müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mayıs 2013

Öyle Miyiz Gerçekten?

Özgürüz diyoruz, özgür olduğumuzu söylüyoruz.
Kararlar alıyoruz sonra aldığımız kararların sorumluluğundan kaçıyoruz ya da sonuna kadar sorumluluğu üstleniyoruz.
Üzülüyoruz, üzülmek istiyoruz. Bile bile hata  yapıyoruz. Bu yolu seçiyoruz. Belki sadece o an için hata yapmak istiyoruz.
Her şeyin üst üste geldiği anlarda kaçmak istiyoruz. Kurtulmak, sizi sığdırdıkları ya da sığdırdıklarını sandıkları o dört duvar var ya işte ondan kaçmak, çıkmak ve bağırmak istiyoruz. Kim duyarsa duysun diyoruz.
İsyan ediyoruz.
Peki ya neden aldığımız her kararda çevremizi düşünmek zorunda kalıyoruz?!

Kime ne dememize rağmen neden ailemizin düşüncesini onaylamak zorunda kalıyoruz ve neden hata yapma lüksümüz var iken bunu sanki suçmuş gibi söyleyen biri yüzünden onun dediklerini kabulleniyoruz?
Evet, böyle bir lüksümüz var.

Evet, hata yapıcam. Bunun sorumluluğunu da alıcam. Bu yaşıma kadar kimsenin omzunda ağlamadım. Kimseye yakınmadım ya da söylenmedim. Kendi içimde hayvanlarımla konuştum, arındım, yazılar yazdım. Buraya döktüm içimi ve şimdi yeniden döküyorum. Belki de bundan hayvanlarımı ve Blog’umu seviyorum. Özgür olduğumu hissettiğim yerler olduğu için.

Hatalarımda benim olacak, aldığım kararlarda, ettiğim kavgalarda, sinir olup temizlik yaptığım saatlerde, kızıp ağlayıp uyuya kaldığım o güzel saatlerde.
Yanlışlarımla mutluyum ben.
Kimseye benzemediğim için mutluyum.
Herkesin doğru dediği çizgide yürümediğim ve yürümek istemediğim için mutluyum.
İsyan ettiğim için mutluyum.
Karşı çıktığım için mutluyum.

Bütün bunlar beni ben yapan maddeler değil mi?! Geleceği özellikle biriyle olacak geleceğimi düşünmüyorken benim yerime karar alınmasına sinir oluyorum! Hayatta öyle insanlar var ki siz karar aldığınızı sanıyorsunuz ama aslında sizin yolunuzu çoktan çizmiş çizebilmiş, sizin buna imkân verdiğiniz insanlar bunu çoktan halletmiş oluyor. Hoplaya zıplaya gidiyorsunuz sonra bir anda benim kararım deyip seni hiç gibi yok sayarak ne yapman gerektiğini söyleyip senin yaptığın hiçbir şeyi onaylamıyor, beğenmiyor, eleştiriyor, olumsuzluklar, uzun cümleler yüksek sesler çıkıyor. Bir şeyler yanlış biliyorum ama artık yoruldum. Yorulmaktan yoruldum. Bu raddeye geldim.

Özgür müyüm gerçekten?

İstediklerim oluyor mu ya da olunca olanları ben mi istiyorum? Ben istediğim için mi gerçekleşiyor? Başkalarının doğrularından sıkıldım. Başkalarına ailemde dâhil. Sıkılmaktan sıkıldım. Onlara uygun yaşamaktan sıkıldım. Kafamı sallamadan gitmeyi öğrendim şu son yıllarda. Konuşmadan, onaylamadan dinlemeyi öğrenirken, camdan dışarı bakıp başka şeyleri düşünmeyi özledim. Aldığınız kararların arkasında olmadıklarını bilmek sizin güveninizi kırar mı? Benimkini artık kırmıyor. Karar alırken onlara sormuyor, yaşadıklarımın çeyreğini bile anlatmıyor, güldüklerimi söylemiyor, ağladıklarımı, üzüldüklerimi ve kızdıklarımdan ise hiç bahsetmiyorum. Ne kadar yakınımda da olsalar beni takip etmeye bile başlasalar umurumda olmaz. Hayatta keskin kararlar mı almak gerekiyor, o zaman alıyorum evet. Gene sokaklara, müziğime ve denizime dönüş yaptım. Benim üzgün olmamdan üzülen ailem, beni üzerken benim için doğru olanı yaptıklarına inanıp bununla gurur duyuyorlar ya bu bana komik geliyor tiraji-komik hem de!

Haklarım var, kurallarım.
Yaşamdan beklediklerim ve çizdiğim bir yol var. Bu yolu ister beğenirler ister beğenmez.
Yolun sonunda keşkelerim olmamalı ya da pişmanlıklarım. Olsa bile benim olmalı.
Benim yaptığım, girdiğim durumlar, söyleyip utandığım sözler olmalı.
Hayatımın hiçbir evresini mantık çerçevesinde yaşamadım ki bundan sonrasını yaşayayım.
Duygularımla yaşadım. Sormadım, anlatmadım. Üzüldüm ama peşini de bırakmadım.
Her şeyden sıkılmışken tutunduğum dalı da kesmeye hiç niyetim yok!

xoxo

6 Şubat 2013

Mimlenmişim ...8

Mia nın aslında mimi ama ben soruları çok beğendim. Soruları alıp cevaplamak içinde Mia’dan rica ettim. Sağolsun o da “Tamam.” dedi ve ben bu güzel soruları cevaplıyorum =)

Hadi bakalım. Önümüzde tam 18 bolca soru var ;)

1- Hayatınızda mucize olarak nitelendirebileceğiniz bir olay geldi mi başınıza?
Mucize dermisiniz bilemiyorum ama en çok görmek istediğim kişiyi düşündüğüm anda kapının zili çalmıştı ve bir gece yarısı onu kapıda görmemle deliye dönmüştüm.

2- Hayatınızda aldığınız en büyük risk neydi?
Herhalde ÖSS zamanında tek bir meslek seçmem ve 5 tercihle tercih sürecimi kapatmam, benim için riskti. Bide bunu kimseye söylememiştim yani riski üstlenmiş ve sonuçları ne olursa olsun arkasında duracaktım.

3. Almayı düşünüp de alamadınız neler var?
Renault yeni Clio (Kırmızı olmalı), adL in yeni kreasyon elbise ve çantaları =)

4- Kıyafet konusunda takıntılarınız var mı? (Asla beyaz giymem vs.)
Mia gibi bende Ugg giymem. Ayrıca, florasan renklerden pembe ve turuncu olan giysileri giymiyorum. Bide sarı rengi giymiyorum (Annemin bana verdiği bir sarı kazağı var. Bir tek onu giyiyorum. Oda saf yün olduğu için yılda bir kez denk geliyor.).Aşırı salaş şeyleri sevmiyorum. İncecik tayt giymem.

5- Nefret ettiğiniz huylar ya da nefret ettiğiniz insanlar?
Çok alıngan insanlar, çabuk ağlayanlar (Bu dediklerim alt dudağı hep aşağıda olanlar.), dediğim dedikler, benim kızdığımı bile bile bundan zevk alıp dalıma basarak eğlenenler, mantık çerçevesinde yaşayanlar ve bundan biraz olsun çıkmayanlar, her işini gizli kapaklı yapıp sonra yakalanınca yalana başvuran insanları sevmiyorum.

