yazlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Haziran 2015

Pazartesi Sendromu


Sabah uyanamamak ve işe gelmek zorunda olmak off!

İlk kez bu kadar salak gibiyim. Sabah panjurun arasından odama vuran gün ışığı, hafif serin hava, biraz daha uyuma isteği doğuran durum. Kalktım, giyindim ve servise bindim. Servise biner binmez de uyumaya devam etmişim. “-meşim.” diyorum çünkü o anları hatırlamıyorum, deliksiz uyumuşum. Gün nasıl geçti onu da hatırlamıyorum. Hala geçmedi!

Saat, iş çıkışına gelse de ben günü yaşayamadım. İçtiğim kahveler, yediğim yemekler benim uykumu açmaya yetmedi. Şimdi de spora gitmem gerek. Spor hocam bugün başka bir hoca olduğu için rahatım. Spordan sonra daha bir enerjik oluyorum. Adrenalin dolayısıyla galiba.

Karnım aç değil. Sadece uyumak istiyorum. Belki iş çıkışı uyurum biraz.

Yaz sezonu İzmir’e çoktan geldi. Deniz soğuk ama olsun biz giriyoruz. Arkadaşlarla geçen eğlenceli ve bir o kadar da hızlı hafta sonundan sonra bu yaşadığım yorgunluğa şaşmamalı aslında.

Ayy başım!

İç suyu, iç suyu ve ayılmaya çalış Z.S.!
Bir gece önce alkol alırsın ve ertesi günün böyle manyak gibi geçer ya aynen öyleyim.
Alkol alsam gam yemicem ama bedenen yıkılıyorum.

Siz siz olun bu kadar ordan oraya koşturmayın!

xoxo

8 Kasım 2013

Roza’yı Kaybettik.


Rozamı, kızımı, birtanemi, Boncuk gözlümü, Delibaşımı, Serserimi, Asimi yani her şeyimi kaybettim.
Dün gece (06.11.2013. Saat: 21:00) kollarımda öldü kızım benim.

Neden yazı yazmıyordum çünkü bir aydır ona bakıyordum. Annemin sağ elinden ameliyat olması ve Roza’nın da keneden zehirlenmesiyle Ekim ayı benim için çok yoğun geçti. Evi temizle, yemek yap, Roza’yı veterinere götür, serumlar, iğneler, testler, ilaçlar derken sabahları ve akşamları Roza’yı dışarı çıkar derken günlerim çabucak geçiyordu. İlk zamanlar kabul ediyorum çok yoruluyordum. Herkes bana “Sevap işliyorsun.” derken ben “O iyi olsun da ben başka bir şey istemem.” diyordum. İyi olsun kızım, kalksın kızım, yeniden kumsalda koşabilsin, yeniden kuyruğunu sallasın, pati versin, çaksın, diğer patisiyle çaksın, ben markete gittiğimde evin önünde yatıp beklesin ve yokuşun altında beni görünce koşa koşa yanıma gelsin. Eti form yemek için bildiği her numarayı sırayla yapsın. Hangisi tutarsa mantığıyla istesin, ben ona “Pisboğaz kızım.” deyip seveyim, kumsala gidelim. Ben kitap okurken o şezlongumun yanına yatsın. Denize girdiğimde beni beklesin, sabahları beraber koşalım, akşamları yürüyelim. O uyurken ben gideyim ve o beni kokumdan bulsun. Kolumun altına kafasını soksun ve “Sev beni.” desin. Yanıma gelsin, divana çıksın ve bütün yaz yaptığımız gibi beraber yatalım. Kolumun altına girsin ve başını göğsüme dayasın. Ben nefes alıp verdikçe hoşuna gitsin. Gözlerini bana dikerek uyusun. Rozam ölürken de bana baktı. Huzuru, sevgiyi, minneti hissettim onunla. Karşılıksız sevdim onu ben, oda beni. Çok sevdik birbirimizi hem de çok. O kadar hayvanım oldu ama Roza farklıydı hem de çok farklıydı. Bakışarak anlaşırdık biz. Ben ders çalışırken ayağımın altına yatar ayaklarımı onun beline sarmamdan hoşlanırdı. Suyu sevmez ama taranmaya bayılırdı. Bütün gün bana yaslanırdı. Taşa yatmaz illa paspas, divan, sedir üstü isterdi. Gündüzleri minderinde yatar, gece olunca yatağına gider ve battaniyesinin altına girerdi.

