hüzün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hüzün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Temmuz 2013

Staj Sonu

Günaydın, Tünaydın ve İyi Günler millet =)
Gene uzun yollar, kilometreler yapmış ve doğal ortamıma kaçmış bulunuyorum. Hafif bir esinti, yeşillikli bahçem ve yanımda hayvanlarımla size bu yazıyı yazıyorum.

İlk günümü hatırlıyorum da Cuma son finalime girmiş daha sonuçlarımın açıklanmasına 1 hafta varken hatta bütünlemelerimde beklediğim bir tanede dersim varken başlamıştım işe (İş ortamında geçtiğimi öğrenmiş, sevincimi de orda yaşamıştım.). Staj arkadaşım D. ile günler nasıl geçecek diye düşünmüştük. İlk gün kendimiz gelmiş ama o geç kalmıştı. Onu beklerken merdivenlere oturmuş, nasıl bir yere geldim acaba deyip telefonuma bakmıştım uzun uzun hem de hiçbir şey yapmadan. Sonra D. gelmişti ve biz departmanlarımıza ayrılmıştık. O üretimdeydi bende numune. İlk gün, “Senin çalışma alanın burası.” deyip beni bir masaya oturtmuşlardı.

Nerden bilebilirdim ki sonradan o masayı, masadaki iş arkadaşlarımı, kumaş deposunu, makineleri, ofis koridorunu, camlı merdivenleri, depoya giden o uzun yolu, yemekhanede yemek veren o amcayı, servis şoförünün çingene şarkılarını, tatlı atışmalarını, kadın erkek muhabbetlerini, cuma günleri öğle arasında yenen çiğdemleri, uzun öğle aralarını, bozuk döner sandalyeyi (Sizi kalkarken üzerinden atıyor ve uzun süre oturursanız da kendiliğinden aşağıya iniyor. Kafasına göre takılıyor anlayacağınız #) ) gitmelerimi, gelmelerimi, kartela yazmayı, o kartelayı doldurmayı, zımbalamayı özleyeceğimi…

İlk hafta 6’da kalkıp 6:30’da servise zor yetişen ben, her hafta 15dk erken kalkmaya başlamıştım. Son hafta artık 05:15’de kalkar olmuştum. Bu benim işimi sevdiğimin bir göstergesiydi. İlk gün D. ile beraber akşam koltukta sızmamız, alışana kadar yemek yiyip direk uyumamız ve birbirimize dalgın dalgın baktığımız günleri hatırlıyorum da şimdilerde çok uzak gelmiyor. Onun kendi departmanın da sıkıldığını görüyordum. Bütün gün ayakta duruyor sonra içinden esniyordu. Bense habere hareket ediyor, yorulmak nedir bilmiyordum. İşkolik bir yapım olduğu için boş kaldığımda uykum geliyordu. Düzenli ya da simetri takıntım olduğunu S. Ablaya çaktırmadan masayı düzeltirken gösteriyordum. Sonunda fark etmişlerdi. İlk zamanlar her zaman tanışmadır zaten. D.’nin yanına gidip birkaç günde onun departmanın da kaldım. Orayı da sevdim, sıkıcıydı, sabit bir hali vardı ama sevmiştim işte. En azından D.’yi neşelendiriyor, ofis ortamından biraz olsun onu uzaklaştırıyordum. Belki de amacım onu oradan kurtarmaktı. Sıkılmasını engellemekti.

Günler benim için bir kaç sinir bozcusu günün dışında çok güzel geçti. Dün son günümüzdü. Dediğim gibi 4 hafta su gibi akıp geçmişti. S. Ablayı, H. Ablayı, E. Ablayı, N. Ablayı, E. Hanımı hatta D.’yi bile özlicem. W.’nın ilk günler bana tuhaf tuhaf baktığı zamanlar “Bu bayanın benimle ne sorunu var?” diye kendime sormuş sonra alışveriş merkezinde karşılaşmış ve ayaküstü konuşmuştuk. Ertesi gün Etiform (Sonunda seveni bulmuş, yanımda taşımam bir işe yaramıştı.) vermem ve sık sık karşılaşmamız, ona yardım etmem sonucunda oda beni sevmişti. Belki de ben onun sandığı gibi biri çıkmamıştım ve bu halimi tanımış, sevmişti. Akşam olurken tek tek herkesle vedalaşmak inanın çok zor oldu. Son kez depoya giderken ki o yolda yürümek, işçilerle de vedalaşmak çok ama çok zor oldu. Hüzünlenmedim dersem yalan olur. Herkesin “4 hafta oldu mu ya, ne kadar çabuk geçti.” demesi ortak cümleydi. Bu iyi bir şey sanırsam =)

