29 Mayıs 2012

Biri...


Birini tanırsın çok seversin.
Ulaşılmaz olduğunu bilsen de içinde onun yerini ayrı tutarsın.
Sesini duyarsın.
Yeri geldiğinde ise onu görmek için onun gittiği yerlere gidersin. O sadece seni isim ve düşüncelerinle bilirken sen onun neredeyse bütün hayatını bilirsin. Bilirsin ama bildiğini belli etmezsin. Çünkü sen karda yürüyüp yürüdüğünü belli etmeyenlerdensin. Böyle büyüdün, bunu öğrettiler sana.
Aranızdaki yaş farkına bakar mısın peki?
Düşünür müsün yani?
Senden büyük olması,
bir şeyleri sen yaşamadan önce yaşamış, tecrübe etmiş olması seni ne kadar etkiler?
Önünde engel olur mu?
Yoksa tek engelin bu mu?
Yıllardır beklediğin adamı bir bu sebeple kaybedebilir misin?
Bütün bu düşünceler sana engel olur mu gerçekten?

Senin için bir şeyleri beraber tecrübe etmek mi önemlidir yoksa onun tecrübeleriyle büyümek mi belki de olgunlaşmak? Bir zaman sonra bu seni sıkmaz mı? Korkmuyor musun bu durumdan? Peki ya aynı düşünceleri paylaşmanız ya da onunla bütün gün sohbet etsen de sıkılmama durumun ne olacak. Senin bir erkekte aradığın bu özelliği bulmuşken bir tane olumsuzlukla her şey yok mu olacak?

Sonra bir an gelir PAT diye çıkar karşına o uzun zamandır beklediğin adam. Sen ona bakarsın. Onun için deli olan ya da onu bile ondan daha iyi tanıyan biri olduğunu çaktırmazsın. Cool bir şekilde geçersin yanından.
O ise sadece bakar sana. Tanıdık gelmişsindir ama seni nerden tanıdığını bilememiştir.

27 Mayıs 2012

Eurovision Maceramız 2012


Bir Eurovision maceramızda dün gece son buldu.
Bütün emeği geçen herkese kendi adıma teşekkür ediyorum.

Böyle resmi bir giriş yaptıktan sonra asıl diyeceklerime gelebilirim =)

Bir kere Can iyiydi ve Türkiye’yi de çok güzel temsil etti. Hemen kaybedince “Can’t Bonomo” esprisini! yapmak için bekleyen insanlar artık yapabilir ama şunu da unutmayalım Can bizim ülkemizi temsil etti. Birini överken birini de yere yapıştırmak sonra da üstüne basmak çok yanlış bir hareket.



Çocuğu bu maratonda çok yıprattılar. Önce kimse onu tanımıyor dediler sonra dininden girip saçma sapan ithamlarla suçladılar. Bütün bunlara sesini çıkarmadı Can. Twitter hesabından yaptıklarını yayınladı ve yarı final öncesi bir mektup yazdı onu destekleyen Türk milletine.





Ben böyle bir destek görmedin Eurovision hayatım boyunca. İnternetteki özelliklede twitter’dan Can için neler yaptık. Övgü dolu sözler ve (#CANınsagolsunBONOMO  #Vote4Bonomo #12pointsgoestoTurkey) hastag ile TT & WT ye soktuk =) Belki ufak bir şeydi bu ama gene de evimizde oturup onu ekrandan izlerken yapabileceğimiz tek şey buydu. Manevi olarak yanında olmak istedik.

Teknolojiyi işte bundan seviyorum =))

Yarışma yaklaştıkça “Zaten biz sonuncu oluruz.” diye diye kendini bitirten bir grup var. Abi tamam anlıyorum zaten Youtube’a girip ilk beşteki ülkelerin videolarını izleyenlerin sayısına bakarsanız birinci olan kızı milyonların izlediğini görürsünüz. Birinci olamayacağımızı aslında buradan anlamıştım. Sonra Bülent Özveren’in yaptığı açıklamada, yarı finali geçen ülkelerin aldıkları puanları açıkladı ve oradan da en yüksek puanı İsveç sonra Rus nineler almış. Bunların hepsi oy sonuçları.

