mainz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mainz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2015

İş Hayatı ...7 : Büyüyoruz Be Genç!


İş güç koşuşturmaca tam gaz gidiyor.

Bu sabah kampüs önünden geçerken geçen seneki kendimi düşündüm. Gözümün önüne geldi. Ne kadar çok zamanım varmış, ne kadar çok kendime ayırdığım günler, anlar varmış meğer. Kitap Fuarı geldiğinde ders çıkışı giderdim. Bazen arkadaşlarımla, bazen de kafam rahat bir kulaklık bir MP3 ümle. En güzel arkadaşım MP3 ümdü hala öyle gerçi ama işte en çok konuştuğum konu tekstil ve bantlarken insanlarla ise süre gelen işleri konuşuyorum. Sosyallik için hafta sonları doğa yürüyüşüne gidiyor, hafta içi de iki gün spor salonuna gidiyorum. Anca deşarj oluyorum desem. Doğada yürüyüş yaptığımda beş günlük vücudumda biriken bütün fabrikanın kötü havasını ve enerjisini atmış oluyorum. Pazartesi yeni haftaya dinç başlıyorum. Beni çarşambaya kadar götürüyor, idare ettiriyor.

Kafamda deli sorular beliriyor bu aralar. Sevdiğinle beraberken hayat pespembe sonra eve geldiğinde gerçek, kapıyı açmanla ortaya çıkıyor. Yalan söylüyorsun. Çevrene, en yakınına belki de arada kendine. Söylüyorsun işte dönüşün yok. Senin kabullerinle çevrenin kabulleri aynı değil çünkü. Ya hayatı onlara göre yaşayıp onların amaçlarına ulaşmak için yıllarını harcayacaksın ya da seni mutlu eden yerde olacaksın. Ben son cümlemi uyguluyorum. Kendi hayatımı yaşıyorum. Yalanlarımla, dolanlarımla, işte eşek gibi çalışmamla, diyetimle, sporumla, gülümsememle, yürüyüşümle ve kendi yöntemlerimle yaşıyorum.

İş hayatı beni çok sarstı. İyi anlamda. Üslup, konuşma mantığı ve her an değişen ortamlar, stresler… Kendine göre yaşarsan bazen olmuyor. Olması gereken zamanlar gelecek biliyorum ama bekliyorum. Hala öğreniyorum. Öğrenmeyi bıraktığım anda etrafımda yüzü asık ve umutsuzluğa kapılmış onlarca insandan biri olacağımı biliyorum. Günyüzü görmeden çalıştığım zamanlar oluyor. Bantın içinde etüt alırken oturmadığım (oturamadığım), zil ve paydos seslerini beklediğim, işçileri panjurumun arkasından gözlemlediğim zamanlar. Bir şeyi araştırıp sonunda sormayı, cevabı bulana kadar araştırmayı öğrendim ben. Ne uçan ne kaçan modundayım. Her işe yetişmeye çalışıyorum. Yapamayacağım işler içinde çaba harcayıp sonrasında yetişemiyorum diyorum. İşin sonunda “Başarısız, görevi yapamadı.” demesinler diye öğrendim bunu. Çünkü her işi üstlendiğinizde size zaman kalmıyor. Şu an bile zamanım yok. Yazılarımı geç yazıyorum.

Keşke diyorum gene Mainz’da olsam.
Wiesbaden’da mesela.
Şehir ormanında ağacın altında uzansam.
Dilimi bile bilmedikleri yerde özgür olsam.
İyi dileklerimle işe başlıyorum şimdi. Hızla geçen günleri yaşıyorum fakat saymıyorum.


xoxo

18 Eylül 2013

Almanya Güncesi ...6

20.08.2013 Tarihli yazımdır.


Bugün hava daha güzel daha sıcak. En azından yağmur görünmüyor. Almanya’daysanız havaya pek güvenmeyeceksiniz. Zaten yavaş yavaş ağustos ayını da bitirdiğimiz için kışı hissetmeye başladık. Ben mi? Ben tabi hala çiçekli şortumla yazı yaşıyorum. Altımda şortum, üstümde kot ceketim ve şalımla yollardayım.

Wiesbaden Wiesbaden…


Mainz merkezden 6A’ya bindim ve “Bu sefer Hbf’da inmicem.” dedim. Git gidebildiğin yere kadar. Bu da bi gezi mantığı sonuçta. Ben bunu dedim ve köprüyü geçtikten sonra otobüse bilet kontrolcüleri bindi! İşte o andı! Benim için kader anı. Günlerdir kullandığım bilet bakalım doğru muydu? Değilse 40€ bi yerime girecekti! Sıra bana geldi. Ben sanki yıllardır bu bileti kullanıyormuş gibi “Buyurun” dedim ve adamda “Zenginmiş bu” bakışı atıp karta tam bakmadan “Okey” dedi ve geçti gitti. Bu olayı hep duyuyordum ama yaşamak bir başkaymış yahu. O stres. O göz göze olma durumu ve tabi Almanca derdini anlatma durumunda kalma durumun.

