mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2015

İyi Ki Doğdum!


Güzel bir gün olsun. Hem de en güzelinden. İş için yorulayım ama eve geldiğimde huzuru bulayım.

Bugün benim doğum günüm!
25 Mart 2015.
Doğduğum yıl 25 Mart 1991.

24 yıl olmuş. Koskoca 24 yıl. Yaşlanıyorum be genç! Hayat hızla akıp gidiyor baksana. Bir sene olmuş mesela ben burada çalışalı. Neler sığdı, neler sığdırdın diye sorsana bana şu 24 yıla?!
Aşklarıyla, acılarıyla, stresleriyle, panikleriyle, kayıplarla, sevinçlerle, mutlulukla, kahkahalarla, gezmelerle tozmalarla, eşek gibi çalışmalarla, yeni yerler ve yeni tatlar kültürler öğrenmeyle, parayı harcamayla, para kazanmayla ve paranın kıymetini anlamakla, sevgiyle, ayrılıklarla, sevişmelerle, öpüşmelerle, okuldan kaçmalarla, dersi ekmelerle, yalanlarla, gerçeklerle, sizi keşfetmeyle ve yazmayı kendim için terapi olarak görmemle ve bunu benimsememle geçen koskocaman 24 yıl!

Kendimi seviyorum.
İşimi, mesleğimi seviyorum.
Ailemi seviyorum.
Hayvanları seviyorum.
Sporu seviyorum.

Şimdii kutlamaları alayım.
Ahahaha =)))


xoxo

12 Şubat 2015

Korku İmparatorluğu

 

Bazen insanın sinir eşiğini zorlayan anlar yaşıyorsun. Gereksiz yükselen sesler doğuyor bir anda odanda. Stresiyle baş edemeyen sinir yüklü insanlar. Birbirlerine karşı saygıyı da zamanla yok edeceklerini düşünmeden yükseliyor o sesler. Birini azarlamak, onu eğitmek adına yaptığın bir şey değil.

Belli bir zamandan sonra kimseyi eğitemezsin sadece düzeltirsin.
Eğitim, yaşını almış kişilerde zordur. Kabul etmezler.
Önemli olan bağdan üzüm yemekse bağcıyı dövemezsin.
İnsanlar korku imparatorluğunda başarılı olamazlar.

Yıllarca okuyup izlediğim, tarihten ders aldığım kadarıyla bu her zaman böyle olmuştur. Korkuyla yönetildikçe insanlar kendilerini savunamaz, sorumluluklar alınamaz ve işler yürüyemez. Sorulan sorulara alınamayan cevaplarla işlerin yürümesi beklenemez.

Kendime söz verdim biraz önce;
“Bu içimdeki insan sevgisini, saygısını asla kaybetmeyeceğim. Saygım canlıya, varlığa duyduğum saygıdandır.”

Mutlu mutlu işe gelip hatta mutlu aşk kokan mesajlar ve öpücüklerle uyandıktan sonra işe gelince ters bir cümle ve tavırla karşılanmak. İnanın beni asla demoralize etmez ama artık sıkıldım! Bir dakika daha buraya tahammülüm yok. Ben duyarsızlaşamam. Sahiplendiğim bu yeri de bırakamam. Gereksiz sinir küpü bir insan yüzünden mesleğimden de soğumam. Aylardır burada olup içeride çalışanlar hakkında bir kelime bile bilmiyorsan burada olma zaten. İstersen işinin en iyisi ol ama nafile. Gözümde sıfırlanırsın. Araştırma yaparken ben bunu bilmem şeklinde kendi cahilliğini konuşuyorsan ama bu cahilliğini benim bilgimi ezerek yapmaya çalışıp örtbas edeceksen orada kaybedersin. Kendinin ne olduğunu fark etmeden yaşayıp bir şeyleri yapmaya çalışmak, ne yazık!

Bu oradan oraya savrulma sürecimde o kadar çok şey gördüm o kadar çok şeyle karşılaştım ki patronuma teşekkür ediyorum. Başlangıçta moralimi bozmayan, aralarda inip çıkan ama genede umudumu kaybetmediğim bu yolda tecrübe ettiklerimi sıralıyorum;

* İnsan ol.
* Çalışanlarını bil. Çünkü onlarla iş yapıyorsun. Herkesin yapabildiklerini, yapabileceklerini öğren, yaşa. Gerçekçi ol.
* Saygılı ol. Karşındakini pislik ya da bir şey bilmeyen biri olarak düşünme. İhtimallerin olsun ama o kişiyi oraya yerleştirdiysen de onun ne yapabileceğini biliyor olmalısın. Ona güvenmelisin. Sorumluluk verdiğin kişiye eğer güvenmiyor ve en küçük cevabında sinir patlaması yaşıyorsan o kişiden iş yapmasını bekleyemezsin, başarılı olmasını ise asla.
* Çalışanlarına kin güdemezsin. Güdüyorsan onu tutma! Kin ne ayrıca?! En baş maddeye dön, hatırla.
* Senin sabrın yoksa ve bunun sonucu sinir patlamasıysa karşındaki insanlarında senin gibi olduğunu unutma! Sabır bir yere kadardır. Bir istifa ile gitmeye bakar. Gidenin arkasından da “Neden gitti? Ben iyiydim.” deme. Mütevazi ol. Dön kendine bak. Önce kendini sonra karşıyı yargıla. Konumundan dolayı kimse sana bir laf söyleyemiyor olabilir ama insanların gözleri ve davranışları çok şey anlatır.
* Stresinle başa çıkmayı dene.  Kendin için bir şey yap. İyi bir şey. Nefes al mesela sonra ver. Etrafını topla. Aynada kendine bak. Güzel bir çift söz söyle ve göz kırp kendine ;)
* Kimseyi kimseden ayırma. Ayıracaksan bunu kişilerin başarılarıyla yap. İnsanlardan verim almasını bil.

Hiçbir şey kolay değil ama bunu kendi yaptıklarınla zorlaştırmak ya da kolaylaştırmakta sizin elinizde.

xoxo

17 Ocak 2015

Hayatımın Ortasındasınız

Arada düşünüyorum. Soruyorum.
“Napıyorum? Hayatımda istediğim şekilde mi yürüyorum?”

“Mutlu muyum?” diye sormam genelde. Çünkü en kötü anda bile mutlu olmasını bilirim ben. Huzuru buldum mu mutluyumdur. Çevreme göre kendi düzenimi kurarım. Planımla yaşarım. Bundan dolayı mutlu olmama gibi bir durumum yoktur benim.

Bu iş yolculuklarımda ara ara ümitsizliğe girdiğim anlar oluyor. “Bitsin diyorum.” sonra sabretmem gerektiğini hatırlıyorum. İşim için hayatımı yaşarken arkamda bıraktığım düzenimi de düşünüyorum.

Masamdayım. Her gittiğim yerde bir şekilde olan masamda. Benim olmayan sadece bilgisayarımı açıp, işleri takip etmeme yardımcı olan masam. Kalemliklerim olur geçici, sandalyem olur geçici. Bu sefer ilk kez kendi su şişemi aldım ve masama koydum. Bir şekilde sahiplenmemi sağladı. Hayat benim için göçebe, oradan oraya bir bavulla gitme şeklinde. En azından şimdilik! Ben öyle umuyorum. İsyan etmiyorum ama buraya da yazıyorum. Yazdıkça rahatlıyorum desem.





Ailemi özlüyorum. PİKOmu, arkadaşlarımı, sevdiğimi, Kordon’da gezmelerimi, şemsiyemi kapatıp yağmurda ıslanmamı, PİKO’yu alıp Kordon ve fuarda gezmelerimizi, Küçükpark gecelerini. Şen kahkahaları. Gülmekten gözümden yaş gelen geceleri. Şişenin dibini görmeden gecenin bitmeyişini ve oradan çorba içmeye gitmelerimi. Özlüyorum hepsini.






Her gittiğim yeri seviyorum ama kendi düzenimi özlüyorum. Kuramıyorum. Ev ev üstünde olmuyor. Yavaş yavaş kararlar alıyorum. Gene uzun listeler yapıyorum.

“Yapılacaklar listesi” ismi bu.


Yapılacaklar listesi. Her yapılanın tek tek çizildiği o listelerden biri. Akhisar’da ki amacım işleyişi öğrenmek, kişileri tanımak, ekip arkadaşlarımızla anlaşmak, kritikleri öğrenmek vs derken bir de buradaki köpeği beslemeyi amaç edindim. Ona kocaman kuru mama çuvalı aldım ve günde üç öğün besliyorum. Köpecik ayaklandı. Hopluyor zıplıyor ve saati gelince ofisin kapısından bana bakıp mamasını bekliyor. Keneleri olduğu söyleniyor ama umurumda değil. Ben onu beslemeye devam edeceğim.





Şimdi size bu yazıyı işyerimden masamdan yazıyorum. Beyaz çayımı içiyorum. Detoks yapıyorum. Aslında sağlıklı beslenip bu koşuşturmada kilo almamaya çalışıyorum. Evime, düzenime dönünce yeniden spora başlamak istiyorum. Yapacağım sporu da buldum.









