erkekler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
erkekler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mart 2014

25 Mart Doğum Günüm Benim

Şimdi “23’den gün aldım.” mı denir yoksa “Hala 22 yim.” mi? Kafam karışık. “Aman Z.S. ülke gündemi her an değişiyorken senin tek derdin bu olsun!” dediğinizi duyar gibiyim. O zaman konuya girelim mi dostlar;

25 Mart!
İyi ki Doğdum!!
Doğum Günüm Kutlu Olsun!!!

Günün ilk saati ile ilk kutlayan kendim olmak istedim. Blog da bu yazı dizisini de kendim için oluşturuyorum. Narsistçe kendi kendimi ilk kutluyor ve seviniyorum.

Yarın işe gidiyorum. Okula gitsem kim kutlar, kim facebook dan yazar (Artık Twitter diyemiyorum malum ülkemizde YASAKLANDI! Buraya en okkalısından küfürü siz getirin lütfen.), mail kim atar ya da işten biri bilir ve kutlar mı bilmiyorum. Tek bildiğim her yıl olduğu gibi anneannem 24 Mart sanıp sabahtan aradı. Artık 25 Mart diye düzeltmiyor ve kabul ediyorum. Zaten yaşlı kadın. Düşünmesi bile yeter. Aa bir dakka düşünmesi ve araması yapalım biz onu.

Geçen doğum günümden bu doğum günüme hayatıma erkekler girdi, çıktı. Sevdim, ayrıldım, terk ettim, aldatıldım, yalanlara inandım, inanmak istedim. Almanya’ya gittim, en yakın arkadaşım dediğim kişiye bile yeri geldiğinde güvenmemem gerektiğini fark ettim. Almancayı sevdiğimi, konuşabildiğimi, yabancı bir ülkede dahi olsa enerjimle güven hissini verebildiğimi, güzel olduğumu, sempatik bulunduğumu öğrendim. Teyzemle Ankara gecelerine aktım, bavul düzenlemeyi öğrendim, 3. Sınıfı bitirdim ve 4. Sınıfa başladım (Onunda son dönemindeyim.), işe girdim, saçımı her ay kestirdim, manikür yaptırmaya başladım, zayıflamaya devam ettim, spora daha sıkı sarıldım, gardırobumu boşaltıp yenileriyle doldurdum, gözüme kestirdiğim erkeği tavlamaya çalışırken karşıma çıkan kadınlara “Pes!” dedim, ROZAmı kaybettim, PURSAT’ı mutlu olacağı bir yere göndermek zorunda kaldım, annem ameliyat oldu, çok ağladım, kavgalar ettim.

ROZAmı kaybettim evet ama şunu fark ettim; hayatımıza giren her şey için şükretmeliyiz. Benim etrafımdaki köpeklere bakış açımı değiştirmemi sağladı. Yardım etmeyi ve minnet duygusunu, hayvan sevgimin aslında fazla olduğunu ve dışarıda beslemekle değil ileride bir hayvanın sorumluluğunu alıp yaşamam gerektiğini, sevginin ne kadar saf ve karşılıksız olabildiğini, o sıcaklığı hissederek uyumayı vs vs. şükretmek benim bu yıl öğrendiğim en önemli şey oldu.

Şükretmek ve teşekkür etmek.

Bir çiçeğe bakıp bile onun hakkında düşünmeye başladım. Düşündükçe arındığımı hissettim. Küçük küçük notlar almaya başladım, aşkı aramayı hiç bırakmamam gerektiğini anladım, güven kelimesinin benim için her zaman öncelikli olduğunu kavradım.

Ben bu doğum günüme kadar çok şey yaşadım ve çok şey öğrendim. Bu sefer bir de şunu anladım ki ben hiçbir doğum günüme sevgilimle girmemişim. Ya öncesinde ayrılmış sonra barışmışım ya da olmamış. Ya erkekler çok çakal ya da ben çok şanssızım. Genelde sevgililerimin doğum günleri bana denk gelir ve delice kutlardık. İçimden bir ses diyor ki “Doğum gününü geçireceğin tek bir adam olacak ve oda hayatının erkeği olacak.”. İnanmak istiyorum. Belki de bu seneki doğum günü dileğim budur. Dilekler dile getirilmemeli denir, o zaman gerçekleşmezmiş. Çok isteyince dile gelse nolur, gönülden istedikten sonra bütün dilekler bizim olur.

Kutlamalar, iyi dilekler, temiz, güzel bir 25 Mart benim olsun.
xoxo

19 Ocak 2013

CEM YILMAZ – CM101MMXI FUNDAMENTALS

Cem YILMAZ, Türkiye’nin artık marka olmuş isimlerinden biri.
Gösterilerini sevende var sevmeyende ama şöyle bir gerçek var adam tam bir yetenek ve izleyicilerini nasıl etkileyeceğini biliyor.

Dün filmine gittim (Zor bilet bulduk. Önceden rezervasyon yaptırdık. Artık siz düşünün. Aklınızda olsun diye diyorum.). Güldüm hem de kahkaha atarak hatta çoğu yerde gözümden yaş geldi =)) Cem YILMAZ’a gidip de “Ben gülmedim.” diyen insanın kesinlikle sorunu vardır diyorum açık ve net! Birine gülmesen diğerine kesin gülmen gerek.

Film hakkında bir şey söylemicem. Sonuçta gösterisini izliyorsunuz. Aslında Cem YILMAZ çok zekice bir şey yaptı. Sonuçta gösterilerinin biletleri 2 ay önceden bitiyor. Giden var gidemeyen var ve en son DVD (Ne var?! Ben hala DVD arşivi yapıyorum =) ) sini alıp arşivlemek zorunda kalıyorduk. Ama böyle her kesime hitap edip onlara ulaşmış oldu. Hem kendi kazandı hem de seyirci. Yani alan memnun satan memnun durumu. 4 günde 600bin izleyici ve dün öğrendim ki milyonları bulmuş kişi sayısı.

Benden birkaç gözlem;

* Öncelikle sinema salonunda gülüyorsunuz yani öyle sessiz, “Hışt! Sessiz olun.” diye bir durum yok. Bütün salon gülmekten yarılıyor ve kahkahalar havada uçuşuyor.