Bilet kontrolünü başarıyla atlattıktan sonra bu şekilde gide gide hatta dün o kale gibi gördüğüm yerinde yanından geçtik. Çok bi şey değilmiş canım! Sadece bir kişinin eviymiş nolcak ki! #) Ana caddeden ara sokaklara daldıkça millet yavaş yavaş inmeye başladı. “Bende artık ineyim.” deyip yokuşta indim. Üç gidiş üç dönüş olan yolda karşıya geçmeye karar verdim ve geçtikten sonra gene ara sokaklar, çıkmaz sokaklara girdim. Sonra karnımın aç olduğunu fark edip bir markete daldım. Market “Türk Market” lere benziyordu. Sonunda Türk Market Türk Market diye konuştukları marketlerden birini bulmuştum. Ama içerdekilerde Almanca konuşuyordu. Neyse efenim alacağımı aldım ve parayı verirken market sahibi bana “Where are you from?” dedi. “Turkey” deyince de “Aa sen Türk müsün? Hiç benzemiyorsun. Nerelisin peki?” diye sordu (Siz sıkıldınız. İlk başlarda bende sıkılmıştım ama insan buralarda Türk olduğunla gurur duyuyor. Ve ben 8 gün sonra döneceğimi biliyorum ama onlar yılda en fazla bir aylığına gelebileceklerini biliyorlar.). “İzmirliyim” dedim “Ya siz?”. “Ben Süryaniyim.” dedi adam. “Türkçeyi güzel konuşuyorsunuz.” deyince “Türkiye’de de yaşadım ve ayrıca burada da Türk tanıdıklarım var.” dedi. “Güzel bir Türk bayansınız. Tanıştığıma memnun oldum.” dedi =) Bide para almayacaktı. “Olmaz.” dedim vericem adamım hehee =)) Almanya’da kiminle tanıştıysam hemen kaynaştım. Çok ilginç bir şey bu. Almanıylada, İngiliziylede Fransızıylada ve tabi Türklerle. Sanırsam samimi bir gülümsemem var ;)

Bu şekilde sokak kiliselerine, ara sokaklarına baka baka en tepeye çıkmışım. Manzara süperdi! DOM karşımda duruyordu! Aradığım yere kuşbakışı bakıyor gibiydim. Wiesbaden şimdi daha net ve belirgindi. Hangi yollardan gideceğimi, hangi binanın yakınımda olduğunu artık görüyordum. Hal böyle olunca bende kaybolmak diye bir durum olmuyor, ortadan kalkıyor.





İlk haftaki Mainz’da Rhein’i şans eseri bulmam gibi Wiesbaden’da da çarşıdan geçtim yürüye yürüye
 “Bowling green” e çıktım. Hemen karşımda Theaterkolonnade Hess. Staatstheater vardı. Ve tabi her şeyin ötesinde Casino Kurhaus en görkemli haliyle ortada duruyordu. Her yeşillikte oturup bol bol fotoğraf çeken Z.S. burda da geleneği bozmadı ve o meşhur süs çeşmeleriyle Casino’yu sizler için çekti.
Ben böyle fotoğraf çekerken yaşlı (Yaş ortalamaları 60 ve üstü) alman turist kafilesi (Üstten ikinci fotoğrafta onları görüyorsunuz.) de benim gibi bakınıyorlar ve liderlerini dinliyorlardı. Onlar içeri girince bende girdim. Bir yandan oranın tarihini anlatan lideri dinliyorum (Bilgileniyorum. Bulmuşum hazır anlatanı dinle dimi) bir yandan da içerinin fotoğraflarını çekiyorum. Sonra onlar sağa geçtiler ve oradan merdivenleri çıktılar. Alla allah noluyo ki dedim ve bende çaktırmadan onların peşinden gittim.

Ve ne çıktı dersiniz?
Adamlar tuvalete gidiyormuş! Hahaaa :D :D


Kendime hiç bu kadar gülmemiştim =)))) Neyse coolluğumuzu bozmadık ve bende girdim. İyide oldu. Saçıma başıma baktım. Zaten burada ve her girdiğim yerde ayrı bir tuvalet kültürü görüyorum. Adamlar teknolojiyi her yerde kullanıyorlar. Tuvalet deyip geçmeyin yani ;) Sonra herkes çıktı. Bende saçımı düzeltip, makyajımı tazeledim ve bende çıktım. Bi baktım kafile aşağıda karışık bir şekilde konuşuyor, gülüyor. Dikkat çekmeden çıkayım dememle bir anda ortalarına inmiş oldum. Hepsi bana baktı. Ve liderleri “Bizim guruptan mısın?” diye sordu. “Yoo!” dedim “Ben yalnız takılıyorum.”. “Biz kumar oynucaz istersen gel, seni bekledik.” dediler ve gülüştük =))
Dedeler nineler çok canlı burada çookk!
Burada da yaşlılara kendimi sevdirmiştim. Helal olsun bana ne diyim =))


Bu şekilde yürüye yürüye giderken Kurpark ve Warmer Damm’a çıktım. Şehrin ortasında gene dev ağaçlar, ördekler ve kazlar vardı.

                                    

Bi teyze kazlara yem veriyordu. Bende onun fotoğrafını çekiyordum (Soldaki fotoğrafta.) derken yanıma gelip “Sende besle.” dedi. Ve elime yem verdi. Onun yem vermesiyle de kaz yanımda bitti zaten. Şehrin ortasında hayvanlarla bu kadar iç içe olmak, onların insanlara alışması ve bütün bunlara inat her yerin tertemiz olması inanın insan ilk günler afallasa da çabuk alışıyor. Ülkemde en çok bunu yadırgıcam anladım ben. Parkta yürüyenlerde vardı, yatanlarda, boks antrenmanı yapan üç genç bile gördüm. İnsanlar çok rahat süperler süper!

DOM’un açılma saatine daha çok vardı ve bende gene sokaklara daldım. Evlerin olduğu mahalleri gezdim. Havanın güzel olmasından da yararlanıp bol bol fotoğraf çektim.







                      

Sonunda çan seslerini duydum ve meydana oradan da DOM’a geçtim. İçi dışından daha güzeldi. Her adım attığınız yerde tarihi eserler vardı. Herkesin dini kendine ama bu insanlar dinlerini çok sahipleniyor ve her kilisenin kapısındaki kişi sizi gülerek karşılıyor. Bu akşam burada festival var sanki. Gene festival çadırları kurulmuş. Yanımda arkadaşım olsa akşam gelirim ama yok işte. Olanda aramıyor. Neyse efenim olayı şu an odamda dram haline getirmicem.