İşte böyle sayın okuyucu. Hayatımı açık ve net özetledim. Sende bunu okudun ve artık biliyorsun.
İş takibime geri dönmem gerek.

xoxo

7 Ekim 2014

Kaş Güncesi ...1

**10.08.2014 Tarihli yazımdır. Tatil sonrası hemen işe başlayınca gününde yayınlayamadım. Özür dilerim. İyi okumalar.

Bugün heyecanlı bir gün (Cumhurbaşkanlığı seçimini kast ediyorum sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Sonucunu bile bile oy kullanıyoruz ya neyse siyaset yapmayacağım. Keyfim kaçmasın.). Teyzemin bana hediyesi olan Kaş gezisine çıkıyoruz. Nasıl bir yolculuk olacak hiç bilmiyorum. Sabahın köründe uyanıp PİKO’yu dışarı çıkardım. Ardından da oyumu kullandım. İlk ben kullandım herhâlde. Saat 09:30. Ayıp olmasın diye geç gittim heheee =))

Annemler şu an uyuyor. Öğlen uçağım var. İzmir’den Ankara’ya gidiyor oradan teyzemle arabayla geze geze Antalya/Kaş’a varıyoruz. Planımız bu şekilde.  Şimdilik bu kadar. Otele varınca (Saat kaçta varırız bilinmez) size devamını yazacağım. Söz ;)

xoxo



Günlerden 11.08.2014 Pazartesi ve saat 05:45. Evet, Kaş’a sağ salim vardık. Yukarıdaki fotoğrafta da gördüğünüz gibi güzel bir odamız var. Resepsiyondaki “Kibar Çocuk” sağ olsun iki kadını açıkta bırakmadı ve bizi odamıza aldı. Teyzem şu an yanımda yatıyor. Eee kolay değil 9 saatte geldik! Benim için ise uçakla Ankara, oradan iki saat sonra bu yolculuk uff sabahın köründe buradayız işte!

Uçakta gene birileri ile tanıştım. Bu sefer yanıma oturan kişi Adnan YEŞİLAY'dı. Sıcakkanlı bir insan olduğum için hemen konuşmaya başlıyorlar. Bu arada aklınızda olsun bir kaç aydır Ankara yakınlarında çok güçlü türbülans oluyor. Bu seferde oldu. Hayatım boyunca bunu yaşamak isteyen biri olduğum için millet panik halinde bakışıp ses çıkarırken ben gülüyordum. Manyaklık doğamda var napak #) Adnan Bey'de bu durumu sorunca biz başladık konuşmaya. Oradan buradan derken iletişim adreslerimizi verip ayrıldık. Hayat benim için sabahtan bu şekilde başlayınca hissediyorum bu gezi güzel olacak ;)

Kaş bekle bizi, Teyze yeğen seni gezicez ;)

Odamızın nasıl olduğunun bir önemi yok aslında. Amaç beraber zaman geçirmek. Teyzemin bana bu mezuniyet hediyesi. Uzun zamandır beraber tatil yapmıyorduk. Benim yıl içinde Ankara’ya gitmelerim hariç tabi. Güzeller ben şimdi yatar. Çok yorgunum. Duş bile almaya üşeniyorum o derece. Gün doğuyor, dün gece bize ışık olan dolunay batıyor. Sabah ola hayrola.

xoxo



NOT: Fotoğraf şahsım tarafından çekilmiştir. 

24 Ağustos 2014

İş Hayatı ...3


NOT: Size verilen bir görevi şefiniz beğenmişse ve sizi övdüyse susun, saygılı olun ve hafifçe gülümseyin. Ardından "Teşekkür ederim." deyin.

3 Ocak 2014

Hastayım

Gönül isterdi ki size yeni yılın gecesinde ilk yazımı yazıyım, size güzel dileklerimi sunayım ama olmadı.
Ben 2014’e hasta girdim ühü ühüüü =(((

Dünde “Sabahtan derse gideyim, cumada doktora gideyim.” dedim ama yok benim kafam kalkmıyor ki yataktan. Hemen annem ve babamın yoğun baskısıyla doktora gittim. Orda da ayakta beklerken başladı mı benim başım dönmeye! Allaahh duramıyorum derken kendimi görevlinin sandalyesine zor attım. Millet de bana tip tip bakışlar atmaya başladı. Yaşlılar deseniz kalk da ben oturayım modun da. Ölsem “Genç ona bir şey olamaz!” dicek! Sağlık ocaklarında ve aile hekimlerindeki bu yaşlıların davranışları ne olacak ya!

Her neyse baş dönmesi, mide bulantısı, ağrıyan kaslar, yapılan tahliller ile eve geldim. Bugün daha iyiyim (İlaçlar sağolsun.). Bakalım pazartesi günü öğrencem tahlil sonuçlarımı. 10-6 tansiyonla yaşayan ölüyüm herhalde #) Uff umarım kötü bir şey çıkmaz ve bende hayatıma devam ederim. Hiç sevmiyorum hasta olmayı, ilaç kullanmayı (Bütün gün uyuyorum sonra.), hayatı kaçırdığımı hissediyorum.

Neyse efenim bu gece daha iyiyim ve size yeni yazımı yazıyorum =))

2014 hepimize mutluluk, sağlık, huzur, daha az ölüm, kayıp, acılar getirsin.
Aşk kapımızı çalsın ve hiç bırakmasın.

xoxo

10 Ekim 2013

Sevdiklerim Yanımdaysa Gerisi Kimin Umurunda!

Aynen öyleeee =))

Ocaktan beri görüşmediğim daha doğrusu görüşemediğim arkadaşım D. ile dün buluştuk.
Sonundaaa!!!

Nasıl mutlu oldum hatta olduk anlatamam. Onun o içten kahkahasını özlemişim.

Deli dolu anlatımını, heyecanlı konuşmasını,  olayları anlatırken anı bir daha yaşamasını, beni de hikâyeye çekmesini, laf sokmalarını, laf sokmalarımı, hikâyenin en güzel yerinde biralarımızı tokuşturmamızı, ummadığım yerde bir şey söylemesini ve boğulma atlatmamı, sıkı sıkı birbirimize sarılmamızı, geçmişte yaptığımız onca manyaklıkları, yaşadığımız olayları, çocuklukları, gençlikleri, delilikleri, dolulukları o kadar özlemişim ki anlatamam.

Dilara seni çok seviyorum arkadaşım.
Hayatımdaki en en en harbi insansın.
Yıllarca dostum dediğim insandan sende gördüğüm samimiyeti görmedim ben.

Bizim arkadaşlığımız böyle işte. Dostluğumuz. Kıskançlığın hiç olmadığı, gerektiğinde “Süpersin bebeğim.” dediğimiz, “Seksi hatun!” “Ouvv yürü taş gibisin!” sözcüklerini en samimi halimizle dile getirebildiğimiz, “En iyisi senin olsun.” mantığıyla birbirimize sunduklarımızla yaşıyoruz biz.

9 aydan beri sesini duyamamıştım. İlk zamanlar sesini duyabiliyordum. Sonralarında oda bitmişti. Evinden de taşınmıştı. Arabayla eve gelirken onun dairesinin önünden geçiyordum ki acaba evde mi, ışığı yanıyor mu diye! O 9 ayda arınmış arkadaşım. Rahatlamış. Çok iyi olmuş. Kararlar almış. Yenilemiş kendini. Zihnini. Bomba gibi bir giriş yapmış bu yıla. Dilara benim Dilaram. O orijinal kadın. Güçlü kadın. Telefonu hep samimi bir şekilde açan insan. Hayata yeniden başlayacak kadar cesur. Kararlı. İnatçı! Kendi değimiyle suya inat etse susuzluktan ölecek biri O =) 

Ben böylesini seviyorum işte.
Görüştüğümde sarılabildiğim, sıkı sıkı onu kendime çekip özlemimi giderebildiğim, sevdiğim insanları istiyorum etrafımda.
Gerisi çıksın gitsin hayatımdan. İstemiyorum artık.

xoxo

13 Temmuz 2013

Staj Sonu

Günaydın, Tünaydın ve İyi Günler millet =)
Gene uzun yollar, kilometreler yapmış ve doğal ortamıma kaçmış bulunuyorum. Hafif bir esinti, yeşillikli bahçem ve yanımda hayvanlarımla size bu yazıyı yazıyorum.

İlk günümü hatırlıyorum da Cuma son finalime girmiş daha sonuçlarımın açıklanmasına 1 hafta varken hatta bütünlemelerimde beklediğim bir tanede dersim varken başlamıştım işe (İş ortamında geçtiğimi öğrenmiş, sevincimi de orda yaşamıştım.). Staj arkadaşım D. ile günler nasıl geçecek diye düşünmüştük. İlk gün kendimiz gelmiş ama o geç kalmıştı. Onu beklerken merdivenlere oturmuş, nasıl bir yere geldim acaba deyip telefonuma bakmıştım uzun uzun hem de hiçbir şey yapmadan. Sonra D. gelmişti ve biz departmanlarımıza ayrılmıştık. O üretimdeydi bende numune. İlk gün, “Senin çalışma alanın burası.” deyip beni bir masaya oturtmuşlardı.