Asıl güzel olan yani benim bu yarışmayı her sene izlerken hissettiğim his. Orada yarışan kişi kim olursa olsun “Türkiye” adına yarışıyor. Kötü bile söylese “Allahh! Türkiye çıktı Türkiye çıktı!” diye kanalı açmıyor muyuz? Daha bize 10 kişi var deyip bazen o ülkeleri izlemiyoruz bile. Ara ara bakıp son 3 ülke kaldıysa pür dikkat kesiliyoruz. Bunların hepsini topluyor, şarkımızı dinlerken hissettiğimiz ortak hissi hissediyor ve sahnedeki temsilcimizle aynı heyecanı yaşıyorum.
Çok güzel değil mi?! Bence muhteşem!


İşte bundan izliyorum ben Eurovision’u. Yıllar geçse de her sene izlemeye devam edeceğim. Ki biz yıllarca sonuncu olmuş ülkeyiz. Kimleri yollamış, derece alamadan gelmişiz. Şebnem Paker ile 3. olup bir şeyleri kırmış sonra Sertap ile birinciliği ilk kez tatmışız. Dün 7. olduk. Farkındaysanız “Can oldu.” demiyorum. Can hepimizin sesiydi çünkü orada. Yüzündeki heyecanı ekranlardan görmedik mi?! Çocuk çok güzel çıktı ve şarkısını söyledi. Bence o bağıra bağıra şarkı söyleyen Arnavutluk’tan ve Rusların ninelerinden 10 kat 100 kat hatta 1000 kat daha iyiydi. Hele o son iki ülke oy verirken bir anda bize oy vermediler ve biz 7.liğe düştük ya işte o an yok artık dedim. Gerçekten o iki ülke arasında hakkımız yendi. Allahın en küçük ülkesi bile oy veriyor ya bu Eurovision’da işte ben ona da sinir oluyorum. Küçük oldukları için küçümsemiyorum. Bazılarının gerçekten belli yani puanını vereceği yerler.

Sonuç hakkındaki yorumuma gelirsem bence de İsveç iyiydi. Bunu kabul ediyorum. Zaten yıllar içinde izleye izleye insan bir şeyleri fark ediyor. O ışık, o kadar parça içinden sıyrılacak kişi hemen belli ediyor aslında kendini. Evet diyorsunuz ya bu ülke birinci çıkacak bu sene. Sertap birinci olduğunda da böyle olmuştu. Bir anda herkes o sene bizim birinci olacağımızı hissetmişti. Ondan sonraki seneler beklentilerimizi mi yüksek tutmaya başladık yoksa Avrupa, standartlarımı belli etmeden yükseltti bilemiyorum. Ama bundan sonra şunu anladım. Sahne “Sahne” gibi kullanılmalı! Ne kadar ışık oyunu, sisler, efektler ve slow motion kamera (sözüm sana İsveç! Gözümden kaçmadı o son sahnedeki kamera çekimi ;) ) varsa kullanmalıyız. Olay buymuş. Ayrıca söylemeden edemeyeceğim, evet İsveç’i beğendim ama şarkı size de Titanik müziğini hatırlatmıyor mu?! Kayda geçsin diye söylüyorum =)

Eurovision biter bugün herkes ülkesine döner.
Biz gene Can’ı sever ve onu desteklemeye devam ederiz.
Türkiye artık Can’ı tanıyor.
Onu seven ve konserlerine giden zaten bir kitle vardı ama şimdi bu kitle daha çok olacak.

