sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2015

Hayvan Sevgisi “Kedicikler Minikler”

İş yerindeki minik kediciği daha doğrusu kedicikleri sahiplendim. Annelerini zaten sahiplenmiştim de yavrular şimdi bana bonus oldu J

Aslında iki tane yavru kedimiz vardı. Kışın onlara bakıyordum. PİKO’nun yemediği kuru mamaları getirip onlara veriyordum. Daha sonra İstanbul – Akhisar derken bir geldim ki benimkiler büyümüş ve şimdi bir tanesi iki tane daha doğurmuş ve gitmiş. Yani eskiler büyüdü gitti, elimizde siyah beyaz ve beyaz gri iki yavru kedi kaldı. Anneleri yok (Solda fotoğrafını gördüğünüz anneleri oluyor.).






En fazla iki aylık olan bu kediciklere gene PİKO’nun yemediği kuru mamaları getiriyorum (Sağdaki fotoğrafta yavrulardan birini görüyorsunuz. Bu cin olan hehee.).

Bizimkinin burnuna koymadığı mamaları valla tek seferde yiyorlar. Haspama en kaliteli mamaları alıp paralar döktüğüm için bekledikçe bozulacağına işe yarasın bari.

Bu hafta onları güzelce besleyip göbiş yaptıracağım. Kuru, kemikleri sayılacak yavruların o kadar zayıflar açlıktan. İyice doyup oyun ve yatış hallerini alana kadar yedir Z.S. heheee :)

Sonuç olarak;

* İş stresi,
* Aile stresi,
* Para sıkıntısı,
* Kilo verme çabası, sporu,
* Arkadaş kaprisi,

Şehir gürültüsü derken cumartesi kaçtım yazlığa gittim. Ohh iyi geldi. Bahçede gülleri kestim, verandayı temizledim. Kitap okudum, denize girdim. Bugün Salı hatta Haziran’ın 2’si! Ne zaman 2015’e girdik ve ne zaman yılı yarıladık anlamadım ben.

İçinizdeki hayvan sevgisinin eksik olmadığı, havanın ısınmasıyla artan mutluluğun daha çok arttığı güzel bir yaz diliyorum.


xoxo

12 Şubat 2015

Korku İmparatorluğu

 

Bazen insanın sinir eşiğini zorlayan anlar yaşıyorsun. Gereksiz yükselen sesler doğuyor bir anda odanda. Stresiyle baş edemeyen sinir yüklü insanlar. Birbirlerine karşı saygıyı da zamanla yok edeceklerini düşünmeden yükseliyor o sesler. Birini azarlamak, onu eğitmek adına yaptığın bir şey değil.

Belli bir zamandan sonra kimseyi eğitemezsin sadece düzeltirsin.
Eğitim, yaşını almış kişilerde zordur. Kabul etmezler.
Önemli olan bağdan üzüm yemekse bağcıyı dövemezsin.
İnsanlar korku imparatorluğunda başarılı olamazlar.

Yıllarca okuyup izlediğim, tarihten ders aldığım kadarıyla bu her zaman böyle olmuştur. Korkuyla yönetildikçe insanlar kendilerini savunamaz, sorumluluklar alınamaz ve işler yürüyemez. Sorulan sorulara alınamayan cevaplarla işlerin yürümesi beklenemez.

Kendime söz verdim biraz önce;
“Bu içimdeki insan sevgisini, saygısını asla kaybetmeyeceğim. Saygım canlıya, varlığa duyduğum saygıdandır.”

Mutlu mutlu işe gelip hatta mutlu aşk kokan mesajlar ve öpücüklerle uyandıktan sonra işe gelince ters bir cümle ve tavırla karşılanmak. İnanın beni asla demoralize etmez ama artık sıkıldım! Bir dakika daha buraya tahammülüm yok. Ben duyarsızlaşamam. Sahiplendiğim bu yeri de bırakamam. Gereksiz sinir küpü bir insan yüzünden mesleğimden de soğumam. Aylardır burada olup içeride çalışanlar hakkında bir kelime bile bilmiyorsan burada olma zaten. İstersen işinin en iyisi ol ama nafile. Gözümde sıfırlanırsın. Araştırma yaparken ben bunu bilmem şeklinde kendi cahilliğini konuşuyorsan ama bu cahilliğini benim bilgimi ezerek yapmaya çalışıp örtbas edeceksen orada kaybedersin. Kendinin ne olduğunu fark etmeden yaşayıp bir şeyleri yapmaya çalışmak, ne yazık!

Bu oradan oraya savrulma sürecimde o kadar çok şey gördüm o kadar çok şeyle karşılaştım ki patronuma teşekkür ediyorum. Başlangıçta moralimi bozmayan, aralarda inip çıkan ama genede umudumu kaybetmediğim bu yolda tecrübe ettiklerimi sıralıyorum;

* İnsan ol.
* Çalışanlarını bil. Çünkü onlarla iş yapıyorsun. Herkesin yapabildiklerini, yapabileceklerini öğren, yaşa. Gerçekçi ol.
* Saygılı ol. Karşındakini pislik ya da bir şey bilmeyen biri olarak düşünme. İhtimallerin olsun ama o kişiyi oraya yerleştirdiysen de onun ne yapabileceğini biliyor olmalısın. Ona güvenmelisin. Sorumluluk verdiğin kişiye eğer güvenmiyor ve en küçük cevabında sinir patlaması yaşıyorsan o kişiden iş yapmasını bekleyemezsin, başarılı olmasını ise asla.
* Çalışanlarına kin güdemezsin. Güdüyorsan onu tutma! Kin ne ayrıca?! En baş maddeye dön, hatırla.
* Senin sabrın yoksa ve bunun sonucu sinir patlamasıysa karşındaki insanlarında senin gibi olduğunu unutma! Sabır bir yere kadardır. Bir istifa ile gitmeye bakar. Gidenin arkasından da “Neden gitti? Ben iyiydim.” deme. Mütevazi ol. Dön kendine bak. Önce kendini sonra karşıyı yargıla. Konumundan dolayı kimse sana bir laf söyleyemiyor olabilir ama insanların gözleri ve davranışları çok şey anlatır.
* Stresinle başa çıkmayı dene.  Kendin için bir şey yap. İyi bir şey. Nefes al mesela sonra ver. Etrafını topla. Aynada kendine bak. Güzel bir çift söz söyle ve göz kırp kendine ;)
* Kimseyi kimseden ayırma. Ayıracaksan bunu kişilerin başarılarıyla yap. İnsanlardan verim almasını bil.

Hiçbir şey kolay değil ama bunu kendi yaptıklarınla zorlaştırmak ya da kolaylaştırmakta sizin elinizde.

xoxo

4 Şubat 2015

İş Hayatı ...6

Zamanla törpülenmeyi öğrendim ben. İş hayatımda yaşadığım olaylar, tanıştığım ve beraber çalıştığım insanlar ve oradan oraya gitmem sonucunda törpülendim. Yüksek sesle bir işin yürümeyeceğini, çalışanlarla nasıl konuşulması gerektiğini, o konuşmaya göre de yaptırmak istediğim işi yaptırabilmeyi, gerektiğinde sert olmayı, kimsesiz ve yardıma muhtaç bir köpeğe bakmayı ve insanlara bunu bizzat gösterebilmeyi, gittiğim zaman arkamda bir şeyler bırakabilmeyi, sloganlarımla yaşamayı öğrendim.

Şu hayatta patronu yakın ol ona güven.
Dedikodu yapma genç! Dedikodu yapanlardan uzaklaş.
Sabret!
O ışık bir gün seni bulacak buna inan!
Uzayan süreleri kafana takma.
Gittiğin ve çalıştığın yerden bir şeyler kap.
Kimse daha oralara gitmemişken sen orayı biliyor olacaksın çünkü.

İş hayatımda inişler, çıkışlar, stres ve yükselen sesler. Ne yapılmaması gerektiğini, sonuçları ve ne yapmam gerektiğini, nasıl bir ortamda çalışırsam beni mutlu edeceğini çözmüş oldum.

Bu benim için bir başarı. En azından başlangıcım için.

xoxo

2 Aralık 2014

İstanbul’dan Selamlar!

Merhaba sayın okuyucu =))
Şu an İstanbul’dan sana bu satırları yazıyorum.