Dönüş yolunda ne oldu? Karşıma kel kaslı bir adam oturdu. Üzerine salaş eşofmanları var falan. Yaa dedim ben bu adamı tanıyorum sanki. Sonra diğer sesimde diyo ki “Sanki 40 yıldır burda yaşıyorsun da tanıdın adamı. Adam işte klasik alman tipli biri.”. Yok diyor diğer sesim. Tanıyorum yahu ben bu adamı! Sonra adam inince anladım olayı. Adam boks salonlarının olduğu yerde indi ve ben kafamı çevirmemle adamın dev posterini görmüş oldum. Üç gün sonra gerçekleşecek boks gecesindeki boksörmüş adam! Ve ben iki gündür onun posterini görüyormuşum. Görsel hafıza budur arkadaş hehee =))) Şu an odamdayım ve fotoğraflarımı face’e yükledim. Maillerime cevap atmadan öncede size bu yazıyı yazdım.

Özetle Wiesbaden sıkıldıkça gidilesi bir yer.

           

                                                           

Benim gibi gezin yani turistsiniz siz. Takılın bir kafileye ve onlarla çaktırmadan gezin.
Turist Info noktalarını bulun ve hemen bir şehir haritası alın.
Zaten bedava veriyorlar ama siz gene de bunun fiyatı ne kadar diye sorun. Sonra sorun çıkmasın.
Konuşacak ortamlar yaratın
 İnsanlara sorular sorun ve etrafınızı iyi gözlemleyin.
Her anı yakalayın, soluyun ve insanları dinleyin.

xoxo

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

1 Eylül 2013

Almanya Güncesi …5

19.08.2013 Tarihli yazımdır.


Dün oturdum kendime gezi planı çıkardım.
Hangi gün ne yapmalı, nerelere gitmeli?
Ne kadar para harcamalı ve tabi alınacak hediyeler neler olmalı?

İlginç şeyler aradım hep Almanya’da. Hem mesleğim ile ilgili hem de bir şey alacaksam, ona para vereceksem o alacağım şey farklı olmalıydı. Beğenildiğinde “Bunu Almanya’dan aldım.” demeliydim. İşte böyle düşündükten sonra bugün Wiesbaden’a gittim. Elimde aylık bilet olduğu için gidişlerim gelişlerim sorun olmuyor. Mainz Hbf’dan 6’ya (6A’da olur.) biniyorsunuz ve Theodor Brücke’den geçip Wiesbaden’a gidiyorsunuz. Evlerin arasından geçe geçe sonunda Wiesbaden Hbf’a vardım. Merkez diye orada indim. Hemen karşısı parktı. Bol yeşillikli, gölü olan yer (Yukarıda fotoğrafı olan yer.).

Almanya’da dikkat ettiğim bir diğer şey ise adamların Hauptbahnhof’ları tam bir tarihi eser. Mimarisiyle, içiyle, korunmasıyla önemli onlar için. Dışarı çıkınca hemen binayı inceliyorsunuz (Soldaki fotoğraftaki yer Wiesbaden Hbf.). Gene ördekler özgürce yüzüyorlardı. İnsanlar hayvanlarıyla geziyor, son model arabalar yollarda leblebi gibi görünüyordu. Ben hemen alışveriş merkezine girdim. Orda bir mağaza olduğunu bana söylemişlerdi. İçeriyi gezerken hem yeni sezonun modasını araştırıyor hem de Almanlar ne giyer, ne takar, ne beğenir bunlara bakıyordum.

Ben alıcı değil gezici, gözlemciyim ;)

İlk gözüme çarpanlar, abartıyı seviyorlar. Örnek vermek gerekirse baskılı tişört az onlar için. Onun üzerine zımbada olacak, kurdelede. Her şey abartılı. Kolyelerde zımbalar olacak, haç işareti olacak. Din önce olurken küfürlü bilezikler kollarda ve punk stili çok önemli. Ayakkabılar yüksek topuklu. Çantaları büyük ama renksiz. Geneli bordo, siyah ya da pembe! Şalvarlar moda (Ama kalıplar, desenler, dikimler, kesimler rezalet. Şalvar diye onu alıp totoma geçirmem yani!). Vee benim en sevdiğim ve ailemdeki herkese de aldığım (Kendim dışında) atkılar. İki ucu birbirine dikilmiş boyunluklar diyelim biz onlara. Çeşit çeşit. Örme, dokuma, baskılı kumaşlardan yapılmış bir sürü boyunluk. Raflarda renk renk görseniz çıldırırsınız. Mağazaya girdiğinizde peşinize hemen bir tezgâhtar takılmıyor. Sizi sorularıyla bunaltmıyor. Almanya’da herkes kendi halinde bir durum var.

Bide unutmadan şunu söylicem: İzmir’de H&M mağazası yok. Türkiye genelinde de yanılmıyorsam 5 tane var. Almanya’da her köşe başı H&M! Resmen Türkiye’deki LC Waikiki gibi olmuş durumda. Kaliteleri iyi olabilir ama çok mağazası olunca orta malı gibi oluyor, kimse kusura bakmasın. Almanya’da renkli ürün bulmak zor. Mağazalardaki giysilerde siyah ağırlıklı. Hâlbuki o kadar soğuk, yağmurlu iklime renk lazım. Stajdaki yabancı bayan benim renkli, çiçek baskılı şortumu demek ki bundan çok beğenmiş. İlk aklıma bu geldi. Renk yok ki insanların tekstil ürünlerinde.

İlk dakikadan alışveriş yapıp elime kocaman torbayı tutuşturunca gezmek o kadar kolay olmuyor haliyle. Hepsi şu akşam 8’de kapanan dükkânlar. Kapanmadan işimi halledeyim mantığıyla gidiyorum.