Seneye İsveç’teyiz =))

20 Mayıs 2012

Kadınlar & Erkekler …8


Biz kızlar bizi seveni değil de hep bize tabiri caizse “Sümük” gibi davrananı seçiyor ve onu seviyoruz.
Nerede acı hoopp orada hemen aşk var sanıyoruz.
Daha çok acı, daha çok hüzün ve gözyaşı..
İşte bu bebeğim işte bu! Daha çok acı modun da olabiliyoruz.

Ben sana hayran sen cama tırman sözü tam burada geçerli işte. Sonra terk edildiği zaman “Sen mutlu ol aşkım. Ben burada acılarımla yaşarım. Hatta senin acılarını da alır koyun koyuna yatar, verem olurum, ölürüm ama sen gene de mutlu ol aşkım.” diyenimiz yok mu?! Nasıl bir şeysiniz siz yaa?!

Adam sizi terk edecek ama siz gıkınızı bile çıkarmayacaksınız.
Hadi be oradan!

Ben valla sessiz bile kalsam “Git bensiz mutlu ol.” demem. Allah Allah yaa!

Benimle mutlu olamamış,
Benimle birlikteyken gözü dışarıya kaymış,
Beni terk etmiş ve ben ona mutlu ol diyorum.
Yok, böyle bir ütopya!

Ayrılınca içinizde kalanları, kalmaması için söyleyin gitsin. Sonra o bitmiyor ve insana sıkıntı vermeye başlıyor. Diyeceğim şu ki öyle sessiz sakin hatta suskun olmayın! “Benimle neden mutlu olamadın be adam?” diye sorun hatta direk bu şekilde PAT! Eskidenmiş, tozlu Yeşilçam filmlerinde varmış öyle kızların acı çekeni. Artık ne kızlar acı çekiyor ne de erkekler. Hop başka birisi. Hele erkekler?! Az değil onlar. Elde edene kadar akla karayı seçerler sonra elde edince bir de kolayca olduysa artık sizde “Sümük 2” oluyorsunuz, Tebrikler. O yüzden sümük olmamak için;

1- Zoru oynuyoruz ki büyükler ne demiş ki ne güzel demiş: Kız evi naz evi!
2- Mümkünse sizi seveni buluyorsunuz.

Demem o ki güzelliğinizin ve en iyi yanlarınızın farkında olun. Tanıyın kendinizi. Saçınız mı güzel o zaman onu öne çıkarın ya da fiziğiniz mi güzel belki de zekânız… Farkındalığınızı fark edemiyorsanız arkadaşlarınıza sorun ve cevapları toplayın, sonuca varın ;)

Hala sevgiliniz yoksa ve olanlarda bittiyse anlayın artık sizin seçtiklerinizden bir cacık olmuyor. Bir seferlik, bu sefer sizin sevdiğiniz değil sizi sevenle olun =) Tabi bunun için gene kriterlerinizden de çok taviz vermeyin. Sonra bana senin dediğini yaptım ama adam odun çıktı derseniz valla takmam =))

Hadiii kolay gelsinnn.. Bol oyunlu, tatlı taktikli günler dilerim =))

17 Mayıs 2012

Sevgililerim …3

Uzun zaman olmuştu bu konuya dönmeyeli =)
Geçen gün kızlarla konuşurken konusu açıldı da öyle hatırladım.

Bir ara sanatla uğraşan erkekler bana çok çekici gelirdi. Sanmayın ki şimdi gelmiyor?! Ama o zamanlar bir resim yapsın ya da enstrüman çalsın tabi onunda sınırı vardı tek bir tane çalmayacaktı en az iki! Böylede sınırı koyarım =) İşte böyle bir zamanımda buldum Onu. Adam resim yapıyor, müzikle uğraşıyor bir de edebiyattan anlıyor işte dedim aradığım entelektüel bu!

Ama yanılmışım dostlarım.

Adamda bütün bunların dışında başka bir şey yokmuş. Aslında ayrılma sebebimiz neydi onu bile hatırlamıyorum. Sanırsam saf salak bir anıma geldi ve öyle bir günde bitirdim =) Onun hakkında hatırladığım tek şey bunlar değildi elbet. Ama sinir olduğum bir özelliği vardı ki şimdi söyleyince bir tuhaf kaçacak biliyorum.