İş miş derken koşuşturmaca sonucu pazartesi sabah yedi uçağı ile İstanbul’a geldim. İzmirim de güllük gülistanlık hava varken burada ki yağmurlu ve kapalı hava çok hoş oldu gerçekten. İlk günden işe git (bavulu eve bırakmadan hem de ühüüü…), müşteri ile ilgilen (Almancam sağolsun hehee), numune hazırla vs ve eve geliş.
Şu an mı?!
Şu an ofisteyim.
Arkadaşlar kahvaltı yapmaya dışarı çıktılar. Bense sabah sessizliğinde bu yazıyı yazıyorum. Öğrenci olmak zordu ama iş hayatı daha zor. Zor değil aslında. Omuzlarında daha çok yük var diyelim ;) İlk günden “Welcome to Istanbul traffic” dedim yani!
Bakalım bugünde koşturmalı olacak anlaşıldı. Önümde bir sürü müşteri için çarşamba gününe yetişecek numuneler var. Olsun. Bunların hepsi deneyim diyorum. Geçen sene bugünü sorsaydınız “Bilmiyorum.” derdim. Aklımda olmayan bir hayatı yaşıyorum. Şimdi önümde beni mutlu eden mesleğim yani işim ve sevgilim var. Hayat böyle güzelmiş. Özlemişim...
xoxo

9 Şubat 2014

Işıkkent Hayvan Barınağı İzlenimim …2



Geç yazıp yayınlıyorum bu partı farkındayım ama günler bu kadar hızlı geçerken inanın ayak uydurmak çok zor olabiliyor. Biraz önce uzun zamandır aklımda olan düşünceyi gerçekleştirmek için ani bir karar verdim ve otobüs biletimi tek gidiş olarak satın aldım.

Gene yollar, yolculuklar ve aynı bavulumla çıkıyorum yola.
Bu sefer istikamet Bandırma!

Anneannemin yanı. Biraz soğuklar birazda anneanne sıcaklığı. İnsan uzaklaşmak istiyor bazen. Evet, senin de düşündüğün gibi bana yolculuklar iyi geliyor. Aynen Veletten ayrılıp Almanya’ya gidişimden sonra bu seferde şerefsiz (Artık küfür ediyorum.) adamdan ayrılınca Bandırma’ya gidiyorum. Anneannemin yemeklerini yiyip onunla Seda SAYAN izlemek istiyorum. Örgülerimi örmek, konuşmak, yemek yapmak ve eve gelen misafirlerle kahve içip, kadın dedikodusu dinlemek. Bunlar farklı zevkler. Sonuçta en az bir hafta buralarda olmayacağım. Öncelikle bunu belirtmek istedim.

Şimdi gelelim 2. partımıza.

Kapıdan girip kimsenin olmadığını öğrendikten ve saat kaçta geleceklerini bilmediklerini belirttikten sonra kafeslere doğru yürümeye başladım. Çantamda bir sürü taze köpek bisküvisi vardı. Onlar için sabahtan almıştım. Önce emziren anneler bölümünü gezdim. Kocaman sarı bir köpek ve 9 yavrusu! Evet, tamı tamına 9 yavrusu vardı. Garibim emzirmekten bitap düşmüş, memeleri sarkmış, kafesin üzerinde duruyordu. Bence yavrularından kaçıyordu. Yavrular deseniz doğru dürüst beslenemedikleri belliydi, zayıf düşmüşlerdi. Soldaki fotoğraflarda da görmüşsünüzdür anne ve yavrularını (Anneyi de çektim ama onun o halini teşhir etmek istemiyorum. Bu nedenle fotoğrafta sadece yavruları görüyorsunuz.). Onun yanında bir tane daha anne ve bir yavrusu vardı.

Bir tane de solumdaki kafeste yavru vardı. En fazla dört aylık olan bu yavrunun annesi yoktu =( Çok tatlıydı. Sevgi arsızı bir hali vardı diyebilirim (Soldaki fotoğrafta onu görebilirsiniz.). İlk ona bisküvilerimden verdim sonra emziren diğer iki anneye. 







Bu kafeslerin arkasına geçince bir tane daha anne gördüm ama onun yavruları daha iyiydi (Sağdaki fotoğrafta onları görebilirsiniz.). Sonra iki tane daha annesiz yavru vardı ama bu yavrular ya doğum sırasında ya da sonradan beyincikleri zarar gördükleri için kafaları titriyordu. Tam tutamıyorlardı (Onlarında fotoğrafını çektim ama görmeseniz daha iyi.). Sonra o kafesin arkasında beyaz bir köpek vardı. Onunda ayağı yanlış kaynamıştı, sekiyordu. Bütün köpekler küçük bir alanda, beton zeminde ve sabahtan yıkadıkları yani ıslak olan zemindelerdi. Yavrularda ıslaktı. Oraya pisliyor, orda kuru mamalarını yiyor ve sularını içiyorlardı. Bence hijyen yoktu! Sonra o yavruların kafesleri hiç adam akıllı değildi. Küçücük demir saçtan kafesler! Soğuk. İçine bir talaş, saman koyar insan ya da gazete kâğıtları, minder vs. bir şey koysalar ya. Annede rahat etsin, yavrularda ıslak pis gezinmesin. Pisliğini yiyen, pisliğine bulanan yavrular vardı diyeyim size, siz canlandırın gözünüzün önünde.


     

Emziren anneler bölümünden çıkıp kafesleri gezmeye başlayınca ilk olarak “Yavrular” bölümüyle karşılaşıyorsunuz (Yukarıda üç fotoğraf Yavrular Kafesinden çekilmiştir.). Bazı yavrular baskın karakterli olduğu için diğer yavruları sindirmiş. Bazıları iyi yemiş bazıları ise kemikleri sayılır modda. Bazıları da o kadar küçük ki birbirine sarılıp geziniyorlar. Onlara da bisküvi verdim, nasıl yediler, sevdiler anlatamam =) Fotoğraflarını çekerken hepsi poz veriyorlardı. Bazıları German kurzhaar, bazıları da Golden kırmasıydı.


Oradan büyük köpekler kafesine geçtim zaten dediğim gibi hepsi yan yana bu kafeslerin. Erkekler arasında da gene terk edilmiş Goldenlar, Sibirya kurtları, cockerlar vardı. Yazık bu hayvanlara. Yeni terkedilmişleri ayrı kafeslerde tutuyorlardı. Orada bir anne ve kızıyla karşılaştım. Onlarda bir gün önce köpeklerini bırakmışlar ama sonra gelip almak için oradaydılar. Evlerinde iki tane daha köpekleri varmış. “Bu üçüncüydü. Apartman şikayet edince getirdik ama o gece içimiz rahat etmedi ve sabah 10:00’dan beri buradayız. Veterinerin gelmesini bekliyoruz. Oğlumuzu alıp gideceğiz.” dediler. İşte bu dedim. Pişman olmak güzel bir duygu. Bırakmak ve sonra almaya gelmek. Bu şekilde onlarla konuştum, bir şeyler paylaştık. Ben kendimi anlattım onlar kendilerini. Hayat bazen ilginç olabiliyor. Bunu neden dediğimi birazdan anlarsınız ;)

Sonrasına dişi köpeklere bakarken bir bey ile oğluyla karşılaştım. Onlarda köpeklere bakmaya gelmişler. Zaten köpekleri de varmış.







Saat 13:00’da gelecek denen veterinerler 14:30’da geldi. Bayan hemen köpeğini istediğini söyledi. Normal şartlarda köpeğinizi barınağa bıraktıysanız size geri verilmiyormuş (Aynı soyadı olan kimseye verilmiyormuş.) ama “Bazen istisnalar yapabiliyoruz. Kişilere bakıyor ve hayvanın geleceğini düşünüyoruz. Ona göre karar veriyoruz.” dediler. Bayan ve kızındaki pişmanlığı hissettikleri ve daha köpeğe çip takmadıkları için geri verdiler. Öncesinde vermeden önce yani bir sürü bilgi ile size verilecek resmi kâğıt sonucunda köpeğinizi terk ediyorsunuz (Bu ifade size sert gelmiş olabilir ama gerçek bu. Açıkça onu oraya terk ediyorsunuz.). Sonrasında da almak için sözleşme imzalıyorsunuz, dilekçe yazıyorsunuz. Nerede bakacağınızdan tutunda hangi amaçla alacağınıza kadar ve öldüğünü de belediyeye bildirmek şartıyla köpeğinizi kimlik ve tasmayla alabiliyorsunuz. Dönüşünüz size kalmış. Arabayla gelirseniz iyi olur çünkü köpeğiniz, otobüse taşıma kabı olmadan binemiyor biliyorsunuz. Avrupa’da böyle değil. Hayvanlar tasmalı olduktan sonra otobüse de biniyor, metroya da, trene de, istasyonlara da yani her yere. Ama bizde illaki o taşıma kabında olacak! 5kg değil ki bazı cinsler. 25kg - 30kg olanlar var. Onu nasıl koycan taşıma kabına!