6- Sizi en net tanımlayan kelime hangisi?
Mutlu

7- Hayata yeniden gelme şansınız olsa, hangi ülkede doğmak isterdiniz?
Paris. Aşıklar şehri, kaybolmak için en ideal yer.

8- Tek başına bir insan keyif almak için neler yapabilir?
Uyuyabilir =) Şaka şaka.. Sayıyorum; çay demler bütün termosu içer. Evinin en sessiz köşesini bulur ve kucağında küçük küçük çikolatalarıyla kitap okur. Sabahsa güne iyi başlamak için spor yapar. Mesela sabah koşularını deneyin derim ;) Eve gelince sıcacık banyosuna girer ve müziği son ses açar. Çıktığında dans ederek evi turlar. Neti açar, yarım bıraktığı dizinin sezonunu bitirir. Arşivinden bir Cem YILMAZ gösterisini açar onu izler. Morali tavan olduktan sonra güzelce giyinip dışarı çıkar. Deniz kenarına gider oturur, fotoğraf çeker. Evde okuduğu kitap çantasında olduğu için bir kafeye girer ve bir fincan kahvenin eşliğinde kitabını okumaya devam eder. Yeni tatlar dener. Sokak sanatçılarını izler. Vapura biner Karşıyaka’ya gider. Alışveriş yapar. Sırf keyfine, D&R a gider gezer de gezer. DVD arşivine yeni DVD ler katar. Takıl bana, sıkılmayız seninle ;)

9- Nikâh masasında evleneceğiniz kişiden “Hayır!” cevabı alsanız?
İlk tepkim suratına bakmak olur. O an şaşırdığım için (Şaşırma sürem 3sn.) bu sürenin sonunda “Nasıl ya?!” der ve kalkar giderim. Kalsın orda mal gibi!

10- Ölümden sonra var olan hayata inanıyor musunuz?
Evet. Ama öyle çekirge ya da öküz olarak gelmeye inanmıyorum =) Öldükten sonra bir şeyler olacak anca buna inanıyorum.

11- Sizi yazmaktan soğutan olaylar?
Yazmaktan soğutan değil de beni yazmaya teşvik eden olaylarım var. Mesela biten her olayımda illa yazıyorum. Sonra mutlu olduğumda illa yazıyorum. Başımdan geçen bence ilginç bir şey olduğunda yazıyorum. Ouuvv en güzelini sona sakladım; sinir olduğumda kesinlikle yazıyorum. İsyanım bir de buradan alevleniyor.

12- Kendinize robot bir sevgili yapıyorsunuz, ona hangi özellikleri eklemek isterdiniz?
Duygusal olarak seviyeler ve birine dokunduğunda hissedip bunu hafızasına almasını ayrıca bu duyguyu içinde hissedebilmesini eklerdim. Çok mu ütopik oldu ne?! #)

13- İnsan kaderini mi yaşar, kaderini mi yazar?
Yazılı olan kaderin seçeneklerini seçerek kendi yolunu çizer. Hayat, olasılıklarla dolu.

14- Aklınıza ilk gelen İngilizce kelime hangisi?
Hi!

15- Bir kitap yazsanız, adı ne olurdu?
Kakaolu Profiterol; bir bardak su, dört bardak un…

16- Blogger olmasa, şu an gerçekleştirdiklerinizi nerede gerçekleştiriyor olurdunuz?
Eskiden msn spaces ım vardı. Oradan yazardım. Gene oraya dönerdim herhalde.

17- Birinden hoşlanıyorsun ama hoşlandığın kişi en yakın arkadaşından hoşlanıyor, arkadaşınsa boş değil ona karşı. Ne yaparsın?
Böyle bir durum? Bana hiç de uzak değil. Dürüstçe cevap veriyim mi: kesinlikle aralarını yapmazdım. Olur mu öyle ya. Ben hoşlancam ama sonra onlar çıkmaya başlıcak ve acı çeken ben olcam. Üzgünüm canlar ama bu konuda çöpçatan olamam. Hayatım boyunca da bu konuda olmadım zaten.

18- İnternette sahip olduğunuz ilk takma isim neydi?
“Lora” =) Hatta ilk aldığım msn adresi de bu isimden oluşuyordu. İlk lise birde bir arkadaşımı bu adresime eklemiştim ve yıllar geçti hala beni bu isimle çağırır =))

Mimlediklerim

5 Ağustos 2012

Tatil Güncesi ...4


Çok güzel bir şeyler karalamak isterken laptopumun şarjının 15dk kaldığını öğrenmemle size yazacağım yazının devamını akşama kalması arasında şu an 2 saat var. Gün batımına nazır bir tepeye çıktım ve buradan sesleniyorum. Bu arada bir haftalık yalnızları oynamaya karar verdim ve iç sesimi dinlemek için bu bir haftalık tatilimde yalnız takılacağım (Bu cümleyi yazdıktan sonra arkamda bir anda biten çocuğa ne demeli acaba?!).

Bu sabah erkenden kalktım ve direk hafif bir kahvaltı sonrası evden çıkıp denize gittim. Termosuma sabah yaptığım sıcacık çorbam ve en güzelinden aşk romanım çantamda gittim tabi denize. Deniz çarşaf gibi, su hafif soğuk ve devamında ben denizde =) Çıktım, girdim biraz güneşlendim derken öğlen çorbamı içip kitabıma daldım. Sonra eve geldim ki çok yorulmuş olacağım herhalde direk uyumuşum. Uyandığımda izlemek istediğim animeyi kaçırdığımı fark ettim. Naparsın artık gece tekrarını izlicem =)

Şu an bu yazıyı yazarken önümde keklikleri görüyorum. Solumda ise iki tane tilki. Sanırsam daha önce buraya kimse gelip de laptopunu açıp bir şeyler yazmamış. Bu haftanın benim için çok verimli geçeceğini biliyorum.

Kendi kendime, iç sesimle, alacağım kararlarla ve yeni tanıştığım insanlarla.

Burada aklıma takılan bir soruda yaş olayımız. Ya çok küçük çocuk var bunlara bebeklerde diyebiliriz ya da 13-17 yaş grubu var. Biraz zorlarsak 20’yi bulabiliyoruz. Ama bu grup bildiğiniz azınlık.

Mesela ben!

