düşünceler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düşünceler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mayıs 2013

Öyle Miyiz Gerçekten?

Özgürüz diyoruz, özgür olduğumuzu söylüyoruz.
Kararlar alıyoruz sonra aldığımız kararların sorumluluğundan kaçıyoruz ya da sonuna kadar sorumluluğu üstleniyoruz.
Üzülüyoruz, üzülmek istiyoruz. Bile bile hata  yapıyoruz. Bu yolu seçiyoruz. Belki sadece o an için hata yapmak istiyoruz.
Her şeyin üst üste geldiği anlarda kaçmak istiyoruz. Kurtulmak, sizi sığdırdıkları ya da sığdırdıklarını sandıkları o dört duvar var ya işte ondan kaçmak, çıkmak ve bağırmak istiyoruz. Kim duyarsa duysun diyoruz.
İsyan ediyoruz.
Peki ya neden aldığımız her kararda çevremizi düşünmek zorunda kalıyoruz?!

Kime ne dememize rağmen neden ailemizin düşüncesini onaylamak zorunda kalıyoruz ve neden hata yapma lüksümüz var iken bunu sanki suçmuş gibi söyleyen biri yüzünden onun dediklerini kabulleniyoruz?
Evet, böyle bir lüksümüz var.

Evet, hata yapıcam. Bunun sorumluluğunu da alıcam. Bu yaşıma kadar kimsenin omzunda ağlamadım. Kimseye yakınmadım ya da söylenmedim. Kendi içimde hayvanlarımla konuştum, arındım, yazılar yazdım. Buraya döktüm içimi ve şimdi yeniden döküyorum. Belki de bundan hayvanlarımı ve Blog’umu seviyorum. Özgür olduğumu hissettiğim yerler olduğu için.

Hatalarımda benim olacak, aldığım kararlarda, ettiğim kavgalarda, sinir olup temizlik yaptığım saatlerde, kızıp ağlayıp uyuya kaldığım o güzel saatlerde.
Yanlışlarımla mutluyum ben.
Kimseye benzemediğim için mutluyum.
Herkesin doğru dediği çizgide yürümediğim ve yürümek istemediğim için mutluyum.
İsyan ettiğim için mutluyum.
Karşı çıktığım için mutluyum.

Bütün bunlar beni ben yapan maddeler değil mi?! Geleceği özellikle biriyle olacak geleceğimi düşünmüyorken benim yerime karar alınmasına sinir oluyorum! Hayatta öyle insanlar var ki siz karar aldığınızı sanıyorsunuz ama aslında sizin yolunuzu çoktan çizmiş çizebilmiş, sizin buna imkân verdiğiniz insanlar bunu çoktan halletmiş oluyor. Hoplaya zıplaya gidiyorsunuz sonra bir anda benim kararım deyip seni hiç gibi yok sayarak ne yapman gerektiğini söyleyip senin yaptığın hiçbir şeyi onaylamıyor, beğenmiyor, eleştiriyor, olumsuzluklar, uzun cümleler yüksek sesler çıkıyor. Bir şeyler yanlış biliyorum ama artık yoruldum. Yorulmaktan yoruldum. Bu raddeye geldim.

Özgür müyüm gerçekten?

İstediklerim oluyor mu ya da olunca olanları ben mi istiyorum? Ben istediğim için mi gerçekleşiyor? Başkalarının doğrularından sıkıldım. Başkalarına ailemde dâhil. Sıkılmaktan sıkıldım. Onlara uygun yaşamaktan sıkıldım. Kafamı sallamadan gitmeyi öğrendim şu son yıllarda. Konuşmadan, onaylamadan dinlemeyi öğrenirken, camdan dışarı bakıp başka şeyleri düşünmeyi özledim. Aldığınız kararların arkasında olmadıklarını bilmek sizin güveninizi kırar mı? Benimkini artık kırmıyor. Karar alırken onlara sormuyor, yaşadıklarımın çeyreğini bile anlatmıyor, güldüklerimi söylemiyor, ağladıklarımı, üzüldüklerimi ve kızdıklarımdan ise hiç bahsetmiyorum. Ne kadar yakınımda da olsalar beni takip etmeye bile başlasalar umurumda olmaz. Hayatta keskin kararlar mı almak gerekiyor, o zaman alıyorum evet. Gene sokaklara, müziğime ve denizime dönüş yaptım. Benim üzgün olmamdan üzülen ailem, beni üzerken benim için doğru olanı yaptıklarına inanıp bununla gurur duyuyorlar ya bu bana komik geliyor tiraji-komik hem de!