İşte o bayan ile kızının köpeği de labrador kırmasıydı ve kocamandı. Onlar gelmeden önce bir taksiyle anlaşmışlardı. Taksiyi aradılar ve geldi. Meğerse yakın oturuyormuşuz. İşte bundan dedim “Hayat bazen ilginç olabiliyor.” diye. Benim veterinerime onlarda gidiyormuş. Aynı yere gideceğimiz için taksiye beraber bindik ve geldik. Tanıştığıma memnun olduğum iki insan daha hayatıma bu şekilde dâhil olmuş oldu =)

Ayrıca merak edilen soruları oradaki veterinerlere sordum.
Röportajımı, son partım da yayınlayacağım.
Tatilimde onu düzenler iki hafta sonra yayınlarım.

İçinizdeki hayvan sevgisini yok etmeyin.
xoxo

22 Kasım 2013

Bunu Blogumda Paylaşabilirim. Hürriyet Benim.

Hürriyet; gündeme dair cesur bir projeyle karşımızda. TBWA\ISTANBUL'un hazırladığı proje kısa zamanda oldukça ses getirdi. Din, dil, ırk, cinsiyet ayırt etmeden bireysel özgürlükleri konu alan projenin amacı Türkiye'nin dört bir yanından insanların hürriyetlerini dile getirmeleri ve seslerini duyurmaları...

Bu proje katılımcıların kendi hürriyetlerini anlatmaları için tasarlandı, katılımcılar videolarını oluştururken ilham versin diye de bir film hazırlandı.
 
Hürriyet, herkesi kendi hürriyet cümlelerini yazmaya ve hürriyet şarkılarını yaratmaya davet etti. Kullanıcılar içinde kendi fotoğraflarının da olduğu hürriyet filmleri yaratabiliyor ve bu filmleri sosyal medyada dilediğince paylaşabiliyor. Ayrıca seçtikleri mesaj ve fotoğraflarından oluşan bannerı hurriyet.com.tr sayfalarında yayınlanıyor. Kısaca proje tamamıyle interaktif bir proje olarak kurgulandı. www.hurriyetbenim.com üzerinden ilham verici videoyu seyredebilir, kendi video ve bannerınızı yaratabilirsiniz.

"Hürriyet Benim" filmi, daha TV’ye çıkmadan viral olarak sosyal medyada gösterildi ve çok kısa sürede yayılarak; sosyal medyada konuşulmaya ve paylaşılmaya başlandı. Kullanıcıların katkılarıyla yapılan klipleri Twitter'dan #hürriyetbenim hashtag'iyle takip edebilirsiniz.

Ben de kendi videomu oluşturdum ve benim için hürriyetin ne demek olduğunu anlattım. İzlemek için; http://www.hurriyet.com.tr/kultur-sanat/25101878.asp#406A91CF-8821-41D2-9CEE-98E00CA50D8A

Bir boomads advertorial içeriğidir.

8 Kasım 2013

Roza’yı Kaybettik.


Rozamı, kızımı, birtanemi, Boncuk gözlümü, Delibaşımı, Serserimi, Asimi yani her şeyimi kaybettim.
Dün gece (06.11.2013. Saat: 21:00) kollarımda öldü kızım benim.

Neden yazı yazmıyordum çünkü bir aydır ona bakıyordum. Annemin sağ elinden ameliyat olması ve Roza’nın da keneden zehirlenmesiyle Ekim ayı benim için çok yoğun geçti. Evi temizle, yemek yap, Roza’yı veterinere götür, serumlar, iğneler, testler, ilaçlar derken sabahları ve akşamları Roza’yı dışarı çıkar derken günlerim çabucak geçiyordu. İlk zamanlar kabul ediyorum çok yoruluyordum. Herkes bana “Sevap işliyorsun.” derken ben “O iyi olsun da ben başka bir şey istemem.” diyordum. İyi olsun kızım, kalksın kızım, yeniden kumsalda koşabilsin, yeniden kuyruğunu sallasın, pati versin, çaksın, diğer patisiyle çaksın, ben markete gittiğimde evin önünde yatıp beklesin ve yokuşun altında beni görünce koşa koşa yanıma gelsin. Eti form yemek için bildiği her numarayı sırayla yapsın. Hangisi tutarsa mantığıyla istesin, ben ona “Pisboğaz kızım.” deyip seveyim, kumsala gidelim. Ben kitap okurken o şezlongumun yanına yatsın. Denize girdiğimde beni beklesin, sabahları beraber koşalım, akşamları yürüyelim. O uyurken ben gideyim ve o beni kokumdan bulsun. Kolumun altına kafasını soksun ve “Sev beni.” desin. Yanıma gelsin, divana çıksın ve bütün yaz yaptığımız gibi beraber yatalım. Kolumun altına girsin ve başını göğsüme dayasın. Ben nefes alıp verdikçe hoşuna gitsin. Gözlerini bana dikerek uyusun. Rozam ölürken de bana baktı. Huzuru, sevgiyi, minneti hissettim onunla. Karşılıksız sevdim onu ben, oda beni. Çok sevdik birbirimizi hem de çok. O kadar hayvanım oldu ama Roza farklıydı hem de çok farklıydı. Bakışarak anlaşırdık biz. Ben ders çalışırken ayağımın altına yatar ayaklarımı onun beline sarmamdan hoşlanırdı. Suyu sevmez ama taranmaya bayılırdı. Bütün gün bana yaslanırdı. Taşa yatmaz illa paspas, divan, sedir üstü isterdi. Gündüzleri minderinde yatar, gece olunca yatağına gider ve battaniyesinin altına girerdi.

5 Kasım şunları yazmışım;
“Bu sefer olmaz olmamalı. Bütün emeklere, umutlara, o azme ihanet edilmemeli. Bu sefer benim neden olduğum bir ölüm daha yaşamak istemiyorum. Bütün sevdiklerim tek tek beni bırakırken bu sefer olmaz Roza. Beni bırakamazsın. Bunu yapamazsın kızım. Sendeki hayat ve yaşam enerjisi varken seni bırakabileceğimi asla düşünme. Sen iyi ol. Yaşa kızım. Ben seni kucağımda götürüp getirmeye razıyım. Hiç ağır gelmiyorsun bana. Sen iyi ol ki ben sana ne istiyorsan onu yedirmeye razıyım. Sen iyi ol kızım. Güçlen ve toparlan. Bu uzun bir tedavi ama biz bunu beraber aşacağız. Biliyorum. İnanıyorum.”

Böyle demiştim bir gün önce ve biz hastalığımızı yendik. Ama Rozamın doğuştan kalp kapakçığında sorun varmış ve dün akşam sofra kurarken bir anda fenalaştığını gördüm. Hemen kucaklayıp veterinere götürdüm. Oraya gittiğimizde kalbinin artık yeteri kadar kan pompalayamadığını, akciğerlerine yeterli oksijenin gitmediğini söylediler. Ayakları ve kulakları buz gibi olmaya başlamıştı kızımın. O kadar düşüktü ki ölçemediler bile. Ona rağmen hala bana bakmaya çalışıyordu her zaman yaptığı gibi. Öleceğini o an hissettim. Sonra annem ile babam geldi. Son kez anneme de baktı ve sabaha çıkamayacağı söylendi. Kollarımda acı çekmesini izleyemezdim. Nefes almaya çalışmasını ve alamadıkça bana yalvararak bakan gözlerini görüyordum.

Kafasını okşuyordum.
Onu öpüyordum
Ve
İşte o an, o zor kararı verdim: Uyutmalıydık.
Acı çekmemeliydi.
Uyumalıydı.
Son nefes son bakış.

Yanından ayrıldığımda hemen yanıma gelmek isterdi ve o son dakikalarında yanında olmak istedim. Başını tuttum ve “Uslu kızım benim.” “Yok bir şey tatlım.” “Her zamanki gibi iğne oluyoruz.” “İyi olacaksın Rozacım.” tekrar tekrar “Uslu kızım benim.” “Sakin ol Rozacım.” “Ben buradayım tatlım.” dedim. Son kez bana baktı ve ben onun patisini okşarken o halsiz haliyle sol elimin üzerine patisini attı.
İşte o an son anımızdı.
Bende biliyordum, O da.
Vedaydı.
Son kez patisine baktım, ona baktım ve alnından öpüp kulağına “Seni seviyorum Roza. Her şey için teşekkür ederim.” dedim. Sonrası gözlerini kapatışım, prensesler gibi temizlemem ve arabaya atlayıp yazlığa gitmem oldu. Bahçenin en çok sevdiği yerine gömdük kızımı. İzmir’in en yağmurlu gününde. Gece yarısı. Çok severdi orayı. Beraber yürür ve oradan denizi izlerdik. Şimdi orada yatıyor. Son günlerini benimle geçirdiği için mutlu olduğunu biliyorum.