21 yaşındayım ve bugün sabah kızın biri bana “Teyze çekilir misin?” dedi. Bak yazarken gene sinir oldum. Ne teyzesi be ne teyzesi!! Ufal da cebime gir gerizekalı! Sonra iskeleye çıktım. Hatta ilk önce bana mı dedi diye düşündüm ama teyze dediğini biraz yüzünce fark edebildim. İnanamadım yani anlatabiliyor muyum?! İskeleye çıkınca kıza baktım valla taş çatlasa 16 yaşındadır ki bana abla diyen kızlar var onlara eyvallah ama teyze nedir yahu!!! Kıza sabah sabah çıkışacaktım ama hadi boş ver dedim. Yemin ediyorum bir daha teyze derse “Teyze gibi bir halim var mı?” diyeceğim ya da “Sen önce yaşına bak ondan sonra hitap et!” dicem. Ne teyzesi yaaa?!!! 30’umda olsam hadi desin ama 21 yaşındayım ulen! Gencim daha ki bence 21 gibi göstermiyorum =)

Bide bizim burada iskeleden atlama olayı var. Hani daha önce bol köpüklü diye anlatmıştım. İşte o iskelede atlayan çocuklardan en havalı atlayan daha doğrusu çocuk atlamadan önce bir zıplıyor ki boyu kadar ondan sonra suya atlıyor helal olsun yani =) İşte bu çocuğumuz hafta sonları canlı müzik yapan kafede çalışıyormuş hem de canlı müzik yapan kişi olarak =) Şimdi benim gözler bozuk olduğu için milleti mayosundan, saçından falan çıkarabiliyorum ta ki belli bir mesafe yanıma yaklaşana kadar. Ondan sonrası kolay ;) İşte buradaki kızlarla hafta sonu canlı müzik yapılan yere gidelim dedik. Gittik bir de en öne oturduk, çocukta karşımızda! Çocuğa bakıyorum bakıyorum tanıdık geliyor derken bizim kızlara sordum ben bu çocuğu gördüm mü diye? Onlarda evet hani şu atlayışını beğendiğin çocuk dediler.

DINN!!!
İşte ampul o an yanmıştı =)

Sonra çocuğu adam akıllı, amatörleri keşfetmek için barlarda onları dinleyen yapımcılar gibi dinledim.

Ve sonuç: onayımı aldı ;)

Arkadaş, çocuk güzel gitar çalıyor ve şarkı söylüyor. Ayağıyla ritim tutmasından da notaları hissederek çaldığını fark ettim. Şimdi meraklı bir grup çocuğun yaşını sorabilir yaşı daha 17’ymiş canlar ama yaz sonunda 18 olacakmış. Ouff kuzum çok küçüksün sen =))

Yaz aşkları meşhurdur ya, benim buradaki en büyük korkumda bu işte. Şimdi iskelede her “Merhaba!” diyene bende selam veriyorum ama kumsala çıkıp ya da akşamına kafeye gidip gözlüklerimi taktığım zaman inanın kimseyi çıkaramıyorum. Kendi ellerimle kısmetimi kaçırıyor da olabilirim tabi #) Millet diyordur bu kız çok “Cool”. Evet biraz cool um ama şuan ki cool luğum öyle bir durum değil =))

Özet olarak; bugün şu teyze deme meselesine çok sinir oldum. Yazımdan da anlamış olabilirsiniz. Şimdi laptopumu kapatıp, ayağıma spor ayakkabımı giyip biraz yürüyüşe çıkmak istiyorum. Valla buradaki temiz hava, bol oksijen benim güzel İzmir’im de yok. O yüzden şimdiden faydalanalım.

Başka “Tatil Güncesi”nde görüşmek üzere ;)

26 Nisan 2012

Ufak Kaçamaklar: İstanbul …2


Nerede kalmıştık?!
Hmm…
Hatırladım. İlk günün gecesinde ;)
O zaman hemen hikâyemize geri dönüyoruz.

Akşam sekizden sonra yatımıza geçtik. Yatta bizim üniversitenin dışında bir de İTÜ’lü öğrenciler vardı. Amaç kaynaşmaktı. Ama onlar gecenin ilerleyen zamanında kendi içlerinde bayağı bir kaynaştı zaten!

Biz normal bir şekilde kendi masalarımızda önce oturduk hani avını bekleyen avcılar gibi =) Sonra baktık paso bunlar dans ediyor işte o zaman hep beraber dans pistini istila ettik. Gece yarısına kadar durmadan dans ettik. Ki ben vize zamanlarında twitter’daki hesabımda durmadan bir ara kızları toplayıp dansa gitmeyi düşündüğümü söylüyordum. Bu dans etme işi tam bana göreydi. Deşarj oldum. Bol bol dans ettim, güldüm, eğlendim. Ara ara yoruldukça yatın üstüne çıkıp gece manzarasını izledim. Boğazın ışıklarını yakından izlemeyi, Dolmabahçe Sarayı’na, Çırağan Sarayı’na, Ortaköy Cami’ye yakından bakmayı özellikle de gecenin ışıklarıyla bambaşka oluşlarını görmeyi özlemişim.

İstanbul, bence izlenesi bir şehir.
Yaşanmaz ama izlenir.
Arada gelinmeli ve her seferinde sadece bir yeri keşfedilmeli.
Zaten bir günde hiçbir yerini keşfedemezsiniz.
Hem çok büyük hem de tarihi değerlere, o güzelliklere yeterli zaman ayırmadığınız için yazık olur.
En iyisi benim gibi yapın.
Birkaç ayda bir gelin ve öyle gezin.
Araba kullanmayın yürüyün.

İstanbul için bir başka tespitim ise İstanbul’da paran varsa yaşarsın. Paran yoksa bütün bu güzellikler, yatlar, boğaz turları, saraylarda düğünler, İstiklal de alışverişler ve daha nicelerini yapamazsın. Suya 2tl ya da 1,5tl verip yaşanmaz dostum!

Bütün bunları yatın üstünde boğazı geçerken düşündüm. Sonra da aşağı inip dans pistinde biraz daha dans ettim. Arkadaşımla gecenin sessizliğini çıkarmak için tamam işin gerçeği İTÜ’lü öğrencilerin kaynaşma anlarını görmemek için tepeye çıktık. Biz konuşurken hemen yanımızda iki oğlan bitti. Amaç belliydi de bilmiyormuş gibi yaptım. Okuldan konuştuk, bölümlerden, İstanbul’dan ve geceden… Ayrılırken numaramı istedi. Size sorarım; sizce numaramı vermiş miyimdir?! Uzun zamandır beni okuyan birisiyseniz aslında cevabı da doğru olarak tahmin edebilirsiniz. Bilemediyseniz üzülmeyin size ipucu gibi bir şey söylemek istiyorum. Benim için birkaç şey çok önemli. Bunlardan biri mesleğimin bilinmesi. Yani ben “Tekstil Mühendisliğinde okuyorum.” dediğim zaman karşımdaki kız ya da erkek fark etmez “Aa modacı mı olcan / Terzi mi olcan / Tasarımcı mı olcan / Overlokçu gibi bir meslek mi yani kıyafet mi dikeceksin?” gibi gibi bir sürü soru sorup konuşmaya başlıyorsa o iş orada biter. Ciddi söylüyorum eğer mesleğim hakkında bir bilgisi yoksa “Aa bilmiyorum nasıl bir meslek senin mesleğin?” diye sorsa inanın eksiyle başlamaz. Bütün mühendisliklerde okuyan arkadaşlarımın ortak sorunu bu biliyorum ama ne olur mesleğimiz hakkında bir bilginiz yoksa susunuz ya da sorunuz. İnanın sorunca neden bilmiyor deyip dışlamıyoruz. Ama böyle salak saçma sorular sorulduğu zaman eksi değil x2 eksi falan oluyor gözümde. Bunu da anlattıktan sonra çocuğa “Tanıştığıma memnum oldum ama olmaz.” deyip ayrıldım oradan. Sonrada yat kıyıya yanaştı ve biz otelimize döndük.

