Günaydın. Guten
Morgen!
Biliyorum biliyorum
sizi ve Bloğumu çok boşladım ama buraya geldiğimden beri yaşadığım
koşuşturmacada bir gün olsun sakin günüm olmadı ki.
8 gün mü olmuş hobaa
o kadar olmuş mu ya?! =)))
Şu 8 günde en çok sevindiğim olay internetime kavuşmam oldu.
Çünkü telefonumu yurtdışına kapatmış, tek umudumu mail ve Skype’a bağlamıştım. Sonra
size yazılar yazacak yayınlayacaktım. Şimdilerde netten bilet alıp geziyorum
falan filan meşguliyetim internetle oluyo anlayacağınız.
İlk günden başlayalım mı? Sabahın 7’sinde uçağım vardı. Tabi
ben kargalar b*kunu yemeden önce yani sabahın 5’inde İzmir Adnan Menderes Havaalanındaydım
(Havaalanı mı Havalimanı mı hala belirsizken ben havaalanını tercih ediyorum.).
Aktarmalı Frankfurt’a gideceğim için önce İstanbul Sabiha Gökçen Havaalanına
gitmem gerekiyordu. Biletimi ve yerimi bir gece önceden check-in ini yapmıştım.
Koltuğum falan belliydi. Asıl biletimi de aldıktan sonra bavulumu teslim, annemlerle
vedalaştıktan ve fotolarını çektikten sonra iç hatlara geçtim.
Açtım! Sabahın 3’ünde (Bazı kimseler için gece 3 doğru.)
kalkmış, duş almış ama kahvaltı yapmamıştım.

“Açlıktan da ölünmez ki kızım.”
deyip paraya kıydım ve tost - su aldım (Havaalanında su 2,5tl! Hani bilin yani.
Su sokmak yasak olduğu için zorunlu bu parayı veriyorsunuz. Ha derseniz “Ben 7 saat
susuzda yaşarım.” artık o sizinle böbrekleriniz arasındaki sorun, bilemiycem #)
). Aldıklarımı yerken kapımı (Gate) buldum. Zaten AMH çok büyük bir yer değil. Bir
de iç hatlarda bayram arefesi dolayısıyla yurdum insanı daha çok vardı. Hele
bebekler offf! Millet durmamış çocuk yapmış sanki. Hep aynı yaş gurubu o
veletler! Başlarda benimle beraber taş çatlasın 10 kişi varken uçağın saati
yaklaştıkça kalabalıklaştık ve sonunda 7’de uçağımdaydım. Benim için ilk uçak
deneyimim olacaktı. Yok şöyle kalkıyor, yok böyle yap, yüreğin hoplıcak,
zıplıcak, takla atıcak gibi bir sürü cümlenin gerçekliğini test etmeye sıra gelmişti.
Ben havalanırken çok mutlu oldum ya =)) Güldüm hatta. Sanırsam adrenalin ya da
merak beni mutlu ediyo hehee =)) Bu şekilde havalandıktan sonra sıra geldi
bulutları izlemeye.
En güzeli de gün
doğumunu gökyüzünde yaşamamdı ;)
Çok romantikti.
Bulutların üstündesin
ve güneş doğuyor.

Ben daha olayı kavrayamadan 45-50dk içinde SGH indik.
Kaptanınız konuşuyor kısmı da süper ;) Kendini tanıtıp hava durumunu söylüyor ya
kimse bir şey anlamıyor, anlasak napcaksak artık. Aaa hava soğukmuş inelim biz
o zaman mı dicez, ne dicez allah aşkına?! =)) Unutuyordum kaptanımız kadındı ;)
THY’ını kullandığım için daha da gururlandım kadın kaptanımızla heheyy =)) Bu
şekilde indikten sonra sıra geldi pasaport kontrolüne, onun içinde pul almam
gerekiyormuş. Kendileri 15tl canlar. Para vermeler ve harcamalar yolculuğunuz
boyunca o kadar çok olacak ki yanınıza para almadan sakın ama sakın çıkmayın!
Hem Euronuz olsun hem de Türk liranız. Yeri gelmişken söyliyim; aktarmalı
giderken bavulunuzu aktarma sırasında almıyorsunuz. Varacağınız noktaya kadar
görmüyorsunuz bile. Benimki 13kg geldi. Maksimum 30kg’nun yanında hiçbir şeydi.
Aşarsanız ekstra ödeme yapmanız gerekiyor. Benim bir de sırt çantam vardı. Onunda içine
işte elektronik aletlerimi (Özellikle laptopumu) koymuştum. Bu şekilde
pasaporttan da geçtikten sonra saate bi baktım daha 9! Benim uçağım kaçta? 12!