Çok üzgünüm hem de çookk… Duygularımı anlatamam, tarif de edemem. Son bir kez daha ağlıyorum. Dün yağmurun altında ağladım. Biraz önce eşyalarını toplayabildim. Çok garip demi?! İnsanda ölürken yanında çorabını götüremiyor, Rozamda götüremedi. Elim hangi eşyasına gitse onun kokusunu alıyorum. Tasmalarını saklıyorum. O kadar zor ki ölenin arkasından eşyalarını toplamak. Demin size bu yazıyı yazmak için odama geldim ve solumda çapraz çantamı gördüm.

Bu neden yerdeki deyip astığımda içinde bir şey olduğunu fark ettim: Rozamın fırçası! 

Ölüm böyle bir şey işte. Tam alıştım dediğinde ona ait bir şey çıkıyor ve sen yeniden dağılıyorsun. Gülüyorsun ama aslında ne yaptığını bilemiyorsun. Zamanla buna da alışacağım biliyorum ama şimdi O zaman, bu zaman değil. Başım, bütün vücudum ağrıyor. Sanki üzerimden binlerce ton geçmiş gibi yorgunum. Yorgunluk da denmez aslında buna. Çöküş. Beklemediğim bir zamanda, hastalığını yendiğimiz artık o eski günlerini yaşamasını istediğim, ona çok güzel bir hayat sunmak için planlar yaptığım günler varken onun kalbine yenik düşmesi inanın hala inanasım gelmiyor.

Rozamı ölürken ki haliyle değil de o gülen yüzüyle, sevgi dolu bakışlarıyla hatırlıcam.




            

                      

                         

                                

7 Eylül 2013

Dünya Nerde Biz Nerdeyiz?


Dünya nereye gidiyor biz nereye?
Soruyorum, sorguluyorum ve Türk insanlarının mantığını anlamıyorum.
Olayımız ne mi?
Olayımız: Bizim insanımızın hayvanlara bakış açısı!
“Olmayan Bakış Açısı.”

İstemeyenler ve isteyenler. İstemeyenlerin o tutarsız davranışları, sert tutumları, eleştirileri. Hayvanları istemeyen zihniyeti anlamıyorum zaten ve anlamayacağımda! Nasıl yaşayabiliyorlar? Sadece insanlarla konuşan, onlarla yaşayan ve bu durumdan mutlu olan bir kesim var. Çevresine duyarsızlaşmış insanlar bence bunlar. Vicdansızlık, merhametsizlik. Sadece kendi yaşam alanını düşünen hastalıklı insanlar.

Bahçemden geçmesin, oraya pislemesin, denize girmesin, koşmasın, havlamasın, gelmesin, yatmasın, yemesin… Hepsi ama hepsi onlarca halkı sebepler. Sora ne mi oluyor; bütün bu kısıtlamalara maruz kalan hayvanlar sonunda patlıyor. Sıcaktan bunalıyor, fenalaşıyor ve ölüyor. Yazın ROZA’ya yaptıkları gibi. Ve veteriner, bu yaz bir sürü hayvanın bu şekilde yazlıklarda telef olduğunu anlattı. Biraz merhamet, vicdan yahu! Sen bakmıyorsun, yemek vermiyorsun ve bahçene gelince su atıp kovuyorsun diye ve ben bunları yapmıyor, onu besliyor, bir kap su koyuyor ayrıca kafasını okşuyorum diye bana tavır alamazsın. Bunu yapamazsın! Senin hakların ve isteklerin varsa benimde haklarım var. O hayvanında var. Onun sesi çıkmıyor diye bu tarz davranmak niye? Amacın, maksadın? Herkes bir yaşayabilse her şey ne kadar kolay olur. Almanya’dayken bunu görmüştüm ben. Her gördüğüm şeyi tabi ki onaylamıyorum ama bazı şeyler var ki bizde de olmalı diyorum. Almanya’da çoğu insanın evcil hayvanı var ve bunların gene çoğunluğu da köpekler. Özellikle cins köpekler. Hayatımda ilk kez gördüğüm bir sürü köpek vardı. Onların özel dükkânları var vs. Asıl olay, adamlar her yere hayvanlarıyla girebiliyorlar. HER YERE! Metroya, trene, eczaneye, alışveriş merkezine, tarihi eserlerin olduğu yere ve daha nicesine. Bizzat gördüm. O hayvanlar ve insanlar birbirine o kadar çok alışmış ki ve kimsenin onlara ite kaka yapmadıklarını görüp yaşamışlar ki hepsinin kendilerince özgüvenleri var. Bizde ne var? Kuyruğu poposunun arasına girmiş, kafası eğik bir şekilde aşağıya inmiş, sana ezik gözlerle bakan hayvanlar. Kedisi de, köpeği de kuşu da. Parklardaki kuşları gördüm, ördekleri, kazları, pelikanları. Hiç biri insanlardan kaçmıyordu. İnsanlar onları yakalamaya çalışmıyordu. Hatta besliyordu. Besleyene kötü kötü bakan yoktu. Fotoğraflarını çektim. Bende besledim. Bizde olsa ne olur? O ördekler, kazlar ilk günden yenir! Vahşice mi geldi?! Ama gerçek bu!

Yok ya valla yok!
İnsanlar kendilerini bu dünyanın tek hâkimi sandıkları sürece kimse gram ilerleyemez.
İnsana saygısı olmayanın hayvana hiç olmaz.

Sonra o insan karısına koca, kocasına karı, çocuğuna anne ve baba oluyor! Gerçekten oluyor mu? Baba ya da anne çocuğuna sevgiyi anlatırken ne kadar samimi olduğunu düşünürüm ben, sorgularım. Bunun böylesi iş hayatında da sorunlu oluyor, hayatının geri kalanında da. Çocuğu yoldaki kediye pisi pisi demesiyle ve onu sevmesiyle kıyameti koparan anneler var. “Pistir o, pirelidir.”. Hatta abartıp tekme atanlar var ki onların kafasını koparmak istiyorum, açık ve net! Kan beynime sıçrıyor. Ne hakla ya ne hakla!!! Çocukken hepimiz kedili, hayvanlı bir arada dans eden çizgi filmler izledik halada çocuklarımıza izletiyoruz. “Ben dokunmadan seviyorum.” Diyebilene de inanmıyorum. Seviyorsan dokunacaksın. Sevdiğine nasıl sarılıyorsan ona da sarılacaksın. Kafasını okşayacaksın, hissedeceksin. İçten seveceksin. Bağ kurma ama sev.

Öldürdüğünde eline ne geçiyor ya da o hayvan öldüğünde seviniyor musun, sevinecek misin? Zaten hayatında olmayan bir canlıyı eminim hatırlamayacaksın bile. Ama o seni hatırlayacak. Ona vurduğunu, ona su attığını, onu bağladığını hep hatırlayacak. Vicdansızlık sadece kendi içindeki insanlara karşı olmaz. Her canlıya olur! Her canlıya diyorum! Orucunu tut, hacca git, alkol alma, namusunla yaşa kendince “İyi insan” ol ama sonra gel kapının önünden geçen köpeğe laf at. Laf bile atılmasına sinir oluyorum ben. “Git buradan!” “Çek git!” derken ki tepkiler, kafasına taş atmalar. Bitti işte. Bütün senin iyi insan çabaların bitti. Haaa tabi bunun kararını ben veremem Allah bilir ama bunun içinde ayetler var herkes biliyor.

İnsanlar önce kendilerine bakmalı. Sevgiyi ararken kendi içlerindeki sevgiyi önce bulmalı. Hayvanlara saygılı, çevreye saygılı bir nesil yetişmeli. Bunu kanunlarla desteklemeli, kafada bir şeyleri düzeltmeliyiz. Benim karşıma çıkıp “Hayvanla insanı bir kefeye mi koyuyorsun?” diyenler çıkıyor. Bir kefeye koymuyorum ama onlarında yaşam hakkı var, onlarında bu dünyada yeri var ve onlarda senin benim gibi somut canlılar. Sen takmıyorsun diye dünyadan yok olacak, soyut olacaklar diye bir şey yok. Bunu söylüyorum.

Lütfen biraz duyarlılık.

xoxo

28 Ağustos 2013

Almanya Güncesi Son Gün Son Gecem


Almanya’da şu an saat 00:30.

Bütün gezdiğim yerlerin yazıları yazıldı ve yayınlanmayı bekliyor. Ama son yazı bugün yayınlanmalı. Yarın öğlen 11:05 Almanya saatiyle uçağa biniyor ve aktarmalı olarak Türkiye’ye, güzel İzmirime 18:15 de varıyorum. Her şey akışında gitmeli. Umutlarım o yönde.