Gene söyleyeceğim ve söylüyorum: Adamımız tuvalete gitmiyordu!

Şimdi sende naptın Z.S diyeceksiniz ama durum buydu napıyım?! =)) Mesela bütün gün sergi, film, kafe üçlüsünde gezinirken adam hiç tuvalete gitmiyordu. İşin tuhaf yanı senden benden çok kahve içiyordu yiyordu falan. Tamam, dakika başı gitsin de demiyorum ama onun yüzünden ne yemek yiyordum ne de bir şey içiyordum. Bak şimdi hatırladım evet, onu bu yüzden terk etmiştim. Hatta ona bir ara bu konuyu da sormuştum. Tabi pat diye “Sen neden tuvalete gitmiyorsun?” şeklinde değildi de ona benzerdi. Cevabı ise daha ilginçti. Bu zamana kadar kimse bunu fark etmemiş ve ilk ben fark etmişim. Bunu deyince de öyle bir duruma düşüyor ki insan sanki çişliymişim gibi ya da tuvaletten çıkmayan insanmışım gibi. Sevineyim mi üzüleyim mi diye surat ifademi duruma hazırlarken “Umumi tuvalet korkum var!” cümlesiyle kendime geldim ya da ifademi düşünene kadar doğal şaşkına dönmüştüm zaten. Bu muydu yani?! Adam 6 - 7 saat tutabiliyormuş. Vay bee dedim içimden, analar neler doğuruyormuş! Birinin ona tuvalete sadece ihtiyaç için gidilmediğini anlatması lazım.
Dedikodu için gidilir,
Sofradan sıkılınca gidilir,
Uykunuz geldiyse dayanmak için yüzünüze soğuk su çarpmak için
ya da
Arkadaşınızı arayıp sizi kurtarması için yalvarmak içinde gidilir.
Ayrılma cümlelerinizin son provası için bile gidilir.
Bütün o resimler, fırça kullanma teknikleri, özel dersler ve niceleri bir anda yok olmuştu.

PUFF!
Gitti kayboldu.

Hmm öyle mii deyip bitirmiştim. Ayrılma nedenim ise o kadar saçma sapandı ki ben bile inanmadım. Aman zaten sevseydi bu kadar saçma bir bahanenin arkasına gizlendiğimi anlar peşimden koşardı. O koşmadı, ben uzatmadım derken bitti. Sonradan öğrendim ki adamımız Avusturya’ya gitmiş ve orada sanat tarihi okuyormuş.Ne diyoruz o zaman Allah sahibine bağışlasın ;)

Bütün bu tecrübelerimin sonunda benim istediğim adam basketbolu sevmeli yani sadece spor deyince futbolu düşünmemeli. Beraber maç izleyebilmeliyiz mesela. Bana sürpriz yapıp tuttuğum takımın biletini alıp gelmeli. Benim takımımı tutmasa bile medeni bir şekilde kavga etmeden bizim şampiyonluğumuzu kutlamalı.

Bir diğer aradığım özellik ise beni sık sık telefondan aramamalı. Mesaj atsın ama sık sık aramasın. Ne alaka diyeceksiniz. Ben geriliyorum. Biri beni arayınca böyle bir stres yükleniyorum #) Artı bir başka isteğim ise ikimizin de özgürlük sınırları kısıtlanmayacak. Yeri gelecek o erkek arkadaşlarıyla buluşacak yeri gelecek ben benimkilerle. Sevgiliyiz diye cıvık cıvık ikiz gibi gezinmeyeceğiz. Benim tabirimle “cool” luğumuzu bozmayacağız =)

Düşündüm de hazır baharda gelmişken, içekler böcekler polenler uçuşurken sizce de aşık olunası aylarda değil miyiz?! =))
Evlenme programlarındaki gibi “Bütün bu kriterlerime uyanlar çıksın çıksın gelsin” =)

Şaka bir yana tam koç kadını olarak beni seveni değil benim sevdiğim olsun mantığındayım. O nedenle zor âşık oluyorum. Zor âşık olana bak kimlerle çıkmış da diyebilirsiniz: Haklısınız!