Haklarım var, kurallarım.
Yaşamdan beklediklerim ve çizdiğim bir yol var. Bu yolu ister beğenirler ister beğenmez.
Yolun sonunda keşkelerim olmamalı ya da pişmanlıklarım. Olsa bile benim olmalı.
Benim yaptığım, girdiğim durumlar, söyleyip utandığım sözler olmalı.
Hayatımın hiçbir evresini mantık çerçevesinde yaşamadım ki bundan sonrasını yaşayayım.
Duygularımla yaşadım. Sormadım, anlatmadım. Üzüldüm ama peşini de bırakmadım.
Her şeyden sıkılmışken tutunduğum dalı da kesmeye hiç niyetim yok!

xoxo

9 Şubat 2013

Asıl Sorun…

Asıl sorunumuz ne biliyor musun ya da benim asıl sorunum ne?

Etrafımda o kadar çok insan var, gülümsediğim, muhabbet ettiğim ve birde dostlarım. Ama ben dostlarımın ya da bu kadar insanın dışında ailemin de yanımda olduğunu hissetmek isterdim. Her yaptığım davranışta, seçtiğim kararlarda arkamda olmalarını isterdim. Sorgulamalarını değil nedenlerini sormalarını isterdim. Birini alıp geldiğimde olmaz demelerini istemezdim. Kendi dünyaları, kendi kuralları ve kendi hayatlarının sonucunda bana yol çizmeye çalışmalarından sıkıldım. Her fikrime karşı çıkmaları, bu lanet olasıca dört duvarın içinde ne kadar sıkıldığımı fark edememeleri… Kendi hayatlarına devam ederken benimde bir şekilde devam ettiğimi sadece bakarak bir kaç sahte, her şey yolunda gülümsemesiyle idare ettiğim zamanları fark etmemeleri çok acı. Asıl anlamadıkları benim “Ben” olduğum. Karşılıklı konuşmaya başladıktan çok değil 5dk sonra onların hayatlarına dönmemiz. Kendilerinden örnekler ve hep aynı hikâyeler…

Sanki ben istedim bir şeylerin zor olmasını. Kalkıp sarılmak istesem hemen bir tartışma çıkıyor. İçimde göstermek istediğim sevgiyi gösteremeden kapıdan çıkıyorum. Onların tek önem verdiği benim hayatımın aslında onların istediği yoldan gitmesi. Ama üzgünüm ben kaderimi yazanlardanım. Bunun için yıllarca uğraştım.

Sert biriyim doğru,
İçimden geçenleri direk gösteremem doğru,
Sarılmak isteyip sarılamadığım doğru
Ve evet hayallerimi, amaçlarımı, isteklerimi en yakınım olan aileme anlatamadığımda doğru.

Belki de ondan insanlarla iyi ilişkiler kuruyorum. Herkesle konuşa konuşa nasıl konuşulduğunu, nasıl ikna edilebildiğini öğrendim. Yıllar içinde kendimi eleştire eleştire iğrenç bir kişilikten, sorunlu bir kişiliğe doğru hızlıca yol aldım. Şimdi hangi ruh halindeyim, hangi Z.S’yim hiç bilmiyorum. Dengesiz biri oldum çıktım. Cümle kurmaya çalışırken ağlamaklı olmaktan, sesimin tonunu onlarla konuşurken ayarlayamamaktan yoruldum. Kalıplarla hareket etmeyeceğim kişilerin ailemde olması gerekirken gerçek olmayan bir şeylerin yolundaymış gibi görünmesinden sıkıldım.

Sorunlarım ve ben daha ne olabilirdi ki, ne beklenebilirdi?!

2 Haziran 2012

Napıyoruz Biz?!


Napıyoruz,
Neler söylüyor ve neler düşünüyoruz.

Bu sabah kalktığımda bir film izledim. Öylesine zaman geçsin diye izlemeyi düşünmüştüm önce. Ama izledikten sonra bir şeyi fark ettim;

“İnsanlık hiçbir zaman ileriye gidemiyor.”