Parka daldım. Oradan dümdüz gittim ve karşıma tarihi eser gibi evler çıktı. üç katlı apartmanlar bunlar. Sonra geze geze anladım ki Wiesbaden’daki evlerin geneli böyle evler. Ve sonra gene araştırınca öğrendim ki bu şehirdeki insanların ekonomik durumu genelin çok çok üstünde. Zengin ve eğitim seviyesi yüksek insanlar bu şehirde yaşıyor.

Ben o evleri inceleyip fotoğraflarını çekerken (Wiesbaden'daki evler soldaki fotoğraftaki evler. Genelinin mimarisi bu şekilde.) karşıma Martkkirche (Kilise) çıktı. İçine girdim gezdim.






Oradan çıktım merkez başbakanlık binasına (Soldaki fotoğrafta.) geldim. Böyle gezerken geçen gün Ö. ile yemek yaparken parmağımı yakmıştım. Yara bandımda evde kalmış. Yaram iyice coşup kanayınca ilk eczaneye daldım. İçeri girince eczacıya ezberlediğim “Bir yara bandı istiyorum.” cümlesini kurdum. Adamda bana “Sen bana yaranı göster önce.” dedi. Yaramın halini görünce “Bir dakika bekle.” deyip içeri gitti ve geldi. Yaramın üstündeki lifleri temizledikten sonra krem sürdü ve bana benim yarama uygun yara bandını verdi. “Bu yarana iyi gelir.” deyip ben yapıştırırken de “Gut Gut” deyip onayladı. Memnun ayrıldım oradan. 

Dom (Katedral) buldum (Soldaki fotoğrafta.). Ama bi baktım pazartesileri kapalıymış. Ertesi gün ve sonraki hangi günler açık onu öğrendim ve ertesi gün yeniden bu şehre gelmeye karar verdim. Bunu düşüne düşüne yokuş yukarı bi yola çıktım. İleride kale gibi bir yeri gördüm hadi dedim gideyim. Benim bunu dememle bir anda hava gürleri yağmur başladı. Altımda şortum üstümde ince body ve kot ceketimle kaldım mı ortada?! Alışveriş torbasını kafama geçirdim ve kenarlardan yürüye yürüye bi yola çıktım. Şehirden merkezden farkında olmadan yürüye yürüye çok uzaklaşmışım o gün. Sonra bir köşe büfedeki bayana “Hbf’a nasıl giderim?” diye sordum. Sağolsun bana yolu tarif etti (Almanların bu huyunu çok seviyorum. Yardım edip size iyi davranıyorlar.). Sonra bana İtalyanca “Hoşça kal.” dedi =) Gene İtalyan olmuştum. Saat akşama gelirken saatimin durduğunu fark ettim! Ben daha öğlen herhalde gibi saf saf geziniyordum. Meğerse akşam olmuş bile. Havada kararmayınca anlamıyorsunuz saati #) Hemen ilk otobüse bindim ve 1 saat sonra odamdaydım. Yolda bi ara sızdım. Yürü yürü yorulmuşum. Aldıklarımı paketledim bu gece. Yemeğimi yedim. Ne kadar sağlıklı beslenmek istesem de kendimi büyük ve ucuz abur cuburdan alamıyorum. Almanya’ya geldiğimden beri yediğim çikolatalar döndüğümde erimek için göbeğimde bekliyor biliyorum #)


Yarın gene Wiesbaden.
Bu sefer şehrin araştırmasını da adam akıllı yapıcam ve gidilecek yerlerin yanında şehir haritasını da alıcam.
O kiliseyi görmeliyim, içine girmeliyim ve tabi ara sokakları bu şehirde de gezmeliyim ;)

xoxo

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

Almanya Güncesi …4

17.08.2013 Tarihli yazımdır.


Ö. ile buluştuk ve beraber Frankfurt Hbf’a gittik. Almanya’nın gündüzleri uzun geceleri kısa. Yani saat 21:00 bile olsa hala hava aydınlık hala gündüz gibi. Türkiye’de annemlerle Skype yaptığımızda bunu onlara söyledim ama inanmadılar. Sonra bilgisayarı alıp onlara gökyüzünü gösterdim. Teknoloji işte =))

