çocukluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocukluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2014

Sen! Alışabilir Misin?


Sakin bir hayat istiyorum. Yavaş yavaş sakinliğime kavuştum derken bir olay oluyor, bir rüzgar esiyor ve bir anda hayat ters düz oluyor. Bir gecede olanlar ve benim ertesi gün öğrenmem. İnternette görmem. Artık hayatta olmadığını duymam. Bunların hepsi birikince ağır geliyor işte. Yavaş yavaş yoruluyorum. İnsanlara yansıtmak istemiyorum ama paylaşmaya ihtiyacım var. Geçen gün Turan Hocam derste son ders konuşması yaptı ve orda “Vefa. Sadakat” kelimelerini anlatırken bir hikâye anlattı. Hikâyeyi size anlatmayacağım ama o hikâyedeki şu cümle benim gözlerimin dolmasına yetti. Hoca ağladı ben ağladım.

“Geleceğini biliyordum!”

Aslında ne kadar da dolu dolu bir cümle. Hayat benim için hep böyle oluyor. Sevdiklerimi teker teker kaybediyorum. Tam diyorum kavuştum işte yanımdasın, bütün özlem bitti. Kırgınlıklar, küslükler geçti, işte burdasın karşımda en canlı kanlı haliyle sonra sevincim bir anda yok oluyor çünkü bütün sevdiklerim beni teker teker bırakıp o geri dönülmez yere gidiyorlar.

Dün öğrendim Nehir’in öldüğünü. Nehir kim mi?!  Fotoğraftaki o ortadaki kıvırcık saçlı gülen kız. Sağdaki oğlan abim, soldaki kız benim. 1993 Ağustos ve yaz kampındayız. Çadırımızın önüne biz üç çocuğu oturtmuşlar. Ben nereye bakıyorum belli değil kara kızım, Nehir 32 diş gülüyor ve abim bizi korurcasına kolunu atmış. 31 Mayıs günü bir motosiklet kazasıyla vefat etti Nehir. Eşiyle Bursa İznik yolunda kaza yapıyorlar ve oracıkta ölüyorlar. Nehir 23 yaşındaydı. Eşi Gökhan ise 24. Gencecik bir çiftti onlar. Düğün için buraya geliyorlardı.

Çocuğuz aslında. Hiç büyümüyoruz. Yıllar birer sayı olarak geçiyor. Günler sadece birbirini kovalıyor. Öldüğüyle kalıyor işte. Arkasında kocaman bir üzüntü, büyük pişmanlıklar ve keşkeler bırakarak. Bir saniye bile sonra yaşayıp yaşayamayacağımızı bilemiyorken ne kadar çok gelecek planı yapıyoruz. “Onu da yapcam, bunu da yapcam!” diyoruz. Bir hırs! Bir koşuşturmaca! Bütün bunların içinde içimizdeki çocuğu ve çocukluk anılarımızı elimizden bu şekilde kaymasına izin veriyoruz. Sonrada buna “Kader” diyoruz.

Herkes kaderini mi yaşar?
Kaderin bu dünyadan gidince geriye kalanların yaşadıkları mıdır?
Omzunda ağladığın insanın daha sonra senden ayrılmasıyla aynı ismi andığında onu hatırlaman mıdır?
Kumsalda gün batımını izlerken yüzünü, saçını okşayan rüzgârın “O” olduğunu hissetmen mi yoksa hissetmeyi istemen midir?

Hayat çok acımasız. Çok da isyana müsait. İsyan etmek istiyorum ama etmemeyi öğrettikleri için bütün bu yaşananları kabul ediyorum. Zamanla o boşlukla yaşamaya başlıyorsun. Bir şeyler hep eksik oluyor, kalıyor. Hiçbir şey onun yerini dolduramıyor. O boşluğun ne olduğunu sadece sen biliyorsun.

Şimdi söylesene;
Sen! Alışabilir Misin?

15 Aralık 2013

Babam İçin Kış


Malum kış mevsimine adam akıllı girdiğimiz (Bence PAT diye oldu) şu günlerde bizim ailede de kış hazırlığı başlamış bulunuyor. Benim için kış demek buz gibi, donmuş halde eve girdiğimde bol tarçınlı (Olmazsa olmaz) salep içmektir. Başka bir şey istemem. Dolu dolu insanı tokta tutan, tarçın ile kan şekerinizi de düzene sokan bu içecek, benim için kış demek =) Hava soğudumu alırım onları kutu kutu bir de sütü koyarım dolabıma. Sonra sabah akşam ne zaman üşüsem içerim. Yazın limonatayla yaşayan ben, kışında saleple yaşarım o derece seviyorum =))) Bunun yanında Doğadan’ın A,C,E vitaminli yeşil çayı ile Ginkgolu yeşil çayını da bu listeme ekleyebilirim. Ayrıca hazır kış gelmişken yaz boyu ördüğüm atkılarımı da takarım. Tabi olmazsa olmaz şapka koleksiyonuma da yenilerini eklerim.

Annem için kış demek kalın giyinmek demekken (Kazak, boyunluk, kaban, manto, eldiven, şapka ne varsa takar takıştırır.) babam için kış demek bayağı uzun bir liste demek ;)

Babamın listesine gelin bakalım;

1 Numara: Tavuk ve tavuk suyuna çorbalar. Çok bereketli yemek yapar babam =) Tavuğu haşlar onu sunar, suyuna çorbalar yapar. O çorbalar ama öyle boş olmaz. İçine tavuk diter, tereyağı koyar bazen de erişte ekler. Olur sana dopingli kış çorbası! Onu ye sonra yakmak için kaç saat koş, spor yap :D

2 Numara: Makarna ve bulgur pilavı. Favorimiz. Bizim akşam soframızın olmazsa olmazları. Diyet yaptığım günlerde inadına bana yaptırırdı. Bende kendimce yapardım hehee =)) Bi kere babamın mutfağıyla benim mutfağım farklı. Benim mutfağımda ya yağsız yapılır o makarna yani sosla pişer ya da çok az yağ konur (1 çay kaşığı kadarcık!). Babamınki öyle mi canım?! Bol soslu, bol yağlı yapar o makarnasını. Ondan da benim karışmamı istemez.

3 Numara: Salatalar. İşte işin en can alıcı yerindeyiz. Ben yeşillikli, bol limonlu severim ama babamın ekşiye alerjisi olduğu için limon koyamıyoruz. Koyarsak sirke! Onu da ben sevmiyorum. Öyle olunca ayırıyoruz. Vee tabi salataya konan yağ ile tuz. Babam bol yağ koyar, ben hiç ya da gene aynı 1 çay kaşığıcık. Tuz ise hiç kullanmıyorum ama yook bizimkiler “Tuzsuz bu.” derler koyarda koyarlar. Böyle durumlarda babamla gene ayrılıyoruz.

4 Numara: Ceviz, fındık, fıstık ve kuru üzüm. Hatırlıyorum da ilkokula gittiğim yıllarda okul önlüğümün cebinde hep kuru üzüm olurdu =))) O kadar çoktu ki derste yer, sıra arkadaşım Nermin’e de verir, ondan başkasına sınıfın yarısını beslerdim yaa hahaaa :D Çok yerdik çookk =)) Sonra annem önlükleri yıkarken ceplerimi kontrol etmediyse s*çtık! Yapış yapış olur o hadi bakalım yersin azarı. Ama benim suçum yoktu ki. Babam gelir önlük cebine “Üşüme kızım.” deyip koyardı. Her gün kona kona o cep davul olurdu =)) Ulen ne manyaklık. Sınıfça “Ye babam ye mod” =) Bu yaşıma geldim babam hala aynı. Neyse ki dar paça pantolon giyiyorum da bahaneyle “Yok baba sağol, yemicem.” diyebiliyorum. Diyet yaptığım zamanda babam resmen karşıma geçip bir kocaman kavanoz cevizi yiyordu #) Tabi karnınız açsa, otobüs beklerken daha da acıktıysanız cebinizden çıkan kuru yemişler o kadar tatlı gelir ki. Bunu da es geçmeyelim ;)

5 Numara: Bal, tahin & pekmez. Kilo aldırıcı bir besin grubu daha. Allahım kavanoz kavanoz. Bıraksan eve depo yapacak “Yiyin yiyin.” diye =))) O bal ne zaman alınır da ne zaman biter, yeni kavanoz ne zaman alınır hiç anlayamadım! Ya evde akşam cini var ya da hepsini babam kendi yiyo hmm O.o Benim ise şu hayatta dayanamadığım şeylerden biride tahin pekmez ama yedikçe de kilo yapan bir şey bu! Sınanıyorum valla sınanıyorum. Sonra bahara girerken kiler, mutfak temizliği yaparken “Bu kadar kavanoz nerden çıktı acaba?” diye sorar Z.S. Nerden çıktı acaba alla allah çok ilginç?! :D

Bunların hepsi babamın Denizlili olmasından dolayı. Soğuk yerde yaşaya yaşaya bu şekilde beslenmesi normal tabi.