Nerden bilebilirdim ki sonradan o masayı, masadaki iş arkadaşlarımı, kumaş deposunu, makineleri, ofis koridorunu, camlı merdivenleri, depoya giden o uzun yolu, yemekhanede yemek veren o amcayı, servis şoförünün çingene şarkılarını, tatlı atışmalarını, kadın erkek muhabbetlerini, cuma günleri öğle arasında yenen çiğdemleri, uzun öğle aralarını, bozuk döner sandalyeyi (Sizi kalkarken üzerinden atıyor ve uzun süre oturursanız da kendiliğinden aşağıya iniyor. Kafasına göre takılıyor anlayacağınız #) ) gitmelerimi, gelmelerimi, kartela yazmayı, o kartelayı doldurmayı, zımbalamayı özleyeceğimi…

İlk hafta 6’da kalkıp 6:30’da servise zor yetişen ben, her hafta 15dk erken kalkmaya başlamıştım. Son hafta artık 05:15’de kalkar olmuştum. Bu benim işimi sevdiğimin bir göstergesiydi. İlk gün D. ile beraber akşam koltukta sızmamız, alışana kadar yemek yiyip direk uyumamız ve birbirimize dalgın dalgın baktığımız günleri hatırlıyorum da şimdilerde çok uzak gelmiyor. Onun kendi departmanın da sıkıldığını görüyordum. Bütün gün ayakta duruyor sonra içinden esniyordu. Bense habere hareket ediyor, yorulmak nedir bilmiyordum. İşkolik bir yapım olduğu için boş kaldığımda uykum geliyordu. Düzenli ya da simetri takıntım olduğunu S. Ablaya çaktırmadan masayı düzeltirken gösteriyordum. Sonunda fark etmişlerdi. İlk zamanlar her zaman tanışmadır zaten. D.’nin yanına gidip birkaç günde onun departmanın da kaldım. Orayı da sevdim, sıkıcıydı, sabit bir hali vardı ama sevmiştim işte. En azından D.’yi neşelendiriyor, ofis ortamından biraz olsun onu uzaklaştırıyordum. Belki de amacım onu oradan kurtarmaktı. Sıkılmasını engellemekti.

Günler benim için bir kaç sinir bozcusu günün dışında çok güzel geçti. Dün son günümüzdü. Dediğim gibi 4 hafta su gibi akıp geçmişti. S. Ablayı, H. Ablayı, E. Ablayı, N. Ablayı, E. Hanımı hatta D.’yi bile özlicem. W.’nın ilk günler bana tuhaf tuhaf baktığı zamanlar “Bu bayanın benimle ne sorunu var?” diye kendime sormuş sonra alışveriş merkezinde karşılaşmış ve ayaküstü konuşmuştuk. Ertesi gün Etiform (Sonunda seveni bulmuş, yanımda taşımam bir işe yaramıştı.) vermem ve sık sık karşılaşmamız, ona yardım etmem sonucunda oda beni sevmişti. Belki de ben onun sandığı gibi biri çıkmamıştım ve bu halimi tanımış, sevmişti. Akşam olurken tek tek herkesle vedalaşmak inanın çok zor oldu. Son kez depoya giderken ki o yolda yürümek, işçilerle de vedalaşmak çok ama çok zor oldu. Hüzünlenmedim dersem yalan olur. Herkesin “4 hafta oldu mu ya, ne kadar çabuk geçti.” demesi ortak cümleydi. Bu iyi bir şey sanırsam =)

Son gün kumaş deposuna gittiğimde açılmış kumaşların üzerine uzanmış (Tamam tamam bildiğiniz ağzı açık uyuyordu hehee) O.’yı gördüm. Yorgunluktan kıvrılmış oraya, hafifte esiyordu ohh mis gibi yer ;) Önce aklıma ağzına pipet koyup fotosunu çekmek geldi ama kızar diye vazgeçtim (Bunu ona sonra anlattığımda yapsaydın, kızmazdım dedi.). Elimde numune makasım vardı. Başladım bunun koluna sürmeye, soğuk soğuk yumuşak ucunu dokundurdukça huylanmaya başladı. Sonunda da uyandı zaten. Beni gördüğü andaki şaşkın ve ardından gülümsemesi güzeldi =))

İçimden bir ses bir şekilde orada tanıştığım kişilerle iş hayatımda da karşılaşacağımı söylüyor. Dünya küçük karşılaşacağız ve beraber çalışacağız. Aylar önce gördüğüm rüyayı geçen gün yeniden yaşadım. Masanın bir ucundayım ve masadaki herkes rüyamdaki gibi otuyordu. 30snlik bir andı ama aylar öncesinde bu rüyayı gördüğümde kim bu insanlar ya deyip uyanmıştım. Kendimden korkuyorum =) Her şey akışında devam ediyor. Öncesinde gördüğüm anlar tek tek yaşanıyor.

İşin en tuhaf anı ise D. ile servislere binmeden önce sarılıp vedalaşmamızdı.
En sona kendimizi bırakmıştık.
Vedaları sevmem ben.
Kaçan gidenlerdenimdir, şu insanların sevmediği tiplerden.
Dolan gözlerimi saklamak gün içinde zor oldu.

18 Şubat 2013

Bizim İçin Tatil Demek...

Bizim için tatil demek buluşma zamanı demek.
Bunu kimin için söylüyorum tabi ki de lise arkadaşlarım için.

Her tatilde İzmir dışında olanlarımız İzmir’e gelir. İzmir’de olanlar özel olarak sırf buluşma için şehirden ayrılmaz. Bir gün ayarlanır ve buluşulur. Önce bir yere oturulur, çay kahve içilir. Sonra belli bir sayıya ulaşılır ve oradan yemek yemeğe gidilir. Kalabalık olan gurubumuz birkaç masayı birleştirir. Oradan eğlenceye geçilir ve gün kahkahalarla devam eder. Kuzum, Jelibonum, Serdarım, Binnurum, Mecom, Senemim ve diğerleri, hepimiz buluşuruz.

Bu tatilde de buluştuk ve ayrılırken en yakın tatil ne zaman diye düşünmeye başladık. Bu bahar döneminde hiç uzun tatil yok onu anladım. Mecom,Tokyo’dan denizle kim bilir nerelerde, Binnurum Sakarya’da, Kuzum ile Serdarım Ankara’nın kuru soğuğunda ve Jelibonum ise Almanya’da. Güzel bir günün sonunda üstüme dolan hüzün sonucunda yazamadım bir türlü bu yazıyı. Yazılmışı da düzenleyemedim.

Hepsini ayrı ayrı seviyorum. Kaç sene olmuş?!

7 senedir hayatlarımdalar hatta bazılarıyla 8 sene! Dağılmadık, dağılmayacağız da biliyorum. İnsanın böyle arkadaşları oldukça yalnız olmasına imkân yok zaten.

Gülmek, bol bol fotoğraf çekmek, çektirmek, yeni tatlar denemek, derslerden konuşmak, ilişkiler üzerine deneyimlerimizi paylaşmak, hediye seçmek, yıl içinde yaşanılan olayları uzun uzun anlatmak, masanın bir ucundan diğer ucuna gülümsemek, konuşmaya çalışmak, her muhabbete bir şekilde karışmak, konular karışınca da anlayamamak o kadar güzel o kadar özel ki.

Anlatamam. Yaşamanız lazım. Bizim masaya oturmanız lazım.

Bu buluşmamızda bizden olmayan bir konuğumuz vardı ve “Konularınız çok hızlı değişiyor, çok hızlı konuşuyorsunuz. Bir türlü konuya dâhil olamadım.” dedi. Dönüp ona gülümsemiştim. Haklıydı. Çünkü biz liseden beri her halimizi görmüştük.

En kötü zamanımızı, en sinirli, en kırılgan, en stresli, en yalnız, en iyi, en eğlenceli…
Hepsini biliyoruz.

Geçmişi unutmak hiç kolay değil. Geleceği ise beraber yaşamak çok heyecanlı =)
En yakın tatili dört gözle bekliyorum ;)

13 Şubat 2013

Ehliyet Sınavı Olayımız …4


E.S.O. 3 den sonra artık son partı da yazıp bu macerayı sonlandırmanın zamanı geldi bence =)
Bir ehliyet nasıl çıkarılır, hangi dikenli yollardan geçirilir sorusunun cevabı şimdi yazacağım yazıda gizli.