Frankfurt’a gidişimiz tam bir eğlenceydi. Trenimizi bekledik ve bu sırada Ö. hediyelik birkaç şey ile yiyecekler aldı. Trenimiz geldi ve bindik. O, aldıklarını yerken bende durakları yazıyor ve etrafa bakınıyordum. Mainz - Frankfurt Hbf arası 1 saat iken bizim ineceğimiz durakla aramızda 15dk daha vardı. Git Allah git bitmiyor gibi geldi bir an. Sonunda F. Stadion’a geldik ve metroya kimler bindi dersiniz? “Eintracht Frankfurt” taraftarları! Bordo - Siyah renkleriyle tam bir taraftar grubu. O gün maçları varmış ve sanırsam yenmişler. Yalan olmasın eve gelince bakmadım maç sonucuna ama sevinçlerinden yendikleri anlaşılıyordu. Tren bir anda taraftarlarla dolunca millet balık istifi oldu. Herkes birbiriyle vıcık vıcık. Kaç gün sonunda Almanya’nın da trenlerinin kalabalık olduğunu görmüş oldum, sevindim =) Gelelim olaya. Benim gibi taraftar sevdalısı, Galatasaray aşığı birinin Alman hatta o meşhur Alman taraftarlarıyla karşılaşması çok güzel oldu. Vagonun bir tarafından “Ein!” diyorlar bizim vagon “Tracht!” diyor. Sonunda her iki tarafta aynı anda “Frankfurt!” diye bağırıyor! Vee olay şimdi geliyor. Zıplıyorlar!! Ay evet zıplıyorlar yahu. Trende!!! Otobüsteki etkiyi bilirsiniz denk geldiyseniz şimdi bunun kaç katını trende düşünün! Alman bi amcada bana bakıp bakıp gülümsedi. “Sende mi taraftarsın?” dedi. “Yok.” dedim “Ben Galatasaraylıyım.”. “Aa ben senin bilekliğine bakıp Almansın sandım.” dedi. Size itiraf; bende bi ara “Tracht!” dedim =)) Aradan kaynamışta olabilirim hehee =)) Biz böyle bağıra bağıra ineceğimiz durağa geldik. Hep beraber indik. O kalabalık aynı anda sokaklara daldı. Konstablerwache durağının içinde Türk manavlar var. İnince üzüm, elma gibi meyve satanlarla karşılaşıyorsunuz. Oradan buradan yürüyen merdivenlerden derken Frankfurt’un en ünlü alışveriş sokağına çıkmış olduk. Almanya’da mağaza ve dükkânlar akşam 8 oldu mu kapatıyorlar. Hal böyle olunca da apar topar birkaç mağaza gezdik ve Ö. ye H&M den çok tatlı birkaç kez katlanan güneş gözlüklerinden aldık. Ben bir şey almadım. Benim için o gün nerde ne var günüydü. Daha çok alışveriş yapan arkadaşa yardımdı benim işim ;) Ö. Frankfurt Main Tower diye bir yer olduğunu ve gece şehri izlemek istediğini söyledi. Ve biz bu şekilde o kuleyi aramaya başladık. Sormadığımız insan kalmadı. Bide Burger gibi yerlerin yanında (Hani evrensel yer dersiniz.) çoğu dükkânlardaki insanlar İngilizce bilmiyor. Yol tarif edemiyorlar. Sonuçta Almancaya ihtiyaç duyuyorsunuz. En sonunda taksici bulduk. O sağolsun bize oranın bu saatte kapalı olduğunu ve açık olduğu saatleri söyledi. Bu şekilde gece manzaralı Frankfurt hayalimiz suya düşmüş oldu. Biz binayı araştırırken saate bir baktık 21:45 olmuş bile (En geç kapanan yer. 22:00'da kapanıyor.). Hemen Rewe bulmaya yola çıktık. İçkimizi alıp eve gidecektik derken orasının da kapalı olduğunu gördük.


Oraya kadar koş, yürü, sor evreleriyle susamışlık birleşti.
Uff puff diye yürürken birde ne görelim o gün Frankfurt Apfelwein Festival varmış hem de sondan bir önceki günmüş.

*Elma şarabı biraz ekşi hatta sert ama genzi yakmıyor. Benim gibi ekşiyi seven biriyseniz beğenirsiniz.

İlk birbirimize baktık ve hemen festival alanına daldık. Kaç günün sonunda festivale denk gelmek güzel oldu. En güzeli ise plansız eğlence olmuş oldu =) Sahnede bir grup vardı ve İngilizce, jaz, Almanca, Latince şarkılar söylüyordu. Sahnenin önünde kendinden geçen teyzeleri izlerken ben ortamı, sahneyi videoya almaya başladım ve sonunda kendimi de dans ederken buldum hobaa!! Turistsen turist gibi olacaksın arkadaş ;) Sonra sarhoş bir amcanın bana gözleri kaymış bakışlarını yakalayınca Ö. ile bir masa bulup oturduk.


Alman bir çift karşımızda sözde kumpir olan patateslerini yemeye çalışıyorlardı. Öyle yumruk büyüklüğünde
patatesin içine konulan yağ, kaşar ve sosisle kumpir mi olur?! Türkiye’ye gelsinler kumpiri görsünler “Kafam Gibi” =D Hemen birkaç fotoğraf çektik. Sahnede şarkı söyleyen gruba eşlik ettik. Pink – Raise Your Glass’ı söyledikleri sırada “Raise your glass!” yerine gelince ben bardağımı kaldırdım. Ben kaldırınca Ö. de kaldırdı sonra bir Alman daha ve bi baktım şarkının nakaratında herkes bardağını kaldırıyor heyooo =)) O şarkıda bu yapılmalı zaten, bilmiyorlar yok yok ben öğrettim onlara ;)


Son şarkıyla bizde kalktık, depozitolu olan içkilerimizden paramızı aldık ve metroya binip (Bunu anlatmazsam içimde kalır. Şimdi biz Ö. ile metroya indik yürüyoruz derken önümüzden fare geçti! Küçüktü ama kuyruğu kendisinin iki katıydı. Yabancıların şu temiz pis olayını tam anladıklarını ve benimsediklerini düşünmüyorum. Bizde olsa kimler kimler suçlanır.) eve geldik.  Artık geldiğimizde gece 00:00’ı geçiyordu ve biz açlıktan ölüyorduk =( Ama sözümüzde durduk. Ben makarna, ekmek ve salatalıklarımı alıp geldim, Ö.de hemen etleri pişirdi. Gecenin bir saati yemek yedik, fotoğrafları, videoları bilgisayara yükledik. Konuştuk, güldük ve eğlendik.

İnsanın yalnız olması güzel evet ama eğlenceye gitceksen yanında biri olacak. Anılarını paylaşacak birine ihtiyaç var. Bence biz Ö. ile iyi anlaşacağız. Bu gece bunu hissettim. Şimdi saat gece 3. Yatmam gerek. Bu dolu mideyle nasıl uyucaksam?! #) Yarın Pazar “Ölü Gün” ama olsun. Buluruz yapacak bir şeyler ;)

xoxo

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

28 Ağustos 2013

Almanya Güncesi Son Gün Son Gecem


Almanya’da şu an saat 00:30.