5 Kasım şunları yazmışım;
“Bu sefer olmaz olmamalı. Bütün emeklere, umutlara, o azme ihanet edilmemeli. Bu sefer benim neden olduğum bir ölüm daha yaşamak istemiyorum. Bütün sevdiklerim tek tek beni bırakırken bu sefer olmaz Roza. Beni bırakamazsın. Bunu yapamazsın kızım. Sendeki hayat ve yaşam enerjisi varken seni bırakabileceğimi asla düşünme. Sen iyi ol. Yaşa kızım. Ben seni kucağımda götürüp getirmeye razıyım. Hiç ağır gelmiyorsun bana. Sen iyi ol ki ben sana ne istiyorsan onu yedirmeye razıyım. Sen iyi ol kızım. Güçlen ve toparlan. Bu uzun bir tedavi ama biz bunu beraber aşacağız. Biliyorum. İnanıyorum.”

Böyle demiştim bir gün önce ve biz hastalığımızı yendik. Ama Rozamın doğuştan kalp kapakçığında sorun varmış ve dün akşam sofra kurarken bir anda fenalaştığını gördüm. Hemen kucaklayıp veterinere götürdüm. Oraya gittiğimizde kalbinin artık yeteri kadar kan pompalayamadığını, akciğerlerine yeterli oksijenin gitmediğini söylediler. Ayakları ve kulakları buz gibi olmaya başlamıştı kızımın. O kadar düşüktü ki ölçemediler bile. Ona rağmen hala bana bakmaya çalışıyordu her zaman yaptığı gibi. Öleceğini o an hissettim. Sonra annem ile babam geldi. Son kez anneme de baktı ve sabaha çıkamayacağı söylendi. Kollarımda acı çekmesini izleyemezdim. Nefes almaya çalışmasını ve alamadıkça bana yalvararak bakan gözlerini görüyordum.

Kafasını okşuyordum.
Onu öpüyordum
Ve
İşte o an, o zor kararı verdim: Uyutmalıydık.
Acı çekmemeliydi.
Uyumalıydı.
Son nefes son bakış.

Yanından ayrıldığımda hemen yanıma gelmek isterdi ve o son dakikalarında yanında olmak istedim. Başını tuttum ve “Uslu kızım benim.” “Yok bir şey tatlım.” “Her zamanki gibi iğne oluyoruz.” “İyi olacaksın Rozacım.” tekrar tekrar “Uslu kızım benim.” “Sakin ol Rozacım.” “Ben buradayım tatlım.” dedim. Son kez bana baktı ve ben onun patisini okşarken o halsiz haliyle sol elimin üzerine patisini attı.
İşte o an son anımızdı.
Bende biliyordum, O da.
Vedaydı.
Son kez patisine baktım, ona baktım ve alnından öpüp kulağına “Seni seviyorum Roza. Her şey için teşekkür ederim.” dedim. Sonrası gözlerini kapatışım, prensesler gibi temizlemem ve arabaya atlayıp yazlığa gitmem oldu. Bahçenin en çok sevdiği yerine gömdük kızımı. İzmir’in en yağmurlu gününde. Gece yarısı. Çok severdi orayı. Beraber yürür ve oradan denizi izlerdik. Şimdi orada yatıyor. Son günlerini benimle geçirdiği için mutlu olduğunu biliyorum.

Çok üzgünüm hem de çookk… Duygularımı anlatamam, tarif de edemem. Son bir kez daha ağlıyorum. Dün yağmurun altında ağladım. Biraz önce eşyalarını toplayabildim. Çok garip demi?! İnsanda ölürken yanında çorabını götüremiyor, Rozamda götüremedi. Elim hangi eşyasına gitse onun kokusunu alıyorum. Tasmalarını saklıyorum. O kadar zor ki ölenin arkasından eşyalarını toplamak. Demin size bu yazıyı yazmak için odama geldim ve solumda çapraz çantamı gördüm.

Bu neden yerdeki deyip astığımda içinde bir şey olduğunu fark ettim: Rozamın fırçası! 

Ölüm böyle bir şey işte. Tam alıştım dediğinde ona ait bir şey çıkıyor ve sen yeniden dağılıyorsun. Gülüyorsun ama aslında ne yaptığını bilemiyorsun. Zamanla buna da alışacağım biliyorum ama şimdi O zaman, bu zaman değil. Başım, bütün vücudum ağrıyor. Sanki üzerimden binlerce ton geçmiş gibi yorgunum. Yorgunluk da denmez aslında buna. Çöküş. Beklemediğim bir zamanda, hastalığını yendiğimiz artık o eski günlerini yaşamasını istediğim, ona çok güzel bir hayat sunmak için planlar yaptığım günler varken onun kalbine yenik düşmesi inanın hala inanasım gelmiyor.