* Benim oturduğum sıranın sağında abim ve bir çift vardı. Solumda ise ful erkek. Zaten salonda kadından çok erkek vardı. Önceleri solumdaki erkekler gülemedi (O sırada +18 espriler yapıyordu Cem). Bende bir yerden sonra kopunca artık onlarda rahatladı ve salon bir yerden sonra samimi mi oldu desem yoksa herkes rahatladı mı desem bilemedim =))

* Klasik Cem YILMAZ Gösterisi durumu olan çıktıktan sonra hiç bir şey hatırlamıyorsunuz =)

* Alakasız ama Cem YILMAZ yaşlanmış ya =(

* Tadı damağınızda kalacak bir gösteri sizi bekliyor.

* Tek hoşuma gitmeyen şey, adamın biri 8 (en fazla 9 dur ama fazla değildir.) yaşındaki kızını getirmiş. O kız için o espriler fazlaydı. Tabi burada suç, babasında ya neyse.

Özetle bu yağmurlu havalarda gidin, deşarj olun, bol bol gülün hatta ağlayın ve sakın su ya da mısır yemeyin valla gülerken bir kazaya neden olabilirsiniz. Böyle bir durum istemeyiz değil mi?! ;)

İyi Seyirler =))

15 Aralık 2012

Ehliyet Sınavı Olayımız …2


Dersler, kayıtlar bittikten sonra geldik sınav anına yani bugünüme ;)

Efenime söyliyim, sabah kalktım ve her normal insan gibi bindim otobüsüme, gittim sınava gireceğim okula. Ama oda ne? Her yer erkek kaynıyor! Erkeklerden korkan biri değilim de tipler korkunçtu doğrusu. Tespihli, eğri oturup doğru konuşalım şeklinde sürüsüne bereket adam vardı! Sonra kadınları sola, erkekleri sağa aldılar ve işte o an kadınları gördüm (Ouvv yeeaa çektim içimden =) ). Erkeklerle yarışacak kadar değillerse de çoktular yani. Üstümü aradılar, girdim falan buraları geçiyorum da millet de ki heyecanı görmeniz lazımdı. Sanırsanız koca koca kadınlar adamalar ÖSS (bunun adı değişti dimi #) Amann yaşıma verin. Böyle kalsın. Anladınız siz beni dostlar =) ) ye giriyor. Çocuklar annelerine destek veriyordu. Kocalar, eşlerini kapıda arama anına kadar ellerini tutup “Yaparsın.” diyorlardı. Hele kadınlar sırasının arasında eşinin yanında bekleyen adamlar yok mu?! İçlerinden bir öyle bi karısını tutmuştu ki sanırsın kadını kenara çekip taciz etcez. Ulen kadın kadına tek sıra ilerliyoruz. Ne olabilir ki?! Kim ne yapacak karını?! Valla kadın sınav stresimi mi yaşasın yoksa kocasının onu tutmasının verdiği sıkıntıyı mı, anlayamadım.

Bütün bu tuhaflıkların sonunda sınıfımı bulamadım. Çünküüü beni sınıfıma yönlendiren kadın salonumu yanlış biliyordu ve beni iki kere aynı yere yolladı. Koridora çıkıyorum başka koridora bakıcam hoop kadın “Hanımefendi sizin sınıfınız burada değil.” deyip beni ikinciye azarlarca konuşunca “Gidin kendiniz bakın o zaman o koridora. Ben üniversite öğrenciyim. Siz beni cahil biri sandınız herhalde!” dedim de sustu. Böyle bir insan olmama rağmen valla çıldırtıyorlar insanı. Sonra kendim sanki elimle koymuş gibi buldum sınıfımı da girdim sınıfa.

Anaa sınıftaki tek kadın bendim!
O dışarıdaki bütün tesbihliler benim sınıfıma girmişti.

Neyse yerimi buldum, oturdum bi güzelde yerleştim ve görevli geldi uzun uzun yüzüme bakmaya başladı. “Resimdeki benim.” deme ihtiyacı hissettim. “Ay pardon birine benzettim.” dedi ve gitti. Sonralarda o kadının hala uyuduğunu falan düşünüyorum çünkü sıra arkadan, benim olduğum yerden başlamasına rağmen inatla önden kitapçığı, optik cevap anahtarını dağıttı durdu. Hepsinde uyardım (zorunda kaldım desem daha doğru olur.). Hayır, anlamadığım millet nasıl bu kadar şuursuz olabiliyor. Önümde 5 adam oturuyor ve birine benim resmimin olduğu cevap kâğıdı geliyor ama (şuursuz valla şuursuz kimse kusura bakmasın) bu kadın kâğıdı demiyor. Heyecan falan değil bunun adı! Bildiğin cahillik, şuursuzluk! Sonunda her şeyime kavuştum ve tükenmez kalemimi çıkardım. İsmimi yazıp, imzamı attım. Kaçıncı şok bilmiyorum, sınav salonunda benden başka kimsede tükenmez kalem yokmuş! Buna o uyuyan bayan görevlide dahil!

Buradan bu yazıyı okuyan herkese sesleniyorum: Nolur burnunuz akıyorsa selpak mendilinizle sınava girin ve burnunuzu silin. Çekmeyin ya çekmeyin!!! Bir çeker kimse bir şey demez. Adam bekler ses çıkmıyor. Sonra bir daha çeker ve kimse bir şey demez ve üçte öyle bir çeker ki allahım öğürtü geldi. Hiçbir şeyden rahatsız olmam birinin burnunu çekmesi ve masada bacağını sallaması kadar!

Sonuç mu? Sonuçlar 5 Ocak da açıklanacak ve bende haftaya direksiyon derslerime başlayacağım.
Benden size (yazının da özeti olsun bu) bir tavsiye, o gün sakin olun.
Her türlü insanla karşılaşacaksınız, bunu bilin.
Kimseye güvenmeyin ve her türlü araç gerecinizi hazırda bulundurun.
Kolay gelsin =)

