japonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
japonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2012

Ufak Kaçamaklar: İstanbul


Araya vizeler, yollar, dağlar girdi derken ben iki günlük bir kaçamak yapıp bölümdeki topluluğumuzla beraber İstanbul’a gittim. Amacımız hem gezi hem de TÜYAP’daki fuara gitmekti.

Cuma vizelerimizin bitmesiyle beraber cumartesi gece yola çıkıp gitmeye karar verdik. Sabahına da annemler yazlığa gitti. Bu konuyu da kısaca anlatmam gerekirse bizim yazlığı yaparken evin içini yeşile boyamışlar. Öyle çim yeşili kadar koyu bir yeşil değil ama gene de yeşil yani. Yazlık yerde hiç sevmem zaten bu tarz renkleri. Hemen ailece karar alıp açık bir renge boyamaya karar verdik. Boya alırken birkaç sorunla karşılaşsak da sonunda boyamızı aldık. Bu kısa özetten sonra konuya dönersem işte annemler sabahtan yazlığa gitti ve bende evde yalnız kaldım. Cumadan bavulumu hazırladığım için (bavul dediğime bakmayın bir sırt çantası. Valla beni alan yaşadı. Az eşyayla yola çıkabiliyorum. Sık sık bir yerlere gide gele bavul hazırlamayı da neler alınması gerektiğini de öğrenmiş oldum =)) cumartesi günüm biraz boş geçti. Bir gün öncede babamla İzmir Kitap Fuarı’na gitmiştim. Off ne güzel gündü ama o gün ;) Babamla bir sürü kitap aldık hatta bu sefer o benden daha çok aldı. Sonra Kordon’a gittik. Deniz havasını içimze doyasıya çektik, oturduk, konuştuk derken GS Store’a uğrayıp Galatasarayım için yeni şal aldım ;) Oradan ayrılıp Matematik ve Kimya öğretmenlerimin çalıştığı dershaneye uğradık. Bir çaylarını içip konuştuktan sonra evimize geldik. Bütün bunlar beş saatte oldu =) Eve geldiğimde artık bitmiş haldeydim. Bu nedenle cumartesi gününü geceye kadar dinlenerek geçirdim.

Evi topladım, etrafı düzenledim, çöpü attım, makinedekileri yıkadım, askıdakileri topladım derken evi derli toplu bırakıp çıktım. Evden çıkarken Naz’a veda edip çıkmak biraz tuhaf oldu. Alışmışım annemlerin beni geçirmesine böyle evde kimse olmayınca bir tuhaf oldum. Gecenin 11’inde sırtımda bir sırt çantasıyla apartmandan çıkınca sanki evden kaçıyormuşum gibi bir durum oluştu tabi benim için. Yoksa millete ne. Neyse ben durağa geldim, dolmuş bekliyorum. Benim düşünceme göre gece olduğu için dolmuş ve otobüsler geç gelir bu nedenle erken çıkmalıyım şeklindeydi ama düşündüğüm gibi olmadı ve dolmuş 10dk’ya önümdeydi. Hadi dedim yol sıkışıktır erken gitmem. Ama yolda sıkışık değildi ve ben 10dk da otobüsün kalkacağı yerdeydim. Aman Allahım! Saate baktım ve daha yarım saat vardı! Hemen girdim bir pastaneye ve çay içtim, annemle konuştum. Ama zaman geçmiyor ki! En sonunda oradan da sıkıldım ve dışarı çıktım. Sırtımda çantam yürürken bizimkileri gördüm. Millet yavaş yavaş toplanmaya başlamıştı. Hazır herkes tam olarak oturmadan bir yer kaptım ve arkadaşlarımı buldum =)