Rozamı ölürken ki haliyle değil de o gülen yüzüyle, sevgi dolu bakışlarıyla hatırlıcam.




            

                      

                         

                                

7 Eylül 2013

Dünya Nerde Biz Nerdeyiz?


Dünya nereye gidiyor biz nereye?
Soruyorum, sorguluyorum ve Türk insanlarının mantığını anlamıyorum.
Olayımız ne mi?
Olayımız: Bizim insanımızın hayvanlara bakış açısı!
“Olmayan Bakış Açısı.”

İstemeyenler ve isteyenler. İstemeyenlerin o tutarsız davranışları, sert tutumları, eleştirileri. Hayvanları istemeyen zihniyeti anlamıyorum zaten ve anlamayacağımda! Nasıl yaşayabiliyorlar? Sadece insanlarla konuşan, onlarla yaşayan ve bu durumdan mutlu olan bir kesim var. Çevresine duyarsızlaşmış insanlar bence bunlar. Vicdansızlık, merhametsizlik. Sadece kendi yaşam alanını düşünen hastalıklı insanlar.

Bahçemden geçmesin, oraya pislemesin, denize girmesin, koşmasın, havlamasın, gelmesin, yatmasın, yemesin… Hepsi ama hepsi onlarca halkı sebepler. Sora ne mi oluyor; bütün bu kısıtlamalara maruz kalan hayvanlar sonunda patlıyor. Sıcaktan bunalıyor, fenalaşıyor ve ölüyor. Yazın ROZA’ya yaptıkları gibi. Ve veteriner, bu yaz bir sürü hayvanın bu şekilde yazlıklarda telef olduğunu anlattı. Biraz merhamet, vicdan yahu! Sen bakmıyorsun, yemek vermiyorsun ve bahçene gelince su atıp kovuyorsun diye ve ben bunları yapmıyor, onu besliyor, bir kap su koyuyor ayrıca kafasını okşuyorum diye bana tavır alamazsın. Bunu yapamazsın! Senin hakların ve isteklerin varsa benimde haklarım var. O hayvanında var. Onun sesi çıkmıyor diye bu tarz davranmak niye? Amacın, maksadın? Herkes bir yaşayabilse her şey ne kadar kolay olur. Almanya’dayken bunu görmüştüm ben. Her gördüğüm şeyi tabi ki onaylamıyorum ama bazı şeyler var ki bizde de olmalı diyorum. Almanya’da çoğu insanın evcil hayvanı var ve bunların gene çoğunluğu da köpekler. Özellikle cins köpekler. Hayatımda ilk kez gördüğüm bir sürü köpek vardı. Onların özel dükkânları var vs. Asıl olay, adamlar her yere hayvanlarıyla girebiliyorlar. HER YERE! Metroya, trene, eczaneye, alışveriş merkezine, tarihi eserlerin olduğu yere ve daha nicesine. Bizzat gördüm. O hayvanlar ve insanlar birbirine o kadar çok alışmış ki ve kimsenin onlara ite kaka yapmadıklarını görüp yaşamışlar ki hepsinin kendilerince özgüvenleri var. Bizde ne var? Kuyruğu poposunun arasına girmiş, kafası eğik bir şekilde aşağıya inmiş, sana ezik gözlerle bakan hayvanlar. Kedisi de, köpeği de kuşu da. Parklardaki kuşları gördüm, ördekleri, kazları, pelikanları. Hiç biri insanlardan kaçmıyordu. İnsanlar onları yakalamaya çalışmıyordu. Hatta besliyordu. Besleyene kötü kötü bakan yoktu. Fotoğraflarını çektim. Bende besledim. Bizde olsa ne olur? O ördekler, kazlar ilk günden yenir! Vahşice mi geldi?! Ama gerçek bu!

Yok ya valla yok!
İnsanlar kendilerini bu dünyanın tek hâkimi sandıkları sürece kimse gram ilerleyemez.
İnsana saygısı olmayanın hayvana hiç olmaz.