Son gün kumaş deposuna gittiğimde açılmış kumaşların üzerine uzanmış (Tamam tamam bildiğiniz ağzı açık uyuyordu hehee) O.’yı gördüm. Yorgunluktan kıvrılmış oraya, hafifte esiyordu ohh mis gibi yer ;) Önce aklıma ağzına pipet koyup fotosunu çekmek geldi ama kızar diye vazgeçtim (Bunu ona sonra anlattığımda yapsaydın, kızmazdım dedi.). Elimde numune makasım vardı. Başladım bunun koluna sürmeye, soğuk soğuk yumuşak ucunu dokundurdukça huylanmaya başladı. Sonunda da uyandı zaten. Beni gördüğü andaki şaşkın ve ardından gülümsemesi güzeldi =))

İçimden bir ses bir şekilde orada tanıştığım kişilerle iş hayatımda da karşılaşacağımı söylüyor. Dünya küçük karşılaşacağız ve beraber çalışacağız. Aylar önce gördüğüm rüyayı geçen gün yeniden yaşadım. Masanın bir ucundayım ve masadaki herkes rüyamdaki gibi otuyordu. 30snlik bir andı ama aylar öncesinde bu rüyayı gördüğümde kim bu insanlar ya deyip uyanmıştım. Kendimden korkuyorum =) Her şey akışında devam ediyor. Öncesinde gördüğüm anlar tek tek yaşanıyor.

İşin en tuhaf anı ise D. ile servislere binmeden önce sarılıp vedalaşmamızdı.
En sona kendimizi bırakmıştık.
Vedaları sevmem ben.
Kaçan gidenlerdenimdir, şu insanların sevmediği tiplerden.
Dolan gözlerimi saklamak gün içinde zor oldu.

10 Kasım 2012

Olmasaydın Olmazdık

Bir kayıp, bir acı.
Yıllar geçse de aynı günde, aynı hisler ile birleşen bir millet, bir ülke.
Bayrakların yarıya indiği, sessizce saygıya durulduğu, zaman olarak kısa ama geçmişten bugüne o uzun dakikalar.
74 yıl geçmiş. Koskoca 74 yıl.

Bazı insanlar vardır isimleriyle yaşar. Bazı insanlar vardır yaptıklarıyla, bazıları da düşünceleriyle. Atatürk sadece bir kalıba giren biri değildi. O hem düşünce adamı, hem döneminin ilerisinde bir beyefendi, asker, başbakan, cumhurbaşkanı, Türk milletinin öncüsü her şeyin ötesinde o bizi “BİZ” yapan ve ilk adımı atan önderdi.

Bugünlerde bir beden, bir vücut gibi göstermeye çalışanlara inat o düşüncelerin adamıydı ve halada öyle. Atatürk’ü sevmiyorum, büstlerini kaldırın, heykellerini yok edin, kitaplarını kütüphanelerden kaldırın, derslerde fazla bilgi olmasın diye yapılan bütün bu terbiyesizliklere inat birleşen bir milletiz biz. Bütün bunları yapan insanlara terbiyesiz, hain, yalaka, saygısız diyorum. Sen ki bunları söylemeye cesaret edebiliyorsun ama nasıl söyleyebildiğini düşünüyor musun?

Bu ülkede özgür doğduysan,
Bunu söylediğin zaman kellen uçmuyorsa,
Evinde mandası olduğun ülkenin bayrağını asmak zorunda kalmıyorsan,
Kendi bayramlarını kutlayabiliyor, başkasını bayramlarını kutlamak zorunda kalmıyorsan,
Dilini konuşabilip, kendi alfabeni kullanıyor ve çocuklarına istediğin isimleri verebiliyorken hala bu cümleleri bu tarz kendinden emin yüzsüzce konuşabilir miydi bu insanlar çok merak ediyorum.

Acımızı her sene tazelemeyelim deyip bu anma gününü kaldırmak isteyen zihniyete sesleniyorum:
Atatürk’ü anmayacağız da kimi anacağız?!

Her şeyimiz gittikten sonra elimizde ne kalacak ki?! Kadını zaten kadın yerine koymayan bu ülkedeki adamların lider diye geçtiği günlerde ben adam gibi adam olan Atatürkümü bırakında istediğim gibi anayım. Bugün TVler de eğlence programlarını görmek istemiyorum. Seda Sayan’ın çıkıp göbek atarak programını açmasını sonra çok üzgünüm aslında değip ağlamasını, magazin programlarındaki kahkahayı, göbek şovlarını görmek istemiyorum. Ekranların sağ üst köşesine bir bayrak ve Atatürk resmi konulmasıyla anma olmaz!
Şov devam etmeliymiş falan filan. Konser değil bu! Bu ölen bir liderin, bütün bu milleti bir araya getirip birleştiren kişinin ölüm günü.