8 Eylül 2012

Hangisi Ben …2


* Sevdiğim kişilere sürpriz parti ya da organizasyon hazırlamaktan hoşlanırım.
* Sevdiğim kişileri evime davet edeceksem bizzat yemeği kendim yaparım. Buradan ne kadar sevildiğinizi anlayabilirsiniz ;)
* Tam bir bitter çikolata bağımlısıyım. %54 bile bana mısın demiyor =)
* Final haftalarında bir anda herkesle ilişkimi kesebiliyorum. Anca bu şekilde konsantre olabiliyorum çünkü.
* Blog yazılarımı genelde gece yazıyorum. Hem evin sessizliği hem de sokağın sessizliğiyle beraber ilham perilerimi toplayabiliyorum.
* Bir önceki maddede belirtiğim gibi geceleri ders çalışırsam ki bu özellikle fizik matematik gibi dersler olursa daha iyi anlıyorum.
* Ders çalışırken ilk başta sandalyeyi en tepeye ayarlarım. Yavaş yavaş konsantre oldukça onun boyu aşağıya iner #)
* Ağırlık kaldırmalı, vücudumun kaslarını belirgin bir şekilde çalıştıran sporları seviyorum.
* Avcılığı spor olarak görmüyorum.
* Eski kıyafetleri giymeyi seviyorum.
* Ruh halime göre giyiniyor ve makyaj yapıyorum. Tabi böyle giyinmek belli bir tarzımın olmadığı anlamına gelmiyor ;)
* Saf salak yerine konmaktan ve karşımdakine zorla açıklama yapmak zorunda kalmaktan nefret ederim.
* Bir gün bir tane papağan besleyeceğim ve bu son beslediğim hayvanım olacak.
* Kırmızı ve mor renkte olan her şeyi alabilirim. Hiç fark etmez =)
* Mutfak araç - gereçlerinin arasında kendimi kaybedebilirim. Özelliklede kek kalıpları favorimdir ;)
* Her türlü deodorant ve parfümü alırım. Ruhsal durumuma göre bunları kullanırım.
* Bavul hazırlamam. Bir sırt çantası bana yeterde artar bile.
* Erkeklere gelirsek; kibar, yüzmeyi iyi bilen, spor yapan, gülünce tipi kaymayan, kaslı, benden uzun, esprili, giyinmeyi bilen, araba/motosiklet kullanabilen, elleri bakımlı olanlarını çekici buluyorum ;)

2 Haziran 2012

Napıyoruz Biz?!


Napıyoruz,
Neler söylüyor ve neler düşünüyoruz.

Bu sabah kalktığımda bir film izledim. Öylesine zaman geçsin diye izlemeyi düşünmüştüm önce. Ama izledikten sonra bir şeyi fark ettim;

“İnsanlık hiçbir zaman ileriye gidemiyor.”

Düşüncelerimiz bir arpa boyu kadar yol alamıyor. İleriyi düşünmediğimiz gibi düşünen insanları da suçluyor, hapse atıyor ya da öldürüyoruz. Yasalarımızla bu kişileri koruyacağımıza onlara işkence yapıp susmalarını sağlayanlara destek çıkıyoruz.

Hepimiz suçluyuz.
Sen, ben ya da O değil.
Hepimiz!!!

Düşünce özgürlüğünü konuşuyoruz, fikir özgürlüğünü konuşuyoruz. Bir kişinin sahip olduğu hakları ve özgürlükleri konuşuyoruz ya da konuştuğumuzu tartıştığımızı sanıyoruz. Aslında biz bir b*k yapmıyoruz. Bağırıyoruz, kavga ediyoruz insanlığımızdan çıkıp birbirimizi öldürüyoruz. Birbirimizin insanlık değerlerini yargılıyoruz. Böyle bir hakkı kendimizde görebiliyoruz. Din adı altında fikirlerimizi sunuyoruz. Kutsal kitaplardaki sözleri çarptırıyor öyle değil böyle deyip karşı çıkan herkesi susturduğumuzu düşünüyoruz. Hep ben hep ben modun da yaşıyoruz. Benciliz, düşüncesiziz! Yaşadığımız yerde sadece biz ve bizim gibiler olmalı mantığıyla yaşamak istiyoruz. Farklılaşmaya tahammülümüz yok. Farklılaşmayı geçelim farklı olana, farklı olmaya çalışana ve tabi farklı olanı destekleyene bile tahammülümüz yok artık. Sinirlerimiz her zaman bozuk, her zaman agresifiz. En küçük olayda silah çekip birbirimizi öldürüyoruz.

Ya anlamıyorum gerçekten anlayamıyorum.
Kime ne benim kiminle seviştiğimden,
Kimle beraber olduğumdan,
Hangi kanalı izlediğimden,
Zevklerimden,
Fikirlerimden,
Düşünce olarak kimleri desteklediğimden, onlardan beslendiğimden ve hayatıma yol verdiğimden.
Bugün bu şekilde düşünürüm yarın bir başka düşüncenin esiri olur onu araştırırım.
Kadın olmak mı hem de böyle iğrenç, düşüncesiz insanların arasında kadın olmak mı?!
İşte o çok zor!

Okumak istersiniz sizi okutmazlar, okursunuz size sürtük muamelesi yaparlar. Fikirlerinizi söylersiniz sus derler belki ağızınıza bir tokat atarlar. Adamın biri size tecavüz eder sesiniz çıkmaz, çıkartmazlar. Sesiniz çıkınca dayak yersiniz ya da taş atıp sizi öldürürler. Bir kurşunun ucunda hayatınızın son bulacağını bilseniz de isyan etmek istersiniz. Dünyaya, yaratana, yaşadıklarınıza, en yakınıza ama gene de sesiniz çıkmaz. Dünyada kadına öyle bir ağır yük bindirilmiştir ki üstümde ağırlık yok diyen kadın çıkmaz. Bununla doğarız biz. M.Ö. de bu böyleydi M.S. da bu böyle ve eminim ki ben ölüp gittiğimde de durum böyle olacak. Benim bedenimin üstünde o kadar çok kişi söz sahibi ki söz sırası bize ne zaman gelecek hiç bilmiyorum. Doğudaki de batıdaki de çöldeki de Afrika’daki de hepimiz aynı yükle doğuyoruz. Bunu kim değiştirebilir? Dinler mi, yönetimler mi, kişiler mi ya da başımızdaki erkek dediğimiz insanlar mı? Hiç sanmıyorum. Yeri geliyor kadını kadın bile düşünmüyor.

Böyle bir dünyaya çocuk getirmek istemiyorum. Evde oturup çocuk bakmak istemiyorum. Bir erkeğin baskısı altına girip böyle bir hayat yaşamak istemiyorum. Kadının adının geçmediği bir yerde kadın olmanın zorluğunu yaşayıp sonrada benim adıma kaç çocuk doğurmam gerektiğini söyleyen insanlar varken benim bu tarz bir isteğimin önemseneceğini bile düşünmüyorum.