Çok güzel 23 gün geçirdim burada. Çok güzel yerler gördüm, turist insanlarla tanıştım. Bilmediğim dilleri konuşmaya çalıştım, kendi halime güldüm, üzüldüm, düşündüm ve kendi kendime konuştum. Kendi fotoğrafımı çekmeyi öğrendim. En güzeli de çok güzel Türk gençlerini tanıdım burada. Hepsini sevdim. Hepsiyle arkadaş oldum. Yaş, meslek, cinsiyet, şehir önemli olmadı aramızda. Oturup konuşmak, dertleşmek belki de tartışmak güzeldi. Yalnız gelip benliğime kattığım zenginliklerle dönüyorum ülkeme.

Bambaşka bir deneyim oldu bu gezi bana. Artık o buraya gelirken ki Z.S. değilim ve olmayacağım. Kararlar aldım. Rhein’in kenarına oturdum kaç gece düşündüm. Sabahları koştum. Hep düşündüm. Kendimi, arkamda bıraktıklarımı, yeni başlayacak olan hayatımı, arkadaşlarımı, en yakınım dediğim kişileri ve diğerlerini.

Kendimi eleştirdim. Dilimi geliştirdim. Övgüler aldım. Beğenildim. Hoş bir gezi oldu. Soranlara “Yalnızım.” dedim. Yalnız geziyorum ben. Bir sırt çantamla. Bugün Mainz Stadtpark’a gittim. İlk günlerde gittiğim o güzel yere son günde gitmek istedim. Vedalaştım kendimce. Gül bahçesine oturdum ve sandviçimi yedim. Çalışanları izledim. Koşanları, spor yapanları, piknik yapanları ve sadece çimenlere yatanları. Hayat tek başına kendini dinleyebildiğinde daha da güzel.

Yarın ben dönüyorum, Çikom Slovenya’ya yola çıkıyor. Buraya gelmeden önce aramıştım onu. Sesini duymuştum.

Gezimin son gününde teşekkür etmek istediklerim var:

Öncelikle bana burada her konuda yardım eden Özge’ye,
Odasını bana kiralayan Deniz’e,
Geç tanışıp iyi anlaştığım Berker’e,
Almanya’ya geldiğim günden beri mail, Facebook ve Skype ile yanımda olup her anımı soran, benimle sabahlara kadar konuşan Gülperi’ye, Bengisu’ya ve Oktay’a,
Bana desteğini ve sevgisini gösteren Teyzeme,
İlk günden beri yanımda olup bana maddi manevi desteğini hiç esirgemeyen, son günlere doğru beni görünce ağlamaya başlayan Biricik Anneme,
Aileme,

Çok teşekkür ederim.

xoxo


 Çektiğim bir kaç fotoğrafla (Yer: Mainz, Stadtpark) bu partı bitiyorum: 


                                

                                                       
  
NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

22 Mayıs 2013

Kaybettik…


Merak eden bir kesim var mı bilmiyorum ama bunu yazıp paylaşmak ve sizin de bilmeniz en doğal hakkınız diye düşündüm. Her yazdığım yazımın devamı oluyor, olaylar bitmiyor ve tabi hayat son hız akmaya devam ediyor. Kendime gelmem bu sefer çabuk oldu. Çabuk oldu diyorum ama kaç gün sonra bu yazıyı yazabiliyorum, orası ayrı konu.

ROZA düşük yaptı! Daha doğrusu düşük yapmış! Yazlıktan bütün hafta haber alamayınca aslında anlamıştım bir şeylerin ters gittiğini. Cuma olsun dedim, hemen gideceğim ve cuma oldu gittim. Ne ROZA vardı ortada ne yavrular nede yavrularını doğurmak için hazırladığı yerde hareketlilik. Gece kimseyi de bulamayınca sabah ararım dedim ve sabah olunca ROZA bahçedeki yuvasında yatıyordu. Karnı küçülmüştü ve bana bakıyordu. Direk başını bacağıma yasladı ve beni sev bakışı attı. Onu sevdikçe beni özlediğini fark ettim. Bana ihtiyaç duyduğunu ve benim onu sevmemle rahatladığını. Yavaş yavaş gözlerini kapattı ve uyudu. Bende o uyuyunca kıpırdamadım. Belki de kaç gündür huzursuzdu, uyumuyordu, o birkaç dakika en huzurlu anıydı. Hiç ses etmedim, bölmedim ve o uyurken onu okşamaya devam ettim. Başını, göğsünü, sırtını, belini sevdim sevdim sevdim… Uyandığında ilk beni gördü. Yanındaydım ve yeniden uyudu. O gün bahçede ben iş yaparken hep bana baktı. Arada yanıma geldi ama daha çok gölgedeki yatağına uzanıp hep beni izledi. Çamların arkasına geçip görünmediğimde direk yanıma geldi. Birinin size ihtiyacı olduğunu anlarsınız, ROZA’nın da bana ihtiyacı vardı. O gün onu taradım ama yıkamadım. Pasaklı kızım benim suyu sevmez çünkü. Taratır kendini sonra çimenlere yatar yatar debelenir ve üzerine yapışan otları ayıklatmak için gene gelir önüme. Gene aynı şeyleri yapınca onun kendine geldiğini fark ettim. Ertesi günde ara ara gitti geldi kendini sevdirdi sonra yeniden gitti ve geri geldi. Geceleri bizimle kaldı.

Üzüldüm. Yavruların doğmayışına değil, ROZAmın haline. En büyük dileğim doğum sırasında ROZA’ya bir şey olmamasıydı. Ve olmadı. Napalım?! Ben ROZA’yı kısırlaştırmak istiyorum ama çevrem daha bu fikrimi bilmiyor. Belki bir doğum daha şans verebilirler ama ben onun bu şekilde yaşamasını istemiyorum. Onun dişi haline acıyorum desem tam karşılığı olabilir.

Şimdi İzmirdeyim ve haftasonu ne yaparım bilmiyorum. Gider miyim kalır mıyım? Finallerime iki hafta kala o kadar yoğun derslere odaklandım ki akşam yemeğini yemiyor paso notlarımı temize çekiyorum. Dönem biter bitmez stajıma da başlıcam. Bütün bu yoğunluktan kaçma yolum ise bol bol spor yapmak, aklımı bu şekilde boşaltmak. Terledikçe stresini atan, rahatlayan belki de mutlu olan biriyim ben.

Sonuçta hala hayattayız ve hayat devam ediyor.
Sevdiğini göstermek sadece dokunarak hissedilebilirken, yanında olmak konuşmadan aynı yola çıkmaktır bence.

8 Eylül 2012

Hangisi Ben …2


* Sevdiğim kişilere sürpriz parti ya da organizasyon hazırlamaktan hoşlanırım.
* Sevdiğim kişileri evime davet edeceksem bizzat yemeği kendim yaparım. Buradan ne kadar sevildiğinizi anlayabilirsiniz ;)
* Tam bir bitter çikolata bağımlısıyım. %54 bile bana mısın demiyor =)
* Final haftalarında bir anda herkesle ilişkimi kesebiliyorum. Anca bu şekilde konsantre olabiliyorum çünkü.
* Blog yazılarımı genelde gece yazıyorum. Hem evin sessizliği hem de sokağın sessizliğiyle beraber ilham perilerimi toplayabiliyorum.
* Bir önceki maddede belirtiğim gibi geceleri ders çalışırsam ki bu özellikle fizik matematik gibi dersler olursa daha iyi anlıyorum.
* Ders çalışırken ilk başta sandalyeyi en tepeye ayarlarım. Yavaş yavaş konsantre oldukça onun boyu aşağıya iner #)
* Ağırlık kaldırmalı, vücudumun kaslarını belirgin bir şekilde çalıştıran sporları seviyorum.
* Avcılığı spor olarak görmüyorum.
* Eski kıyafetleri giymeyi seviyorum.
* Ruh halime göre giyiniyor ve makyaj yapıyorum. Tabi böyle giyinmek belli bir tarzımın olmadığı anlamına gelmiyor ;)
* Saf salak yerine konmaktan ve karşımdakine zorla açıklama yapmak zorunda kalmaktan nefret ederim.
* Bir gün bir tane papağan besleyeceğim ve bu son beslediğim hayvanım olacak.
* Kırmızı ve mor renkte olan her şeyi alabilirim. Hiç fark etmez =)
* Mutfak araç - gereçlerinin arasında kendimi kaybedebilirim. Özelliklede kek kalıpları favorimdir ;)
* Her türlü deodorant ve parfümü alırım. Ruhsal durumuma göre bunları kullanırım.
* Bavul hazırlamam. Bir sırt çantası bana yeterde artar bile.
* Erkeklere gelirsek; kibar, yüzmeyi iyi bilen, spor yapan, gülünce tipi kaymayan, kaslı, benden uzun, esprili, giyinmeyi bilen, araba/motosiklet kullanabilen, elleri bakımlı olanlarını çekici buluyorum ;)

5 Eylül 2012

Tatil Güncesi …5

Yavaş yavaş tatil sezonunu kapatmaya başlıyorum ha =/  Bu yaz aralıksız 2 ay boyunca yazlıkta kalarak rekorumu kırmış her şeyden uzaklaşmıştım. Bu benim stajdan sonra yapabildiğim son dolu dolu tatilimdi. Seneye sanayi stajımla nerdeee bu seneki rahat tatilim =( Üzülüyorum… Kâh yalnız kaldım orda kâh annemler geldi hep beraber kaldık. Yeni insanlarla tanıştım. Bol bol güldüm, kahkahalar attım.