Geçen derste profesör şöyle dedi: benim gençliğimde herkes sağcısı da solcusu da “Bu ülkenin geleceği ne olacak?” diye sorar ve tartışırdı. Yöntemleri farklıydı ama amaçları birdi. Ama şimdi herkes “Benim geleceğim ne olacak?” diye soruyor.

Hocama sonsuz katılıyorum. Ekranlardaki para hırsı bir günlük bile olsa yok olmuyor. Herkes sabah kalkıyor sanki bugün Atatürkümün aramızdan ayrılışının sadece Türkiye’nin değil dünyanın böyle bir lideri kaybedişinin 74.yılı değilmiş gibi gününe devam ediyor.

Ey Atam! Olmasaydın Olmazdık…

4 Kasım 2011

Üzülüyorsam Nedeni Var Demektir

Hani dün yayınladığım yazımda “Hiçbir zaman hayatımda yalnız kalabileceğimi düşünmedim.” diyorum ya, hayat o kadar iyi insana haddini bildiriyor ki o dediğim lafın sabahına liseden bir kız arkadaşımın bu sabah annesinin vefat haberin aldım. Bugün cenazesi kalkacakmış. Ne kadar orada olmak isterdim, yanında bulunmak, teselli etmek ya da edebilmek. Evet, hiçbir şey bunu teselli edemez biliyorum ama acısını biraz da olsa azaltabilir.

Bundan birkaç ay önce de yakın bir kız arkadaşımın babası vefat etmişti. İlk işimiz ders çıkışı yanına gitmek oldu.

Aslında biz liseden mezun olduktan sonra daha bir büyüdük, daha bir birbirimize kenetlendik. Farklı bölümler, farklı üniversitelerde de olsak bir haberle yeniden toplandık. Ve bu sadece bir sınıf için geçerli değildi. Biz bütün sınıflar birdik. Şimdide aynı şeyi yeniden yapıyoruz. Arkadaşımızın yanına gidip ona destek olmak için toplanıyoruz. Hocalarımız da bizim yanımızda. Büyüyoruz diyorum ya işte bunu bir tek ben yaşamıyorum. Herkesin kendi acısı ve kendi sorunları var. Yeri geliyor bu sorunlar içinde boğuluyoruz ama gene bizi bu durumdan kurtaran hepimiz oluyoruz. Kimse istemez tabi acılarla büyümeyi, bu şekilde daha bi kenetlenmeyi ama bizim kaderimizde de bu var gibi.

Üniversite insanı hayata hazırlarmış. Aslında insanı hayata hazırlayan etrafımızdaki kişiler.
Ailem ve arkadaşlarım…
Dostlar acı günde mi belli olur gerçekten?
Hayat bizi bu tarz acılarla mı sınıyor?
Bunları başarıyla atlattığımız da mı tam olarak büyümüş olacağız?
Olgunlaşmak dediğimiz kelimenin içini bunlar mı dolduracak?
Sorular sorular ve sorular…

Dünkü duygusal halimin üzerine bu sabah aldığım bu üzücü haber sonucunda inanın üzerimde hiç hayat enerjisi kalmadı.

3 Ağustos 2011

Bir Dönemin Sonu Bir Başka Dönemin Başlangıcıdır

Uzun süredir bir türlü karşılaşamadığım ve görüşemediğim bir arkadaşımdan nişan haberi aldım. Öyle böyle değil, 4 sene liseyi beraber okumuş ve sonra kazandığımız üniversiteler farklı illerde olduğu için ayrı düşmüş ve şimdilerde arkadaşım nişanlanmış. İnsana ilk duyduğunda bir garip gelse de düşündükçe ayrı bir mutlu oluyorum, yüzümde kocaman bir gülümseme oluyo =) Hatta o bu olayı söylerken ben bir sürü plan yapmaya bile başlamıştım.  Durmadan söylüyorum üzerimde şu sıralar bir duygusallık var diye… Bu haberi alınca da sevinç yerini hüzne bıraktı bir an. Büyüdük biz yaa… O kadar büyüdük ki artık nişanlanıp daha sonrasında da evleneceğiz.
  
