türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Eylül 2013

Almanya Güncesi ...6

20.08.2013 Tarihli yazımdır.


Bugün hava daha güzel daha sıcak. En azından yağmur görünmüyor. Almanya’daysanız havaya pek güvenmeyeceksiniz. Zaten yavaş yavaş ağustos ayını da bitirdiğimiz için kışı hissetmeye başladık. Ben mi? Ben tabi hala çiçekli şortumla yazı yaşıyorum. Altımda şortum, üstümde kot ceketim ve şalımla yollardayım.

Wiesbaden Wiesbaden…


Mainz merkezden 6A’ya bindim ve “Bu sefer Hbf’da inmicem.” dedim. Git gidebildiğin yere kadar. Bu da bi gezi mantığı sonuçta. Ben bunu dedim ve köprüyü geçtikten sonra otobüse bilet kontrolcüleri bindi! İşte o andı! Benim için kader anı. Günlerdir kullandığım bilet bakalım doğru muydu? Değilse 40€ bi yerime girecekti! Sıra bana geldi. Ben sanki yıllardır bu bileti kullanıyormuş gibi “Buyurun” dedim ve adamda “Zenginmiş bu” bakışı atıp karta tam bakmadan “Okey” dedi ve geçti gitti. Bu olayı hep duyuyordum ama yaşamak bir başkaymış yahu. O stres. O göz göze olma durumu ve tabi Almanca derdini anlatma durumunda kalma durumun.

Bilet kontrolünü başarıyla atlattıktan sonra bu şekilde gide gide hatta dün o kale gibi gördüğüm yerinde yanından geçtik. Çok bi şey değilmiş canım! Sadece bir kişinin eviymiş nolcak ki! #) Ana caddeden ara sokaklara daldıkça millet yavaş yavaş inmeye başladı. “Bende artık ineyim.” deyip yokuşta indim. Üç gidiş üç dönüş olan yolda karşıya geçmeye karar verdim ve geçtikten sonra gene ara sokaklar, çıkmaz sokaklara girdim. Sonra karnımın aç olduğunu fark edip bir markete daldım. Market “Türk Market” lere benziyordu. Sonunda Türk Market Türk Market diye konuştukları marketlerden birini bulmuştum. Ama içerdekilerde Almanca konuşuyordu. Neyse efenim alacağımı aldım ve parayı verirken market sahibi bana “Where are you from?” dedi. “Turkey” deyince de “Aa sen Türk müsün? Hiç benzemiyorsun. Nerelisin peki?” diye sordu (Siz sıkıldınız. İlk başlarda bende sıkılmıştım ama insan buralarda Türk olduğunla gurur duyuyor. Ve ben 8 gün sonra döneceğimi biliyorum ama onlar yılda en fazla bir aylığına gelebileceklerini biliyorlar.). “İzmirliyim” dedim “Ya siz?”. “Ben Süryaniyim.” dedi adam. “Türkçeyi güzel konuşuyorsunuz.” deyince “Türkiye’de de yaşadım ve ayrıca burada da Türk tanıdıklarım var.” dedi. “Güzel bir Türk bayansınız. Tanıştığıma memnun oldum.” dedi =) Bide para almayacaktı. “Olmaz.” dedim vericem adamım hehee =)) Almanya’da kiminle tanıştıysam hemen kaynaştım. Çok ilginç bir şey bu. Almanıylada, İngiliziylede Fransızıylada ve tabi Türklerle. Sanırsam samimi bir gülümsemem var ;)

Bu şekilde sokak kiliselerine, ara sokaklarına baka baka en tepeye çıkmışım. Manzara süperdi! DOM karşımda duruyordu! Aradığım yere kuşbakışı bakıyor gibiydim. Wiesbaden şimdi daha net ve belirgindi. Hangi yollardan gideceğimi, hangi binanın yakınımda olduğunu artık görüyordum. Hal böyle olunca bende kaybolmak diye bir durum olmuyor, ortadan kalkıyor.