Hadi başlayalım o zaman =)

Şimdi hafta sonunu güzel geçirdikten sonra pazartesi direk ehliyet kursumu aradım ve bana belgelerimin anca Cuma hazır olacağını söylediler. Bunun üzerine cumaya kadar bekledim (Bu sırada gezdim tozdum. Ah ahh sonra olacakları bilseydim gezer miydim?!) ve Cuma günü geldi çattı. Gittim kursa. Dosyam hazır ve nazır önümde duruyordu derken kimliğimdeki fotoğrafım en son ben ÖSS ye girerken ki halim olduğunu söyleyip değiştirmem gerektiğini belirttiler. Ehliyet, kimlik ve dosyamdaki fotoğraflar bir olursa sorun çıkmazmış. Bu bahaneyle hem kimliğimi de yenilermişim. İçimden de dedim “Neden bunu daha önce söylemedin ki?!”. Neyse ki elimde daha önce çektirdiğim, bir sürüde çoğalttım vesikalıklarım vardı da birde onunla uğraşmadım. Bir hafta öyle boş boş gezeceğime gider bunu hallederdim. “Tamam.” dedim ve tıpış tıpış otobüse binip geldim gene sokağıma. Önce muhtara uğradım. Kimlik belgelerimi aldım orda ödedim 4Tl. Sonra oradan çıkıp belediyeye gittim. Bilmediğim yer olunca içgüdülerimle o sokağa girdim başka yerden çıktım ve buldum. Orda ödedim gene 3Tl. Bütün bunların arasında İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ne kadar teşekkür etsem azdır. Şöyle ki, 1 saat içindeki bütün otobüslerde ilk basıştan sonrası ücretsiz oluyor. Oradan oraya bin, in sonra gene bin gene in derken valla günüm otobüste geçti. Her birine tek tek kart bassam batardım =) Bir yandan da içimden “Keşke arabayı alsaydım.” diyorum. Eyy yorgun kafam benim #) Kimliğim çıkarılırken gene sürücü kursunu aradım ve hangi bankaya para yatırılacağını sordum. Netten yapılıyo olsaydı beklerken onu da net üstünden halletcektim ama illa elden yatırmak gerekiyormuş. Bankalar sırasıyla Finans, İş ve Halk Bankasıydı. Yolumun üzerinde Finans olduğu için direk daldım içeri. 303Tl de ona ödedim. Sonra gene otobüse bindim ve geldim sürücü kursuma. Sonunda dosyama kavuştum ve emniyete gittim tabi saat artık 3 olduğu için geç kalmıştım. Bana pazartesi sabahtan gelmemi söylediler. Sabah sıra verip akşama da ehliyeti alabileceğimi belirttiler. Olay buymuş yani. İyi dedim ve tıpış tıpış gene evime geldim.

Pazartesi oldu ve ben sabahın 8 inde emniyete gelmiştim. İlk sıra benimdi. Ben bu genç yaşımla oradan oraya koşturup işimi hallederken gene burada da o tuhaf eşlere rastladım. Ehliyeti kadın alcak ama koşuşturan, polise isim yazdırıp sıra alan kocaları. Bu kadınlar hiç mi kendi işlerini yapmaz ya da yapamaz. Basiretleri mi bağlanıyor, anlamıyorum?! Oradan parmak izi kaydı (Bundan sonra benimde emniyette parmak izim var. Resmen kayıtlı biriyim.) ve 1Tl ödendikten (Evet yanlış duymadınız! Parmak izinizin değeri hem de 10 parmak birden 1Tl!) sonra 101Tl’yi elden emniyete ödedim (Bu paradaki 1Tl den kar etmek isteyen ne kadar çok insan var ya! Tamam, 1Tl az para gibi görünebilir ama çok parada değil. Yani sen 100Tl yi veriyorsun da 1Tl’yi mi veremiyorsun. Bunu da hiç anlamadım. Neymiş “Yanımda bozuk yok.” diyomuşun, polis almıyormuş falan filan. Napcak adam, kendi cebinden mi vercek sizin paranızı. Saçma yani. Nolur böyle küçük hesapların adamı olmayın.) ve akşam 4’de gelmemi söyleyip beni yolladılar.

Eve gelip 4’e kadar ne yapmadım ki?! Evi toparladım, çamaşırları astım. Yetmedi, üzerine spor bile yaptım. Sonunda 4 oldu da çıktım evden, gittim emniyete ama kimliğimin hazır olmadığını söylediler. “Ne zaman hazır olur?” dedim (İçimden de “Nolur yarın deme, nolur yarın deme!” diye geçiriyorum tabi.). “5’de yeniden gel.” dediler. İyi deyip oradan Küçükpark’a geçtim. Bir kaç arkadaşla karşılaştım. Zaten Küçükpark küçük yer. Biriyle karşılaşmasam şaşardım =) Onlarla çay kahve derken zaman nasıl geçmiş anlamadım ve kalktım, emniyete geri geldim.

Ana bi geldim herkes çıkmış sadece içeride 3 kişi var!

Neyse o üç kişiden biri bana kimliğimi verecek kişi olduğu için kimliğimi aldım ve çıktım. İlk işim direksiyon hocama teşekkür mesajı atmak oldu. Sonrada anneme haber verdim. Pekiii emniyetten çıktığımda ilk yaptığım ne oldu biliyor musunuz? Aslında kimseye haber vermeden önce MP3’den Gloria Gaynor - I Will Survive  ı seçip, sesini de son ses açıp mutlu mutlu yürümek oldu. Aslında bıraksalar daha doğrusu emniyetteki polislerin beni deli sanmasından korkmasam yemin ediyorum dans ede ede giderdim ya, korktum işte #)

Şimdilerde annemle akşamları çalışıyoruz. Malumunuz direksiyon dersimdeki araba Fiat’dı ama benim kullanacağım araba Renault. Sonuçta debriyaj ayarları farklı.
Her neyse bunu da yaparım nolcak yani ;)
Herkese iyi sürüşler =)))

Öpüldünüz xoxo

28 Ocak 2013

Ehliyet Sınavı Olayımız …3

E.S.O. 1 ve E.S.O. 2 den sonra geldik son aşamaya.
Hey millet, artık benim de ehliyetim var =))

Bugün yarın arabanın kaskosuna adımı da yazdırdım mı ouvv kim tutar beni. Evde geçirdiğim sıkıcı günler hatta geçmek bilmeyen saatler sonunda anladım ki ben işkolik, çalışmayı seven biriyim yani öyle hiçbir şey yapmadan durabilen biri değilim. Evde dursam kesin spor yapıyorum (Enerjimi atmam lazım), sokağa çıksam uzun uzun yürüyorum. Sıkıntıdan neler yaptım neler ki yaptıklarımı size yazıp yayınlıcam ;)

Her neyse olayımız bu değil. Asıl olayımız ehliyetime sonunda kavuşmam =))

En son teorikte kaldık diye hatırlıyorum. O zaman direksiyon sınavımla olayımızı anlatmaya başlıyım. 19’unda sabahtan gittim sınav alanına. Sıramı bekliyorum, bir yandan da giren kalabalığı izliyorum. Ama nasıl yağmur yağıyor anlatamam. Giden yarım saat geçiyor hala gelmiyor falan derken sonunda sıram geldi ve bindim arabaya. Verdim kimliğimi “Merhaba” dedim (Amacım hani samimi olmak değildi. Sadece sürüşe iyi başlamaktı.). Komite “Başlayın.” dedi.

Başlıyım tamam da benden önce arabayı kullanan erkekler el frenine bildiğiniz abanmışlar!
İndiremiyorum!

Yanımdaki komiteye “İndiremiyorum.” dedim. Adam tip tip baktı suratıma ve el frenini tuttu “Gerçekten bu ne ya?” dedi. Kendisi bile zor indirdi ve biz böyle başladık kalkışa. Arabayı, adam el frenini indirmesine rağmen kaydırmadım (Kendimi her aklıma gelişinde kutluyorum çünkü millet bizim orada arabayı hep kaydırdı. Sıra bana gelince de “Acaba ben napcam?” dedim ve kaydırmayınca da mutlu oldum tabi.). İşte böyle çıktık yola. Ben sürüyorum, komitenin komutlarına uyuyorum derken bana manevra yapacağız dediler. Tamam, dedim ama manevra yapacağımız yer o kadar kalabalıktı ki beklenmezdi. Onlarda “Sür. İlerde yap.” dediler. Tamam, dedim ve onların dediği yere yanaştım ama dedikleri yer arabanın yarısını içeri alacak kadar büyük ve yol boyunca devam eden çukurlardan oluşuyordu. “Burada çukur var.” dedim. Adamda “Nolmuş?” dedi. “Arabaya zarar verebilir.” dedim (Burada belirtelim, arabanın başına bir şey gelirse sizden sonraki adaylar da etkileniyor.). “Bir şey olmaz. Manevra yap.” dediler ve hocama dönüp “Hep ezberletiyorsunuz ondan sonra böyle oluyor, yapamıyorlar” dedi. Sen misin bunu diyen! Hemen bende “Ezber falan yok. Tamam, yapıyorum.” dedim ve güzelce manevra yaptım. Bu sefer adam “Yanlış yerden döndün. Direğin duvara yakın olan yerinden döneceksin.” dedi. “Tamam, çıkıp bir daha yapayım.” dedim ve çıkıp yeniden yaptım. Bunu yaparken de “Oradaki çukur daha derin, ondan buradan döndüm.” dedim. Adamda “Amma taktın çukura ha!” dedi. Resmen sinir!! Dediğini yapıp o çukuru düşünmeden manevramı yaptım ve güzelce girdim. “Tamam, oldu mu?” dedim ve adamda “Tamam.” dedi. Ardından arabayı çalıştırdım ama bu seferde adam, ben tam kalkarken ayağıyla arabaya müdahale etti ve araç stop etti. Anladım adamın yaptığını ama bozuntuya vermedim ve direk kalkış yapıp yoluma çıktım. Adam dönüp bana “Çukura bizi sokmadan nasıl çıktınız?” dedi. “İşte ben böyle girer böylede çıkarım.” dedim. Komite o an şok ve sus pus oldu. Kimse benim dalıma basamaz efendim. Altı üstü komitesin yani ki ben şehir içinde de araba kullanmış biriyim. Buluyorlar beni yemin ediyorum. En sinirlisi, en kılı, en sorunlusu vb. Sınav alanına gelirken kuyruğa girdik (O kadar kalabalık ki sınav alanı, gidip görmek lazım. Anlatılmaz yaşanır.). Oradan da düzgünce geçtim ve sonunda aracı aldığım yere sinyalimi de verip girdim. Bir güzelde aracı durdurdum. “Şimdi napıyoruz?” dedim. “Arabadan iniyorsunuz.” dediler. “O zaman kimliğimi alabilir miyim?” dedim. Adamda “Buyurun.” dedi ve ben araçtan indim.