Şu an yazlıkta verandamızda oturuyorum. Gecenin sessizliği ve sonbaharı hissettiren serin havaya inat buradayım. Burada bütün gün, hafta ve aylarca kalabilirim. Herkesten ve her şeyden kaçabilirim. Kimse bulmaz beni. Ulaşamaz da. Aklımdan tek geçen şey bunların yanında bu serin ve soğuk havayı içime çekmek. Üşüyorum, üzerimde kışın geldiğim zaman bıraktığım ceketim var ama gene de seviyorum bu havayı. Buradaki huzuru seviyorum. Gecenin sessizliğini evlerimizde yaşayan baykuşların sesinin bozmasını seviyorum. En ufak bir konuşma bile beni rahatsız etmiyor. Duyulmayan insan seslerinin arasında doğanın sesi, ateş böceklerinin ışığı, bahçemdeki yavru kedinin çimenlerde oynamasını izliyorum. Arka bahçemizde ise tilki ve kirpi var. Dolunayla onları da görüyorum. Belki bahçemizin ışıkları yansa kaçacaklar ama bunu istemiyorum. Sessizce onları bu şekilde izlemek bana daha çok huzur veriyor. Doğayla iç içe olmaktan korkmuyorum.

Seviyorum burayı hem de çok seviyorum.

Bu nedenle buradan ayrılırken üzüldüm hatta kimse görmedi ama ağladım ufak ufak.

Üzerimdeki hüznü anlamazlar, buraya nasıl bağlandığımı, her sabah uyanıp, perdelerimi sonuna kadar açıp, içime çektiğim denizin kokusunu ve ilk onu görüp şükrettiğimi de bilemezler. Aşağıda kahvemi yapıp sonra balkonuma oturup çimenleri ve bahçeyi izleme zevkimi anlayamazlar. Sabah erken saatlerde kalkıp keklikleri dinleme, kerkenezleri görme, serçe ve kumrular için bahçeye yem bırakmanın insandaki rahatlatıcı hissini hissedemezler.

Bizim burada yelkenliler ve gemiler geçer her sabah ve akşam. Onları izlerim. Gece ışıklarından anlar, gündüzleri odamdan bakmam yeterli olur. Sayarım tek tek bir iki üç…

Tek bir sırt çantasıyla yolculuk eder buraya da o çantamla gelirim. Fazla eşyaya gerek yoktur burada. Her sabah izlediğim denizime giderim, yüzerim yüzerim de gene de sıkılmam buradan. Takvimlerime bakar dolunayı belirlerim. Sonra kumsala gider yakamozda denize girerim. Soğukluğuna aldırmam bir sonraki tutulmada yeniden girerim. Denizden çıkar bu seferde kumsaldan izlerim denize vuruşunu. Uzakta balığa çıkan balıkçıların ışıklarını seçerim. Aklım dağınık olduğunda denizde sırt üstü yatar ve denizi dinlerim. Enerjimi ondan alırım çünkü ben suya güvenirim. Güvendikçe batmayacağımı bilirim.

Seviyorum burayı hem de çok seviyorum.

Tatil bitiyor biliyorum. Haftaya kayıtlar sonrada ders başı. Yavaş yavaş buradaki herkes ayrıldıkça site daha da sessizleşti. Komşularım, arkadaşlarım derken en çok burada bulduğum doğal ortamı özlücem herhalde. Kimse anlamaz beni ve buranın bendeki yerini.

25 Mart 2012

25 Mart …2

Hey Millet!
Bugün Benim Doğum Günüm =)
Aslında uzun zamandır Blog’umu takip edenler biliyor olsa da bilmeyenler için söylüyorum.
Ben her yıl Blog’um da doğum günüm için yazı yazarım =)

Dün ilk arayan ve kutlayan anneannem oldu. Her sene 23’ünde sanıp arar aslında ve bende düzeltirim. Bu sefer aradığında direk “Tutturdum dimi?” diye sordu. Kıyamam ya. Bunun üzerine bende “Tutturdun anneanne dedim.” =) Telefonuna kaydetmiş unutmayayım diye ;)

Sonra teyzem aradı =) Hatta hem dün hem de bugün aradı.
Aslında anneannem ile teyzemin aklını annem karıştırmış =)
Aman olsun sonunda amaç, bir olmak değil mi?!
Bir bahaneyle
Bir şekilde kutlayıp
Bir günlükte olsa dertleri, sorunları unutmak değil mi?!
Bir gün önce bir gün sonra hiç fark etmez ;)

Evimde yalnız bir halde dolabımda mumları konulmamış ve ellerimle hazırlanmış bir pasta duruyor. Fonda bugüne özel en sevdiğim şarkılar, omuzumda ise Naz var.

Hafta sonunu yalnız bir şekilde geçiriyorum hem de doğum günüm olmasına rağmen. Annemler yazlığa gitti ve bende evde kaldım. Neden gitmedim, keşke gitseydim falan filanlara girmedim. Aman boş verdim. Bütün bunların yerine dün kızları çağırdım. Oturduk film izledik ve bol bol yemek yedik =)) Sözde diyet yapıyorum ama bir günlük bozdum diyetimi #)

Kızları akşam olup uğurladıktan sonra bir güzel karakola gittim. Bunun için sarhoş ya da kafamın güzel olmasını neden olarak gösteremeyeceğim. Kızım neden karakola gittin diye soruyorsanız hemen cevaplıyorum. Şimdi bizim evin karşısındaki otobüs durağının orada yeni açılan 3 tane restaurant var. Hatta İzmir’de en çok bilinen ve müşterisi bol olan restaurant bunlar. Ama akşam olup da müşteri sayısı arttıkça bütün arabayla gelenler OTOBÜS DURAĞININ ÖNÜNE park ediyor! Resmen otobüsten inenler iki araba arasında kalıyor. Otobüsler durağı göremiyor. İnsanlar otobüsleri görebilmek ve binebilmek için ise yola çıkıyorlar. Bu ne böyle?! Resmen ölümle yaşam arasında yaşıyoruz. Bunun üzerine bende direk karakola gittim ve şikâyetimi resmi olarak bildirdim. Ve bu şekilde karakola bizzat gitmiş ve içeriyi de görmüş oldum. Hayatın iyi yönünden bakmak böyle bir şey olsa gerek =) Özet olarak polisler hemen ilgilendiler sağolsun. Bende görevimi yerine getirmiş bir vatandaş olarak eve geldim.

Bundan sonra buradan da ilan ediyorum:
O restaurantların önündeki araba park etme durumu devam ettikçe bende şikayetlerime devam edeceğim!!!

Eve geldiğimde günün yorgunluğu ile koltukta film izlerken sızmışım. Gözümü açtığımda evin elektrikleri kesikti. Ki benim gibi karanlıktan korkan biri için gerçekten çok korkutucuydu. Gözünüzü açtığınızı fark edemiyorsunuz böyle saçma bir his işte #)

Sabah olduğunda tabi evi yeniden temizleyip topladım. Sonra da teknik çizim ödevimin başına oturdum derken akşama olduğunu fark ettim. Hemen geleneksel doğum günü yazımı yazdım =)

Bu arada siz sakın benim gibi unutmayın ama saatlerimizi bir saat ileri alıyoruz =) Ben dünün yorgunluğu ile unutmuş ve bütün gün izleyeceğim dizi, yarış ve maç tekrarlarını kaçırdım.

Kaybettiklerimle, sevdiklerimle, dostlarımla, arkadaşlarımla ve takipçilerimle beraber kutluyorum doğum günümü ;)

İyi ki varsınız ve iyi ki benimlesiniz. Teşekkürler…

10 Mart 2012

Hayat Arkadaşım


Arada yazılarıma konu olur ve adı geçer onun.
Kimse bilmez aslında kimdir O.
İşte şimdi size 11 senelik hayat arkadaşımı anlatacağım.