Sonra o insan karısına koca, kocasına karı, çocuğuna anne ve baba oluyor! Gerçekten oluyor mu? Baba ya da anne çocuğuna sevgiyi anlatırken ne kadar samimi olduğunu düşünürüm ben, sorgularım. Bunun böylesi iş hayatında da sorunlu oluyor, hayatının geri kalanında da. Çocuğu yoldaki kediye pisi pisi demesiyle ve onu sevmesiyle kıyameti koparan anneler var. “Pistir o, pirelidir.”. Hatta abartıp tekme atanlar var ki onların kafasını koparmak istiyorum, açık ve net! Kan beynime sıçrıyor. Ne hakla ya ne hakla!!! Çocukken hepimiz kedili, hayvanlı bir arada dans eden çizgi filmler izledik halada çocuklarımıza izletiyoruz. “Ben dokunmadan seviyorum.” Diyebilene de inanmıyorum. Seviyorsan dokunacaksın. Sevdiğine nasıl sarılıyorsan ona da sarılacaksın. Kafasını okşayacaksın, hissedeceksin. İçten seveceksin. Bağ kurma ama sev.

Öldürdüğünde eline ne geçiyor ya da o hayvan öldüğünde seviniyor musun, sevinecek misin? Zaten hayatında olmayan bir canlıyı eminim hatırlamayacaksın bile. Ama o seni hatırlayacak. Ona vurduğunu, ona su attığını, onu bağladığını hep hatırlayacak. Vicdansızlık sadece kendi içindeki insanlara karşı olmaz. Her canlıya olur! Her canlıya diyorum! Orucunu tut, hacca git, alkol alma, namusunla yaşa kendince “İyi insan” ol ama sonra gel kapının önünden geçen köpeğe laf at. Laf bile atılmasına sinir oluyorum ben. “Git buradan!” “Çek git!” derken ki tepkiler, kafasına taş atmalar. Bitti işte. Bütün senin iyi insan çabaların bitti. Haaa tabi bunun kararını ben veremem Allah bilir ama bunun içinde ayetler var herkes biliyor.

İnsanlar önce kendilerine bakmalı. Sevgiyi ararken kendi içlerindeki sevgiyi önce bulmalı. Hayvanlara saygılı, çevreye saygılı bir nesil yetişmeli. Bunu kanunlarla desteklemeli, kafada bir şeyleri düzeltmeliyiz. Benim karşıma çıkıp “Hayvanla insanı bir kefeye mi koyuyorsun?” diyenler çıkıyor. Bir kefeye koymuyorum ama onlarında yaşam hakkı var, onlarında bu dünyada yeri var ve onlarda senin benim gibi somut canlılar. Sen takmıyorsun diye dünyadan yok olacak, soyut olacaklar diye bir şey yok. Bunu söylüyorum.

Lütfen biraz duyarlılık.

xoxo

27 Temmuz 2013

Tatil Güncesi ...10

**22.07.2013 Tarihli yazımdır. Buradaki internetimde sorun yaşadığım için gününde yayınlayamadım. Özür dilerim. İyi okumalar.




Geçen haftanın bütün o telaşını bu hafta yeni bir pazartesiyle atmak istiyorum. Cuma günü yazlığa gelmiş ve PURSAT ile ROZA’yı eve giderken görmek istemiştim. PURSAT’ın beni görmesi ve üzerime atlaması bir olurken (Bu hayvan her gördüğümde daha da mı kaslanıyor anlamadım ya. Ben yokken neyle besliyorlar bu hayvanı?!) ROZA ortalarda yoktu. Sonra öğrendim ki bizimkisi o sabah bayılmış sonra suyla kendine getirmişler! Bence pek de kendine gelmiş gibi görünmüyordu. “Birkaç gün benim gözlemimde kalsın, ben bakayım.” deyip ROZA’yı aldım, getirdim eve ve akşam yemeğinden sonra kızımın ateşi çıkmaya başladı. Hemen soğuk sular, patilerini, başını ıslatmalarla ateşini düşürmeye çalıştım. Başarılıda oldum. Sabahına ayağa kalkamıyordu. Zaten bir gün öncede zor yürüyordu.  Pazar günü artık tuvalete bile gidemez olunca hemen geçen sefer anlattığım V. Teyze’nin yanına gittim ve durumu anlattım. Onlarında bildiği bir veterinere hemen götürdük. Sağ tarafına (Ön ve arka ayaklarına) strese bağlı travma oluşmuş. Arka bacağının üçlü bağından da biri zorlanmaya maruz kalıp zedelenmiş. Hemen ağrı kesici ile bir ilaca başladık. Perşembe gününe kadar ilaçlarını verdim. Her gün düzenli olarak 30dk sabahları yürüdük hatta çarşamba sabahtan denize bile girdik ;) Onu çok yormadan her gün sabah değilse geceleri artık yürüyoruz. Bana da spor oluyor. Sitenin bir ucuna kadar gidip, yokuş aşağı, yokuş yukarı, merdiven inme, çıkma şeklinde zorlu etapları sorunsuz geçiyor kızım. Kışın kumsalda koşup eğlenirken şimdi yaz sezonu olduğundan dolayı bunu yapamıyoruz hatta denize bile herkesin girdiği yerden değil daha uzak bir yerden giriyoruz. Dalgaları sevmiyoruz ama kızımla. Suyun yüzüne vurmasından ise çok rahatsız. Sakin sakin suya girerken dalgaları görünce kıyıya bir yüzüşü var ki görmelisiniz. Resmen suda beni yalnız bıraktı =)) Aman iyi olsun da, keyfi yerinde olup suda beni yalnız bıraksın. Perşembe günü veterinerimiz durumunun iyi göründüğünü, bacağına yaptığım masajla ilaçların işe yaradığını söyledi. Geçtiğimiz cumartesi günü V. Teyzenin yanına akşam yürüyüşümüz olarak gittik. ROZA’yı görenler önce şaşırdı. Çünkü ben kızımı yıkamış, taramış mis gibi yapmıştım. Boynuna da Alsancak’tan aldığım ebruli çanı takmış tam bayramlık moduna sokmuştum =) Bakım her canlıya iyi gelir zaten. Beyaz kılları olduğu için yıkanınca beyazları daha beyaz, siyahları daha siyah oluverdi. Komutları da anladığı için (Bir kış çalıştık o kadar) herkesten tam not almış olduk hohoo =)))