Şimdilerde kış geldi ya artık bizim ev bunlarla dolmaya başladı.
Dünkü kahvaltıdan sonra bunu kesinkes anlamış bulunuyorum.
Hadi bakalım bu kışı da kilo almadan geçir Z.S.

İyi Haftalar

xoxo

10 Ekim 2013

Sevdiklerim Yanımdaysa Gerisi Kimin Umurunda!

Aynen öyleeee =))

Ocaktan beri görüşmediğim daha doğrusu görüşemediğim arkadaşım D. ile dün buluştuk.
Sonundaaa!!!

Nasıl mutlu oldum hatta olduk anlatamam. Onun o içten kahkahasını özlemişim.

Deli dolu anlatımını, heyecanlı konuşmasını,  olayları anlatırken anı bir daha yaşamasını, beni de hikâyeye çekmesini, laf sokmalarını, laf sokmalarımı, hikâyenin en güzel yerinde biralarımızı tokuşturmamızı, ummadığım yerde bir şey söylemesini ve boğulma atlatmamı, sıkı sıkı birbirimize sarılmamızı, geçmişte yaptığımız onca manyaklıkları, yaşadığımız olayları, çocuklukları, gençlikleri, delilikleri, dolulukları o kadar özlemişim ki anlatamam.

Dilara seni çok seviyorum arkadaşım.
Hayatımdaki en en en harbi insansın.
Yıllarca dostum dediğim insandan sende gördüğüm samimiyeti görmedim ben.

Bizim arkadaşlığımız böyle işte. Dostluğumuz. Kıskançlığın hiç olmadığı, gerektiğinde “Süpersin bebeğim.” dediğimiz, “Seksi hatun!” “Ouvv yürü taş gibisin!” sözcüklerini en samimi halimizle dile getirebildiğimiz, “En iyisi senin olsun.” mantığıyla birbirimize sunduklarımızla yaşıyoruz biz.

9 aydan beri sesini duyamamıştım. İlk zamanlar sesini duyabiliyordum. Sonralarında oda bitmişti. Evinden de taşınmıştı. Arabayla eve gelirken onun dairesinin önünden geçiyordum ki acaba evde mi, ışığı yanıyor mu diye! O 9 ayda arınmış arkadaşım. Rahatlamış. Çok iyi olmuş. Kararlar almış. Yenilemiş kendini. Zihnini. Bomba gibi bir giriş yapmış bu yıla. Dilara benim Dilaram. O orijinal kadın. Güçlü kadın. Telefonu hep samimi bir şekilde açan insan. Hayata yeniden başlayacak kadar cesur. Kararlı. İnatçı! Kendi değimiyle suya inat etse susuzluktan ölecek biri O =) 

Ben böylesini seviyorum işte.
Görüştüğümde sarılabildiğim, sıkı sıkı onu kendime çekip özlemimi giderebildiğim, sevdiğim insanları istiyorum etrafımda.
Gerisi çıksın gitsin hayatımdan. İstemiyorum artık.

xoxo

25 Mart 2013

Gün Devam Ediyor

Gün daha bitmedi biliyorum ama yazı yazmak istiyorum.
Biraz içimi dökeyim bakalım.

Beklediğim kişiler hala aramamışken beklemediğim kişilerin hepsi aradı. En yakının olanlar zaten yakınındaysa, bendeki bu bencilce düşünceler ne o zaman? Dünyaları dolaşan, özgür olan herkes yanımdaymış, öyle diyorlar.

Konuşmalıymışım.
Söylemeliymişim.
Neden neden olmayan bir şeyin üzerine gidiyim ki?

Bu gün şunu anladım; kimseye doğum gününü söyleme!

Söylemeyeceksin ve hatırlanmasını bekleyeceksin. Kendi halinde kalabilirsin. Senin gösterdiğin sevginin gramını göremeyebilirsin. Üzüleceksin ve ben, gün daha bitmeden bunu anladım. Her sevdiğim erkekten neden ayrıldığımı kavradım. Doğum günümü önemsiyorum ben! Hem de çok önemsiyorum. Yılın bir gününde özel hissetmek istiyorum. Bencilce ama istiyorum işte. Hediyeler istemiyorum. Sadece aranmak istiyorum. Bana telefonumdan ulaşabilecek kişiler varken faceden kutlamalarına gerçeği söylemek gerekirse sinir oluyorum. Telefonumdan ulaşamayacak olanlar için bir şey demiyorum ama ulaşabilecekken faceden iki cümle?! Çok tuhaf ama not aldım bunların hepsini. Ki ben arkadaşım dediğim insanlar için sürprizler hazırladım, hediyeler aldım, hepsini şaşırttım ama sonuç? Günün sonunda insana seni takmıyoruz, belki de saymıyoruz mesajı verdiler.

Çok teşekkür ediyorum hem de hepsine!

Yıllarca yaşadığım insanlar, bunu bana yapanlar. Çok bozuldum, çok kızdım. Bunu unutmamaya karar verdim. Ne sürpriz yaparım ne parti hazırlarım ne de milleti toplarım. Benim koşuşturmamın birazını toplaşıp yapsalar affedicem ama fark etmediler biliyorum. Bu hayatta politik olmak lazımmış. Sonra ben gider topluca arayalım, uykusundan uyandırıp şarkı söyleyelim bla bla!..

Aynı gün mü herkesin işi çıkar, aynı gün mü herkes kaybolur ve aynı gün mü dersleri yoğundur bu insanların?! Evet, sitem ediyorum. Yazımı okuyan herkes üzerine alınabilir.

Git ara Z.S.
Ayıp olmasın,
O senin kuzenin Z.S!
O senin akraban Z.S!
O senin arkadaşın Z.S!
O senin sevgilin Z.S!

Peki, ya bu Z.S için siz ne düşündünüz? O kadar kızdım ki size, hepinizi toplayıp bir çuvala koymak ve ardından denize atmak istiyorum. Akrabaymış, arkadaşmış ya da sevgiliymiş artık umurumda değil! İlişkilerdeki soğuk tavrımı sorgulayanlar vardı. Tepki oluşturanlar. Her sene farklı bir doğum günü yaşıyorum. Susuyor ve izliyorum. Bugün bölümden bir arkadaşım, neden doğum günüm olduğunu söylemediğimi sordu. Söylemem. Artık ilkokulda değiliz ki. Face diye bir şey var. Nasıl olsa oradaki uyarıyı göreceksin. İlkokuldaki doğum günü kutlamalarımı özledim. Sınıfça sözde sürpriz yapardık. En uzun teneffüste sınıfça “Peki & Gazoz” alır gelirdik. Herkes Pekisinin yarısını doğum günü çocuğuna verirdi. Ne kadar masumca, ne kadar saf bir kutlama. Paramız ona yeterdi. O ikisini almak lükstü ve o lüksümüzü paylaşırdık. Yarım pekiyimizle doymazdık ama gene de paylaşırdık. Doğum günü çocuğu olarak da hepsini yiyemezdin zaten. Sende dağıtırdın ve öyle geçerdi =) Güzeldi hem de çok güzeldi.