GS- FB maçı ne mi oldu?
Hikâyemin bir de bu kısmı var dimi?
Galatasaray’ım yenildi =(
Neyse ki biz otele gitmeden önce İstiklal’deki olaylar kontrol altına alınmıştı.

Ufak kaçamak burada bitmiyor.
Devamı bir başka partta ;)

11 Şubat 2012

90’lar …3



Size uzun bir yazı oldu demiştim  =)

Daha önce yazdığım konuların dışında gündelik hayatımıza da değinirsem kapıya tırmanmak, ışıklı ayakkabı, kot ceket, mini etekler, en bolundan kazaklar, ne kadar renkli o kadar makbul desenler, gazetelerin kupon karşılığı verdiği ürünleri almak, lego oynamak hele ki benim gibi bir ağabeye sahipseniz elinizdeki az legoyla harikalar yaratmayı öğrenirdiniz. Taso ve bilye oynamayı de ekliyorum. Biz öyle her meyve suyunun kutusunu patlatmazdık. İlla Capri Sun olacaktı. İçip içip biriktirir ve en uzun teneffüste bunun patlatma yarışı yapılırdı =)

*Ne kadar saçma sapan espri varsa yapardık. Neler mi? Yazıyorum fakat yazmadan önce de uyarıyorum evet gençler biz böyle bir dönemden geçtik bence şimdiden benimseyin ;)

-Karşımızdaki söylediğiniz cümleyi anlamaz ya da bilerek anlamamasını sağlarsak direk “Zıt Erenköy!” derdik.
-Konuştuğunuz konuya dâhil olmasını istemediğiniz bir kişiye “Sana ne? Git saman ye!” derdik. Bu samanın farklı varyasyonlarını da duydum fakat orijinali budur ;)
-En sinir olduğum ve kurmadığım cümle ise “Var ama evde!” bunu neden yapardı millet bilmiyorum. Hele ki sınıfta. Biri uç ister ve kız hemen var ama evde! O zaman yok de. De bitsin gitsin bu diyalog dimi.
-En sevdiğimi sona sakladım =) “Anlat demekle olmaz!”. Birine herhangi bir şeyi söyleyip sonra bunu anlatayım der karşımızdaki kurbanda “Anlat” derdi. Allaa sen misin anlat diyen =) İşte her şey bundan sonra başlardı.
-Anlat demekle olmaz anlatayım?
-Anlat.
-Anlat demekle olmaz anlatayım mı?
-Anlat şunu Z.S yoksa bak çekip gideceğim!
-Gideceğim demekle olmaz anlatayım mı?..

İşin sonunda, karşınızda sinirleri hassas biri varsa kavga çıkardı. Sinirlenmek istemeyen biri varsa da çeker gider siz öylece eğlendiğinizle kalırdınız. Bunu o kadar çok yapardım ki sonunda bu espriden nasıl kurtulunacağını bile bulmuştum =)

*90’larda en çok sevdiğim ve yediğim şeylerin başında Yumiyum gelirdi. Zaten benim bir diğer adımın yumiyum olmasının da buradan geldiğini söyleyebilirim. Sırasıyla gazoz + peynir + gevrek üçlüsünü yer içerdim. O zamanki paranın değeriyle 50bin liraya bir gevrek bir peynir alınırdı =) Günlük annemlerden aldığım para buydu benim =) Şimdiyle kıyaslarsanız fakirdim ben =))

*Pazar sabahları demek herkes uyanana kadar çizgi film izlemek demekti. Şirinler, Alâeddin’in Sihirli Lambası, Ninja Kaplumbağalar, Herkül, Shera, Hayalet Avcıları, Power Rangers, Tom ve Jerry, Bugs Bunny, Taş Devri, Temel Reis, He-man, Jetgiller, Tweety, Daffy Duck, Tazmanya Canavarı, Richie Rich, Şeker Kız Candy, Müfettiş Gadget,  Tsubasa, Casper, Arı Maya, Ten Ten, Red Kit, Garfield…

*Yıllar geçse de hala adını bilmediğim bir oyuncağı hatırlıyorum. Ben size tarif edeyim bakın nasıl çıkaracaksınız. Balıklar vardı ve bunların ağzı açıktı. Ağızlarının içinde ise mıknatıs vardı. Sizin elinizde de bir tane olta. Onları avlamaya çalışırdınız. Bayılırdım o oyuncağıma ben =))

*Kliplerde zeytin yemek ( Serdar Ortaç sağolsun), yoğurt yemek( bunun içinde Metin Arolat’a teşekkür etmemiz gerek) modaydı =) Yonca Evcimik şarkılarının hepsini ezbere bilip bir de danslarını ezberlemek ise olmazsa olmazdı.

*90’lar Barış Manço’nun 7’den 77’ye programını izlemekti. Yabancı sanatçıların, Türk sanatçılar kadar meşhur olmadığı dönemdi. Spice Girls ve Ricky Martin’i tanırdım o kadar =)

*Müzik dinlemek istiyorsak “Walkman”mizle dinlerdik. İnternetten mp3 indirmek şimdiki kadar kolay değildi hatta yoktu. Radyolardan beğendiğimiz şarkı çıkana kadar bekler sonra kayıt tuşuna basar kaydederdik. Kalem ve kaset arasındaki ilişkiyi bilen bir nesildik biz ;) 90’lar müzik olayına pek girmedim çünkü girersem çıkamam biliyorum. Artık o bir başka yazıya özel olarak kalsın ;)

Genel olarak 90’lar;

*GALATASARAYımın 6. kez Türkiye Süper Lig şampiyonu olduğunu ve UEFA Kupası ile Süper Kupa’yı kazandığını görmekti =))

*Atari kasetleri aldığımız, değiş tokuş yaptığımız ve Rambo oyununu oynadığım yıllardı. Bu yıllarda başladı zaten bendeki Rambo aşkı ;)

*Kaplumbağa diye tanımladığım arabaları saymaktı.

*Akşamları hava kararınca herkesin bir dakika boyunca ışıklarını açıp kapatarak düşüncelerini özgürce, kimseden çekinmeden ortaya koyduğu yıllardı.

*Şimdiki gibi kliplere ya da dizilere müstehcen sahneler içeriyor deyip habire RTÜK tarafından ceza kesilmediği yıllardı. Öpüşeni de izlerdik dans edeni de. Haberlerden önce pembe diziler yayınlanırdı.

İyisiyle kötüsüyle 90’lar benim için mutluluktu.
Çocukluğumun ilk yıllarıydı.
Bütün ailemin yaşadığı,
bayramlarımızı birlikte geçirdiğimiz,
uzun yemek sofraları kurarak yeni yıla hep beraber girdiğimiz günlerdi.