Bayan görevliye kapımı sordum ve “Daha erken sizin uçağınız, bu nedenle kapınız
daha belli değildir. Buyurun alışveriş yapın.” dedi. Bide bundan önceki görevli
kadının bana çemkirme olayı var ki aklıma geldikçe sinir oluyorum. Kadına “Pasaport
kontrolü nerde?” dedim anammm demez olaydım. Bi camın öbür tarafından üzerime
atlamadığı kaldı. Özel gününde miydi, manyak mıydı bilemiyorum! Manyakları
özellikle çekerim zaten. Bunu daha sonra yaşadığım olaylarda da anlatınca
anlayacaksınız. “Peki.” deyip bende başladım alışveriş yerlerini gezmeye. Dış hatlar
sanki millet alışveriş yapsın diye yaratılmış. Alışveriş yapacaksan havaalanına
gel, öyle bir durum var. Gez gez sonra alacak bir şey bulama ve bol bol su içip
bir kafede otur. Sonra uyan ve bi bak etrafında 6 çocuk, bir baba ve bir
anneden oluşan Arap bir aile oturuyor olsun. Ya beni güvenli buldular ya da
adam kızlarını ben kızım diye yanıma oturttu. Böyle uyu, gez derken sonunda
kapı numaram belli oldu ve bende kalkıp kapımı bulmaya gittim. Dış hatlar öyle
bir yer ki her milletten insan var. Herkes İngilizce konuşuyor, biliyor ve o
kadar çok dil duyuyorsunuz ki şaşıp kalıyorsunuz. Beni bile yabancı sandılar.
Sanırsam yanıp kapkara gitmemden dolayı böyle olmuş olabilir =) Sonunda uçağıma
bindim ve 2,5 saat sonra Frankfurt’taydım. Yanıma oturan iki Alman ile biraz İngilizce
biraz Almanca konuştum. Sonrasında da uyumuşum zaten. Makedonya’dan geçerken
görülecek hiçbir şey yoktu. Yoksa o kadar zaman geçmiyor. Uçakta en çok
sevdiğim şey, uçağın sağa ve sola dönüş yaptığı, eğildiğimiz zamanlarıydı. Çok güzel
bir heyecan yaratıyor adamda #)
Frankfurt’a girince hemen pasaport kontrolüne girdim ve sonra
asıl kontrole sıram geldi. İşte ikinci manyak geliyor: görevlinin tuhaf İngilizce
aksanı, benim ona İngilizce Almanca durumumu anlatma çabam resmen sinir bozucuydu
(Neyse ki zamanla sakinliğimi korumayı öğrendim de bu gibi durumlarda rahat
olabiliyorum.). Adama turistim diyorum. Türküm diyorum. Bana sorduğu sorular ve
cevaplarımız;
Alman: Ne zaman gideceksin?
Ben: 28 Ağustos.
A: Nerde kalacaksın?
B: Yurtta.
A: ???
Burada sözleşmemi gösterdim. Bana “Deniz kim?” dedi (Deniz,
odasını kiraladığım kız.). “Yakın arkadaşım.” dedim. “Ne kadar yakın?” dedi. “Çok
yakın.” dedim. “O nerde şimdi?” dedi. “Bugün Türkiye’ye döndü.” dedim. Uzun
uzun bakışmamızdan sonra “Yazar mısınız? İngilizcenizi anlamıyorum.” dedim. Yazmıyor
da sorunlu! Sonra ben kâğıt çıkardım ve yazdım bütün durumu. Sonunda anladı. Herkes
pıt pıt geçerken bende 15dk durdu. Sanki kaçak giriyorum. Her şeyim belli,
yerim belli yurdum belli. Neyse geçtim ve sıra geldi bavulumu almaya. Asıl
sorun Frankfurt Havaalanında buymuş. Dünya’nın en büyük havaalanı olduğunu
biliyordum da labirent gibi bir yer olduğunu bilmiyordum. Aynı uçakta geldiğim Türk
bir aileye takılıp buldum sonunda bavulumu. Sıra geldi Mainz’e gelmeye. Onun içinde
istasyonu buldum ve görevliye durumumu Almanca anlattım (İşte yapmıştım. İlk
dakikadan golü atmıştım hehee =)) ). Sağolsun çok yardımcı oldu. Hatta diğer
görevli amcayı çağırdı ve o görevli amca beni bizzat trenime bindirdi ve bana
metro hattının haritasını verdi. Çok sevindim len =)) Allah kimseye ilk günkü
salaklığı vermesin. Ardından yakışıklı bir Almanın yanıma oturması ve treni
bekleme faslım başladı. Tren geldi bindik, ben yerleştim bu karşıma oturdu
falan derken bir durak sonra “Hadi iniyoruz.” dedi. Bendeki “Was?” sorusu onun “Burası
son durak. Bir sonraki trene bincez.” demesiyle kendime gelmem bir oldu.
Dediğini yaptım ve bindim. Mainz’a gelişim, Jelibon’la karşılaşmam, yağmurlu
bir gün olması, odama yerleşmem ve ilk günün yorgunluğunu atlatmam hızlıca
geçilebilir. Ama şunları söyliyim; Jelibon ile doğru otobüse bindik ama yanlış
durakta indik. Asıl durağımızdayken bi sarışın uzun boylu Alman bize baktı. “Jelibon
neden millet bana bakıyor?” dediğimde “Yanmışsın, karasın ya ondandır.” dedi.
Meğerse değilmiş!!! O çocuk benim odamın görevlisi Pascalmış! Hehee sonra
öğrendim :D Çocuğa bakıp sapık muamelesi yapmama mı güleyim yoksa çocuğun benle
özel olarak ilgilenmesine mi sevineyim bilemiyorum =)) Bunun dışında Jelibonun
yurduna giderken yeniden kaybolduk.
İlk gün maceram burada
biter. Sonrasını da yayınlıcam.
Bekleyin.
xoxo
NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.