Sonra eve gelip oradan yazlığa gittim. Harika bir hafta sonu ve PURSAT ımla zaman geçirmek aklımdayken (Sonuçların bu kadar çabuk açıklanacağı aklımın ucundan geçmiyordu.) hoopp cep telefonuma gelen mesaj! Mesajda direksiyon sınavında başarılı olduğum yazıyordu. Hemen hocam aradı, o aramasa ben arayacaktım zaten ve birbirimizi kutladık. Komite kafadan 10 puanı herkesten kırıyormuş, nedeni de heyecanmış. Peh! Benden sakinini görmemişlerdir ya neyse.

Sonuçta geçtim mi geçtim. Önemli olan da buydu =))
Uff gene uzun upuzun olmuş. Ehliyet çıkarma olayımız bir sonraki yazıma kaldı iyi mi?! ;)

19 Ocak 2013

CEM YILMAZ – CM101MMXI FUNDAMENTALS

Cem YILMAZ, Türkiye’nin artık marka olmuş isimlerinden biri.
Gösterilerini sevende var sevmeyende ama şöyle bir gerçek var adam tam bir yetenek ve izleyicilerini nasıl etkileyeceğini biliyor.

Dün filmine gittim (Zor bilet bulduk. Önceden rezervasyon yaptırdık. Artık siz düşünün. Aklınızda olsun diye diyorum.). Güldüm hem de kahkaha atarak hatta çoğu yerde gözümden yaş geldi =)) Cem YILMAZ’a gidip de “Ben gülmedim.” diyen insanın kesinlikle sorunu vardır diyorum açık ve net! Birine gülmesen diğerine kesin gülmen gerek.

Film hakkında bir şey söylemicem. Sonuçta gösterisini izliyorsunuz. Aslında Cem YILMAZ çok zekice bir şey yaptı. Sonuçta gösterilerinin biletleri 2 ay önceden bitiyor. Giden var gidemeyen var ve en son DVD (Ne var?! Ben hala DVD arşivi yapıyorum =) ) sini alıp arşivlemek zorunda kalıyorduk. Ama böyle her kesime hitap edip onlara ulaşmış oldu. Hem kendi kazandı hem de seyirci. Yani alan memnun satan memnun durumu. 4 günde 600bin izleyici ve dün öğrendim ki milyonları bulmuş kişi sayısı.

Benden birkaç gözlem;

* Öncelikle sinema salonunda gülüyorsunuz yani öyle sessiz, “Hışt! Sessiz olun.” diye bir durum yok. Bütün salon gülmekten yarılıyor ve kahkahalar havada uçuşuyor.

* Benim oturduğum sıranın sağında abim ve bir çift vardı. Solumda ise ful erkek. Zaten salonda kadından çok erkek vardı. Önceleri solumdaki erkekler gülemedi (O sırada +18 espriler yapıyordu Cem). Bende bir yerden sonra kopunca artık onlarda rahatladı ve salon bir yerden sonra samimi mi oldu desem yoksa herkes rahatladı mı desem bilemedim =))

* Klasik Cem YILMAZ Gösterisi durumu olan çıktıktan sonra hiç bir şey hatırlamıyorsunuz =)

* Alakasız ama Cem YILMAZ yaşlanmış ya =(

* Tadı damağınızda kalacak bir gösteri sizi bekliyor.

* Tek hoşuma gitmeyen şey, adamın biri 8 (en fazla 9 dur ama fazla değildir.) yaşındaki kızını getirmiş. O kız için o espriler fazlaydı. Tabi burada suç, babasında ya neyse.

Özetle bu yağmurlu havalarda gidin, deşarj olun, bol bol gülün hatta ağlayın ve sakın su ya da mısır yemeyin valla gülerken bir kazaya neden olabilirsiniz. Böyle bir durum istemeyiz değil mi?! ;)

İyi Seyirler =))

21 Ekim 2012

Yorgun Prenses Durmuyor ve Hikayeyi Anlatıyor

Nerde kalmıştık?! Hah! Hatırladım;

Derken bir an geldi ki işte o an herkesin hikâyeme inandığını hissetim;

“Bizim şirketin bir eksiği vardı. Oda…” dedim ve böyle heyecanlı bir ses tonuyla arkadaşlarıma baktım. Herkes “Neydi?” bakışı atıyordu. İşte o an en güzel andı. “Tasarımcımız yoktu!” dedim ve herkes hıı deyip geriye yaslandı =) Dizinin ya da filmin en heyecanlı sahnesinde sonucu öğrenip rahatlamış gibi bir halleri vardı. “Sizi Hilal Hanımla tanıştırayım tasarım ekimizin başıdır.” dedim. Bak bak bak ekibim bile var =)) Derken bir ara o kadar heyecanlandım ki, hikâyenin devamını unuttum ama bunu çaktırmamak için yavaş yavaş yürüyüp kürsüye yaslandım ve bacaklarımı çapraz yapıp sınıfa şöyle bir baktım. Sanki o an düşünüyormuş gibi yaptım ve konuyu farklı bir yere çektim. Kurtardım hehe =) Sonra arkadaşlarımla konuşurken anladım ki kimse fark etmemiş (Alkışlar yeniden bana). Bir daha sun deseler böyle sunabilir miyim bilemiyorum ama ben sahneleri seviyorum. O kalabalık, o heyecan güzel yaa. Sahnede keman çaldığım o gecede de bir yerde doğaçlama yapmıştım, kimse anlamamıştı ;)

Sonuç mu?! Hoca beğendi hem de çok beğendi. Bunu daha sonra bana söyledi. Sunumun dosya çıktısını alıcam ve hocaya teslim edicem. Eksik gördüğü bir yer varmış, “Onu da ekle öyle gel.” dedi “Tamam.” dedim.

En güzel yer geliyoorr: sunumdan sonra hoca toplu fotoğraf çektirmek istedi. Oturdu masaya bizde çevresine geçtik. Önümüzde ise bir sürü siz deyin 50, biz diyelim 60 bebek şekeri ve süsü fotoğraf çektirdik. Sonra ne yaptık biliyor musunuz? Yaptığımız şeker ve süsleri sınıfa dağıttık. Mevcut mu? TAM 45 kişi! Ellerimizle yaptığımız o kadar şeker ve süsü dağıttık. El emeği olduğu için hocada beğendi zaten ;)

Her şey bitti ee tabi bende bittim #) Ama bir gece önceden sözüm vardı. Bu sunum başarıyla biterse dışarı çıkıp eğlenecektim ve bütün bu stresi üzerimden söküp atacaktım. Sunum bitmiş, bir başka derse giderken K. ile karşılaştım. O gün onun doğum günüydü. Liseden beri tanırım çocuğu, öyle bir arkadaşlığımız var bizim. Upss! Size onu anlatmıştım. Hadi bakalım kim olduğunu eski yazılarımdan bulabilecek misiniz ;) Direk yanına gittim ve doğum gününü kutladım. Sonra son ders, eve gidiş derken üçlü koltuğumda uyumuşum hadi size dürüst olayım sızmışım =) Derken telefonum titredi ana! K. mesaj atmış. İlk tepki tabi ki de sol kaşın kalkması şeklinde oldu. Sonra olayı anladım. Akşama doğum gününü kutlayacakmış ve beni de çağırıyormuş, bugün aceleden söyleyememiş falan filan. Bende tamam dedim, geliyorum. Kendime verdiğim sözü gerçekleştirecek arkadaş ararken K. Hızır gibi yetişmişti.