Bu sabah hangi filmi izledim biliyor musunuz?
“AGORA”
Film İskenderiyeli Hypatia’nın (370 - 415) hikâyesini anlatıyor. Bir kadının erkeklerin arasından nasıl sıyrıldığını ama güzelliği ve zekâsıyla onlara tehdit oluşturduğunu, din adı altında ona yaptıkları zulümü, yaşadıklarını…

Sorarım size o devirlerden bu devirlere ne değişti ha ne değişti?
Bir arpa kadar yol gidebildik mi?
Onun o zor yıllarında yaptıklarının kaçını koruyabildik?
Dünyanın en büyük kütüphanelerinden birini kuran Hypatia’nın değerlerini kaçımız yaşatabildi?
Bilime ve düşünceye saygı neredeydi?
Onu öldürürken Allaha yakın olduklarını söyleyen kişilerin kaçını hatırlıyoruz?
Kütüphaneleri yakıp yıkarken, içindeki bilgileri yok edenleri şimdilerde biliyor muyuz?

Tarih böyle bir şey işte. Bedenin yok olabilir, parçalanabilir, istenirse dünyanın dört bir yanına da atılınabilinir. Ama asıl bilgi o kâğıtlarda, bir kadının bedeninde değil TAM BURADADIR! Aklınızda, yüreğinizde…

Cesur olabiliyor musunuz, onurunuzu koruyup, ilkelerinizin izinde yol alabiliyor musunuz?
Bunları yapamadıktan sonra kimin hakkını kimden koruyup kolluyorsunuz?
Aslında siz çoktan tarihten silinmiş, yok olmuşsunuz ama haberiniz yok!
İşte sizde bunu bilmiyorsunuz!

26 Nisan 2012

Ufak Kaçamaklar: İstanbul …2


Nerede kalmıştık?!
Hmm…
Hatırladım. İlk günün gecesinde ;)
O zaman hemen hikâyemize geri dönüyoruz.

Akşam sekizden sonra yatımıza geçtik. Yatta bizim üniversitenin dışında bir de İTÜ’lü öğrenciler vardı. Amaç kaynaşmaktı. Ama onlar gecenin ilerleyen zamanında kendi içlerinde bayağı bir kaynaştı zaten!

Biz normal bir şekilde kendi masalarımızda önce oturduk hani avını bekleyen avcılar gibi =) Sonra baktık paso bunlar dans ediyor işte o zaman hep beraber dans pistini istila ettik. Gece yarısına kadar durmadan dans ettik. Ki ben vize zamanlarında twitter’daki hesabımda durmadan bir ara kızları toplayıp dansa gitmeyi düşündüğümü söylüyordum. Bu dans etme işi tam bana göreydi. Deşarj oldum. Bol bol dans ettim, güldüm, eğlendim. Ara ara yoruldukça yatın üstüne çıkıp gece manzarasını izledim. Boğazın ışıklarını yakından izlemeyi, Dolmabahçe Sarayı’na, Çırağan Sarayı’na, Ortaköy Cami’ye yakından bakmayı özellikle de gecenin ışıklarıyla bambaşka oluşlarını görmeyi özlemişim.

İstanbul, bence izlenesi bir şehir.
Yaşanmaz ama izlenir.
Arada gelinmeli ve her seferinde sadece bir yeri keşfedilmeli.
Zaten bir günde hiçbir yerini keşfedemezsiniz.
Hem çok büyük hem de tarihi değerlere, o güzelliklere yeterli zaman ayırmadığınız için yazık olur.
En iyisi benim gibi yapın.
Birkaç ayda bir gelin ve öyle gezin.
Araba kullanmayın yürüyün.

İstanbul için bir başka tespitim ise İstanbul’da paran varsa yaşarsın. Paran yoksa bütün bu güzellikler, yatlar, boğaz turları, saraylarda düğünler, İstiklal de alışverişler ve daha nicelerini yapamazsın. Suya 2tl ya da 1,5tl verip yaşanmaz dostum!

Bütün bunları yatın üstünde boğazı geçerken düşündüm. Sonra da aşağı inip dans pistinde biraz daha dans ettim. Arkadaşımla gecenin sessizliğini çıkarmak için tamam işin gerçeği İTÜ’lü öğrencilerin kaynaşma anlarını görmemek için tepeye çıktık. Biz konuşurken hemen yanımızda iki oğlan bitti. Amaç belliydi de bilmiyormuş gibi yaptım. Okuldan konuştuk, bölümlerden, İstanbul’dan ve geceden… Ayrılırken numaramı istedi. Size sorarım; sizce numaramı vermiş miyimdir?! Uzun zamandır beni okuyan birisiyseniz aslında cevabı da doğru olarak tahmin edebilirsiniz. Bilemediyseniz üzülmeyin size ipucu gibi bir şey söylemek istiyorum. Benim için birkaç şey çok önemli. Bunlardan biri mesleğimin bilinmesi. Yani ben “Tekstil Mühendisliğinde okuyorum.” dediğim zaman karşımdaki kız ya da erkek fark etmez “Aa modacı mı olcan / Terzi mi olcan / Tasarımcı mı olcan / Overlokçu gibi bir meslek mi yani kıyafet mi dikeceksin?” gibi gibi bir sürü soru sorup konuşmaya başlıyorsa o iş orada biter. Ciddi söylüyorum eğer mesleğim hakkında bir bilgisi yoksa “Aa bilmiyorum nasıl bir meslek senin mesleğin?” diye sorsa inanın eksiyle başlamaz. Bütün mühendisliklerde okuyan arkadaşlarımın ortak sorunu bu biliyorum ama ne olur mesleğimiz hakkında bir bilginiz yoksa susunuz ya da sorunuz. İnanın sorunca neden bilmiyor deyip dışlamıyoruz. Ama böyle salak saçma sorular sorulduğu zaman eksi değil x2 eksi falan oluyor gözümde. Bunu da anlattıktan sonra çocuğa “Tanıştığıma memnum oldum ama olmaz.” deyip ayrıldım oradan. Sonrada yat kıyıya yanaştı ve biz otelimize döndük.

GS- FB maçı ne mi oldu?
Hikâyemin bir de bu kısmı var dimi?
Galatasaray’ım yenildi =(
Neyse ki biz otele gitmeden önce İstiklal’deki olaylar kontrol altına alınmıştı.