Bu hafta annemler cumaya kadar yoklar. Artık onlar gelene kadar NAZ, ROZA ve ben yalnızız. PURSAT’ı sağıma aldım, ROZA deseniz karşımda, NAZ ise kafesinde olup bütün gün ötüyor. Onunda sezonu açıldı. Geçen senede böyle öter yolun altından duyulurdu. Millet de merak eder, yukarı çıkar, NAZ olduğunu görür ve ne güzel ötüyor deyip giderdi. Bu senede açılışı geçen gece yaptık ve ilk iltifatımızı yeni komşularımızdan aldık heyoo =)))
2 haftam kaldı.
“Deniz Kum Güneş”

Hayat aşksızda olmuyor aşklıda!.. Saatlerin önemi kalmadığında aradığın o kişi, konuşmak istediğin tek bir isim. Dün yatağımda yatmış denize vuran yakamozu izlerken anladım bunu.

“Geçen yıl aynı tarih” dedim kendime.

Gene buradaydım, ağlıyordum. Çok geçmeden o istediğim şey olmuştu. Sonra gene çok geçmeden o defter kapanmıştı. Yıkılmıştım, üzülmüştüm ve gene yakamoz denizdeydi. Ben yatağımdaydım, ışığımı kapamış, perdemi açmış odamı aydınlatan ay ışığıyla üzüntümü yaşıyordum. Ev sessizdi, kimse yoktu. Dün gene aynı şeyi yaşamaktan korktum. Mesaj atarken korktum, samimi olduğum için ilk kez daha da korktum. Kendimden emin olmamaktan korktum, yaptıklarımın günahından korktum.

Sonuç olarak bu iki haftalık yalnızlık bana iyi gelecek biliyorum. Almanya’ya gidip bilmediğim bir şehirde kimsenin beni tanımaması beni bambaşka yapacak bundan da eminim. Her şeyi özlemek istiyorum. Kıymet bilmek istiyorum. Kimi sevip kimden ayrılacağıma karar vermek istiyorum. Yeni kararlar almak istiyorum. Yeni kişilerle tanışıp, kendi hikâyemi anlatmak istiyorum.

xoxo

NOT: Fotoğraf şahsım tarafından çekilmiştir. 

9 Temmuz 2013

Bumerang Deneyim Günü …1


Geçen hafta tam leyleği havada gördüm. Bir sırt çantasıyla oradan oraya yol aldım durdum. Geçen hafta annemler işten izin alıp yazlığa gitmiş, bizde abi kardeş evde yalnız kalmıştık. Zaten ben işten çık eve gel, yemek ye derken genelde sızıyordum. Salı günü ise dışarı çıkmış gene eve geç dönerek sınırlarımı zorlamıştım.