Kalktım o sızmış halimden eser kalmasın diye soğuk bir duşa girdim ve ardından sıcacık enerji çayımı içip hazırlandım. Her şey bittikten sonra kendimi sokağa attım. Çocukluğumun geçtiği o eski mahallede gezerken eski bir kırtasiyenin kapandığını gördüm. Onun yerine kitapçı açılmıştı. Direk saate bakmadan daldım içeriye. K.’ye hediye almam gerekiyordu. Elim boş gidemem olmaz öyle. Ona kitap bakarken oranın harika bir yer olduğunu anladım. Pazartesi gidip birkaç kitap da kendime alcam ;) Sonra K. ile buluştuk ve bara girdik. Anam o nasıl bir kalabalıktı öyle! Masada kimseyi tanımıyordum #) Size şöyle tarif edeyim siz nasıl bir durum olduğunu anlayın: masanın en ucundayım ve kafamı çıkarıp bakıyorum, ucu görünmüyor. Zaman geçti, pasta kesildi de millet yarılandı. Sonra sahneye yaklaşmalar ve şarkılara eşlik etmeler derken geceyi sonlandırdım. Taksiye atlayıp eve geldim. İlk işim K.’ye veremediğim hediyesi için içine yazı yazmak oldu. Şöyle en samimisinden bir not yazdım (Not tam bir A4 boyutunda yalnız haha =)) ). Bir defa katlayıp kitabın arasına sıkıştırdım. Pazartesi gelirse ona teslim edicem. Ben gittikten sonra notumu okursa daha iyi olabilir ;)

Eğlendim, bitti ve şimdide cumartesiyi bitiriyorum.
Yeni hafta bayram ile yarılanacak.
Bakalım bayramda ne yapıcam? Şimdiden onu düşünüyorum hımmm…

20 Ekim 2012

Yorgun Prenses Durmuyor

Ay bitti!  
Ohh be SÜPER!
Bu duyguyu özlemiştim.

Yok, dostlar bu sefer bir ilişkiden bahsetmiyorum, sizde az değilsiniz haa =)

Bu hafta yani dün moda koleksiyon tasarımı ve yönetimi dersimin ödevi vardı. Grupça bir şirket kuracak ya da kurulmuş bir şirketi tanıtacaktık. Bizde 3 kız olarak bebek şekerleri ve süslerini kurduk. Adımız ise “CİCİ BEBE” oldu. Biliyorum yaa çalıntı ama inanının 3 gün kafa yorduk şirket ismi için. Sonunda bunda karar kıldık çünkü kimse kimseninkini beğenmiyordu. Yoksa karşıma çıkıp üç günde bunu mu buldun demeyin valla size bulduğum yerde çelme takarım =)

Bu ödevi nasıl hazırladığımı bir bana sorun birde Allaha yani öyle bir durumdu. Bide ödev bir değil ki iki tane. Diğeri ise tasarımcı tanıtımı olan Arzu Kaprol’u anlatmak (Buna süre yetmedi. Bir başka derse kaldı. Çıtayı yükselttiğimiz için bunda daha fazlasını yapmamız lazım). Yani ben 2 haftada bu iki konuyu yetiştirdim. Evet, bunu yaptım. Helal olsun bana ;)

Olayımı anlatıyorum;
Bi kerem eve derslerim geç bittiği için 5 de geliyordum. Sonra yemeğe kadar yatış oluyordu. Ardından kalkıp yemeğimi yiyor ve sonra bilgisayarın başına geçip haber, fotoğraf ve nice şeyi araştırıyordum. Onları tek tek dosyalayıp sunuma ekliyordum. Tabi sunumun teması öyle uyduruk, hazır olanlardan değil. Bildiğiniz tek tek renk, harf karakteri derken bayağı bi uğraştım (Hocada bunu ben konuyu anlatırken fark etti ve sordu. Gururla “Evet” dedim). Sonra eklenen fotoğrafların renkleriyle, parlaklıklarıyla bizzat ilgilendim. Bunları hazırlamak için her gece 2 de yattım belki de 3, hiç hatırlamıyorum. Ama sonunda noldu aa dostlar?! Sol gözüm kızardı kızardı, kanlandı ve şişti! Evet, bildiğiniz tuhaf bir şey oldu. Gittim eczaneden damla aldım ve iki saate bir gidip gözüme damlattım. Yemin ediyorum ben ÖSS ye böyle çalışmamıştım #) Göz tepki verdi ya, bildiğin “Yeter!” dedi. “Yat ulen!” dedi “Adamı hasta etme! Ders çalışma artık!” Bak bak =) Vücudunu dinle arkadaş, olay budur!

Twitter da ki isyan hallerimi ise kimse sormasın. Resmen patlama anı yaşıyordum #)

Sunumu anlatıyım mı peki? Anlatıyım anlatıyımmm =))

Bi kere sunumumuz SÜPER geçti =) Bunu ben söylemiyorum sunumu dinleyen arkadaşlarım ve hocam söylüyor. Heyecandan nereden başlayacağımı bilemiyorum. En güzeli de sunum bittikten sonra alınan tebrikler ;) O güzel cümleleri duymak ve herkese teşekkür etmek. Kibar olmayı öğrendim artık abilerim ablalarım =) Hafifçe gülümseyip, az ve öz teşekkür ediyorsunuz. Aynı bir İngiltere Prensesi gibi ;) Bak bak bak bendeki havaya bak hahaha :D :D

Şirket sunumumuzu ilk olarak anlattık ve ben girişi üstlenmiştim. Bir gece önce ise abim ve annemi karşıma alıp onlara provamı sunmuştum. Tabi düzeltmeler ve tartışmalarla bir sürü not almıştım. İyi ki de almışım. Ertesi günkü ana sunumda bunların hepsini kullandım. Öncelikle güzelce giyindim. Hatta bilerek kırmızı askılı bluz giydim kiiii millet enerjimi alsın diye ve yetmedi kırmızı ojede sürdüm. Enerjim taşsın istedim =) Konuya bir giriş yapmışım ki heyecandan ölüyorum. Sesim titredi falan derken geldik uydurma şirket kurma hikâyemize =)  İşte ben bütün heyecanımla birlikte giriş yaptım. Böyle anlatıyorum ben, 2004 yılında kuzenim doğum yapmıştı işte bebek şekeri şirketi bulamadık diye. Aman allahım ne atma ne atma ki atmak bedava =) Sonra heyecanımı kimse fark etmesin diye kürsüde yürümeye başladım (amaç bacak titremesi görünmesin). Orası kesmedi kürsüden indim sıraların yanını da kullandım. Sanırsınız ki harbiden 7 senelik şirketim var hehee =) Böyle arkadaşlarımın gözlerinin içine bakıyorum, arada grup arkadaşlarıma bakıp Arzu Hanım diyorum. “Bir sonraki slayt, lütfen. Teşekkür ederim.” Derken bir an geldi ki işte o an herkesin hikâyeme inandığını hissettim.

Şimdi baktım da çok uzun yazmışım. Hikâye burada bitmiyor tabi ama heyecana bir sonraki part da devam ediyim. Ne siz okurken sıkılın ne de ben sizi yorayım ;) Yayınlandıktan 10 dk sonra yeni yazı yayında olur.
Öptüm, İyi Okumalar ;)

NOT: Fotoğraf şahsım tarafından çekilmiştir.
Kendisi şirket logomuz olup, broş olarak el emeği yapılmıştır ;)

11 Şubat 2012

90'lar ...2



Nerede kalmıştık?! Hmm… Hatırladım =)

*Pazar günlerinin kâbus olarak anılmasının temeli belki de 90’lardır. Ödevler o gün biterdi. Banyoya annemizin zoruyla girer sonra da dizi bile izleyemeden yatağa yatardık. Bizimkiler dizisi vardı o zamanlar sonra da Pazar Keyfi. Star’ın parliament sinema kuşağı vardı. Ne güzel filmler yayınlardı. Bir de korku kuşağı vardı ki Chuck serisi olsun sonra Elm Sokağı Kabusu olsun 90’lar çocuğu olup da izlemediyseniz geçmişinize dair eksik bir şeyiniz kalmış demektir. O filmleri izler sonrada uyuyamazdım =) Chuck’dan sonra bir süre o tarz bebeklerimden uzak durduğumu hatırlıyorum. Bilinçaltımı etkilemiş olmalı =)

* “+18” yayınlar olurdu geceleri. Kırmızı noktalar yerleştirilirdi. Bütün kanallar bu tarz yayınlar verirdi ki özellikle Show TV’yi hatırlıyorum. “Tuttu Furitti” diye bir yarışma gene bu saatte yayınlanırdı. Buda bir şekilde bilinçaltıma yerleşmiş olacak ki ben Gökçe’nin “Tuttu Fırlattı” şarkısını ne zaman dinlesem aklıma bu yarışmanın adı gelir.

*Cine5 şifreliydi ve izleyemeyen kahrolurdu. Arada şifresiz yayın yapardı. Denk gelirseniz o günün şanslısı siz olurdunuz. Başka hangi diziler vardı? Hmm şöyle bir düşüneyim… Kara melek, Mahallenin Muhtarları, Sıdıka (ay ne severdim ben Sıdıka’yı), Süper Baba (Müziğini hatırlar mısınız?! Biraz büyüyünce hemen flütle çalardık), Çılgın Bediş (Yonca Evcimik’in benim gözümde çocukluk idolüm olmasının ilk basamağıdır.),  Çarli (o maymunu hiç sevmezdim ama sevene de mani olmaz uslu uslu izlerdim) ve tabi dizideki herkes ölse de bir türlü bitmeyen dizi Böyle mi Olacaktı?. İsmine yaraşır bir diziydi. Nasıl başlamış bir konuyla başlamış nasıl bitmişti. Herkese sonunda "Harbiden bu dizi böyle mi olacaktı?!" dedirtmişti.