İlk tanıştığımız günü hatırlıyorum. Elimi uzatmıştım. Korkmuş bir çocuk ve yalnız bir kızın eliydi o. Elimi tutuşuyla yıllarca sürecek olan beraberliğimiz başlamıştı. Birbirimizi hemen sevmiştik. Eve geldiğimizde ne o evime yabancılık çekmişti ne de ben ona. Sanki yıllardır beraberdir ya da kısa bir tatile çıkmış ve döndüğümüzde hiç araya zaman girmemiş gibiydi. Ben ona bir şeyler söylerdim o dinlerdi. Konuşurdum onunla. Bazen gecelerce, bazen bütün gün. Ama o hiçbir zaman konuşmayı öğrenemedi. Bende o konuşmuyor diye onu dışlamadım. Her zaman sevdim hem de karşılıksız olarak bir şey beklemeden. Karşılıksız sadece sevgiyle birine bağlanırsanız bir zaman sonra karşılık görüyorsunuz. İlk günden başlayan birbirimize güvenimiz yıllarca sürdü.

Bir gün onunla konuşurken uyuya kalmışım. Oda yanıma girmiş ve o şekilde uyumuşuz. Sonraları fark ettim ki ben ne zaman uyusam hep koluma ya da boynuma sokuluyor.

Bunun yanında çok gururluydu. Kendine çok dokundurmazdı. İzin verirse severdiniz. Hiç ısırmadı. Ne beni ne de başkasını. Çok güzel uçardı. Evin bir ucundan bir ucuna tur atardı da nefes nefese kalmazdı. Yemini değiştirmeyi unuttuğumuzda sabah sabah deli gibi bağırırdı. Evde annem, babama seslendiğinde ve babam duymadığında öterdi. Sanki “Bak sana sesleniyor!” der gibi. Bunu bir tek annem için yapardı.

İkimizin de hayatındaki dönüm noktası o gündü. Gene böyle yemini değiştiriyorken kafesinin kapağını açmış ama tam kapatmamıştım. O sırada benim peşimden uçmuş ve mutfaktaki açık pencereden hızını alamadan çıkmıştı. Annem, babam ve ben şoktayken hatta gitti gitti derken o hepimizi şaşırtmış birkaç dakika havada kanat çırpmış sonra direk eve girerek omuzumda soluklanmıştı. O günden sonra kafesinden eskisi gibi çıkmaz olmuştu. Ben elimle çıkarırsam çıkar fakat hemen kafesine geri dönerdi. Belki de o gün çok korkmuş ve güvendiği bizlere sığınmayı tercih etmişti. En sevdiği eğlencesi ise büyük camdan nazar boncuğuyla oynamak ve çeşmeden akan suda yıkanmaktı. Yıkandıktan sonra da gelir omuzumda fazla suyunu kuruturdu.

Hiç kızmadın ona.
Hiç bağırmadım.

Zamanla kanadında düşüklük görünmeye başladı. Veteriner bir şeyinin olmadığını söylemişti fakat benim içim rahat değildi. Zamanla bu nedenden dolayı uçamaz olmuştu. Bu şekilde birkaç yıl daha geçti. O sıralarda abim eve bir tane daha kuş aldı. Fakat onun yeri her zaman bende ayrıydı hem de apayrı. Bir gün göğüs kafesinin şiştiğini fark ettim ve ardından da yemek yemekten kesildiğini. Eskisi gibi ötmüyor ve tüyleri durduk yere dökülüyordu. Veterinere götürdüğümde aslında sona geldiğimizi fark etmiş ve ilk söylediğim cümle “Ölecek mi?” olmuştu. Bir gece klinikte gözetim altında kaldıktan sonra ertesi gün eve getirdim. Ateşi git gide artıyordu. Ben ise çaresiz düşürmek için elimden geleni yapıyordum. Sabaha doğru artık düşmüştü. Bunun üzerine bende birkaç saat yatmak için odama gitmiştim. 1 saat sonra kalktım. Amacım ona bakmak ve ateşinin düşmüş olduğundan emin olmaktı. Kafesinin yanına gittiğimde onun bana son kez baktığını ve ardından gözlerini son kez kapadığını hatırlıyorum. Yıkılmıştım hatta orada çökmüş ve öylece kalmıştım. Ağzımdan çıkan cümle “Can öldü!” oldu. Art arda söyledim bu cümleyi. Kabul etmek istemedim.

Neden uyudum ki?
Neden başında bir saat daha beklemedim?
Neden daha önce ondaki bu değişimi anlamadım?
Neden daha erken veterinere götürmedim diye günlerce kendime sordum.

Kendime geldiğimde onu evimin bahçesine gömdüm. Öylece oturdum ağacın altında. Birini kaybetmenin çok zor olduğunu bir kez daha fark ettim.

Kendime bir süre gelemedim. Hayattan koptum ama çaktırmadım. Ona ait her şeyi bir kutuya koydum ve kaldırdım.

11 yılımı beraber geçirdiğim Can’ım artık yoktu. Çocukluğum, gençliğim ve bütün anılarım bir anda onunla beraber yok olmuştu.

2 sene oluyor onu kaybedeli…

Bütün bu iç karmaşamın arasında bir gün geldi ve şunu fark ettim. Can’ın yanına abimin getirdiği daha 15 günlük olan Naz aynı Can gibi ötüyordu. Bir arada kaldıkları 1 aylık sürede o kadarını öğrenebilmişti. Can’dan geriye kalan o nazar boncuğunu oda seviyordu. O an Can’ı kaybetmediğimi anladım.

Ne zaman Can’ın resimlerini görsem ya da onun nazar boncuğunu hemen burnumun ucu sızlıyor.
Gözlerim doluyor
ve
sessizce ağlıyorum aynı bu gece bu yazıyı yazarken ağladığım gibi...

14 Ocak 2012

Yazı Yazmak...

Yazı yazmak…
Ouvv...
Yazı yazmak benim için,
Tutku.
Bağımlılık.
Kafamı boşaltma hobim.
Belki de alışkanlığım.
Yazdıkça gelişmeye başladığım bir alan.

Yazarken mutlu da oluyorum mutsuzda.
Yazarken düşünüyorum.
Kendimi yazarak ifade ediyorum.
En samimi, en doğal halimle geçiyorum klavyemin başına.
Hiçbir zaman şimdi ne yazmalıyım diye düşünmedim.
Ne yazmalıyım, konum ne olmalı acaba?
Başlık atmadım aslında hiçbir yazıma.
Direk girdim konuya ve kurdum cümlelerimi.
Sonrasında başlıklar yazdım her birine.
Başlıklar için bile uzun uzun düşündüm.

Eskiden çok hızlı konuşup cümlelerimi saniyelere sığdırırken şimdi cümlelerimi parmaklarımın hızına yetiştirmeye çalışıyorum. Yalnızken yazıyorum, otobüs beklerken yazıyorum. Bazen de dersi bırakıp hayallere daldığım zaman kendimi yazı yazarken buluyorum.

Benim temam bu işte.
Yani ben!
Her şeyiyle en samimi halimle ben!

Eskiden Blogumu sırf yazı yazmak için açmıştım. Zamanla fark ettim ki yazdıklarım gelişmeye, yaşadığım olaylar ise beni yönlendirmeye başlamış. Bunu fark ettikten sonra sizlerin de aynı düşüncelere sahip olduğunuzu öğrenmeye başladım. Sahte biri değilim ya da yazdıklarımın hiç biri sahte değil. Birebir olaylar, birebir kişiler ve birebir cümlelerle anlattım size. Samimiyetin altını doldurdum. Ben içten oldukça sevdiniz ve okudunuz. Benim en büyük tutkumu artık biliyorsunuz hatta şimdi hep beraber paylaşıyoruz.

Günün sözüyle hatta benim sözümle yazımı bitiriyorum:

“Mutlu olmak, hayatta karşılaştığınız her olayın sonunda olaylara bakış açınızla gerçekleşen bir şeydir.” 

23 Haziran 2011

Mimlenmişim ...7



Şu sıcak İzmir günlerinde Mim cevaplamak kadar güzel bir şey yok =)
Bütün biriktirdiklerimi sunuyorum…

Mimimizin konusu harfler ve sizin aklınıza ilk getirdiği kelimeler. Bide bu kelimelerin sizde çağrıştırdıklarını ya da ne anlama geldiğini de birkaç cümle ile yazarsak süper olurmuş =)

Peki, o zaman hadi başlayalım…

A: Aşk. Bizi biz yapan duyguların başında geliyor. Ne onsuz oluyor ne de onunla.

