Meğerse değilmiş!!! O çocuk benim odamın görevlisi Pascalmış! Hehee sonra öğrendim :D Çocuğa bakıp sapık muamelesi yapmama mı güleyim yoksa çocuğun benle özel olarak ilgilenmesine mi sevineyim bilemiyorum =)) Bunun dışında Jelibonun yurduna giderken yeniden kaybolduk.

İlk gün maceram burada biter. Sonrasını da yayınlıcam.
Bekleyin.

xoxo

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir. 

9 Temmuz 2011

Ne Yapacağız Bu Bakışmaları?¿


Başlığa bakıp da başka bir anlam çıkarmayalım lütfen. Konumuz çok masum aslında #) Malumunuz öğrenciyiz ve hayatımızın yarısından fazlası otobüs metro falan arasında geçiyor.
Buraya kadar her şey güzel.

Benim sevmediğim şey ise buralarda yaşanılan insanın kafasını nereye çevireceğini bilememe durumu. Nüfusumuz o kadar fazla ki artık oturulan yerler karşılıklı duruma getirildi. İnsan oturduğu zaman karşısındakinin suratına bakmak zorunda kalıyo. İster istemez bir şeklide bakışıyorsunuz ki bunu bir bayan olarak yazarsam erkekler insana bir acayip bakıyo. Bi ara otobüs içinde gözlük takanlara sinir olurdum ama nedenini artık anladım. Milletle göz göze gelmemek için yapıyorlarmış. Bende artık yapıyorum. Birde kulağıma MP3 ümü takıyorum ki iyice soyutlaşayım. Tabi bu yaz için geçerli. Kış olunca pek gözlük kullanılmıyor o zamanda ya bir şey okuyorum ya da gereksiz bir şekilde dışarıya bakıyorum.

Bu karşılıklı oturma işinde ise metrolar da değil ama otobüslerde sinir olduğum bir şey daha var. Binme ve inme işi. İzmirliler bilir bu yeni otobüslerde oturma yerleri koridorun biraz üstündedir. Binerken ayrı bir çıkarsınız, inerken ise o oturma mesafesi kısa olduğu için resmen maymun gibi askılara tutunursunuz. Hele ki yaşlı olan insanların düştüğü bu duruma çok üzülüyorum. Ben genelde koridor tarafına otururum ve pencere tarafı yanım boş olduğunda ise kalkıp oraya oturmak isteyene yer veririm ki sonra inmeye doğru öyle garip durumlara düşmeyeyim.

Aa bak yazarken aklıma geldi. Bi ara İzmir’de iki katlı otobüsler vardı ne güzeldi onlar yaa. Derslerden hızla çıkıp onlara yetişmeye çalışırdık. Ne çocukluk bee =))) N’oldu acaba onlar?? Bak fena halde merak ettim şimdi =) O otobüslerde de sorun vardı. Normal bir Türk insanının boyundan kısaydı tavanları :D  Tamam bizde 1.90 lık insanlar değiliz ama kendim için söylersem benim boyum 1.68 olmasına rağmen başım eğik durmam gerekiyordu ve zorunlu olarak yukarı çıkıyordum. İnerken de aşağıda bir kalabalık olurdu ki yarıp da inesin. Amaann her türlü yeni şeyi zaten üstümüzde deniyorlar maşallah. Bunu da denemiş ve beğenmemişlerdir kesin.


Size metrolar da eğlenceli bulduğum bir şeyi söyliyim de bundan sonra dikkatinizi çeksin. Genelde metrolar otobüs gibi sallamadığı için ben pek oturmam ve o ortadaki direğe tutunup insanların sallanışlarını izlerim (bak bu sefer itiraf ettim. Evet ayaktaysam bu durum için bakıyorum. Hehe =)) Metro hızlandıkça herkesin kafası aynı açı ve hızla sağa sola sallanıyor. Bundan büyük bir zevk alıyorum.

Evet sorunluyum biliyorum. Blog yazarları olarak bunu kabullenmeliyiz arkadaşlar =))

Herkese sorunsuz toplu taşımalı günler diliyorum =))