Perşembe günü işte yoğun olduğum hatta paketlemeye yardım ettiğim sıralarda telefonum çaldı hem de uzun uzuunnn. Önce çok takmadım ama bu aralar vizeydi, belgeydi derken o kadar çok aranıyorum ki herhalde önemli değip açtım. Ama gürültüden bir şey anlamıyordum ki. Ahmet Bey’den izin isteyip sessiz bir yer buldum ve konuşmaya başladık. Bana Bumerang Deneyim Gününden, Alaçatı’dan, rüzgâr sörfünden ve tabi Bora KOZANOĞLU’ndan bahsetmeye başladı.  İş yorgunu afalladım, anlayamadım derken “Sizde katılmak ister misiniz?” Sorusuyla kendime geldim. “İyide ben yarışmaya katılmamıştım.” dedim. Onlarda bana davetli olarak yazılarımı beğendiklerini ve bu şekilde katılabileceğimi söylediler.

Nasıl sevindim anlatamam =))

İşin aslı yarışmaya katılmak istemiş ama iş yorgunluğundan yazı yazacak zaman bulamamıştım. Kabul ettikten sonra odadan çıkışım ve işletmeye bir koşuşum vardı ki görmeliydiniz =) En son böyle vizemi aldığımda sevinmiştim ;) Bu gazla bütün işleri yaptım, bitirdim. Enerji patlaması yaşadım hahaa =))

Cuma abim işten çıkıp annemlerin yanına yazlığa gitmişti. Bende o gün işe sırt çantamı alıp gelmiş ve iş çıkışı İzban - Otobüs (1 saat 15dk) yapacaktım. Son duraktan da annemler beni alacaktı. İyi güzel çıktım işten, bindim izbana. Sonra otobüse bincem ana otobüste “SERVİS DIŞI” yazıyor! Allah dedim yolculuk nasıl başladı?! Şoförde bir yandan binin binin yok bir şey diyordu. Baktım millet biniyo bende bindim. Binmemle arabanın 5 defa stop etmesi, garip sesler çıkarması ve titremesi bir oldu. Millet kelime-i şehadet getirmeye, korkmaya başladı. İncez inemiyoz da şoför oturun diye baskı yapıyo! Hayatımda şoför baskısı da gördüm ya artık gözüm açık gitmem #) Neyse efenim biz zarda zorda olsa yola çıktık ve işte o bitmeyen virajlar, bitmeyen duraklar başlamış oldu. Tek tesellim yarın Bumerang Deneyim Gününe gidecek olmamdı. Derken son durağa geldik. Otobüsten bir ben indim birde yakışıklı! O bana bakıyo ben ona, annemler ortada yok.

Boş yol boş durak!

Annemleri arıyorum telefonları meşgul! Başladı mı bende bir tırsma hali derken bir araba gözümü alırcasına yanaştı. Annemler sandım ama değilmiş yakışıklıyı almaya gelmiş. Çocuk arabaya bindi ve içinden “Ömür Beldesi’ne mi gideceksiniz?” diye soran yakışıklının kafası göründü.

Hazır olun benden çıkan cevap: Evet gidiyorum!

Bunu dedim ve “Sizi bırakalım.” teklifine “Annemler beni alacaktı ama ulaşamıyorum.” cevabından sonra her kibar kızın vereceği tepkiyle zahmet olmasın değip araca bindim! Yolu yarılamışken anneme sonunda ulaştım ve annemin “Nerdesin şimdi?” sorusuna yakışıklının babasına “Eğilip kimsiniz, isminizi öğrenebilir miyim?” dedim (Bunu şimdi mi soruyorsun hem de arabaya bindikten sonra diyebilirsiniz haklısınız. Adrenalin bana yaramıyor bazen. Bide anneme adamı tarif etsem annem nasıl bilecekse artık.). Veee Bey amca bizim oradaki en bilinen sitenin başkanı çıktı! Bula bula başkanı, oğlunu ve arabasını bulmuş, binmiş eve gidiyordum. Yarı yolda annemler bize yetişti ve ben araçtan indim. İnene kadar isimlerini, evlerini, yaşlarını çoktan öğrenmiş benim bilgileri de vermiştim. Eve gel, sarıl, otur bir haftayı anneme 30bin kelimeyle anlat derken çok geç olmadan yattım ve sabah 5:30’da kalktım. Neden çünkü İzmir Cumhuriyet Meydanı’nda sabah 10:00’da Bloggerlar olarak buluşcaktık. Gene son durak oradan otobüs - izban ve 09:30’da İzmirdeydim.

Nefis bir espressodan sonra başladım beklemeye…