Ufak kaçamak burada bitmiyor.
Devamı bir başka partta ;)

7 Ekim 2011

Reklamlar …3


“Çok sev!” desem siz hemen hangi reklamdan bahsedeceğimi anlarsınız biliyorum =))

Reklamlar hakkında uzun zamandır yazmak isteyip de bide üzerine derste, teneffüste, otobüste not alıp eve gelince üşenmesen size daha kaç reklam hakkında düşüncelerimi yayınlayacağım ama işte olmuyo olmuyo (burda bi Yılmaz Morgül’e benzeme triplerini canlandırabilirsiniz :D )

Konuya geri dönersek,

Konumuz Mavi reklamı ya da Kıvanç Tatlıtuğ’un reklamı da olabilir =))
Bilindiği üzere şu sıralar Kıvanç’ın kaslarıyla yatıp kaslarıyla kalkıyoruz ki bende ilk gördüğümde “Abi bunu nasıl bu kadar kısa sürede yapmış?” dedim =) Olayın sağlık yerinden baktım yemin ederim yoksa baklavaymış efenime söyliyim zayıflamış, dalyan gibi olmuş zaten yakışıklıydı şimdi süper ötesi olmuş gibi laflar hiç aklımdan geçmedi =P

İlk reklamdan sonra hatırlamayanlar için kısa bi özet geçelim:
Kız arkadaşıyla buluşmak isteyen Kıvanç Bey oğlumuz süper arabasıyla giderken bir yandan da arkadaşıyla konuşup son modanın Jean olduğunu anlatırken kızımız da yatakta şortunu giyip oda kız arkadaşına havalı havalı modayı anlatıyordu. Burada devam etmeden önce aklıma takıldı. Şimdi kızımız belli ki 36 beden. Neden şortu yatakta yatarken giymeye çalışıyo? Biz o tarz giyimi belimize zor giren kıyafetler için yaparız ki bu kızımız 32 beden alıp da onu giymeye çalışmıyorsa kesinlikle ortada bir seksapalitelik söz konusu =)

Reklama dönersem, reklamın sonunda Kıvanç’ın o meşhur “Vay vay vay çantaya bak?!” sözünü duyarken demin seksapaliteliğiyle öne çıkan kızımızın annesi çıkıyor ve “Sizdeki bu çanta merakı da nerden geliyor Kıvanç Bey oğlum?” diyordu. Reklam annenin öğüdüyle son buluyordu. Peki, annenin öğüdünü kim takıyordu: hiç kimse #)



Şimdi gelelim part2 Mavi reklamına.

Bu reklamı gerçekten evire çevire incelemek istiyorum =)

Kıvanç “Ne bu?” diye sormuş, bizimkisi “Mavi Amerikalı” demiş. Sonra kızın lakabı “Mavi Amerikalı” olarak kalmış. Buraya kadar fantezi boyutunda ama olsun sorun yok =) Daha sonrasında gelen “O bir vahşi, ona muhteşem görünmek ürpertici bi duygu hatta ürkütücü.” demek de ne oluyo yaa =)) Peki ya Kıvanç’ın kız bunları söylerken yaptığı o seksi durumlar nedir?! Marangozluk sonra duş sahnesi hele ki o duş sahnesindeki gözlere dikkat. Olay mavi diye işi abartmış Kıvanç’ın gözlerini 3 ton koyultmuşlar ki pantolon mavisi olmuş =))

Gelgelelim o garip huylaraaa =)) İşte reklamın en sevdiğim yeri burası =)) Burada Kıvanç’ın fantezilerini öğreniyoruz hazır olun ;)


*Jeanlerini giderken kızla bırakıyormuş. Devamında bizim Mavi Amerikalıyı arıyo ve “Giy!” diyo. Kızımızda hemen giyiyor. Yani benim sevgilim bende kıyafetini bırakacak sonra arayıp “Giy!” diycek bende giycem. Vay bee fanteziye bak. Valla bu reklamın senaryosunu yazanı alkışlamak istiyorum. Bilinçaltında ne varsa dökmüş ortaya =))

Devam ediyoruz ve reklamın o büyük sloganının olduğu yere geliyoruz “ÇOK SEV” =)) İtiraf ediyorum ki reklamın en samimi yeri burası işte. Biri benim karşımda Kıvanç’ın bunu söylerken ki yüz ifadesiyle sloganı söylese o an iş biter =)

Tabi bu samimiyetin üzerine kızımız reklamın sonunda ne diyo: Bana aşık olmasından korkuyorum.
Korkuyormuş, neden korkuyo anlayan var mı? Sen git oğlanın karşısında giyin, soyun sonra onun fantezilerinin esiri ol, gece gündüz onu hayal et sonra çık korkuyorum de. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu =) Bide bulmuşun hayallerindeki oğlanı elinde tutmayı denesene. Sonra elinizden kaçtığı zaman üzülüyorsunuz.

Reklam böyle biter…


Reklam biter de benim aklıma takıldı. Bu ilk reklamdaki kız bu kız mı? Değilse ilk kızın annesi haklı çıkar. Bizim Kıvanç Bey oğlumuz başka limanlara yelken açmıştır. Eğer aynı kızsa gene anne haklı çıkmıştır. Buradan anneye seslenelim, kızın artık senin Kıvanç Bey oğlunun fantezilerinin müptelası olmuş. Bide sen sakın "Evlen bu oğlanla" deme çünkü senin kız anladığımız kadarıyla halinden çook mutlu =))

Bu linkten izlemek isteyen izleyebilir.

Tuvalet ve Lavabo Meselesi


Tuvalet mi yoksa lavabo mu dersiniz?


Sorumuz bu ve konu tartışmaya açılır. Geçmiş olsun artık Türkiye’nin yeni bir tartışma konusu var. Daha doğrusu başlamışta ben daha yeni haberdar oldum. Olay dizilere kadar konu olup taşınmış bile. Sizin dikkatinizi çekti mi bilmem ama benim bir kaç defa dikkatimi çekti sonra şöyle bi kısa araştırma yaptım ve evet, millet bu konuya kafayı takmış bulunuyor.


Tuvalet demeyi savunan grup için orası sadece tuvaletin yapıldığı yer. Adının da bu şekilde geçmesi gerekiyor. Başka bir şey denildiğinde “Acaba oraya gitti de ne yapıyor şimdi?” diye düşünebiliyorlarmış.