İlk haftaki Mainz’da Rhein’i şans eseri bulmam gibi Wiesbaden’da da çarşıdan geçtim yürüye yürüye
 “Bowling green” e çıktım. Hemen karşımda Theaterkolonnade Hess. Staatstheater vardı. Ve tabi her şeyin ötesinde Casino Kurhaus en görkemli haliyle ortada duruyordu. Her yeşillikte oturup bol bol fotoğraf çeken Z.S. burda da geleneği bozmadı ve o meşhur süs çeşmeleriyle Casino’yu sizler için çekti.
Ben böyle fotoğraf çekerken yaşlı (Yaş ortalamaları 60 ve üstü) alman turist kafilesi (Üstten ikinci fotoğrafta onları görüyorsunuz.) de benim gibi bakınıyorlar ve liderlerini dinliyorlardı. Onlar içeri girince bende girdim. Bir yandan oranın tarihini anlatan lideri dinliyorum (Bilgileniyorum. Bulmuşum hazır anlatanı dinle dimi) bir yandan da içerinin fotoğraflarını çekiyorum. Sonra onlar sağa geçtiler ve oradan merdivenleri çıktılar. Alla allah noluyo ki dedim ve bende çaktırmadan onların peşinden gittim.

Ve ne çıktı dersiniz?
Adamlar tuvalete gidiyormuş! Hahaaa :D :D


Kendime hiç bu kadar gülmemiştim =)))) Neyse coolluğumuzu bozmadık ve bende girdim. İyide oldu. Saçıma başıma baktım. Zaten burada ve her girdiğim yerde ayrı bir tuvalet kültürü görüyorum. Adamlar teknolojiyi her yerde kullanıyorlar. Tuvalet deyip geçmeyin yani ;) Sonra herkes çıktı. Bende saçımı düzeltip, makyajımı tazeledim ve bende çıktım. Bi baktım kafile aşağıda karışık bir şekilde konuşuyor, gülüyor. Dikkat çekmeden çıkayım dememle bir anda ortalarına inmiş oldum. Hepsi bana baktı. Ve liderleri “Bizim guruptan mısın?” diye sordu. “Yoo!” dedim “Ben yalnız takılıyorum.”. “Biz kumar oynucaz istersen gel, seni bekledik.” dediler ve gülüştük =))
Dedeler nineler çok canlı burada çookk!
Burada da yaşlılara kendimi sevdirmiştim. Helal olsun bana ne diyim =))


Bu şekilde yürüye yürüye giderken Kurpark ve Warmer Damm’a çıktım. Şehrin ortasında gene dev ağaçlar, ördekler ve kazlar vardı.

                                    

Bi teyze kazlara yem veriyordu. Bende onun fotoğrafını çekiyordum (Soldaki fotoğrafta.) derken yanıma gelip “Sende besle.” dedi. Ve elime yem verdi. Onun yem vermesiyle de kaz yanımda bitti zaten. Şehrin ortasında hayvanlarla bu kadar iç içe olmak, onların insanlara alışması ve bütün bunlara inat her yerin tertemiz olması inanın insan ilk günler afallasa da çabuk alışıyor. Ülkemde en çok bunu yadırgıcam anladım ben. Parkta yürüyenlerde vardı, yatanlarda, boks antrenmanı yapan üç genç bile gördüm. İnsanlar çok rahat süperler süper!

DOM’un açılma saatine daha çok vardı ve bende gene sokaklara daldım. Evlerin olduğu mahalleri gezdim. Havanın güzel olmasından da yararlanıp bol bol fotoğraf çektim.







                      

Sonunda çan seslerini duydum ve meydana oradan da DOM’a geçtim. İçi dışından daha güzeldi. Her adım attığınız yerde tarihi eserler vardı. Herkesin dini kendine ama bu insanlar dinlerini çok sahipleniyor ve her kilisenin kapısındaki kişi sizi gülerek karşılıyor. Bu akşam burada festival var sanki. Gene festival çadırları kurulmuş. Yanımda arkadaşım olsa akşam gelirim ama yok işte. Olanda aramıyor. Neyse efenim olayı şu an odamda dram haline getirmicem.