Düşüncelerimiz bir arpa boyu kadar yol alamıyor. İleriyi düşünmediğimiz gibi düşünen insanları da suçluyor, hapse atıyor ya da öldürüyoruz. Yasalarımızla bu kişileri koruyacağımıza onlara işkence yapıp susmalarını sağlayanlara destek çıkıyoruz.

Hepimiz suçluyuz.
Sen, ben ya da O değil.
Hepimiz!!!

Düşünce özgürlüğünü konuşuyoruz, fikir özgürlüğünü konuşuyoruz. Bir kişinin sahip olduğu hakları ve özgürlükleri konuşuyoruz ya da konuştuğumuzu tartıştığımızı sanıyoruz. Aslında biz bir b*k yapmıyoruz. Bağırıyoruz, kavga ediyoruz insanlığımızdan çıkıp birbirimizi öldürüyoruz. Birbirimizin insanlık değerlerini yargılıyoruz. Böyle bir hakkı kendimizde görebiliyoruz. Din adı altında fikirlerimizi sunuyoruz. Kutsal kitaplardaki sözleri çarptırıyor öyle değil böyle deyip karşı çıkan herkesi susturduğumuzu düşünüyoruz. Hep ben hep ben modun da yaşıyoruz. Benciliz, düşüncesiziz! Yaşadığımız yerde sadece biz ve bizim gibiler olmalı mantığıyla yaşamak istiyoruz. Farklılaşmaya tahammülümüz yok. Farklılaşmayı geçelim farklı olana, farklı olmaya çalışana ve tabi farklı olanı destekleyene bile tahammülümüz yok artık. Sinirlerimiz her zaman bozuk, her zaman agresifiz. En küçük olayda silah çekip birbirimizi öldürüyoruz.

Ya anlamıyorum gerçekten anlayamıyorum.
Kime ne benim kiminle seviştiğimden,
Kimle beraber olduğumdan,
Hangi kanalı izlediğimden,
Zevklerimden,
Fikirlerimden,
Düşünce olarak kimleri desteklediğimden, onlardan beslendiğimden ve hayatıma yol verdiğimden.
Bugün bu şekilde düşünürüm yarın bir başka düşüncenin esiri olur onu araştırırım.
Kadın olmak mı hem de böyle iğrenç, düşüncesiz insanların arasında kadın olmak mı?!
İşte o çok zor!

Okumak istersiniz sizi okutmazlar, okursunuz size sürtük muamelesi yaparlar. Fikirlerinizi söylersiniz sus derler belki ağızınıza bir tokat atarlar. Adamın biri size tecavüz eder sesiniz çıkmaz, çıkartmazlar. Sesiniz çıkınca dayak yersiniz ya da taş atıp sizi öldürürler. Bir kurşunun ucunda hayatınızın son bulacağını bilseniz de isyan etmek istersiniz. Dünyaya, yaratana, yaşadıklarınıza, en yakınıza ama gene de sesiniz çıkmaz. Dünyada kadına öyle bir ağır yük bindirilmiştir ki üstümde ağırlık yok diyen kadın çıkmaz. Bununla doğarız biz. M.Ö. de bu böyleydi M.S. da bu böyle ve eminim ki ben ölüp gittiğimde de durum böyle olacak. Benim bedenimin üstünde o kadar çok kişi söz sahibi ki söz sırası bize ne zaman gelecek hiç bilmiyorum. Doğudaki de batıdaki de çöldeki de Afrika’daki de hepimiz aynı yükle doğuyoruz. Bunu kim değiştirebilir? Dinler mi, yönetimler mi, kişiler mi ya da başımızdaki erkek dediğimiz insanlar mı? Hiç sanmıyorum. Yeri geliyor kadını kadın bile düşünmüyor.

Böyle bir dünyaya çocuk getirmek istemiyorum. Evde oturup çocuk bakmak istemiyorum. Bir erkeğin baskısı altına girip böyle bir hayat yaşamak istemiyorum. Kadının adının geçmediği bir yerde kadın olmanın zorluğunu yaşayıp sonrada benim adıma kaç çocuk doğurmam gerektiğini söyleyen insanlar varken benim bu tarz bir isteğimin önemseneceğini bile düşünmüyorum.