B: Barış. Yurtta sulh cihanda sulh. Benim için ne anlama geldiğini bu sözle çok iyi açıkladığımı düşünüyorum.

C, Ç: Can. Benim 11 senelik hayat arkadaşımın adı. Onu kaybettikten sonra geçen gün kendimi onun adını fısıldarken buldum. Onu hala çok seviyorum ve bu hiç değişmeyecek bunu bir kez daha anladım.

D: Deniz. İzmir’in kızı deniz, denizi kız, sokakları hem kız hem deniz kokar. Başka söze gerek yok ;)

E: Evlilik. Çok alakasız bir kelime aslında =) Ouvv düşündüm de şuan için bana çook uzak bir kelime. =)

F: Final. Sınavlar anlamında da hedeflerimin son noktası olarak da kullanırım. Sonunda bir yere varacağız ama burası nasıl bi yer olacak orası belirsiz işte.

G, Ğ: Güney Kore. Dizileri, filmleri, müzikleri ve herşeyiyle Güney Kore. Daha önceki yazılarımda bahsettiğim gibi gideceğim ve göreceğim bir yer orası.                                                                       

H: Hayat. Hayat Seni Seviyorum ;)                                          

I, İ,J: İzmir. Az ve öz. Her zaman her yerde İzmir’imi överim hiç çekinmem =)                   

K: Kardeş. Herkesin hayatında olması gereken kişi olarak düşünüyorum. Nasıl oluyor bilmiyorum ama insanın içindeki benciliği yok edebiliyor ya da paylaşmayı öğretebiliyor. Bu gibi birçok sebeplerden dolayı kendimi şanslı görüyorum.   

L: Lolita. Neden aklıma bu geldi şimdi bilmiyorum ama bizden geçti artık dostum =)

M: Masallar. Çocukluğumdan beri en sevdiğim tür masallar olmuştur. Tekrar tekrar okumak ve sonra onları ezberlemek en sevdiğim şeydi. Bu şekilde çocuk yaşta erken okumayı sökmüştüm. Bu yaşıma geldim ve geçenlerde MOMO kitabını aldım. Bende anıları olan ve çocukken arayıp da bulamadığım kitabı kaç sene sonra bulmak ve almak işte buna paha biçilemez =)

N: Niye? En sevmediğim soru tipi. Hiç sevmiyorum hatta nefret ediyorum. Birinin benim yanıma gelip niye diye sorması kadar sinir olduğum başka bir şey yok. Bir kere bu sorunun cevabı yok. Örnek veriyorum. Anneniz yanınıza geliyor ve yemek yer misin diye soruyor. Siz hayır diyorsunuz ve ardından gelen o soru: Niye? Şimdi ne diyeceksin bu soruya… Çünkü canım istemiyor. Ardından gelen ikinci soru canın niye istemiyor?.. Bu iş böyle uzar arkadaş. Bunun yerine Neden sorusunu kullanalım hatta kullandıralım =)

O, Ö: Ölüm. Aslında bunu düşünmeden yaşıyoruz buna bende dâhilim. Benim için bu kelime eşittir tüylerimin diken diken olması. Böyle bir etki yarattı yıllar içinde bende.

P: Para. =) olmazsa olmaz işte. Neden okuyoruz ya da çalışıyoruz? Temelde daha çok paramız olsun değil mi amaç =)

R: Riyakar. Ouvv aslında çok ağır bir kelime. Kimse kimseye dememeli ama işte etrafımızda böyle insanlar var. Yok diyenin ya etrafı yalancı ya da o kişimiz çok saf fark etmiyor. Büyük bir kazık yedikten sonra görürüm onun son halini.

S, Ş: Sevgi. Aşk biter sevgi kalır. Sevginin daha sonrasında saygıyı doğuracağına inananlardanım.

T: Tekstil. Benim ilerideki mesleğim =) 4 seneyi sağ salim atlatırsam Tekstil Mühendisi olacağım. Hadi hayırlısı. Aklıma bu kelimeden başka bir kelime gelse şaşardım =)

U, Ü: Uyum. Bir insanın hayatında bulunması en zor olan şey. Bulduğunuzu sanıp daha sonrasında yanıldığınızı anlamanız o kadar uzun sürmüyor. Nasıl oluyor bilmiyorum ama içimizdeki o arama isteği de hiç azalmıyor. İşte en güzel yanı da bu.

V: Vicdan. Hayatımın her anında bir şekilde ortaya çıkan duygu =) sınav zamanı, gece insanı uyutmayan o lanet şey olarak da tanımlayabilirim #) 

Y: Yaşlılık. Saatler günler geçtikçe yaşlandığımı hissediyorum. Şimdi diyeceksiniz ‘daha yaşın kaç yaşlanıyorsun diye söyleniyorsun’ ama daha dün 17lik hallerimi bilirdim şimdi 20li hallerime geçiş yaptım. Söylerken bile ağzıma çok dolu geliyor =) benimki böyle bir yaşlanma.

Z:  Zaman. O kadar önemli ki önemini anca işleri biriktirdiğimizde anlıyoruz. Masal kahramanım MOMO’nun bana öğrettiği en önemli şeylerden biri:  Zaman Hırsızlarınıza zamanınızı vermeyin =)

Klasik Mim bitirişim,
İsteyen mim sorularını alıp yazabilir.
Bana bildirir.
Bende okurum, yorum atarım, mutlu olurum =))

18 Haziran 2011

Hayat, Seni Seviyorum

Sevincinizin yarım kaldığı anlar vardır ve sonra bir şey olur ve yeniden hayata tutunabilirsiniz.
Bu bazen bir söz, bir kişi ya da bir müziğin ritmidir.
Anlamasanız da sevinirsiniz içiniz bir anda mutlulukla dolar.
Anlam veremezsiniz, anlamda vermek istemezsiniz.
Bu haliniz hoşunuza gitmiştir bir kere ve terk etmesin istersiniz.
Suyuna gider ve akışında yaşamak istersiniz.
Hayatınızdaki bütün olumsuzlukların o anda yok olması aklınızdan birkaç dakikalık bile olsa çıkması güzeldir.
Bunu kim ya da ne yaptıysa ona teşekkürü borç biliriz ama etmeyiz. Belki içimizden ama bunu dışarı vurmayız.


Şu sıralar yaşadığım ilişkilerin ve durmadan değişen hayatımın sonunda beni her şeyden kurtaracak bir şeye ihtiyacım vardı ve buldum. O kadar şanslıyım ki hepsini bir arada yakalım ve şimdi buradan kocaman bir teşekkür yolluyorum onlara. Büyük bir hediye paketi aslında bu.

Hayata şimdi
“Je Veux d’l'amour, d’la joie, de la bonne humeur” diyorum =)

*Hayatımdan hiç çıkarmayacağım dostlarımın olduğunun farkına bir kez daha vardım. İlk teşekkürüm onlara. 

*Demin yukarıda yazdığım söze ise ikinci teşekkürümü yolluyorum.

 


*Ve gelelim üçüncü teşekkürüme. Bu teşekkürüm ZAZ’ın Je Veux parçasına geliyor =)  nette gezerken gördüğüm bir grup kendileri.  Nasıl ve nerden ulaştım bilmiyorum ama harika caz yapıyorlar. Kendi içlerinde ve kendileri için söylüyorlar. Onların bu içten hallerine ise bayıldım. Sözlerindeki samimiyet ise asıl teşekkürü hak eden nokta.



Duyduğuma göre İstanbul’a gelecekmiş. Onların İstanbul’a geldiği zaman ben maalesef gidemeyeceğim ama gidebilseydim en ön sırada olurdum ve ellerim havada bacaklarımı sağa sola sallayıp ritimle kendimden geçerdim. 

 Konser sonrası ise kendimi İstanbul’un bende anılarımı oluşturduğu caddelere giderdim. Hala parçalar kulağımda olsun diye ise şarkıları söyleye söyleye yürürdüm =))


Kendim gidemiyor bile olsam İstanbul’da olan ve gitmek isteyenler için bilgi veriyim: 22 Ekim’de Uluslararası Akbank Caz Festivali kapsamında İstanbul’da olacaklar. Ayrıca grup Fransa'nın en çok konuşulan ve bilinen grubu.  Özellikleri sokak performanslarıyla bu işe başlamaları =) hatta durun size bide video linkini koyayım ki durmadan dinleyin bağımlısı olun =))


http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=yy3EpWYfG1s


Herkese Bol Teşekkürlü Günler Diliyorum =)
Sevin, Sevilin, Korkmayın...
Ve şimdi gidin sevdiklerinize bunu söyleyin.
Tabi ardından da kollarınız kocaman açmayı unutmayın =))