Gece 12’de yola çıktık. Sen iki hafta boyunca geceleri ikilerde hatta üçlerde yat sonra gezide şoför hepimizin 12’de yatmasını istesin. Tabi olmadı öyle bir şey =) Herkeste bir ayıklık durumu sabaha kadar sürdü. Sabah 10.00’da TÜYAP Fuarı’na gezmeye başladığımızda üst katta bir yer bulup arkadaşımla 15dk uyuduk #) O uyku var ya bizim kırmızı olan enerjimizi en azından sarıya kadar yükseltti. FTM dersinde anlattığım makineleri bizzat yetkililerden dinledim. Bölümdeki hocalarımla karşılaştım. Fuar özet olarak verimli ve güzel geçmişti. İşin en çok hoşuma giden yanı yetkililer genelde İngiliz, Alman ya da ABD’liydi ve onlarla İngilizce konuşmak çok hoştu. Paslanmamışım anacım =))

Bir de dikkatimi çekti tekstil sektöründe ne kadar çok Çinli ve Hintli var yahu?! Bizim bölümün standında kimse yokken ben oradaydım ve yaklaşıp bölümümüzün adını okumakta zorluk çeken Çinlilere yardım ettim. Hafifte gülümsedim. Amaç Türk sempatikliğini yansıtmak ;) Güney Kore, Japonya derken kim bilir Çin’e de bir el atarım olmaz mı?! =))

Fuar sonrası akşamki yat partisine kadar serbest zamanımız vardı. Önce İstiklal Caddesi’ndeki otelimize yerleştik ve kendimizi direk İstiklal’e attık. Bir uçtan bir uca yürüdük. Galatasaray Lisesi’ni de gördüm, Asmalımescit’i de, Hayal Kahvesi’ni de. Yunus Günçe’nin çıktığı mekânın tam otel odamın karşısında olduğunu öğrendiğim an ise dünyalar benim olmuştu ama o beş gün sonra sahneye çıkacaktı ben ise iki gün sonra oradan ayrılacaktım. İşte bununla sevincim acıda olsa oracıkta bitti. Özet olarak İstiklal’in gezmediğim yeri kalmadı. Hatta öyle yerlerden geçtim öyle yerlerden çıktım ki bir ara Taksim Meydanı’ndaki buluşma yerimize nasıl gideceğimi bile karıştırıyor belki de geç kalıyordum. Bir yandan da boynumda GALATASARAY şalımla maçı dinliyordum. Aynı anda bir insan kaç iş yapabilir?! Ben kişisel rekorumu kırdım arkadaşlar ;)

İstiklal’de kadın hakları yürüyüşüne denk geldim hatta bir güzel destek bile verdim ve sonuna kadar onları takip ettim. Her milletten kadının geldiği, her dilden pankartların açıldığı bir yürüyüştü bu.

Ama amaçları aynıydı: Kadın Hakları!


İstiklal’e gelip de Emek Sineması’nı bulmamak olmazdı ki onu da buldum. Kimse alınmasın ve kızmasın ama o sokak nasıl bir şey olmuş öyle ya?! Resmen sokağı pislik götürüyor. Tabelası düşmek üzere, camları kırılmış ve üzerine bir sürü afiş yapıştırılmış. İşin tuhaf yanı hemen karşısındaki binanın buradaki terk edilmişliğe inat lüks bir yer olması. Emek Sineması’nı kurtarmak istiyorlar biliyorum ama nasıl yapacaklar işte bunu orayı gördükten sonra şimdilerde çok merak ediyorum.


İstanbul’da bir başka dikkatimi çeken şey ise ya da bu seferki gelişimde bu kadar dikkat ettim bilemiyorum; İstanbul’da ne kadar çok yabancı var öyle ya?! İngiliz, Alman, Fransız, İtalyan, Iraklı, İranlı, Arap, Afrikalı, Rus,… Birisi yanınıza oturuyor ve size bir şey soruyor İngilizce ya da yan masanızdakiler dilini anlamadığınız bir dilde konuşuyor. Ben de sonunda İngilizce konuşmaya başladım bazı yerlerde. Hatta bazı sokakları oradaki esnafa İngilizce sordum. Onlarda bu durumu benimsemişler belli ve bana direk İngilizce tarif ettiler. İstanbul’da yaşayan biri bana bunun nedenini açıklarsa sevinirim. Durum sadece İstiklal’de böyle değil. Büyükada’da, vapurda, Ortaköy’de…