İşin güzel yanı ne biliyor musunuz?! Bütün bunların sonunda ne aradığınızı yavaş yavaş biliyorsunuz.
Hepsinin güzel anıları kalıyor.

Biri sizin bakış açınızı değiştirirken
Bir diğeri yeni bir arkadaş çevrenizin olmasını sağlıyor
Bir diğeri ise size yeni hobiler edindiriyor.

Sonuç olarak uzun ya da kısa bir ilişkiniz oluyor ve sonunda bitiyor.

11 Mayıs 2012

Arınmam Lazımdı

En çok kimden korkarım biliyor musunuz?!
Vicdansız olanlardan.

Bu vicdansızlık sadece insanlara karşı değil ama. Hayvanlara karşıda mesleğine karşıda ve hayata bakış açısında da vicdansız olanları kastediyorum.

Vicdansızlıklarının içinde boğuluyorlar. Bencilliklerini de ekleyip yavaş yavaş sonlarını hazırlıyorlar ve bu son iyi olmadığı için aslında hiçte iyi bir yere gitmiyorlar. İşin gerçeği aslında şimdiden bitmişler ama farkında değiller. Şuursuzca bencil olup yanındakileri düşünmeden asalak gibi yaşayan insanlar var ya işte onlara ayrı bir sinir oluyorum. Onlara kızdığımın iki katı kadar onları bu hale getirenlere kızıyorum. Kızıyorum ama artık nafile.

Dönüp dolaşıp aynı konuları konuşuyor ve tartışıyoruz.
Ben üzülüyor, ben sinirleniyorum ama sonuç bir HİÇ!!!
Bu hiçliğin içinde sıkıntıdan uçuk bile çıkardım. Ki ben, hayatımda uçuk çıkarmayan insandım. Uçuğum geçmek bilmedi. Bildiğin kanayan yaraya dönüştü.

Bugünlerde aslında hiç mutlu değilim. Şu üç gündür gülmüyorum resmen yaşayan bir ölü modun da geziniyorum. Bir anda her şey değişti gözümde. Hayat enerjim emildi sanki. Bir anda her şey gözüme batmaya başladı. Küçük şeyleri takar oldum. Bunun sonucunda akşamları klasik dizimi izleyip sonra sessiz sakin koltuğumda oturuyorum. Kim ne almış, ne getirmiş hiç ilgimi çekmiyor. İnanın ağzımı açıp konuşmak bile istemiyorum. Depresyona mı girdin diyeceksiniz ama değil. Başta da dediğim gibi etrafımı vicdansız insanlar sardıkça sinir olup kendimi yıpratacağıma artık hiç konuşmamayı seçtim.

Yatağıma uzanıp zıplayan topumu duvara atıp tutuyorum sonra yeniden atıyor ve yeniden tutuyorum.
Böyle bir rahatlama yok!! Tavsiye edilir ;)

Bu nedenlerle ne bloğuma girebildim ne yazılarımı düzenleyip yayınlayabildim. Her gün düzenli olarak sayfamı açsam da bir şeyler eksikti yazmak için. Şimdide arınmak için yazıyorum. Buyum yani. Burası da bazen benim arınma duvarım. Aslında hepimiz yalnızız. Ne kadar etrafımızda insanlar olsa da yalnızız işte. Şimdi ben odamda gecenin bu saatinde radyom açık bu yazıyı yazıyor ve size sunuyorum. Belki bazınız “Bu ne ya?!” diyecek bazınızda “Aynen” ya da “Saçma” deyip kapatacak. Blog açmak ve istikrarla yazmak bu işte. Yazacak konunuzun olması.