Öyle işte. Gün biterken ve akşam olurken tek istediğim arabaya binip yollarda gezinmek.
Telefonumu da evde bırakayım.
Gece yarısı olunca da faceden kutlayanlara cevap atıyım ve…

7 Eylül 2012

Tatil Güncesi …6


Hızlı bir giriş yapıp hemen olayları anlatmalıyım. Neden hızlı derseniz zamanım yok =) İşte gene o hızlı her şeye yetişmeye çalıştığım ve yetiştiğim günler geldi çattı. Yorucu ve bir o kadarda eğlenceli günler bunlar. Yorulmayı seviyorum hehe =))
Aslında insan çocukken çok fazla koşuşturması olmuyormuş.
Büyüdükçe daha çok koşuşturmaca daha çok hareket ve heyecanlar başlıyormuş.
Ee azizim naparsın yaşayarak öğreniyoruz ;)

Yeni koşuşturmacam ve başrol koşuşturmacam “Düğünümüz vaarrr” =)) Dün kına gecemiz vardı Pazar günüde düğün. Kimi evlendiriyoruz pekiii?! Kuzenimi ;) Biz erkek tarafıyız ama olsun. Bu koşuşturmacada erkek/kız fark etmiyor bence. Benim bu tarz eğlencelerdeki en sevdiğim an bütün ailenin yuvarlak bir masanın etrafında oturup bütün gece konuşması, gülmesi hatta belki halaya masaca katılması =))  Oynamasam bile ki oynamaya çalışıyorum sonuçta birinci derece yakınıyım masada oturup gülmek, eğlenmek çok hoşuma gidiyor ;)

Bunun yanında ehliyet kursuna başladım =) Sonunda trafik korkumu yendim. Heyooo alkışlar bana gelsin lütfen =)) Böyle bir korku var mı bilmiyorum tamamen benim uydurmam olan bir teşhistir. Uydurmadır yani sözün özü =)) Korkuyordum ya hem de çookk! Ama şimdi İzmir’de olanlar bilir o Ege Üniversitesi Hastanesinin önünü. Her yerden araba fırlar. Bir sağa bakarsınız bir sola sonra sola geçerken hoop bir araba çıkar önünüze. Tam anlamıyla reflekslerinizin tavan olması gereken bir yer orası. Bende Ege’de okuyan biri olarak araba kullanacaksam mecbur o yoldan gitmek zorunda olacağım. İşte bu şekilde yıllarca korka korka bu yaz tamam dedim yetti artık. Beni yetti dedirten şey o kavşak değil dikkatinizi çekerim bu yaz yalnız başıma yazlıkta kalmak oldu #) Otobüs yok! Aslında varda inince baya yürümek gerekiyor ee bavul falan sırt çantası derken + İzmir sıcağında yürünmez yani. Ee market servisleriyle de hayat geçmez. Sonunda tamam dedim. Evin önünde boş arabamız var. Neden kullanmıyorum. Ben neleri yendim bir trafik mi beni bezdirecek. Olayımız bu gazla başladı ve bu hafta ilk dersleri bitirdim =) Düşünün yani döner dönmez verdim parayı hemen yazıldım kursa ;)  Aklıma koyduğum işi yaparım ben yaa. Bir de bu ehliyet işi bana hayatım boyunca lazım olacak. Stajdı falan derken sanayilere gidicem. Kız başıma oralara otobüs/dolmuş olmuyor. Denedim, çok yorucu oluyor. Böyle olunca atlıcam arabama ohh mis gibi gidicem. Yaz sezonunu kapattığımıza göre (arada kaçarım ya ben neyse) artık önümüzdeki yaza kaldı bu durum. O zamana kadar direksiyon falanda biter tam olur ;) Havaya gel şimdi: annemlerle her sabah bölüme giden ben, bu sene kendi arabamla gelince millet dicek zengin bu kız #)

İşlerimiz güçlerimiz bitmiyorrr sayın izleyiciler =) 3.sınıf olduk bu sene. Söylerken bile bir tuhaf oldum. Bu dönem Erasmus’la giden çok arkadaşım var. Yavaş yavaş azalmaya başladık desem yeridir. Geçen gün Çikomla konuştum da “Kalan sağlar bizimdir.” dedi. Tatlı çocuk, kafa nasıl çalışıyor =) Biz bu arada napıcaz biliyor musunuz?! Onlar oralarda dersleri sayılıp sayılmayacağı ya da dersleri verip veremeyeceklerini düşünürken biz tasarım uzmanlığı kursuna başlıcaz. Bunun hakkında çok fazla bir şey yazmıcam yani şimdilik ;) Haftaya kayıtlar derken iki hafta sonra bölümler açılacak.

Vayy bee bitti tatil işte. Efkarım büyüdü sığmaz içime #)

Bunların yanında seçmeli derslerime bakıp bir karar vermeli, yazın yapacağım zorunlu sanayi stajım için CV di mektuptu başvurusu yapmam ve bazılarını bizzat gidip elden vermem gerekiyor. En azından fabrikaları, adreslerini ve kriterlerini geçen aylarda araştırmış, çıktılarımı dosyalamıştım. Bu anlamda işim kolay görünüyor.
Karıncalar bile böyle çalışmaz. Çalışıyoruz efenim. Devam devam ;)

Bence şimdilik bu kadar yeter. Şimdi spora gitmem (ahanda bide bu iş var) sonra hazırlanmam ve kız kıza eğlenmeye çıkmam gerekiyor ;)

10 Mart 2012

Hayat Arkadaşım


Arada yazılarıma konu olur ve adı geçer onun.
Kimse bilmez aslında kimdir O.
İşte şimdi size 11 senelik hayat arkadaşımı anlatacağım.

İlk tanıştığımız günü hatırlıyorum. Elimi uzatmıştım. Korkmuş bir çocuk ve yalnız bir kızın eliydi o. Elimi tutuşuyla yıllarca sürecek olan beraberliğimiz başlamıştı. Birbirimizi hemen sevmiştik. Eve geldiğimizde ne o evime yabancılık çekmişti ne de ben ona. Sanki yıllardır beraberdir ya da kısa bir tatile çıkmış ve döndüğümüzde hiç araya zaman girmemiş gibiydi. Ben ona bir şeyler söylerdim o dinlerdi. Konuşurdum onunla. Bazen gecelerce, bazen bütün gün. Ama o hiçbir zaman konuşmayı öğrenemedi. Bende o konuşmuyor diye onu dışlamadım. Her zaman sevdim hem de karşılıksız olarak bir şey beklemeden. Karşılıksız sadece sevgiyle birine bağlanırsanız bir zaman sonra karşılık görüyorsunuz. İlk günden başlayan birbirimize güvenimiz yıllarca sürdü.

Bir gün onunla konuşurken uyuya kalmışım. Oda yanıma girmiş ve o şekilde uyumuşuz. Sonraları fark ettim ki ben ne zaman uyusam hep koluma ya da boynuma sokuluyor.

Bunun yanında çok gururluydu. Kendine çok dokundurmazdı. İzin verirse severdiniz. Hiç ısırmadı. Ne beni ne de başkasını. Çok güzel uçardı. Evin bir ucundan bir ucuna tur atardı da nefes nefese kalmazdı. Yemini değiştirmeyi unuttuğumuzda sabah sabah deli gibi bağırırdı. Evde annem, babama seslendiğinde ve babam duymadığında öterdi. Sanki “Bak sana sesleniyor!” der gibi. Bunu bir tek annem için yapardı.

İkimizin de hayatındaki dönüm noktası o gündü. Gene böyle yemini değiştiriyorken kafesinin kapağını açmış ama tam kapatmamıştım. O sırada benim peşimden uçmuş ve mutfaktaki açık pencereden hızını alamadan çıkmıştı. Annem, babam ve ben şoktayken hatta gitti gitti derken o hepimizi şaşırtmış birkaç dakika havada kanat çırpmış sonra direk eve girerek omuzumda soluklanmıştı. O günden sonra kafesinden eskisi gibi çıkmaz olmuştu. Ben elimle çıkarırsam çıkar fakat hemen kafesine geri dönerdi. Belki de o gün çok korkmuş ve güvendiği bizlere sığınmayı tercih etmişti. En sevdiği eğlencesi ise büyük camdan nazar boncuğuyla oynamak ve çeşmeden akan suda yıkanmaktı. Yıkandıktan sonra da gelir omuzumda fazla suyunu kuruturdu.

Hiç kızmadın ona.
Hiç bağırmadım.

Zamanla kanadında düşüklük görünmeye başladı. Veteriner bir şeyinin olmadığını söylemişti fakat benim içim rahat değildi. Zamanla bu nedenden dolayı uçamaz olmuştu. Bu şekilde birkaç yıl daha geçti. O sıralarda abim eve bir tane daha kuş aldı. Fakat onun yeri her zaman bende ayrıydı hem de apayrı. Bir gün göğüs kafesinin şiştiğini fark ettim ve ardından da yemek yemekten kesildiğini. Eskisi gibi ötmüyor ve tüyleri durduk yere dökülüyordu. Veterinere götürdüğümde aslında sona geldiğimizi fark etmiş ve ilk söylediğim cümle “Ölecek mi?” olmuştu. Bir gece klinikte gözetim altında kaldıktan sonra ertesi gün eve getirdim. Ateşi git gide artıyordu. Ben ise çaresiz düşürmek için elimden geleni yapıyordum. Sabaha doğru artık düşmüştü. Bunun üzerine bende birkaç saat yatmak için odama gitmiştim. 1 saat sonra kalktım. Amacım ona bakmak ve ateşinin düşmüş olduğundan emin olmaktı. Kafesinin yanına gittiğimde onun bana son kez baktığını ve ardından gözlerini son kez kapadığını hatırlıyorum. Yıkılmıştım hatta orada çökmüş ve öylece kalmıştım. Ağzımdan çıkan cümle “Can öldü!” oldu. Art arda söyledim bu cümleyi. Kabul etmek istemedim.