Birkaç part halinde yazımı yayınlamaya karar verdim.
Ne siz okurken sıkılın ne de ben size bu durumu yaşatayım.
Gecenin eğlencesi ve ilk günün sonu bir sonraki yazımda ;)

31 Temmuz 2011

Ütopyam



Daha önce hiç size benim ütopyamdan bahsetmedim dimi. Demek ki artık zamanı gelmiş. O zaman yavaş yavaş anlatmaya başlayabilirim.
Bi kere benim yaşadığım dönem yanlış. Öncelikle buradan başlayalım.
Bu teknoloji, bu hızlı hayat çok güzel hatta bayılıyorum ve sonuna kadar sömürüyorum ama bazen düşünüyorum da ben bütün bu bilgilerimle farklı bir zamanda yaşamalıydım.


Aslında ben uzakdoğu sporlarını, savunma ve savaşma sanatlarını en iyi bilenlerden bizzat öğrenmeliydim. Güney Koreli General Gang Jo gibi mızrak kullanmalı, Japon samurayların ilkelerini tam olarak bilmeli ve benimsemeli, onların kılıç tekniklerini en iyi şekilde uygulamalı, okçulukta at üstünde bile iyi olmalıydım. Siz hiç Savaşçı Prenses Mulan’ı izlediniz mi? Harika bir filmdir. Klasik uzakdoğu filmi de olsa dönemin bir baş kaldırışıdır aslında Mulan. Hayatım boyunca kılıç ve ok kullanmak istemişimdir. Şöyle yayı gerip oku atmak istemişimdir. Belki bu nedenle tarihi strateji oyunlarında hep okçu sayımı fazla tutmuşumdur, kim bilir =)


Bir başka yaşama şeklim ise 17.yy Avrupa’sında oda müziği yapan bir bayan sanatçı olmak. Bu dönemi istememin sebebi hem bu dönemin klasik müziğini sevmem ve kemanımla bu parçaları çalmak istemem hem de Barok Sanatı’nın gene bu dönemde başlaması. Bundan başka sanatçılarla iç içe yeniliklere bizzat şahit olmak isterdim. Bu şekilde yaşamak beni çok mutlu ederdi. O dönemde yaşayan bir bayan olarak sözüm geçer biri olmak isterdim. O dönemin kadınları gibi ezilip evde oturan biri değil de adım sanım bilinen biri mesela. Ne kadar farklı bir dönem olurdu o zaman. Atıma biner daha binaların kurulmadığı düzlüklerde atımla beraber dörtnala koşardım. Bir başka nedenim ise bu dönemde beliren belli başlı şapların çok hoşuma gitmesi. Benim gibi bir şapka delisinin bu detayı es geçmesi olmazdı dimi =)


Gelelim yaşayacağım eve =)) Benim yaşayacağım ev Peles Şatosu gibi olmalı =) Yeşillikler içinde... Her türlü ihtiyacını ise doğadan karşılamalı. Mesela şato için gereken enerji, şatonun yanından akan akarsuya bir elektrik tribünü kurularak sağlanıyormuş.


Ayrıca 160’dan fazla odası varmış. Tam benlik. Cümbür cemaat kalırız artık =)) Bi odada parti versen diğer odalar duymaz. Zaten neler oluyorsa bu tarz evlerde oluyormuş ama o konulara girmeyelim yoksa çıkamayız =)) Ben bilgiyi veriyim siz araları doldurun ;) _Yandaki resim yemek odası. Masanın başı var sonu yok maşallah =))_



Şatoya tekrar dönersek, içi ağaç oyma süslemeler, heykeller, tablolar, kitaplar ve silahlarla doluymuş. Bu sarayı aslında Alman prensi olan I. Carol yaptırmış yani içeride ne varsa hepsi bu krala ait özel şeyler. Düşünsenize dedenizin o olduğunu. Resmen içerisi tarihi eserlerle dolu. Bayıldım ben bu hayale yaa =)) _Yandaki resim ise konser ya da müzik salonu. Artık bende burda bi konser verirdim. Nede güzel olurdu_


Diyeceksiniz bu Peles Şatosu nerde? Hemen cevap veriyor ve sizi merakta bırakmıyorum: Romanya, Sinaya’da.