11 Mart 2011

Bıkana Kadar Müzik ♥ ♥


 

Şu sıralar yeni çıkan albümleri takip edeyim derken kayboldum.
Onun yerine birkaç parçada takılı kaldım gidiyorum =) artık bıkana kadar gider bu böyle…
İlk takıldığım parça Gökhan Özen - Sitemkar. Pek bi sevdim bu parçayı ben ya. Her duyduğumda uzun uzun dinliyorum. Bide Mp3’üme attım ki daha çok dinleyip bıkayım =))  Pek Gökhan Özen takılmam ama bu şarkısının hafif hüzünlü hafif de eğlenceli hali beni şarkıya bağladı sanırsam.

Gelelim ikinci parçamıza; Serdar Ortaç -  Haksızlık.

Üçüncü parçam; Sıla - Kafa. Aslında ben pek Sıla’yı sevmiyorum. Çünkü biraz fazla platonik takılıyo. Ama bu şarkısının,
Hadi kalk gidelim hemen şu anda
Kapa telefonunu bulamasın arayanda
Açarız radyoyu yol nereye biz oraya
İyi gelmez mi hiç deniz havası
Bi göz oda bulur sokarız başımızı
Bide koyarız iki kadeh
Kafa nereye biz oraya…
Sözlerine bitiyorum. Tam benlik sözler. Beni benden alıyo çok hoşuma gidiyo =))

Dördüncü parçam; Petek Dinçöz – Yalanı Boşver. Bu şarkının sözleri bana eskilerden bir olayı hatırlatıyor. Aynısı diyebilirim. Bu şarkıya takılmamdaki sebep bu galiba =)) Tabi bunların yanında şarkının temposu da hareketli olunca bir yandan dinleyip diğer yandan oynuyorum. Tam stres ve geçmişi atmalık bir şarkı =))

Beşinci parçam; Ajda Pekkan & Eren Sandal – Sev Beni.  Enbe Orkestrası’nın başarısını bilmeyen yok artık. Her parçaları resmen hit olma yolunda ilerliyor. Bunlardan biride hareketli temposuyla bu şarkı. Ajda Pekkan’ın cilveli bir şekilde “sev beni yine, öp beni yine, tap bana yine delicesineee..” deyişi çok hoş =)) bence sizde indirin, dinleyin hatta müziğe kendinizi bırakıp dans edin. Şöyle alttan üstten kıvırma ve çalkalama şeklinde olsun ;)

Altıncı parçam; Toygar Işıklı – Sen Bilirsin. Toygar Işıklı dizi müzikleri derken bu işte bayağa bi ilerledi farkındaysanız. Güzel parçaları var. Özelliklede yeni albümündeki parçaları çok beğendim. “sen bilirsin” in yanında “ben hayatın mağlubuyum” da güzel parça. Biri ne kadar hareketli ise diğeri o kadar yavaş. Bu parçanın da,
Son gelince elden gelen koca bir hiçtir anlarsın
Yok yere beni nasıl kırdığın aklına gelir ağlarsın
Sen bilirsin
Gelme bitsin
Yol çok uzun demiştim
Ben ki hayata zor yetiştim
Sözleri çok hoşuma gidiyo =) çok gerçekçi… ben bu şarkıyı bağıra bağıra söylüyorum tam deşarj oluyorum =)) _tavsiye edilir_


Yedinci parçam; Deniz Seki – Suya Hapsettim. Deniz Seki ne kadar da uyuşturucu olaylarından dolayı gözümde değer kaybetse de bu albümündeki şarkılar harika. Özellikle de bu parçası… Albümden ayrıca “Aşk Müzikali” ve “Bugünlerde” parçalarını da dinlemenizi tavsiye ederim. Deniz Seki, o kadar çok medyanın gözü önünde yaşadı ki özel hayatını, bu albümü dinlerken ne anlattığını ya da yeri gelince kimi! anlattığını hemen fark edeceksiniz. Çok içten ve doğal bir albüm olmuş.



Sekizinci parçam, Hande Yener – Bi Gideni Mi Var? Duygusal ve yavaş bir parça. Yalnız bir şekilde otururken çok dinliyorum bu parçayı. Kütüphane, bölümün bahçesi…hiç fark etmiyor anlayacağınız. Gene geçmişi hatırlatan bir parça bu. En sevdiğim yeri ise,

Bi gideni mi var bu aşkın?
Bi küseni mi var da yoksa
Senin haberin yok
Ya da kederin yok
Hiç olmadı olmasın da zaten

Dokuzuncu parçam, Pinhani – Yitirmeden. Bu parçayla Kavak Yelleri’ni izlerken tanıştım. Dağhan hayranı olduğumu daha önceki yazılarımda belitmiştim. Şimdi sadece onun için diziye bakıyorum. İşte geçen haftalarda Efe, Aslı’ya bir sürpriz yaptı ve çok hoş bir şiir okudu. Fonda da bu şarkı vardı. Biraz araştırdım ve buldum. Bıkmadan usanmadan dinliyorum. Klibide çok güzel =) aslında bu parçayı dinlerken içimde hem aşk hem sevgi hem arkadaşlık hem de kaybettiklerimin bende oluşturduğu duygular birleşiyor. Bu yüzden bu şarkıyı hep yalnızlken dinliyorum. Genelde de gözlerim doluyo. Ağlıyorum biraz ve rahatlıyorum. Parçada en sevdiğim yer bir değil bu sefer.
Hepsi =)

Durup düşünmeye zamanın olur mu?
Yitirmeden anlamaz insan
Sevdiklerin yolun sonunda
Sarıl her fırsatında o insana,
Arkasından ağlayan olma
Geri getirmez çok ağlasan da
Durur, durur belki başucunda
Annen baban kendi çapında
Abin bile kırk yedi yaşında
Ömür, ömür sanki bi kara kutuymuş
Günü gelince herkesin açılmış
Ama sorarsan hep geç kalınmış
Güzel günlerimizin bittiğini sanma
Belki bir daha böylesi olmaz
Ama her bi gün güzel aslında
Yakın durmanın zor olduğu ortada
Uzak olmak her zaman en kolay
Ama en zoru yalnız olunca
Uyur… Uyur belki hep yanında
İlk sevgilin kendi solunda
Her hatıra asılı duvarında
Ömür… Ömür sanki bi kara kutuymuş
Günü gelince herkesin açılmış
Ama sorarsan hep geç kalınmış
Uyur… Uyur belki hep yanında
İlk sevgilin kendi solunda
Her hatıra asılı duvarında
Ömür… Ömür sanki bi kara kutuymuş
Günü gelince herkesin açılmış
Ama sorarsan hep geç kalınmış
Benim hayatımın biraz özeti gibi bu şarkı zaten…


Çok alakasız ama Müslüm Baba’nın yeni albümünü dinlediniz mi? Çok farklı olmuş =) Şu sıralar radyoda en çok “Sensiz Olmaz” parçasını çalıyorlar. Yavaş yavaş söylemiş. Güzel gitmiş bence ona. Ama Şebnem Ferah’ın “Sigara” parçasını söylemeseymiş olurmuş ;) Bir Şebnem sever olarak bende “Sigara” şarkısının yeri ayrı değil apayrıdır ve başkasından duymak istemem =)


NOT: Bunların çoğunu Radyo Moda sağolsun oradan dinliyorum. Bütün gün çalıyorlar. Ee bende bulmuşum tabi frekansı çevirmiyorum =))

17 Haziran 2010

Ooohh!!

