30 Ocak 2012

Erkek Dediğin…


Erkek dediğin biraz ev işinden anlayacak arkadaş!

Yok, öyle ev işi deyince sadece bayanlar yapar cümlesinin geçerli olduğu yıllar ve günler.

Yapmasa bile bilecek.

Bence;

*En azından yatağını toparlayacak, odasını düzenli tutacak.
*Ütü yapmasını,
*Bulaşık/çamaşır makinesinin nasıl çalıştığını,
*Yerleri süpürmeden paspas yapılmayacağını,
*Pazara gittiği zaman en taze meyve ve sebzenin hangisi olduğunu bilecek.
*Çorabı yırtıldıysa dikebilecek.
*Terlisini, kirlisini ayırabilecek kabiliyette olacak.
*Yediklerini makineye koyabilecek.
*Bulaşıkları gerektiğinde yıkayabilecek.
*Sofrayı kurmak için eşini beklemeyecek. Gerekirse sürpriz yapıp önceden kuracak. Bence en iyisi beraber kurulması  ;)
*Çorba ya da makarna yapabilecek. Amaç karnını doyurabilecek kadar en azından bilmesi. İsterse mutfak konusunda uzman olsun bana uyar =)
*Evdeki her eşyanın yerini bilecek. Bir eşyasını aradığı zaman eşini oturduğu yerden kaldırmadan aradığını direk gidip alacak.

Gibi gibi…

En azından benim için bu kadarını yapsa yeter =)

Lütfen anneler, oğullarınıza biraz bu konuda terbiye verin eğitin. Erkektir yapmaz mantığından sıyrılın biraz. Kızlarınıza her şeyi bilsin diye yüklenirken oğullarınızı padişah gibi evin bir köşesinde oturtup büyütmeyin.

Bunlar bence her insanın yapması gereken şeyler. Kendi kendine yetebilme durumu. Sonra ileride bunları yapamayan erkekler evlendiklerinde eşlerini sanki anneleri gibi her işlerini yapmaktan sorumlularmış gibi görüyorlar.
Köle mi alıyorsunuz kardeşim?!
İyi günde kötü günde değil miydi o söz?!

Hey erkekler, şimdi her işi anneniz yapıyor olabilir ama evlendiğinizde elkızı bunu yapmak zorunda değil. Bence bunu şimdiden bilin. Olur ya bir gün her şey çok güzel giderken eşim beni neden bıraktı diye sorarsanız işte cevabı bu yazımda gizli.

29 Ocak 2012

Biliyorsan Konuş


En çok neye sinir oluyorum biliyor musunuz?!
Bir şey bilmeden her şeye yorum getirenlere!
O zaman da aklıma şu söz geliyor:
Bir işi; bilen yapar, az bilen akıl verir, bilmeyen eleştirir, yapamayan çamur atar.

En basitinden soslu makarna yaparsınız ikram eder oturursunuz hemen karşınızdaki yok bunun yağı az olmuş, yok tuzu çok olmuş, yok suda fazla haşlamışsın öyle değil böyle olsa iyi olurmuş falan.
İtiraf ediyorum; ben eleştirilmeyi sevmem. Karşıma işinin uzmanı biri çıkar eleştirir ve fikrini söylerse o başka tabi. Benim kast ettiğim eleştiri yaptığı alanda bir şey bilmeden konuşan kişiler. Bir defa olsun makarna yapmamış insanlar.

Kek yaparsın hemen biri yok bunun neden içine limon kabuğu koydun, neden yarısı  kakaolu da tamamı değil, neden üzümleri bu kadar az??? Sorar da sorar. Yetmez bir de fikir verir. Neymiş efendim hepsi kakaolu olsa daha iyi olurmuş. Bunu diyen adam hayatında bir kere olsun suyla unu karıştırıp hamur yapmamış biri. Ama kendindeki bu duruma bakmadan bu kadar çok soruyla yaptığın şeyi eleştirme hakkını üzerinde görebiliyor. Hâlbuki kakaolu ile sade halin ayrı ayrı karışmadan pişirilmesi ne kadar zor. Bunun bile farkında değil yani. Yaptığım yemeği yemeseler hadi diyeceğim gerçekten tadını beğenmediler ondan yemiyorlar ve ondan eleştiriyorlar ama yok. Bayağı da severek yiyorlar. Afiyet olsun.

İşte bu gibi durumlara sinir oluyorum. Eleştirdiğin alanda bilgi sahibi değilsen eleştirme kardeşim! Sus otur oraya. Eleştirme beni. Sadece fikrini söyle. Neden öyleymiş neden böyle yapmışım diye yargılama. Belki benim canım o gün sade kek yemek istedi ya da limonlu ya da belki elimde az üzüm vardı ondan üzümü az oldu. Nerden biliyorsun da eleştiriyorsun.