Neden uyudum ki?
Neden başında bir saat daha beklemedim?
Neden daha önce ondaki bu değişimi anlamadım?
Neden daha erken veterinere götürmedim diye günlerce kendime sordum.

Kendime geldiğimde onu evimin bahçesine gömdüm. Öylece oturdum ağacın altında. Birini kaybetmenin çok zor olduğunu bir kez daha fark ettim.

Kendime bir süre gelemedim. Hayattan koptum ama çaktırmadım. Ona ait her şeyi bir kutuya koydum ve kaldırdım.

11 yılımı beraber geçirdiğim Can’ım artık yoktu. Çocukluğum, gençliğim ve bütün anılarım bir anda onunla beraber yok olmuştu.

2 sene oluyor onu kaybedeli…

Bütün bu iç karmaşamın arasında bir gün geldi ve şunu fark ettim. Can’ın yanına abimin getirdiği daha 15 günlük olan Naz aynı Can gibi ötüyordu. Bir arada kaldıkları 1 aylık sürede o kadarını öğrenebilmişti. Can’dan geriye kalan o nazar boncuğunu oda seviyordu. O an Can’ı kaybetmediğimi anladım.

Ne zaman Can’ın resimlerini görsem ya da onun nazar boncuğunu hemen burnumun ucu sızlıyor.
Gözlerim doluyor
ve
sessizce ağlıyorum aynı bu gece bu yazıyı yazarken ağladığım gibi...

11 Şubat 2012

90’lar …3



Size uzun bir yazı oldu demiştim  =)

Daha önce yazdığım konuların dışında gündelik hayatımıza da değinirsem kapıya tırmanmak, ışıklı ayakkabı, kot ceket, mini etekler, en bolundan kazaklar, ne kadar renkli o kadar makbul desenler, gazetelerin kupon karşılığı verdiği ürünleri almak, lego oynamak hele ki benim gibi bir ağabeye sahipseniz elinizdeki az legoyla harikalar yaratmayı öğrenirdiniz. Taso ve bilye oynamayı de ekliyorum. Biz öyle her meyve suyunun kutusunu patlatmazdık. İlla Capri Sun olacaktı. İçip içip biriktirir ve en uzun teneffüste bunun patlatma yarışı yapılırdı =)

*Ne kadar saçma sapan espri varsa yapardık. Neler mi? Yazıyorum fakat yazmadan önce de uyarıyorum evet gençler biz böyle bir dönemden geçtik bence şimdiden benimseyin ;)

-Karşımızdaki söylediğiniz cümleyi anlamaz ya da bilerek anlamamasını sağlarsak direk “Zıt Erenköy!” derdik.
-Konuştuğunuz konuya dâhil olmasını istemediğiniz bir kişiye “Sana ne? Git saman ye!” derdik. Bu samanın farklı varyasyonlarını da duydum fakat orijinali budur ;)
-En sinir olduğum ve kurmadığım cümle ise “Var ama evde!” bunu neden yapardı millet bilmiyorum. Hele ki sınıfta. Biri uç ister ve kız hemen var ama evde! O zaman yok de. De bitsin gitsin bu diyalog dimi.
-En sevdiğimi sona sakladım =) “Anlat demekle olmaz!”. Birine herhangi bir şeyi söyleyip sonra bunu anlatayım der karşımızdaki kurbanda “Anlat” derdi. Allaa sen misin anlat diyen =) İşte her şey bundan sonra başlardı.
-Anlat demekle olmaz anlatayım?
-Anlat.
-Anlat demekle olmaz anlatayım mı?
-Anlat şunu Z.S yoksa bak çekip gideceğim!
-Gideceğim demekle olmaz anlatayım mı?..

İşin sonunda, karşınızda sinirleri hassas biri varsa kavga çıkardı. Sinirlenmek istemeyen biri varsa da çeker gider siz öylece eğlendiğinizle kalırdınız. Bunu o kadar çok yapardım ki sonunda bu espriden nasıl kurtulunacağını bile bulmuştum =)

*90’larda en çok sevdiğim ve yediğim şeylerin başında Yumiyum gelirdi. Zaten benim bir diğer adımın yumiyum olmasının da buradan geldiğini söyleyebilirim. Sırasıyla gazoz + peynir + gevrek üçlüsünü yer içerdim. O zamanki paranın değeriyle 50bin liraya bir gevrek bir peynir alınırdı =) Günlük annemlerden aldığım para buydu benim =) Şimdiyle kıyaslarsanız fakirdim ben =))

*Pazar sabahları demek herkes uyanana kadar çizgi film izlemek demekti. Şirinler, Alâeddin’in Sihirli Lambası, Ninja Kaplumbağalar, Herkül, Shera, Hayalet Avcıları, Power Rangers, Tom ve Jerry, Bugs Bunny, Taş Devri, Temel Reis, He-man, Jetgiller, Tweety, Daffy Duck, Tazmanya Canavarı, Richie Rich, Şeker Kız Candy, Müfettiş Gadget,  Tsubasa, Casper, Arı Maya, Ten Ten, Red Kit, Garfield…

*Yıllar geçse de hala adını bilmediğim bir oyuncağı hatırlıyorum. Ben size tarif edeyim bakın nasıl çıkaracaksınız. Balıklar vardı ve bunların ağzı açıktı. Ağızlarının içinde ise mıknatıs vardı. Sizin elinizde de bir tane olta. Onları avlamaya çalışırdınız. Bayılırdım o oyuncağıma ben =))

*Kliplerde zeytin yemek ( Serdar Ortaç sağolsun), yoğurt yemek( bunun içinde Metin Arolat’a teşekkür etmemiz gerek) modaydı =) Yonca Evcimik şarkılarının hepsini ezbere bilip bir de danslarını ezberlemek ise olmazsa olmazdı.

*90’lar Barış Manço’nun 7’den 77’ye programını izlemekti. Yabancı sanatçıların, Türk sanatçılar kadar meşhur olmadığı dönemdi. Spice Girls ve Ricky Martin’i tanırdım o kadar =)

*Müzik dinlemek istiyorsak “Walkman”mizle dinlerdik. İnternetten mp3 indirmek şimdiki kadar kolay değildi hatta yoktu. Radyolardan beğendiğimiz şarkı çıkana kadar bekler sonra kayıt tuşuna basar kaydederdik. Kalem ve kaset arasındaki ilişkiyi bilen bir nesildik biz ;) 90’lar müzik olayına pek girmedim çünkü girersem çıkamam biliyorum. Artık o bir başka yazıya özel olarak kalsın ;)

Genel olarak 90’lar;

*GALATASARAYımın 6. kez Türkiye Süper Lig şampiyonu olduğunu ve UEFA Kupası ile Süper Kupa’yı kazandığını görmekti =))

*Atari kasetleri aldığımız, değiş tokuş yaptığımız ve Rambo oyununu oynadığım yıllardı. Bu yıllarda başladı zaten bendeki Rambo aşkı ;)

*Kaplumbağa diye tanımladığım arabaları saymaktı.

*Akşamları hava kararınca herkesin bir dakika boyunca ışıklarını açıp kapatarak düşüncelerini özgürce, kimseden çekinmeden ortaya koyduğu yıllardı.

*Şimdiki gibi kliplere ya da dizilere müstehcen sahneler içeriyor deyip habire RTÜK tarafından ceza kesilmediği yıllardı. Öpüşeni de izlerdik dans edeni de. Haberlerden önce pembe diziler yayınlanırdı.

İyisiyle kötüsüyle 90’lar benim için mutluluktu.
Çocukluğumun ilk yıllarıydı.
Bütün ailemin yaşadığı,
bayramlarımızı birlikte geçirdiğimiz,
uzun yemek sofraları kurarak yeni yıla hep beraber girdiğimiz günlerdi.