                Olan biten her şeyin üzerine hadi bi “Oohh!!” çekelim =)))

Sınav dönemleri falan derken ne yazı yazdım, ne de başka şeylerle ilgilenebildim. 8 Haziran da keman solomu verdim. Mazas’dan bi parça çalarak başarıyla geceyi atlattım. Bu aralar daha iyi çalıyorum sanırsam #) Bu keman işini bırakmamalıyım (Hırs mı geldi acaba bana ne =) ).



Üniversitede ise ortalamayı 85 yapamadığım için yıl sonu sınavına girmek zorunda kaldım. Evet biraz bu bende gerginlik yarattı tabi. Bir kaç gündür onun sonucunu bekliyordum ve erkenden açıklanmış. Bakarken bile heyecandan öldüm diyebilirim. Olay şöyle oldu: dün keman dersine akşam gittim. Gittim ama aklım hala sınav sonuçlarındaydı. Bugün ise sınav sonuçlarının açıklanması gerekiyordu. Neyse işte eve geldim, oturdum, kalktım derken (Amaç zaman geçsin) bi baktım Çiko bana mesaj atmış. “Hadi sınav sonuçlarına baksana!” diye. Bende “Erken mi açıklanmış??” diyerekten direk bilgisayara koştum. Kendisi geçmiş. Ben ise hızlı bir şekilde sayfayı açıp numaramı girdim. Geçmişim =)))) Ayy mutluyum huzurluyum! Hemen arkadaşlarıma sordum noldular diye. Şuan tek hatırladığım şey; sevinçten bi an öylece kalmam hani insanın içine bir umutsuzluk dolar ya aynen öyle olmuştum açarken.


Şimdi düşünüyorum da ilk seneye başlamamıza şurda kaç ay kaldı. İlk sene mühendislik dersleri bakalım ne kadar zor. Herkes “İlk sene çok zor.” diyo ama bilemiyorum ki. Herşeyi yeniden keşfetmeyle geçiyo yıllar. İlkokuldan sonra ortaokulda farklı hocaların girmesine alışırsın sonra lisede daha da farklı bi durum. Şimdide üniversitede aynı şeyi yaşıyorum. Hazırlığın sistemini anlamaya çalışmakla yılı geçirdim. Zaten anlayamadan da yıl bitti #) Şimdi alan derslerimden önceki dersleri anlamakla dönemi geçiricem. Amaaann zaten hep aynı şeyleri yapmak beni sıkıyor. Böyle yeni durumlarla uğraşırken sıkılmıyorum. 4 sene bi yerde okumam için mesela bana yeterli. İlkokulumu 4 sene okudum sonra başka bi okulda 4 sene ve tabi lise 4 sene =))) Üniversitede de böyle olur inş. =))) 4 senede bitsin ;)

Varya yaşlanacağız okul bitince. Kocaman olcaz.

O keman solomun olduğu gece benden başka keman çalan kızlarda vardı. Onlarla konuşurken “Ben üniversitedeyim.” deyince inanamadılar. “Hiç belli değil.” dediler galiba genç gösteriyorum #) İlerde işime yarar mı acaba ;) Yaramalı evet bunu yapmalı.


İşte böyleee. Biten yorucu günlerden sonra rahat bi uyku çekeceğim. Tamam, İzmir sıcak falan insana işkence ediyor ama genede o keman solomdan sonraki gün gibi değilim. Keman solomdan sonraki gün, sabah yataktan bi kalktım bütün vücudum kasılmış. Resmen mumya gibiydim. Sanırsın ki 1000 mekik ve üstüne 5 saat koştum. Artık kendimi o gün için nasıl kastıysam vücut ertesi gün tepki verdi. Bütün gün B12 vitamini ve rahatlama çayı içerek geçirmiştim. Anca 2 gün sonra açıldı vücudum.

Şimdi 4 hafta daha İzmir’deyim. Sonra ne yaparım bilemiyorum ama spora başladım bu sürede. 2 saat bisiklet biniyorum. Hiç efor kaybetmemişim =)) Her gün ders çıkışı yaptığım yürüyüşlerin faydası olabilir ayrıca geçen yaz günde 3 saat binerdim =) Çüşş!! diyebilirsiniz ama şunu anladım: dün mesela 2 saat bana mısın demedi. Bu haftadan sonra yeniden 3 saat yapayım bari.

Kilo vermek değil amacım. Evde oturmak ve İzmir’in sıcağı insanı mayıştırabiliyor. Maksat hantallaşmamak ve uyuşmamak. Enerji için hareket lazım =))

Sabahları erkenden kalkmaya alışmışım. Tatil dönemi de olsa saat 8.00 ben ayaktayım =)) Pembe diziye sardım sabahları. Akşama doğru ise indirdiğim Kore dizilerinden birini izliyorum, gecede yarım bıraktığım kitabı okuyorum. Dün gece öyle bi okumuşum ki sabah ezanını duydum =) “Günlerden ne oldu şimdi?” dedim kendi kendime =)) Günler saatler karıştı resmen. Amaannn (buna da AMANN yolluyoruz) yaz okulum yok ya ve İngilizce işini hallettim ya boş verdim. Biraz keyif yapmak istiyorum.

Eğleniyorum, geziyorum ve şimdiden herkese iyi tatiller diliyorum.
Güldüğünüz gün sayısı ağladığınızdan çok olsun.
xoxo

16 Ocak 2010

^ Kampüs ^ ...2

Bir dönem daha bitiyor, son bir hafta diyebilirim. İlk yazıdan sonra ne kadar zaman geçmiş. Diğer üniversitelerde tatil çabuk başlarken ve bizden daha uzun olurken, Ege Üniversitesi'nde ilk dönem ancak haftaya cuma bitiyo. O günde sınav var zaten yani sınavdan sonra 3 haftalık bi tatil var. Tatilinde son haftası kayıt falan derken hızla geçer geriye kalır 2 hafta (Nasıl hesap ama). O sürede de bir sürü ödev ve dönüşte (Yeni sınıflarımızda) ilk sınavımızı olucaz. "Ne manyak bi şeydir lan bu" dedim. Üniversitede rahat etmek yok yaa. Habere kasıyorlar kasıyorlar yani. Ama genede "Tatil" adı altında tatilimi yapıcam. Kesin kararlıyım. Ayrıca kemanda da ilerlemeyi düşünüyorum. Bu konuda da hırslandım bakalım nolcak =)

Cuma günkü speaking sınavından sonra direk keman dersine gittim ve üstümdeki bütün stresi attım. Sevemedim zaten şu ingilizceyi ya. Lisede gördüğüm Almancayı daha çok sevdim diyebilirim. Bazen hala derste İngilizce yerine Almanca konuşasım geliyo hemen susuyorum. İşte bu yüzden speaking sınavından çok korkuyordum ama yok, çook güzel geçti =))

Kendimizi anlatmak 5 puan, kuradan seçtiğimiz konuyu anlatmak ise 10 puan. Kendimi anlattım yani garanti 5 puan ve sıra geldi kura çekmeye.

Çektiğim konu ise; "Gelecek planlarınız nelerdir?"