İşte benim yaşamak istediğim dünya bu şekilde. Genele bakar ve hepsini bir araya getirirseniz ne kadar alakasız olduğu fark edebilirsiniz =)
Zamanların ve dönemlerin birbirini tutmadığı bir sürü şeyi aynı anda istiyorum evet =)
Ama ne diyebilirim ki bu benim dünyam ;)

6 Temmuz 2010

C.N BLUE...Tanıtım...

"You're Beautiful" dizisinden sonra Jung Yong Hwa (정용화) ve Lee Hong Gi hayranı olmuştum."Boys Before Flowers" dizinden sonrada Kim Hyun Joong hayranı.


Jung Yong Hwa'nın grubu C.N Blue.
Lee Hong Gi'nin grubu FT Island.
Kim Hyun Joong'un grubu ise SS501.

Üyelere merakımdan müzik gruplarınıda merak ettim ve başladım araştırmaya.

İşte araştırmalarımın sonucu ve tavsiyelerim. =)))

-bu arada mümkünse bu grupları dinleyin.Koreli falan demeyin.gerçekten harika bi müzik yapıları var.fonda hip&hop, rock, pop var.genelde de gitar, keman, çello falan kullanıyorlar.bu şekilde kalbimi çaldılar sanırsam ;))) Kim Hyun Joong zaten "Boys Before Flowers" dizisinde keman çalan bi oğlanı canlandırıyodu.ordan vuruldum sanırsam ona =))) neyse başlıyoruz ;

İlk tanıtacağım grup C.N Blue


Güney Koreli bir indie rock grubu (Japonya’ya özgü).Grup Güney Koreli olmasına rağmen ilk çıkışlarını 29 Ağustos 2009'da Japonya'da yaptılar.

C.N Blue'nun açılımı: Code Name Blue.
Grup Japonca ilk mini albümü olan  "Now or Never" ile çıkışını yaptı.
Grup ilk albümü "Bluetory" için dört treaser yayımladı. Her videonun başında, sırayla ocağın 6'sı, 8'i, 11'i ve 13'ünde Jonghyun, Minhyuk, Jungshin ve en son da Yonghwa çıktı.Ocağın 12'sinde "I'm a Loner" adındaki klipleri yayınlandı.


Japonya’daki Kariyerleri

2009 yılı Haziran ayı civarında sokak gösterileri yapmaya ve Japonya'daki bazı gece kulüplerinde konser vermeye başladılar.19 Ağustos 2009 yılında Japonya'daki bir indie grup olarak tamamı ingilizce olan ilk resmi mini albümleri "Now or Never"ı yaptılar.2009 yılında Kasımın 25’inde "Voice" adındaki ikinci mini albümlerini Japonya’da yayınladılar.Diğer tüm şarkıları ingilizce iken bu albümdeki çıkış parçaları Japoncaydı.

Grubun “ThankU” ismindeki ilk albümlerinin çıkışının kutlamalarında 20 marttaki tek kişilik canlı performanslarının bulunacağı resmi blog sitesi şubatın 1'inde ilan edildi.Onların ilk Japonca albümleri "The Way" 23 haziranda çıkmak üzere hazırlandı. Bu albüm üç şarkı içerecek.



Kore’deki Kariyerleri

C.N. Blue’nin Güney Kore’de 14 Ocak 2010’da yapacağı ilk resmi albümleri olacak olan “Bluetory” ile ocak ayında çıkış yaptılar.Ayrıca grubun her üyesinin farklı günlerde tanıtılacağı tanıtım videosu da yayınlandı.Ocağın yedisinde (Kore’deki zamana göre) kliplerinin kısa tanıtım videosu daha önce belirtilen üye Lee Jong Hyun’un yüzüyle grubun yeni şarkısı “I'm a Loner” grubun resmi sitelerinde yayınlandı. Baterist Kang Minhyuk’un tanıtım videosu ocağın 8’inde yayınlandı.Ocağın 11’i ve 13’ünde ise Jungshin ve Yonghwa için tanıtım videosu yayınladı.