Dönüş yolunda ne oldu? Karşıma kel kaslı bir adam oturdu. Üzerine salaş eşofmanları var falan. Yaa dedim ben bu adamı tanıyorum sanki. Sonra diğer sesimde diyo ki “Sanki 40 yıldır burda yaşıyorsun da tanıdın adamı. Adam işte klasik alman tipli biri.”. Yok diyor diğer sesim. Tanıyorum yahu ben bu adamı! Sonra adam inince anladım olayı. Adam boks salonlarının olduğu yerde indi ve ben kafamı çevirmemle adamın dev posterini görmüş oldum. Üç gün sonra gerçekleşecek boks gecesindeki boksörmüş adam! Ve ben iki gündür onun posterini görüyormuşum. Görsel hafıza budur arkadaş hehee =))) Şu an odamdayım ve fotoğraflarımı face’e yükledim. Maillerime cevap atmadan öncede size bu yazıyı yazdım.

Özetle Wiesbaden sıkıldıkça gidilesi bir yer.

           

                                                           

Benim gibi gezin yani turistsiniz siz. Takılın bir kafileye ve onlarla çaktırmadan gezin.
Turist Info noktalarını bulun ve hemen bir şehir haritası alın.
Zaten bedava veriyorlar ama siz gene de bunun fiyatı ne kadar diye sorun. Sonra sorun çıkmasın.
Konuşacak ortamlar yaratın
 İnsanlara sorular sorun ve etrafınızı iyi gözlemleyin.
Her anı yakalayın, soluyun ve insanları dinleyin.

xoxo

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

7 Eylül 2013

Dünya Nerde Biz Nerdeyiz?


Dünya nereye gidiyor biz nereye?
Soruyorum, sorguluyorum ve Türk insanlarının mantığını anlamıyorum.
Olayımız ne mi?
Olayımız: Bizim insanımızın hayvanlara bakış açısı!
“Olmayan Bakış Açısı.”

İstemeyenler ve isteyenler. İstemeyenlerin o tutarsız davranışları, sert tutumları, eleştirileri. Hayvanları istemeyen zihniyeti anlamıyorum zaten ve anlamayacağımda! Nasıl yaşayabiliyorlar? Sadece insanlarla konuşan, onlarla yaşayan ve bu durumdan mutlu olan bir kesim var. Çevresine duyarsızlaşmış insanlar bence bunlar. Vicdansızlık, merhametsizlik. Sadece kendi yaşam alanını düşünen hastalıklı insanlar.

Bahçemden geçmesin, oraya pislemesin, denize girmesin, koşmasın, havlamasın, gelmesin, yatmasın, yemesin… Hepsi ama hepsi onlarca halkı sebepler. Sora ne mi oluyor; bütün bu kısıtlamalara maruz kalan hayvanlar sonunda patlıyor. Sıcaktan bunalıyor, fenalaşıyor ve ölüyor. Yazın ROZA’ya yaptıkları gibi. Ve veteriner, bu yaz bir sürü hayvanın bu şekilde yazlıklarda telef olduğunu anlattı. Biraz merhamet, vicdan yahu! Sen bakmıyorsun, yemek vermiyorsun ve bahçene gelince su atıp kovuyorsun diye ve ben bunları yapmıyor, onu besliyor, bir kap su koyuyor ayrıca kafasını okşuyorum diye bana tavır alamazsın. Bunu yapamazsın! Senin hakların ve isteklerin varsa benimde haklarım var. O hayvanında var. Onun sesi çıkmıyor diye bu tarz davranmak niye? Amacın, maksadın? Herkes bir yaşayabilse her şey ne kadar kolay olur. Almanya’dayken bunu görmüştüm ben. Her gördüğüm şeyi tabi ki onaylamıyorum ama bazı şeyler var ki bizde de olmalı diyorum. Almanya’da çoğu insanın evcil hayvanı var ve bunların gene çoğunluğu da köpekler. Özellikle cins köpekler. Hayatımda ilk kez gördüğüm bir sürü köpek vardı. Onların özel dükkânları var vs. Asıl olay, adamlar her yere hayvanlarıyla girebiliyorlar. HER YERE! Metroya, trene, eczaneye, alışveriş merkezine, tarihi eserlerin olduğu yere ve daha nicesine. Bizzat gördüm. O hayvanlar ve insanlar birbirine o kadar çok alışmış ki ve kimsenin onlara ite kaka yapmadıklarını görüp yaşamışlar ki hepsinin kendilerince özgüvenleri var. Bizde ne var? Kuyruğu poposunun arasına girmiş, kafası eğik bir şekilde aşağıya inmiş, sana ezik gözlerle bakan hayvanlar. Kedisi de, köpeği de kuşu da. Parklardaki kuşları gördüm, ördekleri, kazları, pelikanları. Hiç biri insanlardan kaçmıyordu. İnsanlar onları yakalamaya çalışmıyordu. Hatta besliyordu. Besleyene kötü kötü bakan yoktu. Fotoğraflarını çektim. Bende besledim. Bizde olsa ne olur? O ördekler, kazlar ilk günden yenir! Vahşice mi geldi?! Ama gerçek bu!