Lavabo diyenler ise tuvalet kelimesinin kaba kaldığını ve oraya sadece tuvalet yapmak için gitmediklerini belirtmek de kullanıyorlarmış.

Bunlar basitçe sorup genellediğim cevapların bütünü. Ben ikisini de kullanıyorum. Restorana, kafeye falan gittiğimde lavabo diyorum da barda tuvalet diyebiliyorum. Masamdaki kişilere de bağlı bir durum aslında bu. Tanımadığım insanlar olduğunda nedendir bilmem ama biraz daha dikkatli oluruz ya sanırsam ondan lavabo diyorum. Lavabo kelimesi biraz daha kibarlaştırılmış gibi =)

Ben hatırlıyorum ilkokulda konuşmak için kalem açma bahanesiyle çöp kutusunda toplanırdık. Tabi köşedeki kişi sayısı 5 i geçince hoca hepimizi oturturdu. Daha sonrasında tuvalete gitmeyi akıl etmiştik ama bu da derste “Tuvalete gidebilir miyim?” diye izin istememize gerek duyurmuştu. İzin istediğimizde ise hocanın “Neden teneffüste bu işinizi halletmiyorsunuz?” sorusuyla sınıfın “Aa çişi gelmiş” gibi saçma sapan bir cümleyle beraber gülmesiyle son bulurdu. Bir oldu iki oldu derken artık hocanın yanına bizzat gidip “Lavaboya gidebilir miyim?” demeye başlamıştık. Hatta bayan öğrenciyseniz ve erkek hocalardan izin isteyecekseniz her zaman lavabo kelimesini kullanırsınız. Bunu neden anlattım çünkü lavabo kelimesi benim hayatıma bu şekilde girdi. Bu nedenle masamda erkek olduğu zaman “Lavaboya gidiyorum.” derim.

Erkekler için değil ama kadınlar için tuvalet sadece tuvaletimizi yaptığımız bir yer değildir. Neler yapılmaz ki orada. Hemen sıralayalım:

*Çocukken erkeklerden kaçmanın en güzel yeridir.
*Erkek çocuklarının içeride ne olduğu hakkında fikrinin olmadığı ama hayal kurdukları ortamdır.
*Erkekler tuvaletine nazaran daha güzel, süslü ve özenlidir.
*Çocuklu bayanlar için çocuklarının altını değiştirdikleri yerdir.
*Kadınlar, günün dedikodusunu yapar ya da masada konuşamadıklarını orada konuşurlar.
*Makyaj tazelerler.
*Ellerini yüzlerini yıkarlar.
*Yeri gelir şöyle bi aynaya bakmak için uğrarlar.
*Ayrıca telefonla konuşulur çünkü en sessiz ve nasıl oluyor bilmiyorum ama en iyi çeken yer orasıdır =)

Bu yazı biraz tuhaf bir yazı oldu farkındayım ama yazmazsam da olmazdı =))
Sizin düşüncelerinizi de merak etmiyor değilim.
Şöyle bi düşünün siz hangi taraftasınız?

Lavabo mu yoksa tuvalet mi?

30 Haziran 2011

Yaz Okulu & Arkadaşlar & Fallar

Tatilim bitti sayılır.


Diyeceksiniz ne oldu şimdi? Bende diyeceğim yaz okulu başladı.
Bildiğiniz yaz okulu yaa =((

Üzülüyorum tabi kimse bu duruma sevinmez. Statikten kaldım. Vizem 85 falan güzeldi de final de kabaca söylüyorum ki sıçtım batırdım. Barajı bile geçemedim yani düşünün artık durumu. Ee işte durum böyle olunca insan çok güzel kalıyo #) deneyin yani tavsiye ederim böyle salak saçma bir sevinç oluyor insanda. Adrenalin ve onun gibi bi sürü hormon salgılanıyo #)

Bugün o muhteşem yaz okulumun ilk günüydü. Gittik gördük de ne gördük hiçbir şey çünkü hocamız derse gelmedi ve bizi RUH EMİCİ nin eline bıraktı. Oda adı üstünde “Ruh Emici” işte. İnsan ruhunu emip sonra size sadece bedeninizi bırakan biri. Bütün hevesinizi ve mutluluğunuzu saniyesinde alıp yok eden bir kişilik kendisi.

Aslında benim yaz okulum rahat çünkü tek ders. Oda çarşambaları yarım gün. Çok fazla bana koyacağını düşünmüyorum. Aslında bu dersin açılacağını bile düşünmüyordum ama açıldığını duyunca sanki biliyormuş gibi sevindim. Sınır 15 kişi iken dersi seçen 21 kişi =)) sınırdan kurtardık. Sanmayın ki bütün bölüm geçti de bir tek biz kaldık. Derse gelenler ki bende dahil amaç notumuzu yükseltmek. Bakalım sonumuz ne olacak, bekleyip göreceğiz ;)


Dün lise arkadaşlarımla buluştum. Harikaydı hatta süperdi. Özlemişim hepsini hem de ayrı ayrı. Sıkıntılarımın ve üzüntülerimin üstüne o kadar iyi geldi ki anlatamam.
Yalnız değilim bunu biliyorum. Biri gitse biri gelir hayatıma ama arkadaşlarım ve dostlarım hiç değişmez ki değişmeyecekte. Kim ne yaparsa yapsın. İsterse beni takmasın, isterse laf soksun, isterse kayırsın ya da ayırsın. Bunu bana söylemedikten sonra kendi çemberinde eğlenir durur insan. “Amaçsızca kendi çapında” derim ben onlara ve nokta.