Sen olman!
Sen olmak!
Benimsenmek ve vicdanlı olmak.

Düşünüyorum da ben doğadaki her küçük canlıya bile saygı duyarım. Bu sabah balkonda kahvaltı yaparken camda minicik bir sinek vardı. Tek amacı camdan dışarı çıkabilmekti ama yapamıyor habire cama tosluyordu. Burada yapılacak birkaç seçenek var. Birincisi “Ayy iğrenç! Kahvaltı yapıyorum.” deyip öldürmek, sırtınızı dönmek ya da bütün camı sürgülü olarak çekmeyi göze alıp o sineği dışarı özgürlüğüne kavuşturmak. Ben ikinci dediğimi yaptım. Sonuçta onunda yaşamaya hakkı var.

Sen daha büyüksün diye onu parmağınla ezemezsin. O saatte orada olmasan onu görmeyecektin. Ama oradaydın ve onun mücadelesini gördün. Bir nedeni olmalı. Senin orada olmanın bir nedeni olmalı ve bu neden o koca parmağınla sineği ezmek değil ya da iğrenip başkasına ezdirtmek.

İnsanlara bunu dediğim zaman “İğrençsin Z.S” diyorlar.
Evet, ben iğrencim ve siz temizlikten parlıyorsunuz zaten değil mi?

Hiç kimse bir başka yaşayan canlı için ölsün diyemez! Benim dünyamda böyle bir şeye yer yok. Kedilerden korkuyor kız ölsünler diyor. Adam, köpekten tırsıyo “Lanet olsun bunlara!” diyebiliyor.

N’oluyo ya n’oluyo yani?!

Mutlak mısınız siz nesiniz ya da tek kişi siz misiniz??? Dünyayı biz yönetiyor gibi görünüyoruz, beyinlerimiz daha büyük ya hemen herkesi ezmemiz lazım yoksa olmaz böyle!! Bu düşüncelerden sıkıldım. Nefret etmeyen ben, artık bu tarz şeylerden nefret ediyorum.

Bu aralar gözüme her şey batıyor derken bütün bu kişilere ve olaylara “Gerizekalı” demek istiyorum. Benim lügatimdeki tek küfür. Kızdığım zaman ağzıma gelen her şeyi söylemem ama saman alevi gibi bir anda parlar gerizekalıyı ilk söyler ve içimdeki bütün cümleleri karşımdaki kırılır mı yoksa üzülür mü diye düşünmeden söyler ve sonra susar yerime otururum. Finallerim yaklaşırken keyfim kaçmasın diye susuyorum. Sonra patladığım zaman nedenim “Sınav sonuç stresi” olarak insanlar tarafından algılanacak biliyorum ama size bir şey diyeyim mi inanın HİÇ umurumda değil. Bir şeylere dur demenin zamanı her dakika daha çok yaklaşıyor.

Zaman bizim için uzun olabilir ama dünyaya göre bizim yüz hatta bin yılımız onun için sadece bir göz kırpma süresine eşitmiş.
Bende zamanımı bekliyorum kirlenmiş, cümlelerin şuursuzca söylendiği, değişen insanların yaşadığı dünyamda.

2 Mayıs 2012

Bahar & Ben



Şu sıralar nazara, farklı boyutlara, inciğe boncuğa ve renklere sardım. Aslında bu benim klasik baharı karşılama biçimim =) Yaza doğru ise daha rahat ve salaş olmaya başlıyorum. Giyimim düşük omuzlar, bol dekolteler ve toplu saçlar şeklinde oluyor. Demin de dediğim gibi bahar demek benim için renklerin hayatıma benim de isteğimle dolu dolu girmesi demek. Kış boyunca mavi, kırmızı, mor ve turuncu gibi renkleri iki haftada bir falan nadir giydiğim için şimdilerde yazla beraber bende mor, mavi ojeler, bileğimde nazar bozcukları, başımda bandanalar ve tabi yazlık şapkalarım yavaş yavaş hayatıma girmeye başladı ;)