Bu sabah hangi filmi izledim biliyor musunuz?
“AGORA”
Film İskenderiyeli Hypatia’nın (370 - 415) hikâyesini anlatıyor. Bir kadının erkeklerin arasından nasıl sıyrıldığını ama güzelliği ve zekâsıyla onlara tehdit oluşturduğunu, din adı altında ona yaptıkları zulümü, yaşadıklarını…

Sorarım size o devirlerden bu devirlere ne değişti ha ne değişti?
Bir arpa kadar yol gidebildik mi?
Onun o zor yıllarında yaptıklarının kaçını koruyabildik?
Dünyanın en büyük kütüphanelerinden birini kuran Hypatia’nın değerlerini kaçımız yaşatabildi?
Bilime ve düşünceye saygı neredeydi?
Onu öldürürken Allaha yakın olduklarını söyleyen kişilerin kaçını hatırlıyoruz?
Kütüphaneleri yakıp yıkarken, içindeki bilgileri yok edenleri şimdilerde biliyor muyuz?

Tarih böyle bir şey işte. Bedenin yok olabilir, parçalanabilir, istenirse dünyanın dört bir yanına da atılınabilinir. Ama asıl bilgi o kâğıtlarda, bir kadının bedeninde değil TAM BURADADIR! Aklınızda, yüreğinizde…

Cesur olabiliyor musunuz, onurunuzu koruyup, ilkelerinizin izinde yol alabiliyor musunuz?
Bunları yapamadıktan sonra kimin hakkını kimden koruyup kolluyorsunuz?
Aslında siz çoktan tarihten silinmiş, yok olmuşsunuz ama haberiniz yok!
İşte sizde bunu bilmiyorsunuz!

17 Şubat 2012

Kabul Ediyorum


Şu birkaç gündür düşünüyorum da ben ne kadar zor bir insanım.
Evet, kabul ediyorum ben çok zor bir insanım.

Bazen benim bile kendime tahammülüm olmazken yakınımdakilerden sonsuz sabır bekliyorum. Ne kadar bencil bir insanım. Al işte gene kendimi düşünüyorum.

Kavga ediyorum içimle, içimdeki sesle.
Bağırıyorum, kırıyorum, elime geçen her şeyi fırlatıyorum.
Vazoları kapılara atıyor sanki o kapının açılmasını istiyor gibi davranıyorum.
Ardından yatağıma uzanıyor ve dönüp duruyorum.

Uyuyamıyorum ve her gün sabahlıyorum. Kafamdaki bütün bu düşüncelerden kurtulmak için ise dizi izliyorum. Ama bir sonraki sahneye geçildiğinde ben hala en baş sahnede kalıyorum. Sinemaya gidiyor filmin yarısında sıkılıp dışarı çıkıyorum. Arabama atlıyor bütün gün yollarda geziyor sonra arabayı deniz kenarına çekip öylece derinliklere bakıyorum. Gün batarken hala sokaklarda oluyorum. Sonra telefonumu elime alıyor ve aklıma gelen ilk kişiye mesaj atıyorum. Aynı saat ve aynı hitapla yazıyorum mesajımı.

Belki de benim bu tuhaf davranışlarıma katlanan tek kişi o olduğu için böyle yapıyorum.
Beni ben olarak kabul eden ve benim bu deli hallerimi sakinleştiren kişi olduğu için.
Alışkanlık bu belki de…

Bazı şeyler değişmiyor işte. Olmuyor. Yerimizde sayıyoruz. Monotonluk, araya giren birkaç olay, birkaç tartışma ve büyük kavgalarla bozulsa da insan yalnız kalamıyor işte.

Hayatımdan birini kolay kolay çıkaramıyorum. Onu değil ilk olarak kendimi düşünüyorum.
Birini sevmek onun iyi ve kötü yönlerini görüp sonra da kabullenmek midir?!
Her şeyimizle açık olmak mıdır?!
Açık olurken o güveni hissetmek midir?
Peki ya o güveni hissettirmek için yaptığımız onca oyun ne oluyor?!

Bir gün birisiyle tanıştım. Sonra onunla konuşmaya başladım. Uzun uzun sabahlara kadar. Konuştukça bir şeyin farkına vardım. Ona göre bencillik bambaşka bir şeydi. Ve benim bu şekilde olmam beni ben yapan bir durumdu. Bunu ilk söylediğinde pek bir şey anlamamıştım ama şimdilerde o zaman ne demek istediğini artık anlıyorum.