Nerde o eski okuldan kaçtığımız kaçarken ise tellerden atlarken dizimizi kolumuzu acıttığımız, hocaları sinir etmek için almanca saçma sapan cümleler kurduğumuz, sırf bahçede on tur atmamak için numaradan birbirimizi düşürdüğümüz, asi olacağız diye uyuşturucu kitaplarını karıştırdığımız, sıra kavgaları yaptığımız, erkek muhabetleriyle son noktayı aşındırdığımız, yaşadıklarımızı paylaştığımız, stad dans görevlerinde birbirimizi idare ettiğimiz, törenlerden sonra saçı açık okula girmek yasak olduğu için birbirimizin saçını kapıdan geçene kadar topladığımız, makyajımızı kapıda kontrol ettiğimiz sonra içeri girince kızlar tuvaletinde tazelediğimiz, Şebnem Ferah şarkılarını ezberleyip sözlerini ise sıraya döşediğimiz sonra da bu dizelerin arasına kopyaları sıkıştırdığımız günler…

Bunları bu şekilde yazınca bir an da olsa yaşadıklarımız çok uzaklarda kaldı. Şimdi benim arkadaşım yakında evlenecek öyle mi. Sık sık yazıyorum ki kendimi alıştırabileyim. Böyle filmlerdeki gibi nedimeleri mi olacağız biz şimdi onun =)) Gözümün önüne geldikçe bi tuhaf oluyorum =)

Benim için evlilik, biriyle yaşamak gibi düşünceler ne kadar uzakta olsa arkadaşlarımı bu şekilde gördüğüm zaman “Acaba?” diyorum.

Bugün bir yarışma gördüm ve katılmak istedim fakat yarışmanın 18 yaşını geçmemiş gençler için olduğunu fark ettim. Böyle dedikleri zaman “Büyüdün artık kızım sen” diyorum kendime. BÜYÜDÜN… Büyüdük mü gerçekten? Arkadaşımın nikâhın da ağlayan taraf olacağım kesin. Kız tarafı hep ağlarmış zaten =)) Yavaş yavaş bu tarz şeyleri de öğrenmeye başladım, hehe :D  :D

Bu yaz o kadar bereketliydi ki evlenenler, nişanlananlar… Bol bol düğünler, eğlenceler… Hiç sıkılmadım valla =))

Bu haberi aldığım zaman bir şeylerin geride kaldığını fark ettim.
Bir dönem kapanmıştı artık.
Nostalji ya da anılardan bahseder olacağız bir süre sonra.
Geçmişi konuşup güleceğiz, bol bol hatta en büyüğünden kahkahalar atacağız.
Büyük bir masada oturup birbirimize bakacağız ve sadece gözlerimizle anlaşacağız.
Sessiz sessiz uzun bir konuşma yapacağız.
Saatler ilerledikçe hüzün çökecek üstümüze ve gecenin sonunda herkes kendi evine dağılacak.
Sonuç olarak yeni bir dönem başlayacak.

Bu yeni dönemi hüzünle karşılasam da aslında çok mutluyum. Bu mutluluğu ise buradan herkesle paylaşmak istedim. Ne diyebilirim ki yaşlandıkça duygusallaşıyorum galiba =))

27 Mart 2011

25 Mart


25 Mart Benim Doğum Günümdü.

Aslında Cuma günü yazımı yazmak istemiştim. Bu amaçla bilgisayarın başına oturmuş daha sonra arkadaşımla konuşmaya dalıp sabahın ilk ışıklarıyla yatağıma yattım. Uzun zamandır konuşmayınca hep böyle oluyo =)
Yıllar içinde anladığım şey, doğum günlerinde önemli olan pasta, hediye ya da o anın verdiği mutluluk değil, sevdiklerinin tam olarak yanında olması. Bu anın verdiği mutluluk asıl önemli olan. Bende bir kaç yıldır bu şekilde kutluyorum. Hediye istemiyorum kimseden. Sadece hatırlanmak, sevildiğimi, önemsendiğimi bilmek istiyorum. İleride hepimiz yalnız kalacağız. İşte o zaman bu kadar çok kişi etrafımızda olmayacak. Her gün tanıştığımız insanlar, yüz yüze baktığımız arkadaşlar…  Sırayla yok olacaklar. Kıymet, yanındayken bilinen duygu… Kaybedince hiçbir anlamı olmuyor. Pişmanlıklar, üzüntüler… Bunu yapmayalım kendimize.