Nazara gelirsek, ben hemen nazar değenlerdenim. Yani sen burada “Yüzün çok güzel, cildin pürüzsüz.” de hoopp bir saat geçmez benim alnımda kocaman bir sivilce belirir. O nedenle hemen ya dil ısırtırım ki bunu herkese yapamıyorum. Karşımdakine “Dilini ısır. Isır dedim!” mi dicem =) Diyemediğim için bir başka yol “Elini k*çına sür.” demek. Bunu bilmiyor musunuz Aaaa nasıl olur?! =) Eski bir uygulama ve söz bu. Nazar değmesin diye ninem, anneannem çok derdi bunu. Ve tabi millete de bunu sansürlü söyleyemediğim için geriye bir tek nazar boncuklarım kalıyor. Kışın anneannemin hediyesi olan kolyeyi takıyorum. Baharın gelip de bendeki açılıp saçılmayla beraber kollara, boynuma ve tırnaklarıma bir mavilik hâkim oluyor bende =)

Hatta bu aralar abartıp yüzükler, küpeler, kolyeler ve bileklikler derken iyice doldurdum vücudumu.

Cemil İpekçi’yi seve seve yazları ona benzemeye başladım. Beni görse bayılır herhalde bu halime =))

Hatta yeni kombinasyonlarımı bile belirledim. Kapri üzeri atlet zaten benim için yazları fix. Ona birde beline kumaştan kuşak bağlar, katlı saçlarıma da renkli bandalar sararsam uff.. =)) Gözümün önünde canlandırdığım kişi çadır kurarsa tam büyücülere benzeyebilir. Hafif Afrikalı kadınlara benzeyebilirim ya da Asyalılara =))

Tırnaklar renkli,
Boncuklar her bir yerimden fırlamış.
Zaten tarot bakan biriyim.
Aman allahım tam çingenelere benzedim ;)
Herkes baharı benim gibi karşılar mı bilmiyorum ama hepinizin şimdiden baharı;

BOL RENKLİ, BOL EĞLENCELİ, BOL DİLEKLİ VE TABİ OLMAZSA OLMAZIMIZ BOL BAŞARILI GEÇSİN.

1 Mayıs 2012

Kilo Olayı


Yaz geliyor falan derken bir de bu yaz dolu dolu bir tatil geçirmeyi planlarken her yaz yaptığım gibi spora başlamıştım. Ama bu sefer kışında devam etmek istedim. Bütün bu isteklerim havaların normalden de soğuk olmasıyla bozuldu tabi. Önce sporu bıraktım daha doğrusu bırakmak zorunda kaldım sonrada kilo almaya başladım. Ee sizde benim kadar yemek meraklısı olsanız alırsınız. Yani bu kilo almam kaçınılmaz bir sondu. Bütün bunları bilen ben her şeyin üstüne bir de Bursa’ya geziye gittim (O maceramı da yazdım ama yayınlayamadım off…). Harika iki gün geçirdikten sonra İzmir’e döndüm. Döndüğüm zaman ise bütün o güzel yemekler, kayak sonrası yenilen ekmek araları bana kilo olarak geri dönmüştü. İşte o an kararımı verdim. Bundan sonra madem spor yapamıyordum o zaman yediklerime dikkat edecektim. Nereden başlamalıydım ya da nasıl yapmalıydım derken anneme danıştım. Annem diyetisyen falan değil fakat bu tarz şeyleri iyi bilir. Onunda desteğini alarak ben başladım sağlıklı beslenmeye. Olayımız aslında çok basitti. Belirli saatlerde bir şeyler yiyecektim ve ara öğünlerimin dışında başka bir şey yemeyecektim. Bir de bol bol su içecektim ki bu benim genelde yapmadığım bir şeydi. Şimdilerde çantamda, odamda ve evin her yerinde küçük şişeler bulundurup su içiyorum. Hem bu şekilde de midem dolu olduğu için acıkmıyorum =) Zor olmadı mı?! Tabi oldu ama sonuçta bu tarz sağlıklı beslendikten sonra aldığım kiloları yavaş yavaş verdim.