90'lar ...2



Nerede kalmıştık?! Hmm… Hatırladım =)

*Pazar günlerinin kâbus olarak anılmasının temeli belki de 90’lardır. Ödevler o gün biterdi. Banyoya annemizin zoruyla girer sonra da dizi bile izleyemeden yatağa yatardık. Bizimkiler dizisi vardı o zamanlar sonra da Pazar Keyfi. Star’ın parliament sinema kuşağı vardı. Ne güzel filmler yayınlardı. Bir de korku kuşağı vardı ki Chuck serisi olsun sonra Elm Sokağı Kabusu olsun 90’lar çocuğu olup da izlemediyseniz geçmişinize dair eksik bir şeyiniz kalmış demektir. O filmleri izler sonrada uyuyamazdım =) Chuck’dan sonra bir süre o tarz bebeklerimden uzak durduğumu hatırlıyorum. Bilinçaltımı etkilemiş olmalı =)

* “+18” yayınlar olurdu geceleri. Kırmızı noktalar yerleştirilirdi. Bütün kanallar bu tarz yayınlar verirdi ki özellikle Show TV’yi hatırlıyorum. “Tuttu Furitti” diye bir yarışma gene bu saatte yayınlanırdı. Buda bir şekilde bilinçaltıma yerleşmiş olacak ki ben Gökçe’nin “Tuttu Fırlattı” şarkısını ne zaman dinlesem aklıma bu yarışmanın adı gelir.

*Cine5 şifreliydi ve izleyemeyen kahrolurdu. Arada şifresiz yayın yapardı. Denk gelirseniz o günün şanslısı siz olurdunuz. Başka hangi diziler vardı? Hmm şöyle bir düşüneyim… Kara melek, Mahallenin Muhtarları, Sıdıka (ay ne severdim ben Sıdıka’yı), Süper Baba (Müziğini hatırlar mısınız?! Biraz büyüyünce hemen flütle çalardık), Çılgın Bediş (Yonca Evcimik’in benim gözümde çocukluk idolüm olmasının ilk basamağıdır.),  Çarli (o maymunu hiç sevmezdim ama sevene de mani olmaz uslu uslu izlerdim) ve tabi dizideki herkes ölse de bir türlü bitmeyen dizi Böyle mi Olacaktı?. İsmine yaraşır bir diziydi. Nasıl başlamış bir konuyla başlamış nasıl bitmişti. Herkese sonunda "Harbiden bu dizi böyle mi olacaktı?!" dedirtmişti.

*Sadettin Teksoy’u hatırlıyor musunuz?! Tabi ki de hatırlıyorsunuz. 90’lı yıllarda Sadettin Teksoy’un durumu çok farklıydı. Bir kere ben ondan çok korkardım. Olağanüstü diye tanımladığı şeyleri gösterirdi. Yok, bir evdeki nine 10 sene önce ölmüş fakat o öldüğünden beri evinin bacasından duman çıkıyormuş! Çocukluk işte korkardım =) Bide onun o kocaman sarı montu vardı ha bir de unutmadan o meşhur sloganıyla ekrana uzattığı parmağı. “Ben Sadettin Teksoy Sokarım!!!”

*90’lar da internet çok yaygın değildi ve kullananlar da chat için ICQ yu tercih ederdi. Onun kendine has bir açılış melodisi ve anlık mesaj sesi vardı. “Aaoo!” diye bir şeydi =)) Artık kullanan kaldı mı bilmiyorum.

90'lar part 2  ile sınırlı değil ve devamı var ;)

21 Ocak 2012

90'lar


Nereden çıktı şimdi bu 90’lar konusu derseniz uzun zamandır yazmak istiyordum da Twitter da TT listesinde görünce işte zamanı dedim =)

Ben 70’leri ve 80’leri sadece izlediğim ve okuduğum kadar biliyorum ama 90’lar başka hatta bambaşka benim için ;)

Resmi olarak 90’lar çocuğuyum ben =))


O zaman 90’lar deyince bakalım benim aklıma ilk neler geliyormuş:

*Sokak oyunlarımız. Biz apartmanımıza yeni taşındığımızda herkesin çocukları vardı. İşin güzel yanı yaşıtımın çok olması ve her birinin de abi/ablalarının olmasıydı. Yani herkesin bir eşi vardı. Sonuç böyle olunca da birbirimizi gaza getirecek, oyunların hiç bitmemesi için dua edip annelerimize yalvaracak günlerimiz çok oluyordu. Ne oyunlar oynardık öyle yaa =) Saklambaç favorimizdi. İlk o yaşlarda çanak çömlek diye bir hile yolunun olduğunu öğrenmiştim. O günden sonra da saymayı değil de saklanmayı daha çok sever hale gelmiştim. Gece olunca abi ve ablalarımızda bize katılır gece saklambacı oynardık. En eğlenceli zamanlar gece oynanan saklambaç olurdu. Ailelerimiz balkonlardan bizi izler bizde sokak lambasının ışığında bir oraya bir buraya kaçışırdık. Yerden yüksek, körebe, dansa davet, elim sende, köşe kapmaca, istop, çürük yumurta, sek sek, ip atlamak, kulaktan kulağa, sessiz sinema, evcilik, çamurlarla pasta börek yapmak ilk aklıma gelenler.

*Anaokuluna giderken midemin bulandığını hatırlıyorum. Evden rahat rahat çıkardım hatta çok mutlu olurdum fakat ne zaman kampüsün içine girer ve ben o dikdörtgen taşları görürdüm işte o zaman bende başlardı bir öğürtü hali. Ee noldu şimdi anaokulumun karşınsın da ki bölümümde okuyorum =) Size bir sır vereyim mi?! Hala o taşlar yerli yerinde ve ben o taşları yürümeden bölümüme giremiyorum. İtiraf kısmım ise burası: hala o taşları görünce kimseye çaktırmasam da içim bir tuhaf oluyor. O yüzden oradan geçerken hiç önüme bakmam =) Bunun yanında şunu da söyleyeyim bugün rektör çıkıp o taşları değiştiriyoruz dese inanın en başta karşı çıkan ben olurum. Öylede çocukluğuma ve geçmişime bağlı bir insanım ben ;)

*Sabahçı/öğlenci olup okulda hangisinin daha iyi olduğunu bıkmadan usanmadan tartışmaktı. Bir sene sabahçıysanız bir sonraki sene öğlenci olurdunuz. Öğlenciyseniz akşam hava kararınca eve gelir fakat sabah geç kalktığınız için mutlu olurdunuz. Sabahçıysanız ise sabahın köründe kalkıp derse gider fakat bütün öğlenden sonranız boş olduğu için bu seferde mutlu olurdunuz. Andımızı okumak için herkesin Atatürk büstüne çıkmasını hatırlıyorum. Öyle üç beş kişi olmazdı benim okulumda. En az 7 =))

*Beden derslerinde “Uzun kollu sıra ol!” diye bir şey vardı. Ardından söylenen “Arkadaşının ensesine bak!” Komutunu bu yaşıma geldim hala unutamıyorum. Hep önüme erkek arkadaşım gelirdi ve o zaman ensesine bakmayı gerçek sanıp harbiden ensesine bakardım. Bir ara sıkıntıdan benlerini saymıştım çocuğun #)

Yazım o kadar uzun oldu ki part part yayınlamaya karar verdim =))

21 Ağustos 2011

Çocukluk Saçmalıklarım ...2



Bayanlar ve Baylar

Zehirli Sarmaşık’ın Çocukluk Saçmalıkları TOP 5 ile karşınızda…

İyi okumalar… =)

5 numara: Ben ters bebekmişim ve sezaryenle dünyaya gelmişim. Birazda kiloluymuşum ama ne kadar olduğumu söylemem =) Ne alaka diyebilirsiniz, hemen söylüyorum; ben hiç emeklemeden yürüdüm. Durum böyle olunca da kilo artı gelişmemiş bacaklar birleşince benim bacaklar yamulmaya başladı. Bunun düzelmesi içinde güneşlenmem gerekiyordu. Annemde beni alıp denize götürdü. Çocukluğumdan beri hayvanlara karşı aşırı bir sevgim ve merakım vardır. İşte gittiğimiz yerde kova ve kürekle oynarken sıkılmış olacağım ki gidip kurbağa yakaladım ve onları da kovaya doldurdum. Bir sürü kurbağa gece çadırın dışında ses çıkarıyorlardı. Herhalde acıktılar deyip bende onların yanına çıkmıştım ama nasıl oldu bilmiyorum kurbağalar bir anda kovadan çıktı ve çadırın içine dışına sağına soluna her yere dağılmaya başladı. Resmen kurbağaların istilasına uğramış olduk =)