Bütün gezdiğim yerlerin yazıları yazıldı ve yayınlanmayı bekliyor. Ama son yazı bugün yayınlanmalı. Yarın öğlen 11:05 Almanya saatiyle uçağa biniyor ve aktarmalı olarak Türkiye’ye, güzel İzmirime 18:15 de varıyorum. Her şey akışında gitmeli. Umutlarım o yönde.

Çok güzel 23 gün geçirdim burada. Çok güzel yerler gördüm, turist insanlarla tanıştım. Bilmediğim dilleri konuşmaya çalıştım, kendi halime güldüm, üzüldüm, düşündüm ve kendi kendime konuştum. Kendi fotoğrafımı çekmeyi öğrendim. En güzeli de çok güzel Türk gençlerini tanıdım burada. Hepsini sevdim. Hepsiyle arkadaş oldum. Yaş, meslek, cinsiyet, şehir önemli olmadı aramızda. Oturup konuşmak, dertleşmek belki de tartışmak güzeldi. Yalnız gelip benliğime kattığım zenginliklerle dönüyorum ülkeme.

Bambaşka bir deneyim oldu bu gezi bana. Artık o buraya gelirken ki Z.S. değilim ve olmayacağım. Kararlar aldım. Rhein’in kenarına oturdum kaç gece düşündüm. Sabahları koştum. Hep düşündüm. Kendimi, arkamda bıraktıklarımı, yeni başlayacak olan hayatımı, arkadaşlarımı, en yakınım dediğim kişileri ve diğerlerini.

Kendimi eleştirdim. Dilimi geliştirdim. Övgüler aldım. Beğenildim. Hoş bir gezi oldu. Soranlara “Yalnızım.” dedim. Yalnız geziyorum ben. Bir sırt çantamla. Bugün Mainz Stadtpark’a gittim. İlk günlerde gittiğim o güzel yere son günde gitmek istedim. Vedalaştım kendimce. Gül bahçesine oturdum ve sandviçimi yedim. Çalışanları izledim. Koşanları, spor yapanları, piknik yapanları ve sadece çimenlere yatanları. Hayat tek başına kendini dinleyebildiğinde daha da güzel.

Yarın ben dönüyorum, Çikom Slovenya’ya yola çıkıyor. Buraya gelmeden önce aramıştım onu. Sesini duymuştum.

Gezimin son gününde teşekkür etmek istediklerim var:

Öncelikle bana burada her konuda yardım eden Özge’ye,
Odasını bana kiralayan Deniz’e,
Geç tanışıp iyi anlaştığım Berker’e,
Almanya’ya geldiğim günden beri mail, Facebook ve Skype ile yanımda olup her anımı soran, benimle sabahlara kadar konuşan Gülperi’ye, Bengisu’ya ve Oktay’a,
Bana desteğini ve sevgisini gösteren Teyzeme,
İlk günden beri yanımda olup bana maddi manevi desteğini hiç esirgemeyen, son günlere doğru beni görünce ağlamaya başlayan Biricik Anneme,
Aileme,

Çok teşekkür ederim.

xoxo


 Çektiğim bir kaç fotoğrafla (Yer: Mainz, Stadtpark) bu partı bitiyorum: 


                                

                                                       
  
NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

17 Ağustos 2013

Almanya Güncesi ...3 (Part 2)



Heidelberg’e “Almanya’nın Romantik Şehri” diyorlarmış. Buralarda genç olarak yaşamak sıkıcı olabilir ama yazlık mantığıyla evin olsa çok güzel yaşanır. Gezdiğim şehirlerden bunu anladım ben. Şehrin karmaşasından kaçıp gelmek için ideal yerler doğrusu ;) Sonra bi baktım meydandayım. Ordan Karl-Theodor Brücke’ye çıktım. Etrafı izledim. Kaleden aşağıyı çektiğim yerler şimdi etrafımdaydı. Heiliggeistkirche’nin içine girdim. Kiliselerin içi genelde aynı şekilde dekora edilse de ben o içindeki ruhu seviyorum. Her dine saygı duymak lazım. Bu tarz şehirlerde o kadar çok kilise var ki ve hepsinin mimarisi aşağı yukarı aynı. En büyüklerini görseniz size yeter oldum artık ben =) En güzelleri kesinlikle kaleler, saraylar. O eski Avrupa dönemlerini hissedebiliyorsunuz. Benim gibi eski Ortaçağ Avrupasını tarihsel olarak okumuş, her milletin tarihini merak edip araştırmış, tarih manyağı biriyseniz böyle yerler tam size göre ;)

Hayran hayran gezerken saate bi baktım 16:00 olmuş. Benim otobüsümün kalkış saati 16:35. Hemen girdim bir dükkana ve turist olduğumu, kaybolduğumu ve hemen Hbf’a gitmem gerektiğini söyledim. Sağ olsunlar çok yardımcı oldular ve dükkân sahibi karı kocadan adam hemen beni otobüse bindirdi ve ben böylece merkeze geldim =) İlgili olmak bu işte ;) Bi daha gidersem o dükkândan bir şey alırım kesin. Daha otobüsüm yok diye bu seferde çevre dükkânları gezmeye başladım. Sonra saate bi baktım 16:30 ama otobüs yok. Benim gibi bekleyen kişilerde vardı. 16:45 oldu hala gelen yok. 17:00 oldu hala yok. Alman kız bana sordu, ben ona sordum sonra herkes birbirine sordu. Bu otobüs nerde diye. Telefonum olsa arayıp sorcam ama yok! Almanlarda bi rahat bi rahat anlatamam. Panik yapmıyorlar. O kadar eminler ki geleceğinden. Sakin sakin kitap okuyup bekliyorlar.

Leyynnn otobüs kaçta geldi biliyonuz mu?!
17:35’de!!!