Yok ya valla yok!
İnsanlar kendilerini bu dünyanın tek hâkimi sandıkları sürece kimse gram ilerleyemez.
İnsana saygısı olmayanın hayvana hiç olmaz.

Sonra o insan karısına koca, kocasına karı, çocuğuna anne ve baba oluyor! Gerçekten oluyor mu? Baba ya da anne çocuğuna sevgiyi anlatırken ne kadar samimi olduğunu düşünürüm ben, sorgularım. Bunun böylesi iş hayatında da sorunlu oluyor, hayatının geri kalanında da. Çocuğu yoldaki kediye pisi pisi demesiyle ve onu sevmesiyle kıyameti koparan anneler var. “Pistir o, pirelidir.”. Hatta abartıp tekme atanlar var ki onların kafasını koparmak istiyorum, açık ve net! Kan beynime sıçrıyor. Ne hakla ya ne hakla!!! Çocukken hepimiz kedili, hayvanlı bir arada dans eden çizgi filmler izledik halada çocuklarımıza izletiyoruz. “Ben dokunmadan seviyorum.” Diyebilene de inanmıyorum. Seviyorsan dokunacaksın. Sevdiğine nasıl sarılıyorsan ona da sarılacaksın. Kafasını okşayacaksın, hissedeceksin. İçten seveceksin. Bağ kurma ama sev.

Öldürdüğünde eline ne geçiyor ya da o hayvan öldüğünde seviniyor musun, sevinecek misin? Zaten hayatında olmayan bir canlıyı eminim hatırlamayacaksın bile. Ama o seni hatırlayacak. Ona vurduğunu, ona su attığını, onu bağladığını hep hatırlayacak. Vicdansızlık sadece kendi içindeki insanlara karşı olmaz. Her canlıya olur! Her canlıya diyorum! Orucunu tut, hacca git, alkol alma, namusunla yaşa kendince “İyi insan” ol ama sonra gel kapının önünden geçen köpeğe laf at. Laf bile atılmasına sinir oluyorum ben. “Git buradan!” “Çek git!” derken ki tepkiler, kafasına taş atmalar. Bitti işte. Bütün senin iyi insan çabaların bitti. Haaa tabi bunun kararını ben veremem Allah bilir ama bunun içinde ayetler var herkes biliyor.

İnsanlar önce kendilerine bakmalı. Sevgiyi ararken kendi içlerindeki sevgiyi önce bulmalı. Hayvanlara saygılı, çevreye saygılı bir nesil yetişmeli. Bunu kanunlarla desteklemeli, kafada bir şeyleri düzeltmeliyiz. Benim karşıma çıkıp “Hayvanla insanı bir kefeye mi koyuyorsun?” diyenler çıkıyor. Bir kefeye koymuyorum ama onlarında yaşam hakkı var, onlarında bu dünyada yeri var ve onlarda senin benim gibi somut canlılar. Sen takmıyorsun diye dünyadan yok olacak, soyut olacaklar diye bir şey yok. Bunu söylüyorum.

Lütfen biraz duyarlılık.

xoxo

6 Haziran 2013

Direniş!