4 numara: Bu hikâyemde biraz daha büyüğüm. İlkokul birinci sınıfa gidiyorum ve öğlenciyim. Annem ise her gün öğle arasında işten eve geliyor beni alıyor okula bırakıyor sonra tekrar işe gidiyor. Böyle bir döngünün içinde annem gelmeden önce ben hazırlanıyorum ki zaman kaybetmeyelim. Bir gün TV de fön çeken bayanları gördüm ve bende okula fön çekip gitmek istedim. Aldım elime fırçayı önümden de bir tutam saçı _hatırlatayım saçım belimi geçiyor_ sarmaya başladım. Sarıyorum sarıyorum derken dibe kadar geldik. Sonra kuruttum saç kurutma makinesiyle. Her şey buraya kadar bence çok güzel gitmişti fakat benim saç uzun olduğu için ve beceriksizce doladığım için birbirine yapışmış hatta dolanmışlardı. Annemin de gelme saati yaklaştığı için panik yapmıştım ve çeke çeke daha da keçe gibi bir hale getirmiştim. Tabi benim saç açılmadı ve annem geldi. Gözünüzün önünde sahneyi canlandırayım. Anneniz kapıdan içeri girmiş ve siz karşısında önlüklü saçında ise dolanmış koca bir fırça ile duruyorsunuz =) Önce kızsa da sonra oturtmuştu beni önüne ve almıştı eline tarağı saçımı kurtarmaya çalışmıştı. Ara ara da “bak açılmazsa kestiririz önünü” diyordu. Buradan ne kadar umutsuz bir halde olduğumu anlıyor ve “tamam” diyordum. Bu şekilde bayağı bir uğraştan sonra açmayı başarsak da sona doğru bir kısmını kesmiştik. Hatta o zamanki sınıf fotoğrafında kimse bilmez ama saçımın birazı önlerden eksiktir =) Bir ay falan taç takmıştım fark edilmesin diye =) O gün bugündür saçıma fırça değdirmem =)

3 numara: Abimle nerede tehlikeli iş var hepsini yapardık maşallah. Bu da böyle bir saçmalık ;) Evde o gün misafirler var ve bizde arka odadayız. Misafirlerin ise evde olmasını istemiyoruz. Düşündük düşündük sonunda nasıl yollayacağımızı bulduk. İşte süper fikir geliyor!!! Elektrikleri keserek. İyide bunu nasıl yapacaktık? Sigorta onların oturduğu koridorun ucundaydı ve yukarıdaydı. İşte o zaman büyük saçmalığın fikrini uygulamanın farklı yollarını düşünmeye başladık. Sonunda o kadar fikirden aklımıza gelen yöntemi seçtik. Odadaki prize alüminyum folyoyu sokacaktık. Bunu düşündük de ben sigortaların ve tehlikenin boyutunu bilmiyordum. Gidip mutfaktan folyoyu aldım ve odaya geldim. Rulo haline getirdiğimiz folyoyu yavaşça prize yaklaştırdık. Yaklaştırdıkça elektrik çekimi oluştu ve büyük bir kırmızı ışıkla beraber sigortalar attı. Öyle böyle değil ama alt katın odasını bile etkilemişiz =) Manyaklık yemin ediyorum. Sonra annem geldi “bir şey mi oldu” dedi. “Yok, bilmiyoruz bir anda oldu. Bizde size bakacaktık” dedik. Sonra sigortaları açtıklarında hasılatı odamıza gidince gördük. Duvarda kocaman bir kara leke vardı. Hem de prizin etrafında =) Direk bezlerle sildik ama o korku ve heyecanı asal unutmadım. İşin güzel yanı yakalanmamıştık =)

2 numara: Yüzmeyi yeni öğrendiğim zamanlar askeri kampa denize girmeye gitmiştik. Kuzenim Arif Abim de yanımda beraber yüzüyoruz derken annem denizden çıktı ve bize yiyebileceğimiz bir şeyler almaya gitti. Bu sırada da başımıza bir şey gelmesin diye bizi karaya çıkardı, havluya sardı bıraktı. Annemin köşeyi dönmesiyle iki kafadar suya tekrar girdik. İşin korkutucu yanını söylüyorum: ben yeni çat pat yüzerken Arif Abim simitle yüzüyordu. Bu şekilde dubaya kadar gitmeyi kararlaştırdık ve başladık yüzmeye. Yolun yarısında Arif Abim yoruldu ve ben bi yandan onu çekiyorum bi yandan yüzüyorum derken dubaya ulaştık. Bilmeyenler için belirteyim; askeri kamplarda duba uzaktır ve profesyonel olanlar yüzer. Bu şekilde biz dubaya kadar yüzdük ve dinlendik. Sonunda dönmeye karar verdik ve gene yolun yarısında yorulduk. Bu sırada da annem bizi arıyor ve etrafa bakıyormuş derken bizi denizde hatta en derinlerde görmüş. Önce inanamamış ama sonra simitten tanımış ve bağırmaya başlamıştı. Neyse biz bu şekilde dinlene yüze kıyıya varmıştık =) Arif Abimle bu ilk yaramazlığımız değildi. Bir diğeri de köydeki çatıya çıkmamız ve orada mahsur kalmamızdı. Abim, Arif Abimle beni gaza getirdi ve iddiaya girdik. Konumuz çatıya kim çıkar? Önce Arif Abim çıktı sonra ben. Biz çatıda abimin de çıkmasını beklerken o merdivenleri aldı. Kaldık mı biz çatıda :D nasıl bağırıyoruz ama… Tuğla falan atıyoruz… Bu şekilde sesimizi duyurmaya çalışırken evdekiler sesimizi duyup dışarı çıkmalarıyla bizi görüp şok olmaları aynı anda olmuştu :D indikten sonra abimi köyün sonuna kadar kovalamıştık =))

1 numara: Benim iki tane oyuncak bebeğim vardı hani şu çift olup kızlı erkekli özel çantası olanlardan. İşte bunların saçlarını tararken nasıl oldu bilmiyorum düğüm olmuştu ve bende açamayınca onların saçlarını kesmiştim. Saçsız bir bebek bir kızın en büyük kâbusudur. Hemen onlara bir saç bulmalıydım. Yeniden uzun olmalıydı ve taramalıydım. Tam bunları düşünüp evi ararken bir anda kendi saçlarım aklıma geldi. Evet, işte olay buradan sonra başlıyor hazır olun ;) Benim saçlarım liseye kadar belimi geçecek kadar uzundu. Bir an “birazını kesiyim de saç yapayım, nasıl olsa uzun fark edilmez” dediğimi hatırlıyorum ve annemin dikiş makasını alıp gelişi güzel saçlarımı kesmeye başladım. Biraz önden biraz arkadan… Tabi bir yandan kesiyorum bir yandan da bebeklere yapıştırmaya çalışıyorum. Gür olsunlar istiyorum ama saçlar bir türlü bebeklerin kafasına yapışmıyor ve ben daha çok kesmeye başlıyorum. Sonra annemler işten dönüyor ve beni saç tomarlarının içinde önümde kel iki bebekle beraber buluyorlar. Annemin suratındaki o ifadeyi bu yaşıma geldim hala unutamıyorum =)



Şöyle bir yazdıklarımı okudum da genelinde hep saçla ilgili şeyler yapmışım =) Neymiş acaba bu kadar saça merak ve kafayı yormak? #)

Annemi de çok yormuşum sanki biraz =) Buradan özür diliyorum.


Bide 2 numaralı anımda anlattığım Arif Abim işte benim yazılarımda bahsettiğim kaybettiğim Abim. Bu şekilde onu da anmak istedim.