Yalan söylemek… Sanki biz çok dürüstmüşüz gibi etrafımızdaki herkesin de dürüst olmasını istiyoruz. Siz annenizin ya da babanızın çocukken ya da gençken ne yaptığını biliyor musunuz? Peki ya kardeşinizin? Sizden ayrı kaldıkları zaman akıllarından neler geçirdiklerini?! Ne siz onları biliyorsunuz ne de onlar sizi. Hep beraberken bile yalnızız aslında. Düşüncelerimizle baş başayız.

Siz, izin verdiğiniz sürece insanlar size yaklaşır ve aynı şekilde siz izin verdiğiniz sürece insanlar size karşı dürüst olur. Zarar görmek istemediğiniz her an yalana biraz daha batarsınız.

Bu nedenle kabul ediyorum: ben bencil, yalnız ve zor bir insanım…

13 Ekim 2011

Sonbahar Geldi Sanırım


İzmir’ime sonunda sonbahar geldi. Benim bunu kabul etmem için bir haftanın geçmesi gerekiyordu.
Not alın: 10 Ekim 2011 tarihi itibariyle yaz bitmiş ve sonbahar başlamış bulunuyor.

Yaza veda temalı partiler erkenden yapıldı. Aslında bunlar yaza veda değil Çeşme, Bodrum gibi yazlık mekânların sezonu kapattık demeleriydi de neyse. Sıcakların devam ettiği sürede millet “Neden erkenden veda partisi yaptık ki?” diye düşünüyordu. Vitrinler bile uzun kollu, montlu, kazaklı vitrin süslemelerine girişmişken biz hala yazdaydık. Askılılarla, kısa kollularla etrafta geziniyorduk. Sonbaharın gelmesini istiyordum ama bu sefer geç gelmeliydi. Yaz tatilimin süresi uzamalıydı. Oda zaten ekiminin ortasını bekledi ve geldi.

Benim için sonbaharın gelmesi demek:

*Bizim evde tarhananın yapılmaya başlanmasıdır. Kurutulması, torbalanması derken yavaş yavaş havanın soğumasını hissetmemizdir. Eve bir tarhana kokusu yayılır ki işte benim için evi ev yapan bu kokudur.
*İzmir’ime yavaşa yavaş yağmurun yağması ama bir anda da ayaz soğuğu olmasıdır. Pikeyle yatarken bir gece ansızın battaniye istersiniz.
*Spor ayakkabılardan vazgeçip botların giyilmesidir.
*Uzun, renkli, tuhaf desenli diz altı çoraplarımın dolabın kışlık bölümünden çıkmasıdır.
*Evde, anneannem ve ninemin ördüğü patikleri giymeye başlamamdır.
*Sabahları bir kot bir tişört giyip çıktığım günlerin yok olmasıyla başlayan, sabahları daha çok kıyafeti giymek zorunda kaldığım zamanlardır. Bunun için geceden hazırlık yapmalarım başlar. Sabahları ise 5 dk erken kalkmalarım. Geceden hazırladıklarımı sabah kalkınca giymez farklı bir kombinasyon yaratırım. Yani sonbahar benim için ruhsal durumuma göre giyinme aylarımdır.
*Saçlarımı açma sebebimin boynumu ve omuzlarımı ısıtma isteğimden geldiğini anladığım zamandır.
*Şapka koleksiyonumdan şapkalar seçip takmaya başlamamdır.
*Fularlarımın askılarına yerleştirmeye başlamamdır.
*Klimaları soğuğa değil sıcağa ayarlamamdır.
*Etrafımdakilerin sabah okula giderken yolda “kış gelmiş” artık demeleridir.
*Herkesin bana “Üşümüyor musun?” demesidir.
*Geceleri camımı kapatıp uyumaya başlamamdır.
*Sabahları özel olarak rüzgârların bugün nasıl eseceğini öğrenmek istememdir.

Üşümüyorum. Ben sadece yazı özlüyorum.
Soğukların gelmesiyle yeni şeylerden korkuyorum.
Sevincin de hüznünde bende karmakarışık olduğu zamanların başlayacağını biliyorum.
Bütün bu maddelerin onayından sonra benim için artık sonbahar gelmiştir.

21 Temmuz 2011

Benim Alanım!

 Burası benim Blog’um ve benim kurallarım geçer. Aynı hayatımı yaşarken koyduğum kurallar gibi.


Korunmak için, cesur olmak için, güçlü görünmek için, mutlu olmak için ve aklıma gelip de buraya yazamadığım bir sürü neden için koyarız kuralları.