*Sadettin Teksoy’u hatırlıyor musunuz?! Tabi ki de hatırlıyorsunuz. 90’lı yıllarda Sadettin Teksoy’un durumu çok farklıydı. Bir kere ben ondan çok korkardım. Olağanüstü diye tanımladığı şeyleri gösterirdi. Yok, bir evdeki nine 10 sene önce ölmüş fakat o öldüğünden beri evinin bacasından duman çıkıyormuş! Çocukluk işte korkardım =) Bide onun o kocaman sarı montu vardı ha bir de unutmadan o meşhur sloganıyla ekrana uzattığı parmağı. “Ben Sadettin Teksoy Sokarım!!!”

*90’lar da internet çok yaygın değildi ve kullananlar da chat için ICQ yu tercih ederdi. Onun kendine has bir açılış melodisi ve anlık mesaj sesi vardı. “Aaoo!” diye bir şeydi =)) Artık kullanan kaldı mı bilmiyorum.

90'lar part 2  ile sınırlı değil ve devamı var ;)

21 Ocak 2012

90'lar


Nereden çıktı şimdi bu 90’lar konusu derseniz uzun zamandır yazmak istiyordum da Twitter da TT listesinde görünce işte zamanı dedim =)

Ben 70’leri ve 80’leri sadece izlediğim ve okuduğum kadar biliyorum ama 90’lar başka hatta bambaşka benim için ;)

Resmi olarak 90’lar çocuğuyum ben =))


O zaman 90’lar deyince bakalım benim aklıma ilk neler geliyormuş:

*Sokak oyunlarımız. Biz apartmanımıza yeni taşındığımızda herkesin çocukları vardı. İşin güzel yanı yaşıtımın çok olması ve her birinin de abi/ablalarının olmasıydı. Yani herkesin bir eşi vardı. Sonuç böyle olunca da birbirimizi gaza getirecek, oyunların hiç bitmemesi için dua edip annelerimize yalvaracak günlerimiz çok oluyordu. Ne oyunlar oynardık öyle yaa =) Saklambaç favorimizdi. İlk o yaşlarda çanak çömlek diye bir hile yolunun olduğunu öğrenmiştim. O günden sonra da saymayı değil de saklanmayı daha çok sever hale gelmiştim. Gece olunca abi ve ablalarımızda bize katılır gece saklambacı oynardık. En eğlenceli zamanlar gece oynanan saklambaç olurdu. Ailelerimiz balkonlardan bizi izler bizde sokak lambasının ışığında bir oraya bir buraya kaçışırdık. Yerden yüksek, körebe, dansa davet, elim sende, köşe kapmaca, istop, çürük yumurta, sek sek, ip atlamak, kulaktan kulağa, sessiz sinema, evcilik, çamurlarla pasta börek yapmak ilk aklıma gelenler.

*Anaokuluna giderken midemin bulandığını hatırlıyorum. Evden rahat rahat çıkardım hatta çok mutlu olurdum fakat ne zaman kampüsün içine girer ve ben o dikdörtgen taşları görürdüm işte o zaman bende başlardı bir öğürtü hali. Ee noldu şimdi anaokulumun karşınsın da ki bölümümde okuyorum =) Size bir sır vereyim mi?! Hala o taşlar yerli yerinde ve ben o taşları yürümeden bölümüme giremiyorum. İtiraf kısmım ise burası: hala o taşları görünce kimseye çaktırmasam da içim bir tuhaf oluyor. O yüzden oradan geçerken hiç önüme bakmam =) Bunun yanında şunu da söyleyeyim bugün rektör çıkıp o taşları değiştiriyoruz dese inanın en başta karşı çıkan ben olurum. Öylede çocukluğuma ve geçmişime bağlı bir insanım ben ;)

*Sabahçı/öğlenci olup okulda hangisinin daha iyi olduğunu bıkmadan usanmadan tartışmaktı. Bir sene sabahçıysanız bir sonraki sene öğlenci olurdunuz. Öğlenciyseniz akşam hava kararınca eve gelir fakat sabah geç kalktığınız için mutlu olurdunuz. Sabahçıysanız ise sabahın köründe kalkıp derse gider fakat bütün öğlenden sonranız boş olduğu için bu seferde mutlu olurdunuz. Andımızı okumak için herkesin Atatürk büstüne çıkmasını hatırlıyorum. Öyle üç beş kişi olmazdı benim okulumda. En az 7 =))

*Beden derslerinde “Uzun kollu sıra ol!” diye bir şey vardı. Ardından söylenen “Arkadaşının ensesine bak!” Komutunu bu yaşıma geldim hala unutamıyorum. Hep önüme erkek arkadaşım gelirdi ve o zaman ensesine bakmayı gerçek sanıp harbiden ensesine bakardım. Bir ara sıkıntıdan benlerini saymıştım çocuğun #)

Yazım o kadar uzun oldu ki part part yayınlamaya karar verdim =))

14 Ocak 2012

Yazı Yazmak...

Yazı yazmak…
Ouvv...
Yazı yazmak benim için,
Tutku.
Bağımlılık.
Kafamı boşaltma hobim.
Belki de alışkanlığım.
Yazdıkça gelişmeye başladığım bir alan.

Yazarken mutlu da oluyorum mutsuzda.
Yazarken düşünüyorum.
Kendimi yazarak ifade ediyorum.
En samimi, en doğal halimle geçiyorum klavyemin başına.
Hiçbir zaman şimdi ne yazmalıyım diye düşünmedim.
Ne yazmalıyım, konum ne olmalı acaba?
Başlık atmadım aslında hiçbir yazıma.
Direk girdim konuya ve kurdum cümlelerimi.
Sonrasında başlıklar yazdım her birine.
Başlıklar için bile uzun uzun düşündüm.

Eskiden çok hızlı konuşup cümlelerimi saniyelere sığdırırken şimdi cümlelerimi parmaklarımın hızına yetiştirmeye çalışıyorum. Yalnızken yazıyorum, otobüs beklerken yazıyorum. Bazen de dersi bırakıp hayallere daldığım zaman kendimi yazı yazarken buluyorum.

Benim temam bu işte.
Yani ben!
Her şeyiyle en samimi halimle ben!

Eskiden Blogumu sırf yazı yazmak için açmıştım. Zamanla fark ettim ki yazdıklarım gelişmeye, yaşadığım olaylar ise beni yönlendirmeye başlamış. Bunu fark ettikten sonra sizlerin de aynı düşüncelere sahip olduğunuzu öğrenmeye başladım. Sahte biri değilim ya da yazdıklarımın hiç biri sahte değil. Birebir olaylar, birebir kişiler ve birebir cümlelerle anlattım size. Samimiyetin altını doldurdum. Ben içten oldukça sevdiniz ve okudunuz. Benim en büyük tutkumu artık biliyorsunuz hatta şimdi hep beraber paylaşıyoruz.

Günün sözüyle hatta benim sözümle yazımı bitiriyorum:

“Mutlu olmak, hayatta karşılaştığınız her olayın sonunda olaylara bakış açınızla gerçekleşen bir şeydir.” 

31 Aralık 2011

2012 Sen Mi Geldin?!

Uzun bir suskunluk dönemimden sonra yeni yıl için özel bir yazı yazmayacağımı mı sandınız?!
O zaman çok yanıldınız =)

2011 için dilediğim iyi dileklerimle, yaşadığım olaylarla, biten ilişkilerimle, arkadaşlıklarımla ve yeni başlayan beraberliklerimle gireceğim 2012’ye.

Neler umup nelerle karşılaştığım bir yıl oldu benim için 2011.

Olmaz dediklerim oldu.
Bitmez dediklerim bitti.
Söylenmez dediğim sözler en başta söylendi.
Şaşırdığım, üzüldüğüm ve kayıplarımın çok olduğu bir yıl oldu.