Allahım dedim sıçtık! Ne anlatıcam ben? 1 dakikalık düşünme süresi veriyorlar. O sürede kafamdan neler geçti neler yani. Sonunda sıra geldi ve ben İngilizce konuşmaya başladım."Vayyy neymişim ben be!" bile dedim çünkü takır takır konuşuyorum ama tabi bir sürü şey atıyorum #) Atılır da bu kadar atılmaz ki kızım dedim içimden ama sonra diğer yanım girdi araya  ve at at güzel gidiyo, hocalarda sevdi ve gülüyorlar bak, dedi. Sonunda konuşmayı bitirdim. Galiba tam puan aldım. "Heyt be kızım, yürüü bee" dedim. Tam özgüvenle bindim 330'a gittim Karşıyaka'ya.

Kemanla koptum da koptum.
Parmaklarımı yordum.
Rahatlamış bir şekilde eve geldim.
Oturdum "Muhteşem Kraliçe" dizisini izledim.
Oyun oynadım.
Kuşuma uçmayı öğrettim ve bunu da başardım =))

"Ne manyak gündü ya" dedim. Sabahın 7'sinden itibaren hep bi koşturmaca hakimdi ama gece olup da uyuyunca günün ne yorgunluğu kalıyor ne de koşuşturması.

Şimdiki tek hedefim bu dönemin son sınavına iyi hazırlanmak ve en yüksek notu almak. Üniversiteye gelince pek bi hırslandım diyebilirim, bu zamana kadar bu kadar hırslı olmamıştım ama artık işler değişti güzelim =)) İyi bi sınıfta olmak için bu şart üniversitede.

Tam rahatlama oldu bu bana ;)

9 Kasım 2009

Elimdeki Tatlı Yaralar


Belki eski, belki yeni ama seviyorum kemanı ya.

Özellikle de kendi kemanımı. Benden bir parçaymış gibi bakıyorum ona. Belkide ondan bu kadar güzel çıkıyor sesi kim bilir.

Notaların ritmi ruhumu oluşturuyor,sesleri ise bedenimi...

Bugün 1,5 saat daha çalıştım. Sağ işaret parmağım morardı resmen. 2 baş parmağım ise kızardı hatta. Boynum ve kolum ise alıştı sanırım çünkü artık acımıyorlar. Galiba bunların hepsi kemanımla bir bütün oluşturmamdan kaynaklanıyor.
Hevesliyim ve seviyorum uleennn =))

Daha başlardayım ama hızlı ilerliyorum ve çook çalışıyorum diyebilirim. Bu sene İngilizce hazırlığın yanında bunu da götürcem. Sonuna kadar, kesin kararlıyım.

Keman çalmak isteyen arkadaşlar için ise;
- Parmaklarınız ve boynunuz uzun olmalı,
- Hevesli olmalısınız (hemde çok, belkide tutkuyla),
- Kemanınızı sevmelisiniz,
- Sabretmelisiniz (hemen şarkı çalamazsınız),
- İyi bir keman almalısınız (ne kadar iyi, o kadar güzel ses demek çünkü.).

* Parmaklarınızdaki yaraları önemsemeyin çünkü bunların hepsi elinizdeki tatlı yaralar olacak. Zamanla onlarda yerlerini bulacak. Kemanın rahatlatıcı sesiyle elinizdeki, boynunuzdaki yaralar size zevk vermeye başlayacak, çalmadığınız süre zarfında bunu isteyecek ve özleyeceksiniz ;)

Tabi bunların hepsi siz istediğinizde ve aşkla sevdiğiniz de olacak.
Çalışmak çalışmak çalışmak!!!
Çalışmaya geri dönüş =)))

16 Ekim 2009

Hadise Her Yerde!!!

Farkında mısınız bilmiyorum ama Hadise bu aralar her yerde!
Piyasadaki her markanın yüzü olma yolunda hızla ilerliyo. Bi insanı bu kadar çok görmek gerçekten beni sıkıyo. Yeter artık diyorum. Bi de bu aralar yeni albüm çıkardı. Türkiye'de farklı bi albüm, Avrupa'da farklı albüm çıkarmış. Şimdilerde de "Penti"nin yeni reklamında karşımıza çıktı. Reklam şarkısını kaçıncıya dinledim ama gene de anlamadım. Penti'nin reklamında Nil Karaibrahimgil daha başarılıydı.
Şahsen Hadise'nin Türkçe söylemesini istemiyorum. Ağzına hiç yakışmıyor diyebilirim. Böyle harfleri yaya yaya söylüyo falan. Hele son şarkısı "Evlenmeliyiz" yok mu?! Allahım bu kadar saçma bi şarkı hayatımda dinlememiştim. Anladık Sinan Akçıl'la aşk yaşıyorsun falan da böyle saçma bi şarkı olamaz. Sen "Avrupa'da dünyayı sallıcam" falan de (ki bi ara o yolda çok hızlı ilerledi) sonra gel böyle gereksiz bir şarkı söyle. Kesinlikle Hadise İngilizce şarkı söylesin. En azından anlamını öğrenmek için kendimizi kasmasakta kulağa güzel geliyordu. Hadise'nin İngilizce şarkı sözleri de saçma oluyor ama olsun, alt yapısı -müzik olarak- daha güzel oluyo.

 
Hadise'nin frikiklerinden, yaya yaya konuşmasından, gereksiz ve saçma bulduğum şarkılarından, aşklarından ve bu aşkı hakkında sorulan sorulara hep aynı cevabı vermesinden, poposundan, bacaklarından, yırtık kotundan, göbek deliğinden, Eurovision macerasından! ÇOOK SIKILDIM...


Buradan Hadise'ye sesleniyorum;
N'olur biraz yüzünü özlet.
Gitgide yüzün eskiyor çünkü!!!

23 Eylül 2009

Bayramın Sonu...


Uzun bi aradan sonra yeniden yazıyorum. Özlediniz mi beni ;)


Herkesin Bayramı Kutlu Olsun ...=))

"Bayram bayram" dedik işte geldi geçti. Yok böyle bi şey ya. Bu bayram kentimden dışarı çıktım  ve büyüklerine saygılı bir genç olarak (öyleyim ama aa), anneannemin yanına gittim. Şu sıralar Bandırmadayım. İzmir gibi sıcak bi kentten Bandırma gibi soğuk bir yere gelince emin olun tam anlamıyla donuyorsunuz. Neyse ki hazırlıklıydım ;)

Yaşlı evi = Ziyaret evi.