Kimse söylenmeden bindi. Ben tabi şaşkın şaşkın bakıyorum. Almancam yetse “Neden geç kaldın kardeşim? Panik yaptık burda.” derdim ama o kızgınlıkla sustum. Adam gelene kadar neler düşünmedim ki? Nerde kalırım, oraya tekrar nasıl giderim ve internet nerden bulurum vs. Zaten öncesinde kaybolup Hbf’a geldiğim için yorgundum direk binince de otobüste uyudum. Frankfurt’a gelmemiz kaç dakikamızı aldı biliyonuz mu?! 2,5 saat! Trafik berbattı. İstanbul trafiği gibi desem her Türk insanı anlar herhalde. Frankfurt’ta yaşasam tamam ama benim daha Mainz’a gitmem gerekiyordu. Gene daldım Frankfurt Hbf’a ve sora sora trenimi buldum ve onu da 20dk bekledim. Geliş 20 dk. Oldu mu sana saat 21:00. Akşam Ö. ile buluşup Rhein’i gezecektik tabi yalan oldu çünkü ben yorgunluktan eve gelip duşa girdim ve canım ekmek kızartması çekti (Gel bak şimdi sen gel gel olaya gel.). Ocağa koydum ekmeği, kızardı. Sonra bi dilim daha dedim oda kızardı (Dur dimi burda ama yookk). Bi tane daha kızartayım dedim ve onu da ocağa koydum. O sırada da çantamı boşaltıyım, aldıklarımı çıkarayım dedim. Ben daha çantama uzanmadan ekmek YAN! Odayı aldı bi duman! Yangın alarmı ötmeye başladı. Onu susturcam ama koca tavan ulaşamıyorum ki. Sonunda masayı çektim, çıktım üstüne de öyle kapattım. Camları açtım, odayı havalandırdım ama yok bugün çıktı kokusu. Ardından da koltukta sızmışım zaten #) Hal böyle olunca Cuma günü bi uyandım saat 13:00. Kendime geleyim diye çıktım koştum parkta ve Ö. den özür diledim. Odayı temizledim.

Bu akşamda Ö. ile buluşup Frankfurt’a gidicez. Sonra beraber yemek yeriz diye planlıyoruz.
Ben evde olmayayım.

Heidelberg için söyleceğim söz: Kesinlikle sevgiliyle gelinmeli ve ara sokaklarında el ele yürünmeli.

xoxo

Çektiğim bir kaç fotoğrafla bu partı bitiyorum:

    

                                  


    

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

Almanya Güncesi ...3 (Part 1)

Off anam off!..

Bugün günlerden cumartesi ve ben anca kendime gelebildim. Dün resmen baygın mod bir gün önceki yorgunluğumu atmaya çalışarak geçirdiğim için yazım bu güne kaldı. Aslında her gün bir yazı şeklinde olacaktı ama bunu hemen yayınlamam lazım =)

Perşembe günü 15.08.2013 tarihinde Heidelberg’e gitmeye karar vermiştim. Her şey buraya kadar güzeldi. Aslında hikâyem güzelde manyaklıklar hep bende ondan sorun orda #) Her neyse efenim hikâyeye dönelim; bir gece önceden biletimi gidiş ve dönüş olarak aldım. Sabah 9 değil de 12 olsun dedim neden? Çünkü Mainz’dan önce trenle Frankfurt’a gitmem gerekiyordu. İyi, sabahın köründe kalktım, duşa girdim giyindim ve evden çıktım. Merkeze gidip trene bindim. Frankfurt merkezde indim. Frankfurt Hbf (Hauptbahnhof)’u görseniz, kocaman bir yer. Herkes oraya buraya koşuşturuyor. Tamam, ben bu koşuşturmaya alışkınımda burada tuhaf bir durum var. Her milletten her insan var. Sırt çantasını alıp gelen o kadar çok insan var ki. Neyse ki Almanya’nın en sevdiğim olayı “Turist Info” noktalarının olması. Turist olmasanız bile gidip her şeyi sorabilirsiniz. “Nereye nasıl giderim?” tabi birinci sorunuz. İşte böyle indim ve saat 11’di. Önce otobüsü buldum ve doğru otobüs olduğundan emin olduktan sonra şöyle bi şehri dolaşayım dedim. Bi sokağa girdim daha doğrusu Hbf’dan dümdüz yürüdüm. Sağa bakıyorum Tayvan masaj salonları, sola bakıyorum Hint masaj salonları, etraf Tayvanlı, Koreli, Çinli, Hintli, Arap, İranlı dolu. Akşamına Ö. ile konuşunca öğrendim ki (Hazır olun!) bu sokak “Genelev Sokağı” ymış. Evet, ben bilmeden dalmışım yola. Ama ara sokak da değildi. Kocaman sokaktı. Ortadaydı. Meydandaydı ve bi bina vardı tamamen porno, seks kulübü, kucak dansı yapılan yerdi. Bina diyorum! 5 katlı binanın tamamı diyorum! Bizdeki gibi izbe, döküntü binaların üçüncü katındaki, yanar döner ışıklı, led lambalı “Erotik Shop” lardan değildi
.

Bilmeden geçtiğim bu sokaktan çıkınca bi baktım ileride “Simit Sarayı” var :D Kaç günün sonunda canım simit istedi ve daldım içeri (Tamam kabul açtım.). Kuyruk kuyruk derken içeride Türklerin çok olduğunu anladım. İnsan kaç günün sonunda kendi dilini konuşan insanlarla karşılaşınca çok mutlu oluyor. Tarifsiz bir mutluluk bu, ondan anlatamam =)) Sıra bana gelince Almanca isteğimi söyledim. Kadının Almanca “Paket mi yoksa burada mı yiyeceksiniz?” sorusuna benim Türkçe “Paket.” dememle kadının mutlu olması aynı anda oldu =))

“İtalyan sandım sizi.” dedi!
Nasıl yaa?!