2011 biterken benim kızların 2012 için yıllık burç yorumlarını paylaştığı şu bir haftanın sonunda anladım ki benim bu şekilde bir yıl geçirmemden Uranüs sorumluymuş. Ahh Uranüs ah neler yaşattın bana bir sene boyunca #) Fakat öğrendiğime göre 2012’nin ikinci yarısına kadar tam olarak huzura eremiyormuşum. Mart ayında aşk beni beklerken nisan mayısta huzuru buluyormuşum. Fakat 2012’nin ilk aylarında çok çalışmam gerekecekmiş ama bunun faydasını göremeyecekmişim. Bu sene çok yorulacakmışım. Evlenmek isteyen varsa evlenecekmiş bir kısmımızda kararsızlığın içinde boğulacakmış. Zaten şu Uranüs bir gün olsun bana gülmedi ki şimdi gülsün. Bide Uranüs benim burcuma girdimi daha önce den de biliyorum çıkana kadar bin dereden su getiriyorum. Bir gezegen bir insanı nasıl bu kadar etkileyebilir?! Yazarken fark ettim ben burcumu söylememişim =) KOÇ ;) Benim gibi koç olanlarda benim sayemde 2012 yıllarının nasıl geçeceğini aşağı yukarı öğrenmiş oldular. Bu sene şanslıymışız ama diğer burçlar kadar değil bunu da araya sıkıştırayım bari =))

Bu seneyi öyle bir yaşayalım ki Maya Takvimine göre son yıl olduğunu söyleyenlere inat olsun.
Bu seneyi öyle bir yaşayalım ki olmaz hatta imkânsız diye tanımladığımız şeyler gerçek olsun.
Bu seneyi öyle bir yaşayalım ki etrafımızı saran üzüntüler bizim mutluluğumuzu görüp kıskansın.
Bu seneyi öyle bir yaşayalım ki aşk mücadelesi içinde değil mücadele aşkı içinde olalım.
Bu seneyi öyle bir yaşayalım ki bütün o Uranüs, Venüs gibi gezegenlerin olumsuz etkilerine göğüs gerelim ve olumsuzları olumluya çevirelim.
Bu seneyi öyle bir yaşayalım ki sevdiklerimizin kıymetini bilip kaybettikten sonra onların özlemini pişmanlıklarla anmayalım.
Bu seneyi öyle bir yaşayalım ki insan olduğumuzu unutmadan, unutanların ise gözü önünde onlara gösterelim.
Bu seneyi öyle bir yaşayalım ki yeni hedefler koyalım ve yılın sonunda en büyük değerlendirmeyi gene kendimizle yapalım.

Şimdiden herkesin yeni yılı kutlu olsun =)

2 Nisan 2011

Gidenin Ardından Sadece Sevinilir

Sevinç, hüzün, mutluluk…
Karmaşık duygular.
Neden gene böyle oldun diye sorabilirsiniz?

 
Arkadaşım Irmak ERASMUS ile en çok gitmek istediği yeri yani Çek’i kazandı. Aslında hepimiz onun kazanmasını bekliyorduk hatta hepimiz onunla aynı heyecanı taşıyorduk. İnsan beklediği bir şeyi öğrenince nasıl sevineceğini bilemiyor. Olacağını biliyorsun ama genede heyecanlanıyorsun. Önümüzdeki sene bir dönemliğine Çek’e gidecek. Artık hazırlıklar falan derken zamanın nasıl geçtiğini anlamayız. Zaten vize haftasına girdik bile. 25’inden sonra 3 hafta ders sonra finaller derken dönem bitecek ve yaz tatili. Sonra bizim Irmak uçacak Çeklere.

Her kutlama ve tebriğin içinde biraz hüzün vardır. Sevinirsin ama onu da özlersin. Her an dolu dolu geçsin istersin, gidince bir şeylerin kopmayacağına emin olmak istersin, istersin de istersin. Ahh insanoğlu sen ne bencilsin =)

Sen? diye mi soruyorsunuz?  Yok ben başvurmadım. İngilizceme ya da ortalamama güvenmediğim için değil. Benim korkum dönemimi uzatmak. Çünkü gittiğiniz zaman dersleriniz sayılmazsa ki büyük ihtimal öyle oluyor. Bizim Ege Üniversitesi pek saymıyor. Bu nedenle de döneminiz uzuyor. Sonra 2 kat harç ödüyorsunuz. Ben bunları göze alamadım. Benim amacım farklı şuan. İleride yüksek yapabilir miyim bilmiyorum ama ben öyle şeyler düşünüyorum. Şimdi bombam geliyorrr =)) Yüksek yaparsam ya Ege’de yaparım ya da Güney Kore’de. Çünkü aklımda bir kaç tane lif çeşidi var ve onların üzerinden bir şeyler yapmak istiyorum. Şimdi bunu okuyup Güney Kore ne alaka diyebilirsiniz ama onu da sonra açıklayayım olur mu??? Biraz merak ve bir sonraki yazıma da konu kalsın =))

Bakalım hepimizin sonu ne olacak?

Irmak artık oralarda:

*Behzat Ç.yi netten izlersin.
*Bize kartta at mailde. Ama maillerde resim olsun ;)
*Yakın ülkeleri gez, toz. Dönünce yediklerin senin anlatacakların bizim olsun =)
*Derslerini sakın ihmal etme.
*Gitmeden önce cesaretini topla ve bir şey yap. O yapacağın şey sonrasında, malum kişi havaalanında donup kalsın ve sen dönene kadar düşünsün =) Fazla Amerikan filmi vari gibi oldu ama  ;) Belki oda atlar uçağa gelir sonrasında. Olur mu olur =))
*Dönünce sakın anahtarlık getirme ;)
*Her gününü bloğunda yaz =)
*Sakın bira göbeği yapma kız =))) ucuz değip çoşmayalım plss #)
*Bir dönem de olsa hayat sensiz zor olacak…


İyi Yolculuklar Irmak.

27 Mart 2011

25 Mart


25 Mart Benim Doğum Günümdü.

Aslında Cuma günü yazımı yazmak istemiştim. Bu amaçla bilgisayarın başına oturmuş daha sonra arkadaşımla konuşmaya dalıp sabahın ilk ışıklarıyla yatağıma yattım. Uzun zamandır konuşmayınca hep böyle oluyo =)
Yıllar içinde anladığım şey, doğum günlerinde önemli olan pasta, hediye ya da o anın verdiği mutluluk değil, sevdiklerinin tam olarak yanında olması. Bu anın verdiği mutluluk asıl önemli olan. Bende bir kaç yıldır bu şekilde kutluyorum. Hediye istemiyorum kimseden. Sadece hatırlanmak, sevildiğimi, önemsendiğimi bilmek istiyorum. İleride hepimiz yalnız kalacağız. İşte o zaman bu kadar çok kişi etrafımızda olmayacak. Her gün tanıştığımız insanlar, yüz yüze baktığımız arkadaşlar…  Sırayla yok olacaklar. Kıymet, yanındayken bilinen duygu… Kaybedince hiçbir anlamı olmuyor. Pişmanlıklar, üzüntüler… Bunu yapmayalım kendimize.

İşte ben bu düşüncelerle üfledim mumuma.
Büyük istekler ve dileklerin yanında çok küçük gibi durabilir ama uzun bir yaşamda bu istek hayatınızın anlamı da olabilir.
Daha hayatımı tam yaşamadım.
Yani geriye dönüp baktığım zaman evet bir şeyleri geride bırakmış ve bir şeyleri de geçmişten çıkarmışım.
Ama daha yapmadıklarım var, sevmediklerim, başarmadıklarım, başaracaklarım var en önde duran.
İsteklerim, arzularım, umutlarım var bunların yanında.
Bir günlük doğum günü aslında yıl içinde yeniden başlamak için bir araç.

Yavaş yavaş büyüyoruz. Geçen gece konuştuğum arkadaşım “Sende beni çeken bir şey var ama nedir?” diye sordu. Düşündüm. Kendime göre bir cevap verdim içimde. Karşılıklı biraz düşündükçe “Senin farkın birlikte büyümemiz herhalde.” dedi. Evet öyleydi. İşte en güzel olan bu. Ben seviyorum. Ve geçen gün eski ama çok eski 2 arkadaşımla bir şeyler yapma fikrini düşündüm. Hepimiz ayrı uçlarda da olsak bunu yapacak kişi bendim ve hemen işlere yoğunlaştım. Vizelerim bitsin bunu hemen halledeceğim.


Cuma günü ise bölümdeki tek dersim ekonomiydi. Laboratuvarım bu hafta yoktu. Bizde arkadaşlarla Alsancak’a gittik. Kız kıza eğlendik, güldük, açıldık, moral depoladık ve tabi kız kıza dedikodunun dibine vurduk  =)) olmazsa olmazdı zaten ;) eve geldiğimde ailemle yeniden kutladım. Masanın başına geldiğimde düşündüm bunları. Cuma günü uzun uzun baktım insanlara yeni bir ben doğarken bir adım sonra herkesi kaybedecekmişim gibi izledim onları. Gençliğimin geçtiği sokaklara baktım. Yaşlandığımı düşündüm. Hüzünlendim. Bir gün de olsa hayata her zamankinden farklı baktım. Fark edenler oldu bunu ama onlara da açıklayamadım. Nasıl açıklarsın ki içinden geçenleri. Bu kadar uzun konuşsam dinler mi ki beni?

Yoğun tempoda biraz nefes almak insanı harika hissettiriyor.
Sabahlamak ve günün ilk ışıklarıyla “Yeni bir gün” ü karşılamak.

Evet, doğum günüm geçti ama bu sefer çok anlamlı oldu =)

Hayat o kadar da kolay değil.
Bu zor yolda herkesin sevdikleriyle olmasını diliyorum.
Yanınızdakilerin kıymetini bilin.
Benim yaptığım gibi kıymetini sonradan anlamayın.
Pişmanlıklarınızla yaşamayın.
Çok sıkılırsanız deniz kenarına gidin bağırın ağlayın…



"Sage einen Menschen so oft wie du kannst; das du ihn lieb hast; denn der Tag wierd kommen an dem es zu Spät ist."