İşte konum bu. Valla sıkıldım misafirden. Kafam rahat olsun, güzel yemekler için gelmişim buraya ama maşallah kahve yapmaktan artık kahve görmek istemiyorum yani o derece sıkıldım! Gelen de maşallah 5 kişi birden geliyo. Sonunda bizde anneannemi salonun baş köşesine sabitledik, garibim bütün gün tam mesai oturuyor =))

Dedem öldüğünden beri burada internette yok. Bunu bile telefonumun internetinden yazıyorum. Yakın tarihte köye gidip kendimi çayırlara vurmayı düşünüyorum. Kulağımda MP3üm olsun. Dere tepe taş geziniyim istiyorum =) Haberlerde de gördünüz mü bilmiyorum ama Bandırma'yı sel almıştı. Şimdi geldim baktım her yer kuru =/

Eyy bayram işte gene geldin, geçtin ve bitti =((

Bu arada perşembe günü okullar açılıyormuş. Genç arkadaşlarıma benden tavsiye: GİTMEYİN. Yani ben gitmezdim. Oturun evinizde, hava zaten soğuk =)) Tam keyif yapın, gezin, tozun. İlk gün zaten ders olmaz ;)

4 Eylül 2009

Rio de la Plata


Kumsaldayım.
Gündüzün sıcak kumu, geceyle soğumuş galiba.

Cep telefonum ilk kez bu kadar uzun süreli kapalı. Ben bile inanamıyorum. Kimsenin beni bulmasını ve bana ulaşmasını da istemiyorum. Yalnızlar rıhtımındayım. Dalgaların sesi ve uzaklarda ateş böceklerinin ışıkları... Kulağımda hayat arkadaşım ve içinde bine yakın şarkı bana eşlik eden tek şey.

Dolunayı seyrediyorum, onun denizle bütünleşmesini, hiç ayrılmayan beraberliklerini. Bu büyülü dakikaları beynime bir ressam gibi çiziyorum her detayını ve her ayrıntısını... Mutsuzluğumda, yalnızlığımda gözümü kapatıp bu rüya dakikalarını yeniden hatırlamak için. Bu gece rüzgâr karadan denize esiyor. Ruh halim gibi durgun. Bu durgunluğu denize de vuruyor, o şiddetli dalgalar bir anda duruluyor. Yavaşça iskeleye yöneliyorum, en ucuna kadar yürüyor ve ayaklarım denizle bütünleşecek şekilde oturuyorum. Suyun soğukluğu hoşuma gidiyo, kendimden geçiyorum. Bu halimi hisseden hayat arkadaşım en güzelinden bir Fransızca şarkı çalıyo şöyle uzaklardan gelircesine, belki de kumsalın en ucundan kimsenin gitmediği kayalıklardan, çocukluğumun korkulu rüyasından.

Saatlerin, dakikaların hızla geçtiğini biliyorum ama geri dönmek ve ne kadar geçtiğini bilmek istemiyorum. Yavaşça sırt üstü iskeleye uzanıyor ve yıldızları seyrediyorum. Bu gece daha çoklar sanki. Karanlık geceyi aydınlatan dolunaya eşlik ediyorlar. Çocukluğumda yaptığım gibi gene başlıyorum "Büyük ayı, Küçük ayı, Aslan burcu, Terazi, Herkül, ..." yıldızlarını bulmaya. Parmağımı uzatıyorum gökyüzüne ve yavaşça çiziyorum hepsini. Karıştırınca yılmıyorum, yeniden başlıyorum. Ben büyüsem de onlar hiç değişmiyorlar. Burayı bu yüzden seviyorum. Araya giren yıllar bende özlem, merak ve heyecan uyandırmayı başarmış anlaşılan.

Serinlikte içim geçer gibi oluyo. "Sabah olup da insanlar beni görünce ne der acaba?" diye bir soru takılıyor aklıma. "Deli, içmiş, sızmış herhalde" falan filan, hiç birini takmıyorum ve umursamıyorum. Taksam burada olmaz, hayallerimin peşinden dünyayı dolaşmazdım. Ölmeden önce yapmak istediklerimin listesini yeniden düzenledim geçenlerde. Bugünden itibaren listeyi uygulamaya yeniden başlıcam, kendi benliğim için.

Belki sizinle başka dünyanın, başka bir şehrinde, kimsenin beni tanımadığı, yaptıklarımın sorgulanmadığı, saçma konuşmaların yaşanmadığı bir yerde karşılaşırız.
Her şeye en baştan başlarız. Unutulmuş, arınılmış bir hayat olur bu.

Den Lille Pige med Svovlstikkerne

Kendi benliğimi fark ettiğimden beri farklı olduğumu biliyordum. Bunun için özel bi şey yapmamış sadece farkına varmıştım.
İlginç olmak ya da sıra dışılık.

Bunun gibi bi çok terimin yolu sonunda hep bana çıkıyo. Tabi bunları dile getirmeden önce hayatımdaki herkese teşekkür etmek istiyorum. Dün kendi yolculuğuma çıktım.

Benliğim ve yalnızlığımla.

Gene kulağımda mp3üm ve ben sokaklardaydım. Yürüdüm, amaçsızca rüzgarın götürdüğü ve esintinin yön verdiği yerlere. Bi dostumun en sevdiği sözünü hatırladım şimdi, şöyle diyordu: kaybolmak ama yürüyerek, o yeri tanımanın en iyi yöntemidir.

Kayboldum bende. Ara sokaklarda, büyük caddelerde. Kaldırdım kafamı, döndüm biraz etrafımda, bakındım insanlara, müziği değiştirdim sonra esintiyi dinledim ve ardından o nereye gideceğimi söyledi zaten bana. Gene düştüm yollara, garip bakışlar altında…

Kumsal buldum şöyle sıcak kumlu, taşın olmadığı, güneşle ısınmış sarı rengiyle parlayan. Yürüdüm gene ve şu söz hayat verdi kurumuş dudaklarıma “Hayat kumsalda amaçsızca yürümek kadar güzel!”. Sevdiklerimle paylaştım bu sözü, hemen oracıkta. Anı ölümsüzleştirdim. Bi kendimi çektim, bi kumsalı. Ardındansa gene o büyük, umutsuz kalabalığa karıştım. Hani herkesin birbirine benzediği bi dünya var ya işte o. Onu değiştirmeye çalıştım. Kalabalık baskın geldi. Tek başıma kaldım. Tek düşünce ve o düşünceye destek çıkan tek bir oy, o da ben! Belki çok geniş düşünüyorum belki de kuralları benimseyemiyorum. Dans ederek yürüdüm bi yıl bu sokaklarda. Şarkı söyledim 15 yıl boyunca. Sadece burada etkili olan tabuyu yıktım ama ya o diğer dağın arkasındaki tabu ve orada yaşayanlar, benim gibi düşünenler bu kadar özgür olabiliyor mu ya da düşüncelerini bu kadar özgür ifade edebiliyor mu? İçindeki sevgiyi özgürce karşısındakine itiraf edebiliyor mu? Sevdiği onu reddetse bile hayatına eskisi gibi devam edebiliyor mu? Ne kadar sevse de bu konuda bi çaba gösterebiliyor mu? Baskı altından kurtulmak için bi çaba gösterebiliyor mu? Gösterse bile arkasında bi grup destek bulabiliyor mu? Bu ülkede ya da başka ülkelerdeki acı gerçeği kim önemsiyor ya da bunu düzeltmek için bi çaba gösteriyo? Sadece konuşuyo ama iş eyleme geçince pasif mi oluyo? Çok düşünüyorum hem de çok! Kendim için değil başka insanlar için özelliklede ülkemdeki kadınlar için.

Bu gibi sorularla hikayemi sona erdirmek istiyorum. Yolculuğumun ilk gününe şimdilik mola veriyorum.