Size günümü şöyle anlatırsam, klasik bir İzmir Gençliği olarak Sevinç’in önünde buluşmaya karar verdik ama ben erken gidip kordon ve deniz havası alıp biraz zevk yapmak istedim ve bir saat falan erken gittim. Kulağımda MP3 üm, gözümde RayBan’ım güzel İzmir kızıyım oturdum bağdaş kurup tepeye. O dakikalarda da bir teyze yanaştı yanıma ama neler neler söylüyor. Teyze dedim nazar değdireceksin şimdi bana. Olsun sende elini kıçına sürersin dedi :D :D bildiğiniz falcı bacılarımızdan, kendisi Ayşe Bacı =)) bakar mısınız samimiyete hemen dost kanka olduk maşallah =) bana fal baktı. Zaten bu kadar ısrara da karşı koyamazdım. Bedavaya yakın bir fiyata baktı çünkü muhabbet o kadar koyulaştı ki. Kendisi bakla falı bakıyormuş. Hadi bak bakalım dedim ama her şeyi söyle. Oda olur dedi ve başladı curcuna. O bir şey söylüyor ben dinliyorum arada da ufak ufak iltifatla karışık laf sokuyo falan bildiğiniz falcı teyze muhabbeti gibi giderken bacım hayatımla ilgili gerçek şeyler söylemeye başladı. Yazın kaybettiğim kuzenimi söyledi. Peki başka neler söyledi. Hemen bakalım. Ayşe Bacımız not aldırdı o kadar :D :D

*İki kız varmış beni kıskanıyormuş çünkü ben güzelmişim ve onlar benim yanımda rahatsız oluyorlarmış. At suratlılarmış ben ise kuğu gibiymişim =)) ahh teyzem ahh sen ne tatlısın öyle…

*Bir erkek varmış hayatımda beni seviyormuş ama açılamıyormuş çünkü ben seviyeli davranıyormuşum. Ah bacım dedim kim bu yaa. Hazır bak yazda geldi bulsun işte beni dedim. Tamam o zaman 4-5 ay bekle dedi. Nee dedim =)) sürede veriyor bakar mısınız =) bu kişiyle çok mutlu olacakmışım. Hatta muhabbet öyle bir yere gitti ki bir de tarif etti oğlanı. Ey allahım dedim teyze sen hep buradasın valla bulcam seni çıkmazsa dedim. Gel gel dedi :D :D

*Sonrası klasik şeyler ;)


Sonra arkadaşlarım geldi de ayrıldım yanından ama kafaya koydum kordona gidince falıma bakmasada ona uğrucam. Zaten hep Gündoğdu’da duruyor =)) İzmir’deyseniz gidin bir de selamımı söyleyin ;)

NOT: Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz tepede işte herşey oldu =) 


12 Haziran 2011

Akılda Kalan Sorularla Yılın Sonu

Sonunda ilk seneyi bitirdik. İyisiyle kötüsüyle bitti. Tabi hala açıklanan dört dersimde olsa ben umutluyum. Yaz okuluna kalmak falan istemiyorum. Vizelerde iyiydim de finaller de artık beynim sulandı. Ee bana da hak verin. İlk hafta da 7 sınava girerek ki bu dersler statik, fizik, kimyasal lifler gibi baba dersler olduğu için cumadan itibaren başım ağrımaya başladı. En son bu şekilde ağrıdığı zaman sanırsam ÖSS ye hazırlanıyordum =)) kendi kendime uzun zamandır çalışmıyor muydun kuzum diyorum =) bakalım sonumuz ne olacak? Bu yaz ehliyet almayı da kafaya koymuştum ama böyle giderse onu gene ertelemek zorunda kalabilirim. Sonumuz hayrola =)

Yıl biterken gene yeni kararlar aldım. Arkadaşlık, dersler ve seçimlerim hakkında. Bir kere insanlara gerektiği kadar değer veren biri olan ben bunu bu sene biraz yıkmıştım ama şimdilerde yeniden uygulamaya başladım. Sonuçta insanların sizi kullanma amaçları olabiliyor ki siz bunu sezdiğiniz anda zaten bir dur diyorsunuz. Peki size şöyle bi soru sorsam ya da olay üstünden anlatsam ne dersiniz?

Düşününki her şey yolunda gidiyor, çevrenizdekilerle mutlusunuz ve gülüp eğleniyorsunuz sonra bir an oluyor ki karşınızdaki kişiler size tavır koyuyorlar. Sizi gittikleri yerlere çağırmıyorlar ya da sizin davetinizi yalan söyleyip yapacak gibi yapıp o an geldiğinde yapmıyorlar. Bunların nedeni eğer davet edilen yere gitmememse üzgünüm ama benim hayatımda kısa bir süredir varsınız ve önceliklerim değişebilir. Kendinizi bulunmaz hint kumaşı sanmanız ise o kadar saçma ki.

Bazen en yakın arkadaşınız en büyük düşmanınız olabilir. Sırlar ya da paylaşılan şeyler bir anda size karşı kullanılabilir. Kimseyi kendime düşman yapmak istemem. Kinci değilim ama etrafımda ben kinciyim diyen birini duyduğum da ise direk soğuyorum. Aslında bu etrafındaki kişilere direk yapılan bir tehdit. Sözsüz bir anlaşma aslında bu. Buna tavrınızı koymadığınız zaman evet deyip imzalamış oluyorsunuz ve haklarınızdan feragat etmiş oluyorsunuz. Ben tavır yapana gidip sormam neden böyle davranıyorsunuz diye. Neden sorayım ki, eğer bir sorunu varsa ve tabi bu sorununu cesaretini de toplayıp sorabilecek şekilde gelirse gelsin, dikilsin karşıma ve söylesin sorununu. Tabi benim de ona karşı bir cevabım olacaktır. Bundan korkuyorsa zaten cevabımı ve yaptığının yanlışını da biliyordur. Zaten hep derim kız arkadaşlarımdan çok erkek arkadaşlarım vardır diye. Erkeklerle olmaz böyle sorunlarınız ama biz kızlar arasında zamanla kıskançlık başlıyor. Sonra saçma sapan bir sürü sırları paylaşmalar ve sonunda da o kişiyi kendine bağlama çabaları. Ya benim sırrımı başkasına anlatırsa korkusu..uff ne saçma bir düşünce bu. “Kişi kendinden bilir işi” sözü buna en uygun olanı sanırsam. İnsanların arkadaşlık anlayışları o kadar farklı ki.

Peki ya siz kız arkadaşlarınızla konuştuğunuz konuları sevgilinize anlatır mısınız? Bunu erkeklere sormuyorum çünkü onlar böyle bir şey yapmıyorlar ;) bayılıyorum sizin bu davranışınıza.

Bu tarz bir davranış en sevmediğim şeydir. Sevgilim bana gelse ve X le neler yaptınız, ne konuştunuz dese üstü kapalı bir şeyler anlatır ama asla arkadaşımın özelini anlatmam. Sonuçta o benim arkadaşım ve bana güvenmiş, benimle konuşmuş, bir şeylerini paylaşmış. Onu muhabbet konusu yapmak kadar salak saçma bir şey olamaz. Konu kıtlığımı çekiyorsun kızım yaa.. ondan sonra ben seninle bir şey konuşur muyum ya da söyler miyim. Bunun cevabını oturup düşünmeli insan.