 
Başlığa “Gezi Parkı Direnişi” diyecektim ama bu direniş artık her yerde devam ediyor. Sokaklar da, meydanlarda, İzmir’de, Adana’da, Ankara’da, İstanbul’da ve yurdumun dört bir tarafında. Sınırlarını aştı hatta yurtdışından bile duyuldu isteklerimiz, sesimiz.

Aslında tam merkezinde olup destek vermek gerekirdi ama gidemedik. İzmir’den katıldık. Kendi gözlerimle gördüm biber gazına maruz kalmış gençlerin kollarının ve bacaklarının kızardığını, maskelerin çokta işe yaramadığını, gözlerinin yaşlarla dolu olduğunu, tek bir limonun kaç kişi arasında paylaşıldığını ve bütün bu olayların ortasında centilmenliği ellerinden bırakmayan erkeklerin olduğunu.

Her akşamda direnişe evlerden katılıyoruz. Saat 21:00 olunca Tüm Türkiye olarak ayaklanıyor, tencerelerimizle, tavalarımızla onlar yoksa alkışlarımızla ve sesimizle, sloganlarımızla destek çıkıyoruz.

#heryertaksimheryerdirenis artık tarihe geçmiş bir söz, bir slogan!
Çapulcuda olduk Ayyaşta.
Bölücü, Ateist, Sapık, Azınlık…
Ne istersiniz başka? Ne olalım? Anket düzenleyelim mi?

En güzeli ne biliyor musunuz?! Hangi partiye oy verdiğinin, hangi takımı tuttuğunun, hangi semtte oturduğunun, hangi siyasi görüşü benimsediğin, ne giydiğin, ne yediğin, ne de yaşadığın hayat standartlarının önemi var burada. Herkes eşit, herkes aynı amaç için toplanmış.

İnsanlar sonunda isyan etti. Kimisi kısıtlanan özgürlükler için, kimisi yıllardır başımızda olan yönetimden sıkıldığı AKP için, kimisi doğa için, kimisi aşk için, kimisi RTE’nin patavatsız, politikadan anlamayan, seviyesiz, kabadayı konuşmalarına kızdığı için, sanat için, çiçekler için, böcekler için, çocuğu için, torunu için, kendi için, eşi için, sevgilisi için, hayvanı için, hayvanlar için, barış için, polisin sert ve kontrolsüz saldırgan müdahalelerine kızdığı için, her gün şehit olan askerlerimiz için, askerlerimize ve ordumuza açılan davalar için, nedeni belli olmayan ve sonucunun önceden alındığını düşündüğü davalar için, kararlar için, yıllarca sanki bu ülkeye ihanet etmiş gibi cezalar alan sanatçılarımız için, ihanet edenlerin ise hala yaşadığını gördüğü için, bıçaklanıp ölen ve hala katili bulunamayanlar için, adaletin halka gelince işlemediğini ama yönetenlere gelince birkaç saatte işlendiğini görüp çıldıranlar için, eğitim sisteminden sıkılan, parasızlıktan dolayı okuyamayanlar için, dini sömürmek için kullananlara tepkisini ortaya koymak için…

Doldukça dolduk. Enerjimiz 10 yılda öyle bir patladı ki şimdi RTE ister kulaklarını tıkayıp duymazdan gelsin ister o oy aldığım dediği %50’lik kesimi evinde tutsun. Bu insanların, bizlerin istekleri var. Doktoru, memuru, öğrencisi, sanatçısı, işsizi, emeklisi ve daha nicesinin ortak istekleri. En başta özür dileseydi belki bu kadar uçlara kadar gidilmeyecekti. Ama onun o dik kafalı, dediğim dedik şeklinde izlediği politika, Dünya’nın da bu eylem sonucunda dikkatini çekti.

İsmet İNÖNÜ bir gün M. Kemal ATATÜRK’e sorar: “Kemal, sana göre dünyanın en zor işi nedir?” ATATÜRK cevap verir: “TÜRK MİLLETİNİ ayağa kaldırmaktır. En çok bu konuda zorlandım.” der. ATATÜRK, İnönü'ye “Şimdi bana bundan daha zor bir şey var mı diye sor.” der. İnönü de sorar. Ve Atam da cevap verir: “Harekete geçince bu milleti durdurmaktır.” der.