Resmi olarak çıkışışlarından önceki gün, büyük bir hayran kitlesine hitaben ilk konserlerini yaptılar.Ocağın 14’ünde ilk mini albümleri yayınlandı ve “Mnet ” popüler müzik listelerinde bir numara oldu ve “Hanteo” listelerinde de ikinci sıraya yerleşti.


Albümleri:

Japonya

Thanku
1. TBA

Now or Never
1. Now or Never
2. Let's Go Crazy
3. Love Revolution
4. Just Please
5. Teardrops in the Rain

Voice
1. Voice
2. Wanna Be Like U
3. Never too Late
4. Y, Why...
5. One of a Kind

Kore

Bluetory
1. I'm a Loner
2. Love Revolution
3. Y, Why...
4. Now or Never
5. I Will...Forget You...

bu kısa birazda resmi bilgiden sonra sıra geldi üyelere.

ilk önce benim favorim olan

Jung Yong Hwa

Doğum günü: 22 Haziran 1989
Gruptaki yeri: Lider, vokalist, gitarist, rapper
Hobileri: Müzik değerlendirmesi yapmak
Özelliği: Klarnet, ağızla müzik yapmak.
Çekiciliği: Yan dişleri -bunu bi yerden buldum ama gülüşüne bakınca hak verdim ;))-

*Ekim 2009'da populer dizi You're Beautiful'da Kang Shin Woo rolünde oynamıştır.
Mest olmuştum dizide ona ya =)))



Lee Jong Hyun (이종현)

Doğum günü: 15 Mayıs 1990
Gruptaki yeri: Gitarist, vokalist
Hobileri: Müzik değerlendirmesi yapmak, egzersiz yapmak.
Özelliği: Judo
Çekiciliği: Şık gülümsemesi. -gülmekten gidiyoruz hadi bakalım hayırlısı =)) şahsen benim gibi çok gülen biri için önemli bişey bu ama Neyse ;))-

*Grubun lideri eskiden Jong Hyun'du. Liderliğini Kore'de çıkış yaptıktan sonra Yong Hwa'ya vermiştir.
biraz popüleritesini kullanmışlar bence ama iyide olmuş.böylece daha çok tanındılar.


Kang Min Hyuk (강민혁)

Doğum günü: 28 Haziran 1991
Gruptaki yeri: Baterist
Hobileri: Futbol, basketbol
Özelliği: Flüt çalmak.
Çekiciliği: Gülen gözleri -bunada gülmeyi soktum yaa =D =D-


*benimle yaşıtmış.biraz arkada kalsada kendisini başarılı buluyoruz =)





Lee Jung Shin (이정신)

Doğum günü:15 Eylül 1991
Gruptaki yeri: Bassist, Rapper
Hobileri: Müzik değerlendirmesi yapmak
Özellikleri: Basgitarist, rep.
Çekiciliği: Gözleri -bu konuda bişey diyemicem.yüksek oranda bu sonuç çıktığı için yazdım =))-


*Lee Jung Shin de benimle yaşıt.vay bee biz burda okuyoruz adam kıtalar arası meşhur oluyo.benimde içim bi fena oluyo.



Şimdide şarkılara gelelim.
*sadece favorim olanları yazmayı düşündüm =)*


İlk şarkımız: Let's Go Crazy
şarkının başı "Let's go crazy-Let's go crazy-Let's go crazy" diyerek başlıyo.rock ve birazda pop var.hareketli bir şarkı.en azından bu şarkıyı dinlediğim zaman enerjim yerime geliyo.hareketleniyorum falan.sanırsam biraz bağımlılık yaptı =))

koreliler ama harika ing.şarkı söylüyorlar.