Yok, efendim yok!

Biz milletçe böyleyiz. Çok güzel eleştiririz ama bir şey bilmeden.

Bilenin de yapmasından rahatsız oluruz. Hadi biri yapsın diye bekleriz. Sonra biri yapmaya kalkınca bu sefer de onun işine çamur atarız.

Ben size söyleyeyim; biz adam olmayız.

24 Ocak 2012

Seçmek ve Tercih Etmek


Şimdi size bir olay ve olayın gidişatını anlatacağım.

Önünüzde girip çalışmak istediğiniz bir proje var ve bu proje de bünyesinde çalıştıracağı kişileri rastgele seçmiyor. En az üç aşamadan geçmeniz gerekiyor. Bundan önceki iki aşamayı geçmiş ve artık üçüncü aşama olan birebir mülakatlara gelmişsiniz. Mülakat salonuna tek tek değil de üçer üçer alıyorlar. Sıra size geliyor ve sizde herkes gibi üç kişi giriyorsunuz.

Sorular devam ederken size son soru olarak “Sen bizim yerimizde olsaydın ve aranızdan sadece birini seçmememiz gerekseydi sen kimi seçerdin?” sorusunu soruyorlar.

Birinci kişi: Benim için seçilmek ve tercih edilmek iki önemli kavram. Bunu şöyle açıklamam gerekirse, önünüzde pilav ve makarna var ve siz pilavı yemek istiyorsanız pilavı tercih edersiniz. Fakat domatesli makarna ve sade makarna varsa o zamanda domatesli makarnayı seçersiniz. İşte bu nedenle bende seçilen kişi olmak isterim.

İkinci kişi: Ben kendimi aslında bu iş için yetersiz görüyorum fakat bu işin içinde çalışan arkadaşımı gördükçe ne yaptığınızı da merak ediyorum. Bu nedenle seçilebilirim.

Üçüncü kişi: Ben nasıl olsa bu tarz projelerde görev alıyorum. Seçilemesem de sorun olmaz nasıl olsa kendi yolumu bulur ve çizerim. Bence ikinci kişi seçilmeli.


Şimdi asıl sorum geliyor: Sizce kim seçilmiş olabilir?
Hmm…
Evet…
Biraz düşünün…


Söylüyorum: İkinci kişi seçildi.

Nasıl oldu bende bilmiyorum ama ikinci kişi seçildi. Yani kendini yetersiz gören ve seçilirsem sorun olmaz şeklinde takılan kişi seçildi.

Sonuçta son aşamaya kadar gelmişiz ve istemiyorsanız son aşamaya kadar neden geldiniz?! Ayrıca istemiyorsanız istemiyorum deyin. İsteyeni seçmeyip yetersizim diyeni seçmek bence çok büyük bir saçmalık!

İşe girerken patron soracak “Evet Z.S Hanım, sizce bu işte başarılı olabilecek misiniz?”. Bende diyeceğim ki “Hayır efendim, ben yetersizim. Öylesine başvurdum. Baktım herkes başvuruyor bende merak ettim bu insanlar ne yapıyorlar.” ve patron bu cevabımdan etkilenip beni seçecek. Biri bana buradaki 7 farklı bulsun ve nerede yanlış yaptığımı o nedenle de seçilmediğimi söylesin.

Çok sinir oldum çook!!!

21 Ocak 2012

90'lar


Nereden çıktı şimdi bu 90’lar konusu derseniz uzun zamandır yazmak istiyordum da Twitter da TT listesinde görünce işte zamanı dedim =)

Ben 70’leri ve 80’leri sadece izlediğim ve okuduğum kadar biliyorum ama 90’lar başka hatta bambaşka benim için ;)

Resmi olarak 90’lar çocuğuyum ben =))


O zaman 90’lar deyince bakalım benim aklıma ilk neler geliyormuş:

*Sokak oyunlarımız. Biz apartmanımıza yeni taşındığımızda herkesin çocukları vardı. İşin güzel yanı yaşıtımın çok olması ve her birinin de abi/ablalarının olmasıydı. Yani herkesin bir eşi vardı. Sonuç böyle olunca da birbirimizi gaza getirecek, oyunların hiç bitmemesi için dua edip annelerimize yalvaracak günlerimiz çok oluyordu. Ne oyunlar oynardık öyle yaa =) Saklambaç favorimizdi. İlk o yaşlarda çanak çömlek diye bir hile yolunun olduğunu öğrenmiştim. O günden sonra da saymayı değil de saklanmayı daha çok sever hale gelmiştim. Gece olunca abi ve ablalarımızda bize katılır gece saklambacı oynardık. En eğlenceli zamanlar gece oynanan saklambaç olurdu. Ailelerimiz balkonlardan bizi izler bizde sokak lambasının ışığında bir oraya bir buraya kaçışırdık. Yerden yüksek, körebe, dansa davet, elim sende, köşe kapmaca, istop, çürük yumurta, sek sek, ip atlamak, kulaktan kulağa, sessiz sinema, evcilik, çamurlarla pasta börek yapmak ilk aklıma gelenler.

*Anaokuluna giderken midemin bulandığını hatırlıyorum. Evden rahat rahat çıkardım hatta çok mutlu olurdum fakat ne zaman kampüsün içine girer ve ben o dikdörtgen taşları görürdüm işte o zaman bende başlardı bir öğürtü hali. Ee noldu şimdi anaokulumun karşınsın da ki bölümümde okuyorum =) Size bir sır vereyim mi?! Hala o taşlar yerli yerinde ve ben o taşları yürümeden bölümüme giremiyorum. İtiraf kısmım ise burası: hala o taşları görünce kimseye çaktırmasam da içim bir tuhaf oluyor. O yüzden oradan geçerken hiç önüme bakmam =) Bunun yanında şunu da söyleyeyim bugün rektör çıkıp o taşları değiştiriyoruz dese inanın en başta karşı çıkan ben olurum. Öylede çocukluğuma ve geçmişime bağlı bir insanım ben ;)

*Sabahçı/öğlenci olup okulda hangisinin daha iyi olduğunu bıkmadan usanmadan tartışmaktı. Bir sene sabahçıysanız bir sonraki sene öğlenci olurdunuz. Öğlenciyseniz akşam hava kararınca eve gelir fakat sabah geç kalktığınız için mutlu olurdunuz. Sabahçıysanız ise sabahın köründe kalkıp derse gider fakat bütün öğlenden sonranız boş olduğu için bu seferde mutlu olurdunuz. Andımızı okumak için herkesin Atatürk büstüne çıkmasını hatırlıyorum. Öyle üç beş kişi olmazdı benim okulumda. En az 7 =))

*Beden derslerinde “Uzun kollu sıra ol!” diye bir şey vardı. Ardından söylenen “Arkadaşının ensesine bak!” Komutunu bu yaşıma geldim hala unutamıyorum. Hep önüme erkek arkadaşım gelirdi ve o zaman ensesine bakmayı gerçek sanıp harbiden ensesine bakardım. Bir ara sıkıntıdan benlerini saymıştım çocuğun #)

Yazım o kadar uzun oldu ki part part yayınlamaya karar verdim =))

14 Ocak 2012

Ocak Geldi De Geçiyor Bile



Aynen başlığımda da dediğim gibi, ocak geldi de geçiyor bile =) Tabi ben final tatili ardından iki haftalık final haftamda boğuşurken inanına günlerden hangi günmüş ayın kaçıymış bide 2012’ye girmişiz gibi durumları sindiremedim. Hâlbuki 2012’yi çok merak ediyorum =)

Her zaman dediğim gibi hayat üzüntüsüyle de, sevinciyle de devam ediyor. Bugün üzüldüğünüz şey hemen ardından gelen güzel haberlerle bir anda dağılıyor.

Yeni mutlu haberimiz ise kuzenimi nişanladık =) Vayy bee..yıllara bak! Daha yeni arkadaşlarımın nişan haberleri için erken derken kuzenim nişanlandı =) Büyüyoruz valla yaa. İnsan belli bir yaşa gelince önce arkadaşlarının nişan haberlerini almaya başlıyor sonra erkek arkadaşlarımın askerlik haberlerini derken evlilikler ve düğünler başlıyor daha doğrusu başlıyormuş. Sonra hangi haberleri alacağız ben söyleyeyim. Mini mini benim arkadaşlarımın “Jr” larının haberlerini ;) Bütün bunlar olurken benim kimseyi bulamayıp yalnız bir bayan olarak izlemem ise çok farklı olacak biliyorum #)