Bazımız çok serttir bu konuda, bazımız ise daha esnek. Ben mi? Ben aradayım. Ruh halime göre takılıyorum. Bazen insanları kırıp sonra üzülüyorum, bazen de üzülmeyip yeriydi zaten diyorum.

Burada düşüncelerimi açıkça söyleyemeyeceksem içimden geçenleri olduğu gibi yazamayacaksam neden buradayım ya da biz blog yazarlarının neden bloğu var?

Herkes sesini farklı duyurmak ister. Oradan oraya laf atıp sonra kenara çekilmek kimseye yakışmaz. Hayatın hızla aktığı bazen bu akışa ayak uyduramadığımız ve geride kalıp soluklandığımız anlardan sonra hayata daha güçlü tutunmaz mıyız? İnsanoğlu farklıdır ama genelimiz ise aynıdır.

Bu kadar düşüncelerin engellendiği ülkede bu şekilde davranmakta ne?..

Gene sorular sordum ama bu sefer sırf kendime değil size de yönelttim sorularımı.



4 Eylül 2009

Den Lille Pige med Svovlstikkerne

Kendi benliğimi fark ettiğimden beri farklı olduğumu biliyordum. Bunun için özel bi şey yapmamış sadece farkına varmıştım.
İlginç olmak ya da sıra dışılık.

Bunun gibi bi çok terimin yolu sonunda hep bana çıkıyo. Tabi bunları dile getirmeden önce hayatımdaki herkese teşekkür etmek istiyorum. Dün kendi yolculuğuma çıktım.

Benliğim ve yalnızlığımla.

Gene kulağımda mp3üm ve ben sokaklardaydım. Yürüdüm, amaçsızca rüzgarın götürdüğü ve esintinin yön verdiği yerlere. Bi dostumun en sevdiği sözünü hatırladım şimdi, şöyle diyordu: kaybolmak ama yürüyerek, o yeri tanımanın en iyi yöntemidir.

Kayboldum bende. Ara sokaklarda, büyük caddelerde. Kaldırdım kafamı, döndüm biraz etrafımda, bakındım insanlara, müziği değiştirdim sonra esintiyi dinledim ve ardından o nereye gideceğimi söyledi zaten bana. Gene düştüm yollara, garip bakışlar altında…

Kumsal buldum şöyle sıcak kumlu, taşın olmadığı, güneşle ısınmış sarı rengiyle parlayan. Yürüdüm gene ve şu söz hayat verdi kurumuş dudaklarıma “Hayat kumsalda amaçsızca yürümek kadar güzel!”. Sevdiklerimle paylaştım bu sözü, hemen oracıkta. Anı ölümsüzleştirdim. Bi kendimi çektim, bi kumsalı. Ardındansa gene o büyük, umutsuz kalabalığa karıştım. Hani herkesin birbirine benzediği bi dünya var ya işte o. Onu değiştirmeye çalıştım. Kalabalık baskın geldi. Tek başıma kaldım. Tek düşünce ve o düşünceye destek çıkan tek bir oy, o da ben! Belki çok geniş düşünüyorum belki de kuralları benimseyemiyorum. Dans ederek yürüdüm bi yıl bu sokaklarda. Şarkı söyledim 15 yıl boyunca. Sadece burada etkili olan tabuyu yıktım ama ya o diğer dağın arkasındaki tabu ve orada yaşayanlar, benim gibi düşünenler bu kadar özgür olabiliyor mu ya da düşüncelerini bu kadar özgür ifade edebiliyor mu? İçindeki sevgiyi özgürce karşısındakine itiraf edebiliyor mu? Sevdiği onu reddetse bile hayatına eskisi gibi devam edebiliyor mu? Ne kadar sevse de bu konuda bi çaba gösterebiliyor mu? Baskı altından kurtulmak için bi çaba gösterebiliyor mu? Gösterse bile arkasında bi grup destek bulabiliyor mu? Bu ülkede ya da başka ülkelerdeki acı gerçeği kim önemsiyor ya da bunu düzeltmek için bi çaba gösteriyo? Sadece konuşuyo ama iş eyleme geçince pasif mi oluyo? Çok düşünüyorum hem de çok! Kendim için değil başka insanlar için özelliklede ülkemdeki kadınlar için.

Bu gibi sorularla hikayemi sona erdirmek istiyorum. Yolculuğumun ilk gününe şimdilik mola veriyorum.