"사랑 빛 (Love Light)" diğer bir şarkı.bunun sözleri aslında korece ama o kadar hafif ve yavaş bir şarkı girişi varki resmen mest olabilirsiniz.ardındanda rep yeri geliyo ama öyle isyankar bi rep değil.yavaş söylenen sözler.arada bi kaç ing cümlelerde var.bu olay zaten kore şarkılarında hep oluyo.yani doğal bi durum.ben en çok bu şarkının "geuh deh neun darling" ve "geuh del reul sarang heyo darling" sözlerini seviyorum.ardından şarkının ritmi gene düşüyo ve slow bi şekilde söylenmeye başlanıyo.



"그럴 겁니다... 잊을 겁니다... / I will... forget you" da slow bir parça.şarkı yağmurun sesiyle başlıyo ve solistimizin "geureol geomnida ijeul geomnida oneulbuteo nan"demesiyle devam ediyo.ben bu girişi çok seviyorum.resmen gözlerini kapat ve dinle durumu.eğer sevgilinizden yeni ayrıldıysanız "dinlemeyin" derim.


Gelelim yeni şarkıları olan "I'm Loner (외톨이야)" a. geçen gün klibinide indirdim.o kadar sevdim yani =) paso MP3 ümde de dinliyorum zaten."oetoriya oetoriya oetoriya oetoriya"-I'm a loner- diyerek başlıyo şarkı.sonra giriş müziği ve direk sözlere dalış tam ve yerinde bi yorum olucak herhalde.hemen sonrasında ise rep geliyo ve benim sevdiğim yer olan fonda "Ohh" sesi ile nakarata başlıyoruz.koreceyi az çok öğrendim diyorum ya,bu şarkıda bunu kesin anladım.ilk dinleyişte ezberledim şarkıyı.bu şarkının nakaratındaki "oetoriya oetoriya daridiridara du" yerine bayılıyorum.böyle ellerimi kaldırıp kafamı sallayarak söylemek çok hoşuma gidiyo =))) ayrıca şu sözleri yazmazsam olmaz:

"sad sad sad sad sad sad sad tonight <>
Oh no no no no no body knows << mam molla>>
one two three four five six seven night <>
seumyeo nareul dallaego isseo"
nakaratın devamı =))

şarkıyı indirin.burayı ezberleyin.ne demek istediğimi anlıcaksınız =))


"Love" bizim bir diğer şarkımız.bu şarkının girişinde;

"Yeah
C.N. to the Blue
To the sky high
Get ‘em high
Yes we ready to go"  diyerek başlıyo ve devamı korece olarak devam ediyo.demin bahsettiğim gibi ardından da bi kaç ing cümle var.şarkının sonlarında sert bi rock esintisinde sözler söyleniyo ardındanda gene nakarat giriyo.bu şarkıyla geçen hafta ödül aldılar.alınmayacak gibi de değil zaten ;)) nakaratına gelince;


"Tell me Why why why 너만 원하고 있잖아
No Bye bye bye 그런 슬픈 말은 하지마
I can try try try 다시 돌아온다면
You know I want get get get your love

Love Love Love Everybody
Clap Clap Clap I want you back to me
꿈에서라도 니 손을 잡던
그 때로 돌아가고 싶은데

Love Love Love Everybody
Clap Clap Clap I want you back to me
꿈에서라도 돌아온다면
세상을 다 가진 것 같을텐데"
ben bu nakaratta en çok "Why why why" deme yerlerine bitiyorum.şu sıralar Arirang Kanalında sık sık bu şarkının klibini yayınlıyorlar.denk gelirseniz izleyin derim =))


"Love Revolution"...hızlı bi girişi olan şarkı.direk sözlerle başlıyo.şarkının girişindeki "nae yeope nuul ttae nae gyeote jamdeul ttae" derkenki seslerini değiştirmeleri çok tatlı olmuş =) sonra "Stop!"deyip direk nakarata giriyorlar.nakarata ise hayran kaldım.sözlerini anlamasanız bile müziğine hayran olabilirsiniz.ama ben sizin için nakaratı yazıcam:


"I want a you in my life (naui sarang neoege)
nae sarmui sanso gateun neo (modeun geol bachilge)
I want a you in my life (neoege hanaui baraem)
maeil neowa hamkke sumswigo pa (hangsang useojullae)
himdeul ttae bitamincheoreom sangkeumhae
apeul ttaen eomma pum gateun
You in my life (neol kkok anajulge)
yeongwonhi neoman saranghae Forever" -burdan şarkının içeriğini aşağı yukarı anlayabilirsiniz =))-

bundan sonra şarkının temposu daha da yükseliyo ve siz daha çok şarkının içine giriyorsunuz.ben bu şarkıyı dinlerken zıplayıp tepinmek istiyorum. =)))

şarkının sonunda 4lük bir söz yeri var ve sonra yeniden nakarat ama nakarata girerken fonda hala şu parantez içindeki sözler söylenmeye devam ediyo.*dinlenmeli!!




"Now Or Never" diğer şarkılarından biraz daha farklı olarak daha sert bi rock şarkısı.sözleri daha isyankar söylüyorlar ve nakarata girerkende sesleri yükseliyo ve dinleyeni hazırlıyo.şarkının bir nakaratında ing cümle var bide 2.girişte.ortalarına doğru solo yerler ve sadece müzik soloları yer alırken sona doğru bir anda kesilip sözler yavaşça söyleniyo.sonra yeniden ritim yükseliyo ve şarkı son aşamasına geliyo.


"Voice" hareketli diyemem ama sakin bi girişi var.sonrasında gerçekten hareketleniyo işte.rock altyapılı bi şarkı.genede sakin bi girişi var.ardından şarkının ritmi yükseliyo ve nakarat başlıyo.bu şarkının sadece Japonca sözlerini bulabildim ama korecesi daha güzel =)) şarkıyı dinlerken benim aklıma çocukluğum ve lisede yaptığımız çılgınlıklar geliyo =)) -gözümün önünde canlanıyo- ondan bu şarkyı pek bi seviyorum.ıumut verici sözleri var =)

sona doğru hafif bi söyleyiş ve sonra hızlı müzik...


şimdilik bu kadar favori parçamı yazdım.yeni yeni tanıdığım bi grup olmalarına karşın onları fazlasıyla sevdim diyebilirim.Amerikalı gruplardan başımı Koreli gruplara çevirdim artık =))



11 Nisan 2010

Cevaplar, Duygular ve Karmaşalar İçinde

Nedendir bilmiyorum ama bu aralar bi Barış Manço dinleme isteği içindeyim. Çocukken kasetlerini alırdım ve ailedeki herkes sıkılıp hatta bıkana kadar dinlerdim. Onlar sıkılınca da sesini kısar öyle dinlemeye devam ederdim. Öldüğünde ise çok üzülmüştüm bi kaç gün ağlamıştım. Hele cenaze törenini televizyonun başına geçip, hiç ayrılmadan izlediğimi hatırlıyorum. Bütün kasetlerini almıştım ve anaokulunda zorla herkese dinletmiştim. Üzüntümü herkesle paylaşmıştım. Bizim jenerasyon da Barış Manço’nun yeri ayrıdır hem de apayrı. Onu canlı görmüş, konserlerine gitmiş, o saf çocuk halimizle TRT’deki programını izlemiş, Japonya,  Kore ve dünyanın her yerine gidip ortadaki insanlarla anlaşmasını, bir şekilde iletişim kurabilmesini izleyip hayran olmuştuk. Aklıma gelip gelmeyen her yere gitmişti Barış Manço. “Nane limon kabuğu” şarkısıyla ben kendimi iyileştirmeye çalışmıştım çocukken =)) Şarkının sözleri hala aklıma gelir hazırlarken. Hafif bi tebessüm oluşur yüzümde sonra da biraz hüzün. Bu aralar işte gene bu duygular içindeyim. Netten indirdim Barış Abi’nin bütün şarkılarını ve hemen MP3'üme attım. Durmadan dinliyorum. Eskide gelmiyor dinlerken. Bazı sözleri ne kadar Anadolu insanını anlatırken, bazı sözleri o kadar alaylı, imalı birazda düşündürücüydü. Çocukken çok fazla fark etmediğim ayrıntıları şimdilerden yeniden dinlerken fark ettim.