İşte milletin bana neden ilginç baktığını o gün daha iyi anladım. Ne büyük gözlerim, ne de esmer tenim değildi olay. Olay: beni İtalyan sanmalarıymış! Burada Türk kızı olan Ö. ile tanıştım. Oda çarşamba gecesi bana aynı şeyi söyledi. İtalyana benziyormuşum. Öyle bir havam varmış (O nasıl oluyorsa?!). Bu iyi bir şey mi yoksa değil mi anlayamadım hehee =)) İşte ben böyle gezerken 1€ cu gördüm! Bizdeki 1liracıların yerini Avrupa’da 1€ cular almış sayın Okuyucu :D Olay ve mantık aynı işte. Çin mallarını ucuza alıyorsun ;)

Hint yemekleri, uzak doğu yemekleri Almanya’da çok revaçta anladığım kadarıyla. Hangi şehre gitsem etrafta onların restoranları var. Aslına bakarsanız Frankfurt, porno dükkânları, ülkelerin kendi restoranları, lüks evleri, lüks arabaları, durakları, dükkânlarıyla tam bir karmaşa şehri. Yürürken Tchibo’nun dükkânına denk geldim ve içeri girdim. Yok, bu sitenin internet sitesi daha verimli. Dükkânlarında hiçbir şey yok. Mainz’dekin de de bir şey yoktu.

Frankfurt Hbf’da ne var? Çok fazla başka şehirlere giden otobüs var. Benim gibi gezmek için gidecekseniz bir sürü alternatif bulabiliyorsunuz. Bunlardan bir kaçını vereyim;


Saat 12 olunca otobüse bindim. Yanıma bir kız oturdu. Onunla ayaküstü konuştuk. Stuttgart’a gidiyormuş. Sonra araştırdım da 3 saatmiş gidiş! Bende gitmek istiyorum ama gidince bir gece kalmam gerek herhalde. Hem şehri gez hem aynı gün dön zor olur. Devamında kız dergi okumaya daldı bende uykuya. 1 saat sonra Heidelberg’deydim =) Hemen Turist Info’ya gidip şehir haritası ile 2 tanede otobüs bileti aldım. Zaten kalabalık turist ordusuyla otobüs durağında karşılaşıyorsunuz. Herkes turist olunca olay daha da eğlenceli oluyor. Biletlerimiz
elimizde bakışıp, konuşup, tanışıp girdik otobüse. İlk gezilecek yer tabiki de “Schloss Heidelberg” di. Kale harika bir yer. Kocaman bir bahçesi var. Benim gibi yeşillik doğa aşığıysanız önce bahçesini gezin. Kocaman ağaçlar, yılların (400 yıllık) sardığı sarmaşıklar ve çiçekleriyle çok güzel bir bahçe gerçekten. Daha sonra kaleye geliyorsunuz. İçeri girmek için 4€’ya bilet alıyorsunuz. İçeride “The German Pharmacy Museum” ile “Die Grossen Faesser” var. Ben buralarda pek fotoğraf çekmedim. TGPM’de ilaçlar, bitkiler, aspirinin tarihi, eczaneleri görebilirsiniz. DGF’de ise dev iki tane bira fıçısı var. Üstüne çıkıyor, yanından geçiyorsunuz. Tabi benim en büyülendiğim kale oldu. İçeri girince aklıma hemen hemen her kaleye girişimde gelen sorular geldi:

*Bu kalede kim bilir kimler yaşamıştır? 
*Neler yaşamışlardır, neler görmüşlerdir?
*Nasıl bir hayat yaşadılar?
*Neler yediler?
*Savaşlarda naptılar?
*Kimler zindanlara kapatıldı ve öldü?
*Buranın yazı, kışı nasıl olur? Şimdi geçtiğimiz yerlerde kim bilir hangi entrikalar, planlar yürüyerek konuşuldu?

Bunları sora sora gezerken sonunda manzaranın olduğu o yere geldim =)

Vee bakın orda ne buldum?!

Aslında tarihi esere zarar verildiği için kızdım ama sonra bi baktım her ülkeden yazı var.

#heryertaksimheryerdirenis




Avluda oturup kendimi çekerken (Napak, tek başıma gezmenin olayı da bu. Kendi kendinizi çekiyorsunuz. Alıştım ama. İyi poz yakalıyorum.) yanımda Fransız bir bayan oturuyordu. Bana yarı İngilizce yarı Almanca Fransız aksanlı bir şeyler anlatmaya başladı. Komik bir şeydi ve ben onu dinlerken önce kendimi iki poz çekmişim sonra gülerken bir halim var ki yarılmışım. Ama inanın anlattığının anca çeyreğini anlayabildim. Sonunda da bilekliğimi gösterip “Alman mısın?” dedi. “Yok.” dedim. “Türküm. Buda tuttuğum takımın bilekliği. GALATASARAY.”. Teyzenin “Ama Kırmızı – Sarı – Siyah renkleri Alman bayrağına benziyor.” demesiyle sabah İtalyana benzetilen benim, artık evrensel bir görünümüm olduğunu anlamam kesinleşti. Bence millet bana bakıp “Bu kız nereli?” diyor olabilir =) Zaten işleri güçleri yok bunu soruyorlardır, eminim #) Bide kendimi çekmeme acıyıp “Ben çekeyim mi?” diyen bir çift çıktı ama onlara da güvenmedim. Valla sizde güvenmeyin. Alır makinanızıda kalırsınız öyle. Oradan ayrılıp kalenin etrafını daha çok gezmeye çıktım. Yollara karıştım, ara sokakları gezdim.

Ara sokaklar gezilmeden o şehir gezilmez arkadaş!

Daha bu günün akşamı var. Akşamı mı ouvv canlar o bir sonraki Partta ;)

Çektiğim bir kaç fotoğrafı yayınlamak istiyorum: 

          




     

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.