18 Ağustos 2011

Çocukluk Saçmalıklarım …1

Geçen gece annemle oturmuş TV izlerken bir anda otobüste başımdan geçen olayı anlattım sonra konu döndü dolaştı benim çocukken yaptığım saçmalıklara geldi =)) Şu an ne kadar saçmalıkta desem o zaman mantıklı geliyordu =) Aklıma geldikçe hep gülerim. Sizde gülün birazda benim farklı bir yanımı öğrenin istedim ve size TOP 10 umu yazdım =)


                                          İyi okumalar ve gülmeler =)

10 numara: Çocukken kuaför olmak isterdim ama kuaföre de gitmeye korkardım. Saçım kesilirken ağlayanlardandım. O nedenle de saçlarım çok uzundu. İşte böyle bir dönemde lahana bebeğimin saçlarını kesmeye başlamıştım. Zamanla tiftik tiftik oldu =) İşin hoş yanı o lahana bebek hala sağ salim odamda duruyor =)

9 numara: Her kız çocuğunun bir oje hikâyesi vardır. Benimki biraz anneyi çıldırtma noktasındaydı. Ojeleri annemden gizli alırdım ve sürmeye çalışırdım. Peki, bunu nerede yapardım? Ahşap salon sehpalarının ve koltuklarının üzerinde. Tabi genelde de etrafa damla damla sıçrardı. Ah ah annem çıldırırdı. Bilmeyenler için belirteyim ahşap yüzeylere aseton dökülmez. Neyse ki annem kimyagerde zararı birazda olsa azaltabildik =)

8 numara: Ojeden sonra en büyük olay annemin makyaj malzemelerini berbat bir hale getirmemdi. Evde kaldığım zamanlar ki genelde de evde yalnız olurdum çünkü bana bakan teyze uyuyor olurdu. O uyurken de o kocaman evi aramak bana büyük bir macera olarak gelirdi. Sürüne sürüne annemlerin odasına girerdim çünkü orası hazine odasıydı =) Çekmeceleri karıştırır ve rujları bulurdum. Artık bundan sonrası hazinenin harcanması aşamasıydı. Neler yapılmazdı ki o rujla =) Gözlere sürülür far olur, yanağa sürülür allık olur ee dudağa sürülür ruj olur ama dudağa da düzgün sürülmez. Geniş geniş boyardım yüzümü =) Sonra çıkmazdı sil allah sil derken bütün suratım kıpkırmızı olurdu. Havlulara siler havluları berbat ederdim =) Annem kaliteli makyaj malzemesi alırdı ee onlarda suda çıkmaz, etrafa bulaşmaz olduğu için genelde suçüstünde yakalanırdım. Bu şekilde yakalanmazsam da kapaklarını direk kapatıp rujları ezdiğim için yakalanırdım. Giderdi annemin o pahalı rujları =)

7 numara: Deminde dediğim gibi o kocaman evi aramak benim için büyük bir maceraydı. Abimde bunu bilir ve bana evin içinde hazine olduğunu ve bunu onun vereceği hazine haritası ile bulacağımı söylerdi. Sonra bana haritayı verirdi. Bende evi arar bulmaya çalışırdım. Bu genelde ya şeker çıkardı ya da kraker. İşte ben bir gün gene böyle hazine ararken annemin dolabının içine girmiştim amaç gizli geçidi bulmak =) Sonra abimde gelmiş beni içeriye kilitlemiş. Önce soğukkanlı davrandım sessiz kaldım. Ben sessiz kaldıkça annemler panik yapmış bu kız nerde diye =) Abimde bir şey söylemiyo tabi derken beni dolabın içinde bulmuşlardı. Havasızlıktan ölecektim sadece onu hatırlıyorum.

6 numara: Benim tam bir Rambo hastası olduğumu artık sağır sultan öğrendi =) İşte gene böyle bir filmi abimle izledikten sonra abimden elimi ve ayaklarımı bağlamasını istemiştim. Oda sıkı sıkı bağlamış. Amaç ne kadar sürede kurtulabileceğim? Tabi ben kurtulamadım =) Bu sırada da zaman bayağı bi geçti. Abimden artık ellerimi açmasını istedim. Onunda bazen psikopat halleri vardır. İşte o hallere denk geldim ve açmadı. Bir sinir ayağa kalktım. İşte olan o zaman oldu ve ben yüz üstü boydan yere düştüm. Hem de çeneyi çarpıp dili ısırmaca. O düşüşü bu yaşıma geldim hiç unutamıyorum. Ellerim bağlı olduğu için zaten bir garip hissediyorsunuz ve kurtulmaya çalışıyorsunuz. Bütün bu düşüş 5saniyeyi de bulsa bana 5dk gibi gelmişti. Sonra ne mi oldu? Ben düşerken ellerimi daha bi sıkmışım ve açılmasını imkânsız hale getirmişim. Peki, ellerimi ve ayaklarımı neyle bağladığımızı da söylüyorum. Gene annemin tülbentleriyle #) En az 2 saat açmaya uğraştık ve biz açtık annemler işten geldi. Yakalanmamıştık neyse ki =)



Şimdilik TOP 10 dan geriye bu kadar =) Devamını daha sonra yayınlayacağım. Zehirli Sarmaşık’ın Çocukluk Saçmalıkları TOP 5 ile devam edecek… =)


21 Ağustos 2010

Çocukluk Düşleri

İşte en güzel yazım.Bu yazımı öyle birine itaf etmek istedi ki kalbim,okuyamasa da hisseder belki...Okudukça ağladığım tek kişiye...


Seni seviyorum...


NOT:Lütfen okumadan önce "babam ve oğlum-çocukluk düşleri" şarkısını indirin...


Yüzüne söylemek isterdim şimdi yazacaklarımı ama olmadı. artık imkansız zaten.yaşananlar ve yaşantılar ne kadar da hayatları değiştiriyo demi.dün burdaydın ama şimdi yoksun.Ve burda tek güçlü olan benim.Her gün yüzümdeki yalancı gülümsemeyle sana verdiğim sözü yerine getiriyorum.Bunu isterdin sen,başka şeylerde isterdin ama yapamadım olmadı;gerçekleştiremedim.beni düşünür müydün bunca yıl ya da küçüklük anılarımın dışında beni hatırlar mıydın???en sevdiğim rengi,kokuyu,oyuncağı ve yeri bilir miydin??? Hayallerimi,düşlerimi,geleceğimi sormayı düşündün mü? O katı bedenin altındaki yüreği dinledin mi hiç? Onu konuşturdun mu ya da ona kulak verdin mi? Yaşananlara değer miydi? Şöyle bi geçmişe bak. Bak ki hataları gör. Sen sadece beni yakmadın benle beraber herkesi de yaktın. Alevin öyle büyüktü ki yaşananları kül etti ve güzel olan herşey çocuklukta kaldı. Kokunu bile unutmuşken yeniden karşıma çıktın,korkularım olmuştun. Bununla yüzleşmek ne kadar zordu bilemezsin. Ama tam yenerken sen herkesi bırakıp gittin. Yani gene kendince kaçtın. Bıraktın herkesi...Nasıl yaptın bilmiyorum gene arkandan herkes sana saygı duydu. Yani kendini uyguladın.Sana yakışan ve seni sen yapan şeyi...Böyle olmamalıydı.Vedalaşmadın bile benimle...Yalnız çıktın kapıdan geri gelmedin bi daha,ben anladım ama içimdeki ürperti peşimi bırakmadı,yalanlar beni sana getirdi.Biliyo musun seni hala görmeye gelmedim.İnanmamazlık ve bu boşlukta ki eksiklik hala beynime oyun oynuyo.Hatıraları buldum geçen gün,aldığım yere yeniden koydum sanki geri gelip alcakmışsın gibi...İmkansızı oynuyorum bu aralar.Başım yastığa değdiği zaman akan bir kaç damla yaşı ve koca evdeki yalnızlık...İşte bunu sen yazdın,eminim her şeyi planladın,hep böyleydin ki sen planlı,disiplinli ve katı.Beyaz saçlı değildin,yanakların da tombul değildi ama o sendin...İnsanın kokusu siner derlerdi de inanmazdım.Şimdi bütün eşyalar da kokun var...



Seni unutmayacağım...

27 Mart 2010

Alles Gute zum Geburtstag!