İşte ben bu düşüncelerle üfledim mumuma.
Büyük istekler ve dileklerin yanında çok küçük gibi durabilir ama uzun bir yaşamda bu istek hayatınızın anlamı da olabilir.
Daha hayatımı tam yaşamadım.
Yani geriye dönüp baktığım zaman evet bir şeyleri geride bırakmış ve bir şeyleri de geçmişten çıkarmışım.
Ama daha yapmadıklarım var, sevmediklerim, başarmadıklarım, başaracaklarım var en önde duran.
İsteklerim, arzularım, umutlarım var bunların yanında.
Bir günlük doğum günü aslında yıl içinde yeniden başlamak için bir araç.

Yavaş yavaş büyüyoruz. Geçen gece konuştuğum arkadaşım “Sende beni çeken bir şey var ama nedir?” diye sordu. Düşündüm. Kendime göre bir cevap verdim içimde. Karşılıklı biraz düşündükçe “Senin farkın birlikte büyümemiz herhalde.” dedi. Evet öyleydi. İşte en güzel olan bu. Ben seviyorum. Ve geçen gün eski ama çok eski 2 arkadaşımla bir şeyler yapma fikrini düşündüm. Hepimiz ayrı uçlarda da olsak bunu yapacak kişi bendim ve hemen işlere yoğunlaştım. Vizelerim bitsin bunu hemen halledeceğim.


Cuma günü ise bölümdeki tek dersim ekonomiydi. Laboratuvarım bu hafta yoktu. Bizde arkadaşlarla Alsancak’a gittik. Kız kıza eğlendik, güldük, açıldık, moral depoladık ve tabi kız kıza dedikodunun dibine vurduk  =)) olmazsa olmazdı zaten ;) eve geldiğimde ailemle yeniden kutladım. Masanın başına geldiğimde düşündüm bunları. Cuma günü uzun uzun baktım insanlara yeni bir ben doğarken bir adım sonra herkesi kaybedecekmişim gibi izledim onları. Gençliğimin geçtiği sokaklara baktım. Yaşlandığımı düşündüm. Hüzünlendim. Bir gün de olsa hayata her zamankinden farklı baktım. Fark edenler oldu bunu ama onlara da açıklayamadım. Nasıl açıklarsın ki içinden geçenleri. Bu kadar uzun konuşsam dinler mi ki beni?

Yoğun tempoda biraz nefes almak insanı harika hissettiriyor.
Sabahlamak ve günün ilk ışıklarıyla “Yeni bir gün” ü karşılamak.

Evet, doğum günüm geçti ama bu sefer çok anlamlı oldu =)

Hayat o kadar da kolay değil.
Bu zor yolda herkesin sevdikleriyle olmasını diliyorum.
Yanınızdakilerin kıymetini bilin.
Benim yaptığım gibi kıymetini sonradan anlamayın.
Pişmanlıklarınızla yaşamayın.
Çok sıkılırsanız deniz kenarına gidin bağırın ağlayın…



"Sage einen Menschen so oft wie du kannst; das du ihn lieb hast; denn der Tag wierd kommen an dem es zu Spät ist."

1 Ocak 2011

Zaman hiç durmamıştı...

 
Artık geçmişimi bırakmalıyım.
Hayatımda “eski” olan her şeyin özgür olması lazım.
Ben bunu bugün saatim kırılınca anladım.
Öylece düştü yere ve kırıldı…
Geriye sadece akrep ve yelkovanı kaldı.
Birlikte ve hiç bir şey olmamış gibi
yelkovan hareket etti, akrep ise onu takip…
Zaman hiç durmamıştı.
Bu olayda ise üzülen ben olmuştum.
Neler yaşamamıştık ki biz beraber.
Şimdi düşününce yaşadıklarımızı anlatacak kelimeleri bulamıyorum.
En iyi ifade yaşanmışlıkların bende oluşturduğu his.
Tarifsiz bir üzüntü var şimdi üstümde.
Hele sabahtan beri azalmayıp
Artan heyecanıma bir şey demiyorum.

Nerden çıktı şimdi bu?

Aslında saatim kırıldığı zaman hayatımın nasıl değiştiğini fark ettim.
Ve bu nedenle üzüldüm galiba…
Sevip de kaybettiğimiz insanları bilmek, buna alışmak ve bu hislerle yeni bir yıla girmek…
Ne kadar hızla geçiyor zaman.
Ağlamak istedim ama yapamadım.
Kendimi tuttum ve sıktım.
Sokaktayım ve insanların bakışlarından kaçıyorum.
Biliyorum yüzüm asık ama şimdi yüzüme sahte bir gülümseme yerleştiriyorum ve derse giriyorum.
Çünkü biliyorum ki bunu dışarı yansıtmak bana hiçbir zaman iyi gelmeyecek…


NOT: Bu yazının üzerine Hülya Avşar'dan Sonsuza Dek parçasını dinledim ve bence sizde dinleyin...