Bugün sınava girmiş olan arkadaşlara da “Geçmiş Olsun” demek istiyorum. İşin başını bitirdiniz. Kaldı diğer yarısı. Bu yeni sınav sistemi bakalım nasıl sonuçlar getirecek? Deneme tahtası jenerasyonu olarak sizin ne hissettiğinizi anlıyorum. “Bugün yarın bu da değişir biz girdiğimizle kalırız.” diyorsanız evet, doğru diyorsunuz. Bu yolda bunu en iyi şekilde geçmek zorundayız ki “Lanet olsun!” diyorum. Evet, yanlış bir sistem ama sistemin değişmesi demek Türkiye için başka bi sınav sistemi demek. Yani sınavlar hayatımız boyunca olacak ve eksilmeyecek. Her sınava girdiğimde aynı heyecanla gidiyorum ve bu heyecanı hiç sevmiyorum. Hayatımız boyunca devam edecek bu heyecana alışmaya çalışalım ya da alıştıysanız sizi en içten şekilde tebrik etmek istiyorum. Napolyon'un, “Sınava girmektense, savaşa girmeyi tercih ederim.” demesini annem her sınav öncesi bana söyler =))) Yani durum yıllar boyu böyle gelmiş ve böyle devam edecek. Ancak aramızdan biri o koltuğa oturup da en iyi yolu bulup değiştirirse o başka işte =)))


1 haftada tam 2 dizi indirdim ve hemen CD ye çektim ve kenara koydum şimdi sırada 3 dizi ve 2 film var ama bu dizilerden birinin yarısını indirdim bile =))) “Ne dizisi?” diyeceksiniz hemen. Söylüyorum Güney Kore Dizisi. Bu dizileri çok seviyorum ya ;) 16 bölümlük kısa diziler. Az ve öz oluyo ama güzel oluyorlar. Duygusalları (Duygusal değil dram desem daha doğru olur.) gerçekten duygusal, maceraları gerçek macera.

Her türlüsünü indirip, izlerim. Hatta TRT 1'dekileri bile kaydettim. Başka bi deyişle; arşivledim. Koreceyi sökmeye başladım demiştim ya, onu da ilerlettim. Şu İngilizce olmasa neler neler yapıcam da, ahh şu ingilizce aklımı karıştırıyo. Benim gibi Kore Dizilerini seven insanları bulmak çok zor. İnsanlar bize normal değilmişiz gibi bakıyor. Sonuçta ben İtalyan dizisi de izliyorum, Amerikan dizisi de. “Evrensel olun kardeşim!” diyorum o şekilde tepki verenlere.

Her konuda biraz fikrim vardır mesela benim ve tabi her soruya da verecek cevabım =))

Yaşamadığım dönemi de bilirim, yaşayacağım dönemi de araştırırım. Şimdiyi ise yalar yutarım. Kimse bilmez neler bildiğimi. Anlatmam zaten. “Ne gereği” var der yürür giderim. 4 duvar arasında yaşayan insanları sevmiyorum. O duvarlarının içinde çarpıp çarpıp yaşıyorlar. Bi yerden sonra gene aynı şeyleri görüyorlar ve hayat ne kadar sıkıcı demeye başlıyorlar. Bu onların suçu biraz. Artık internetin ilerlemesi ile beraber o kadar çabuk ulaşabiliyorsunuz ki istediklerinize. Ama bunu kullanmayı bilmeyenlere kızıyorum. Zamanım yok demeyin, yapmaya çalışın biraz.

Bu hafta sonu 2 tişört diktim. Daha mesleğime 1 sene var ama olsun, şimdiden elimi alıştırmaya başladım ;) Geçen sınavla bu sınav arasında örgüyü halletmiştim şimdide dikmeyi =)) Bakalım bi sonraki sınavla final arasında neyi öğrencem =)))

Herkese bol çalışmalı, programlı ve başarılı bi dönem diliyorum.