Ben hayatım boyunca 36 beden olmamış biri olarak şimdi de zayıflayıp 36 bedene inmek gibi bir hayalim yok. Ben bölgesel fazlalıklarımdan kurtulmak istiyorum.

Ortaokulda voleybol takımındaydım. Bir şekilde aktif spor hayatım vardı. Gençtim, hareketliydim, koşardım, zıplardım ve hiç kilo almazdım. Ne zaman liseye geldim işte o zaman işler karıştı. Bir kere her öğlen ya dürüm ya tost yerdik ki bir zaman sonra o ayvalık tostunun ekmeğini bile görmek benim midemi bulandırır hale gelmişti. Dürüm desen tavuktu, etti derken gene kısır döngüye giriyorduk. Lise sona geldiğimde artık evden getirmeye başlamıştım. Başka çaresi yoktu. Liseye başlarken karın kasları belirgin olan bu kızın, lise sona geldiğinde kocaman bir kalçası olmuştu. Pantolonlarıma sığamıyor paso eşofman giyiyordum. Genele vurursak 4 senede ben 6 – 7 kilo almıştım. Bunun tek sorumlusu yeme bozukluğum değildi tabi. ÖSS’ye çalıyordum. Tam bir besi tavuğu modundaydım. Yemek yiyor, ders çalışıyor sonra yatıyor, sabah kahvaltı yapıyor, okula gidiyor, okulda bir şeyler atıştırıp son derste yeniden bir şeyler yiyip dershaneye gidiyordum. Orada da akşam 8’lere kadar kaldığım için illa tost yiyordum. Sonra eve gelince gene yemek ders derken bu kısır döngüyü 1 sene uyguladım. Sonunda üniversiteyi kazandım ama artık kilolu bir kızdım.

Bu durum artık sinirlerimi bozmaya başlamıştı. O yaz spor yapıp hemen fazlalıklarımın bir kısmını attım, en azından vücudum forma girdi. Daha sonra daha sıkı bir programa girdim ve kaslarımın bir kısmına yeniden kavuştum.

Fakat bir şeyler eksikti!

Spor sadece şekil veriyor, kaslarımı geliştiriyor fakat bölgesel fazlalıklarımı benim istediğim gibi yok etmiyordu. Bunun üzerine işte siz deyin diyet ben deyim düzenli beslenmeye başladım.

Şimdilerde 3 ana öğünüm olmak üzere 5 öğün besleniyorum. Öyle bir durumdayım ki çantamda sabah hazırladığım yemeğimle kampüse geliyorum. Eğer öğleden sonra dersim varsa bir kafede kızlarla ya da annemle yiyorum eğer yoksa direk eve geliyorum. Sporu şimdilik bıraktım. Arkadaşlarım daha ne kadar bu şekilde devam edeceğimi soruyorlar. Cevap vermem gerekiyorsa şu birkaç ay daha bu şekilde besleneceğim. Daha sonra finaller derken bu dönem bitecek ve benim stajım başlayacak. Ondan sonra rahat rahat sporumu yapar sonra da stajıma giderim. Aynı geçen yaz yaptığım gibi. Staj süresinin sonunda daha güzel bir Z.S olabilirim =)) Ondan sonra da yazlığa gider bol bol yüzerim al sana ikinci bir spor ;)

İtiraf etmek gerekirse kendimi böyle daha mutlu hissediyorum. Her öğlen börek, ekmek arası, pizza ya da kumpir yediğim zaman vicdan azabı çekiyordum. Şimdi kendi getirdiğim yağını tuzunu bildiğim yemeğimle çok mutluyum. Acınacak halde falanda değilim ;)

Hem formumu koruyorum hem de kilo veriyorum daha ne olsunnn =))