Ne tuhaf durumlar dimi?! Sen ki dört sene aynı sınıfta eğitim gördüğün arkadaşının evlilik haberini al bir başkasının ise askere gitme haberini. Yazarken daha gerçek geldi. Farklı farklı hayatlar farklı farklı kararlar… Ben şimdi sadece okumayı ve mesleğimi düşünürken yanımda yıllarca oturmuş en yakın arkadaşım ise evleniyor. Bundan sekiz sene önce bize böyle bir şey deseler yok artık ne alaka der bide üzerine daha çok var deyip kesin cümleler kurardık. İşte o daha çok varlar bitti ve şimdi seçim zamanındayız. Büyüdükçe daha çok ağlar oldum. Düğünlerde, nikâhlarda, kız istemelerde, nişanlarda ya da mezun olma durumlarında. Beni ağlatacak kadar üzen bir şeyle karşılaşamıyorum uzun zamandır. En büyüğünü yaşadıktan sonra hiçbir şey ağlatmıyor artık beni. Kimse inanmıyor bu dediğime ama durum bu.

Sizi unuttum sandınız dimi?! Ama unutmadım ve bütün ocak ayının özetini geçtim size =)
Şimdi derslerime dönsem iyi olacak. Malum son haftama girip son 4 finalimi de vermem lazım.
Bana şans dileyin çünkü çok ihtiyacım var ;)

Aşk!


Âşık olmayı özledim ben.

Âşık olup şarkıların bana farklı anlamlar yüklediği zamanları,
Her cümleden bir anlam çıkarmaya çalışmayı,
Düşüncelerimi onun üzerinden kurgulamayı,
Tartıştığımız bir konu hakkında yazılar yazmayı,
Buluşmaya gitmeden önce ne giymeliyim diye düşünmeyi özledim.
Uzun uzun dolabımın karşına oturup sonunda “Uff! Giyecek bir şey de yok!” demeyi özledim.

Çiçek almayı,
Uyuyamamayı,
Şemsiye taşımamayı,
Yemek yiyemediğim zamanları,
Yeni tarifler aramayı ve yapıp tattırmayı özledim.

Kıskanıp çaktırmadan sorgulamayı,
Öylece uzanıp ve sadece gökyüzüne bakıp mutlu olmayı,
İyi geceler dileyip sonra da muhabbetin bitmesini istemediğimi söyleyemediğim zamanları,
Kitapçılarda gördüğüm her kitaptan bir cümle çalıp okuduğu kitapların arasına sıkıştırmayı özledim.


Hayat, aşıkken daha güzel değil mi?!
Âşık olmak sonra da sevmek…
Yazarken mutlu oldum =))
Siz âşık olunca yaptıklarınızdan neleri özlediniz?

Yazı Yazmak...

Yazı yazmak…
Ouvv...
Yazı yazmak benim için,
Tutku.
Bağımlılık.
Kafamı boşaltma hobim.
Belki de alışkanlığım.
Yazdıkça gelişmeye başladığım bir alan.

Yazarken mutlu da oluyorum mutsuzda.
Yazarken düşünüyorum.
Kendimi yazarak ifade ediyorum.
En samimi, en doğal halimle geçiyorum klavyemin başına.
Hiçbir zaman şimdi ne yazmalıyım diye düşünmedim.
Ne yazmalıyım, konum ne olmalı acaba?
Başlık atmadım aslında hiçbir yazıma.
Direk girdim konuya ve kurdum cümlelerimi.
Sonrasında başlıklar yazdım her birine.
Başlıklar için bile uzun uzun düşündüm.

Eskiden çok hızlı konuşup cümlelerimi saniyelere sığdırırken şimdi cümlelerimi parmaklarımın hızına yetiştirmeye çalışıyorum. Yalnızken yazıyorum, otobüs beklerken yazıyorum. Bazen de dersi bırakıp hayallere daldığım zaman kendimi yazı yazarken buluyorum.

Benim temam bu işte.
Yani ben!
Her şeyiyle en samimi halimle ben!

Eskiden Blogumu sırf yazı yazmak için açmıştım. Zamanla fark ettim ki yazdıklarım gelişmeye, yaşadığım olaylar ise beni yönlendirmeye başlamış. Bunu fark ettikten sonra sizlerin de aynı düşüncelere sahip olduğunuzu öğrenmeye başladım. Sahte biri değilim ya da yazdıklarımın hiç biri sahte değil. Birebir olaylar, birebir kişiler ve birebir cümlelerle anlattım size. Samimiyetin altını doldurdum. Ben içten oldukça sevdiniz ve okudunuz. Benim en büyük tutkumu artık biliyorsunuz hatta şimdi hep beraber paylaşıyoruz.

Günün sözüyle hatta benim sözümle yazımı bitiriyorum:

“Mutlu olmak, hayatta karşılaştığınız her olayın sonunda olaylara bakış açınızla gerçekleşen bir şeydir.”