25 Mart günü 18'i bitirdim ve 19'a girdim ya da nasıl diyorlar, 19'dan gün aldım =))) şuan tarihe bakınca 3 gün almışım =)) "yaşlanıyor muyum ne?? ;))" dedim gece gece kendime...=)) artık bi daha "17 17" tarzı şarkılar bana hitap etmiycek ya da "18'lik çıtır" laflarını duymucam. “koca bi dingil oldum” diyebilirim =) bundan sonraki yıl ise 20 olup, bi 10 sene 2 rakamını kullanıcam.10 yaşıma bastığımda da içimde böyle saf bi düşünce, sevimli bi heyecan, muzurca bi gülümse olmuştu.24 Mart, saat 00.01 olduğunda kendime aldığım hediyeyi açtım.gizliydi ama benimdi o hediye. ilk yazımı yazdığım ama burda yayınlamadığım ve saklı tuttuğum düşüncelerimin olduğu bi defterdi bu. aldım,baktım,okudum.ardından,eski bi defter geldi elime, çekmeceyi çekince…eskilerden, hemde çok eskilerden kalın bi günlük...her günü yazmışım ve her günü sığdırmışım o küçük satırlara...yazıma baktım, süslemeleri inceledim sonra ise okumaya başladım. sanki başkasının gizli anılarını ele geçirmiş gibi hissettirdi bu bana. kalbim bir anda hızlı bir şekilde atmaya başladı, elim ise sanki buz kesti.ilk sayfayı açtım.bi tek masa lambasının ışığı vardı odada.başka bir ses ya da müzik yoktu fonda.okumaya başladım. her cümlede ve tarihte biraz daha duygulandım. çok şey yaşamışım bu geride bıraktığım 18 yılın sonunda. aşk girmiş hayatıma, ihanet, yaramazlık, hayal kırıklıkları, bazen umutsuzluk, bazen de sonu gelmeyen maceralara atılmışım.bazen yalnız olmuşum yaşadıklarımda, bazende etrafımdakileri sokmuşum olaya ya da olaylara...karşı gelmemişler. hep bana güvenmişler.bazısı karşılıksız sevmiş beni, bazısı da çıkarları için... hemen anlayamamışım hissettiklerimi o kişilere karşı.güvenmemişim hemen.tutmuşum kendimi, saklamışım sırlarımı.aklımdan geçenleri akşam olunca da kağıda geçirmişim. uzun olanları ise bu deftere…tepesine yazdığım tarih ise canlı tutmuş olayları.her okuduğum günün cümlelerinde yaşadıklarım canlandı gözümün önünde."iyi ki dedim, iyi ki tutmuşum bu günlüğü".bazen "ben nerde hata yaptım" diye düşünürüm.buldum bütün cevaplarımı.eskimedi anılar ve kırgınlıklar.küstüklerimi de yazmışım bu deftere hem de gün gün.sonunda ise, haklı mıydım ya da haksız mı bunların hepsinin cevabını buldum okuduklarımda.ilham oldu aslında şimdi yazdıklarıma ve bundan sonra yazacaklarıma.

Çocukluk, ilk gençlik ve şimdilerde ise sadece gençlik dönemimi yaşıyorum.yaşadığım olayları okurken şunu fark ettim: her zaman oyunu çok severdim ben.-ki hala severim.-annemi kızdırınca evin bi köşesine saklanırdım.beni bulamazlardı.sakinleşince bi şekilde çıkar, odama gider uyurdum.gün çabuk geçsin diye.o gizli yerim ise masanın sandalyeleriydi.boylu boyunca yatardım.annemler beni ararken sadece masanın altına bakarlardı.kimseyi göremeyince de giderlerdi ama ben sandalyenin ayaklarında değil üstündeydim.masa örtüsüde kapatırdı beni ve tam kaçılacak yer olurdu.oyunu kuralıyla oynaması severim ben mesela strateji yapmayı…karşımdaki ne düşünüyo ya da bir sonraki adımı ne acaba demeyi severim,düşünürüm.olasılık hesabı yaparım, adımlarımı sağlam atarım.mesela, bilirdim yani annemlerin sadece aşağı baktıklarını.saklambaç oynarken bile kaçacak, saklanacak yerleri iyi buluyordum.pek yer değiştirmezdim çünkü kimse gittiğim yeri bulamazdı.renkli istop oynardık ilkokulda. ben hep renkli giyinirdim ki bütün renkler üstümde olsun diye.yıllar geçtikçe bu örnekler değişti ve gerçek hayat oyununda bana yardımcı oldular.bu aralar profesyonel olma yolunda ilerliyorum galiba.kurallar, oyunlar, saklanmalar, kaçmalar, koşuşturmacalar ve tabi yoran hayat temposu...kaybettiklerim oldu bu yolda.kaybederken çok üzüldüklerim ve ben olaylar olurken bitmesin dedim, kimse gitmesin...ama elimden hiçbir şey gelmedi bir anlık hatayla kaybettim onları.çok üzüldüm ama şimdi hepsi bana ilham oluyor,sanal bir dünya yarattım onlara ve anılarımda kalan sözlerini, davranışlarını harmanlıyorum ve yazıyorum.kendimi de katıyorum bazen ama hikayenin baş kahramanını o dünyadan seçiyorum.keşke’lerim hiç olmadı mı sanıyorsunuz??? Tabi ki de oldu ama yaptıklarımın sonucunda değil, ben sadece yaşanmadan önceki belki de “tanışma aşaması olmasaydı keşke” dedim. bir kişiyle tanıştım, hayatım mahvoldu.onu silmek için çook zorlandım,uğraştım hatta kendimden ödün bile verdim, hasta oldum ama sonunda kendime döndüm.işte o zaman “keşke” dedim. “keşke tanışmasaydım seninle.nerden girdin hayatıma?”onu listelerden silerken içim hiç burkulmadı ya da barışmak için çaba sarf etmedim.hayatım boyunca onun adını anmıcam -ki bunu 3 senedir başarıyla yapıyorum-. arkasından da kötü konuşmadım, kendi akışına bıraktım, yaşananları ve söylenenleri...en yakınım dediğiniz insandan ihaneti ve terkedilmeyi yaşamak insana çok koyuyo. ben bunu o günlerde anladım.ilk kez tattım bu duyguyu ve o günlerde bunun etkisinden kolay kolay kurtulamadım.hayatımda ilk kez, işte o gün eve gelip ağladım .ben pek ağlamam. bir kaç gözyaşı dökülür gözlerimden işte o kadar ama gün gerçekten hıçkıra hıçkıra, kendimi yora yora ağladım.durmak istedim duramadım.yüzümü yıkadım ama her gözümü kapatışımda o sahneleri gördüm ve gereksiz bir şekilde sarf edilen sözler geliyordu kulağıma...yatamadım, kalkamadım.o günleri hiç sevmedim.günlüğümde bir tek o günler yok zaten.yazmamışım.bir daha bakıp hatırlamamak için.iyi de yapmışım.şimdiki düşüncelerim ve olgunlaşmam o günler bittiğinde başladı.

bir gece de büyüdüm ben.

bir gecede değiştim.

şimdilerde 19 oldum, Evet...şöyle bir genel hayatıma bakınca;

-istediğim gibi yaşıyorum, mutluyum, sağlıklıyım, sevdiğim 2 tane hayvanım var ve evet, keman çalıyorum, istediğim üniversitenin istediğim bölümünde okuyorum, çiziyorum, dikiyorum ve giyiyorum, ailemle yaşıyorum, güzel şehrim İzmir’deyim, buradan ayrılmadım ve şimdilerde hala keşfetmemiş yerlerini keşfediyorum…


aslında bu yazıyı 24 Mart’ın gece yarısında yazmak istemiştim ama yorgunluktan uyumuşum...

=)))


7 Eylül 2009

Anne Ben Güzel Miyim???


Çocukluğumu hatırlıyorum da (Ne günlerdi ama =)) böyle ailecek televizyonun karşısına oturur güzellik yarışmalarını izlerdik.

- Şu kız güzelmiş.
- Ne o kızın numarası not al Z.S, not al!
- Sonra benim beğendiğim kız çıkınca bi şey ısmarlarsın (ki çıkarsa da ayrı bi mutlu oluyorduk sanki jüri bizmişiz gibi).

O küçük yaşımda bütün numaraları isimleri hatırlardım, bilirdim falan. Haberlerden sonra başlardı bu yarışmalar ve gece yarısına kadarda sürerdi. Önemliydi aslında bizim aile için ama o dönemde Türkiye için de önemliydi sanki yaa. Herkes hayran hayran izlerdi. Hatta şöyle bir anım var hatırladığım; akşam olmuş babam beni çerezciye yolluyor ve ben bi koşu gidiyorum amaç yarışmayı kaçırmamak. Çerezciye bir giriyorum ki orda ki amca bile seyrediyor, bi de yorumunu belirtiyo.

Yok artık diyor, gülüyorum o zamanlar =)

Eve gelince durum çok farklı olmuyor ki bizde de yorumlar, numaralar belli oluyo ve izliyoruz. Eğer o dönemlerde bizim eve hediye verselerdi kesin zengin olurduk çünkü hep tutturuyorduk (Vayy be biz neymişiz yaa =) ).

Yıllar geçtikçe bu sevdamız sıkıcı olmaya başladı. İzlemez olduk, takip etmez olduk. İyice soğuduk anlayacağınız. En son Paris Hilton geldi (Ne kadar uzak olduğum belli oldu sanırsam =)), Hadise çıktı sahneye ama yok hiç biri ilgimi çekmedi ve ben şunu fark ettim Türk halkı olarak da bu işin peşini bırakmış bulunuyoruz. En son kim seçildi bunu bilenimiz bile çok az. Neyse yaa =))

Aklıma takılmıştı, bunu da size sunayım dedim ;))