Düşünüyorum ve yeniden düşünüyorum ama yaşadıklarımdan sonra gene farklı yüzleri fakat aynı olayları yaşamaya maruz kaldığım için işin içinden çıkamıyorum.

Kesin üzerimde bu tarz olayları çeken bir mıknatıs var #)


31 Aralık 2010

İyi Dilekler ile 2011'e MERHABA ♥´`*

 
Herkesin kutlama yazısı yazdığı şu günlerde bende bir yazı yazmalıyım dedim =)) Ama aklımda o kadar çok şey vardı ki hepsini kısa kısa belirtmeden de geçmek olmazdı ;)

Asıl yazacaklarımın yanında dikkatimi çekti de üye sayısı artmış =) Herkese teşekkürler…

Finallere hazırlık ve vizeler sonrası gelen bir salaklaşma dönemi sonrası ne yazı yazabiliyordum ne de kendime zaman ayırabiliyordum. Dağıttım, kendimden geçtim ve şimdilerde bunun üstesinden gelip toparlanıyorum. İlk dönem biterken, dönemi iyi bitirmek en büyük isteğim. Sakın terk derdimin dersler olduğunu sanmayın çünkü hayatımda önem verdiğim bir diğer şey olan keman çalmam ile ilgili süper gelişmeler var. Elimdeki Tatlı Yaralar meyvesini verdi ve keman hocamdan küçükte olsa bir gecede çalma teklifi aldım. Orkestra ile birlikteymiş. Günü biraz ters ama bakıcaz. Yazarken bile heyecanlandım. Geçmiş yazılarımı okuyanlar sahnede çaldıktan sonraki halimi bilirler. O zamanki olay bu kadar ciddi değildi ve kişi sayısıda azdı ama bu sefer iş çok ciddi. Stres yaptım kendi içimde sanırsam. Ama olsun mutluluk sarhoşu modunda dolaşıyorum aklıma geldikçe. Yüzümde bir anda kocaman bir gülümseme oluyor =)) soranlara “Hiiççç” diyorum. Halbuki o hiçin ne olduğunu sadece ben biliyorum. Güzel bir sır bu. Tabi artık sır değil ama olsun =))

Şu sıralar kafamı bir konu hakkında boşalttım. Ohh rahatladım valla. Tabi ki de konu erkekler. Sevdiğim çocuk artık hayatımda değil. Aklıma ilk gelen kişi de değil. Ayy dünya varmış ya. Zor olsa da kurtuldum. Şimdi kendim, heyecanlarım ve streslerim ile hayatıma bakıyorum. Bazen diyorum “Kendim bile bana çok gelirken başka birisini kaldıramam”. Birazda böyle deneyelim bakalım. Daha sonra ne olur bilinmez ama bu yeni durumu sevdim ve alışana kadar zorlansam da hemen alıştım ve ayrılmaya da niyetim yok =)) Seviyeli ilişkimizi ilan ediyorum burdan, cümle alem duysun =)))


Gaza geldim ve bişey daha itiraf etmek istiyorum. Ben “Zuhal Topal ile İzdivaç” programını izliyorum ama sadece onun programını =)bence Esra Erol’dan daha başarılı. FOX’daki Su Gibi’ye ise bişey demiyorum çünkü onlar işin cılkını çıkarmış ve seviyesiz bir program yapıyorlar. Bütün bu kişilerin içinden Zuhal’i ayırıyorum ve bayılıyorum ona. Resmen okul sonrası beynimi dağıtıyor ve eğlendiriyor. Arada denk gelirseniz izleyin derim.

Hatta bu hafta Japon bir kişi vardı ve adı da Şingo’ydu. Çok tatlıydı ya =)) Türk kızı istiyormuş. Buldu da. Aileye önem veren bizim kültürümüz onlara bu anlamda yakın zaten. Şahsen benim tercihim Koreli olurdu ama olsun Japon da iyidir. Şingo Amerika’da yönetmenlik yapmış falan. Bugün sonunda 8 talibinden birini seçti. Bende o kızı seçmesini istemiştim zaten ;) bunu neden anlattım bilmiyorum ama okulda bu programı izleyenleri dışlar gibi bakıyorlar. Buna bir tepki olarak yazmış olabilirim =)) Forever Zuhal Topal ile İzdivaç =)))


Millet yeni yılda yeni dilekler falan dilerken ben liste yaptım. 2010’un son saniyelerinde süper hızlı okuma becerimle 50 maddeyi okumak istiyorum  =))) bunu yapmak ise ilk isteğim =)) bugün gittim alış veriş yaptım ve öylece gezindim Forum Bornova’da… İnsanlara baktım… Telaşlarını ve heyecanlarını gözlemledim. Hava soğuktu ama kimse umursamıyordu. En güzeliydi bence =)) Kar yağmayan bir İzmir’de hafif soğuk bana kışı ve yeni yılı hatırlattı. İlk kez bu sene o kadar heyecanlanmadığımı hissediyorum. İçimde bir şeyler oluyor ama ne olduğu dışarı çıkmıyor, bir türlü dile gelmiyor. Yarın bütün gün evdeyim ama  akşama keman dersime gidicem. Artık o saate kadar evi hazırlarım =)) Akşama bizde yapacağız artık bir şeyler ;)) hediyeler ve süprizler…  =))


NOT: Neden kırmızı don alınır ve neden giyinilir yeni yılda bilmiyorum ama kırmızı don olayı bugün beni korkuttu. Neden diye soracaksınız. Her yerden don çıkan ve sarkan bir yerden geçmek zorunda kaldım ve bizim millet gibi tahrike açık insanlar oradan geçse başıma ne gelirdi acaba dedim :S direk uzaklaştım. Ne aldım ne de baktım…


İşte yazımın sonu…
Herkesin yeni yılı şimdiden kutlu olsun =)))

Bol neşeli, mutlu, umutlu, tabi ki de en başta olması gereken sağlıklı sonra başarılı, bol aşklı, paralı_çıkarsa bana da uğrayın ;)_sevdiklerinizin yanınızda olduğu, biraz hüzünlü, şanslı, heyecanlı ve bunların yanında sonu ÇOK MUTLU bitmesi dileklerimle…