Milletini bu kadar iyi tanıyan bir önder sevilmez de, sayılmaz da, minnet duyulmaz da napılır biri bana söylesin.

Yazımı daha yazarım da yazarım biliyorum. Cümlelerim çok ama düşüncelerimin hepsini buraya yazmam, sığdırmam çok zor.

Son olarak SOSYAL MEDYAYI SONUNA KADAR KULLANIN!
KORKMAYIN!
GÖRSEL BASIN YANDAŞ OLUP SESSİZ KALDIKÇA BURALAR BİZİM.
BU ÜLKE BİZİM!

#direngezi #direnizmir #direnankara #direnistanbul #direnkugulu #direnguvenpark #direngeziparkı #siddetidurdurun #occupygezi #direnturkiye #siddeteson #siddetehayır #bubirsivildirenis

Sizinle birkaç video linkini paylaşacağım. İzleyelim.

10 Kasım 2012

Olmasaydın Olmazdık

Bir kayıp, bir acı.
Yıllar geçse de aynı günde, aynı hisler ile birleşen bir millet, bir ülke.
Bayrakların yarıya indiği, sessizce saygıya durulduğu, zaman olarak kısa ama geçmişten bugüne o uzun dakikalar.
74 yıl geçmiş. Koskoca 74 yıl.

Bazı insanlar vardır isimleriyle yaşar. Bazı insanlar vardır yaptıklarıyla, bazıları da düşünceleriyle. Atatürk sadece bir kalıba giren biri değildi. O hem düşünce adamı, hem döneminin ilerisinde bir beyefendi, asker, başbakan, cumhurbaşkanı, Türk milletinin öncüsü her şeyin ötesinde o bizi “BİZ” yapan ve ilk adımı atan önderdi.

Bugünlerde bir beden, bir vücut gibi göstermeye çalışanlara inat o düşüncelerin adamıydı ve halada öyle. Atatürk’ü sevmiyorum, büstlerini kaldırın, heykellerini yok edin, kitaplarını kütüphanelerden kaldırın, derslerde fazla bilgi olmasın diye yapılan bütün bu terbiyesizliklere inat birleşen bir milletiz biz. Bütün bunları yapan insanlara terbiyesiz, hain, yalaka, saygısız diyorum. Sen ki bunları söylemeye cesaret edebiliyorsun ama nasıl söyleyebildiğini düşünüyor musun?

Bu ülkede özgür doğduysan,
Bunu söylediğin zaman kellen uçmuyorsa,
Evinde mandası olduğun ülkenin bayrağını asmak zorunda kalmıyorsan,
Kendi bayramlarını kutlayabiliyor, başkasını bayramlarını kutlamak zorunda kalmıyorsan,
Dilini konuşabilip, kendi alfabeni kullanıyor ve çocuklarına istediğin isimleri verebiliyorken hala bu cümleleri bu tarz kendinden emin yüzsüzce konuşabilir miydi bu insanlar çok merak ediyorum.

Acımızı her sene tazelemeyelim deyip bu anma gününü kaldırmak isteyen zihniyete sesleniyorum:
Atatürk’ü anmayacağız da kimi anacağız?!

Her şeyimiz gittikten sonra elimizde ne kalacak ki?! Kadını zaten kadın yerine koymayan bu ülkedeki adamların lider diye geçtiği günlerde ben adam gibi adam olan Atatürkümü bırakında istediğim gibi anayım. Bugün TVler de eğlence programlarını görmek istemiyorum. Seda Sayan’ın çıkıp göbek atarak programını açmasını sonra çok üzgünüm aslında değip ağlamasını, magazin programlarındaki kahkahayı, göbek şovlarını görmek istemiyorum. Ekranların sağ üst köşesine bir bayrak ve Atatürk resmi konulmasıyla anma olmaz!
Şov devam etmeliymiş falan filan. Konser değil bu! Bu ölen bir liderin, bütün bu milleti bir araya getirip birleştiren kişinin ölüm günü.

Geçen derste profesör şöyle dedi: benim gençliğimde herkes sağcısı da solcusu da “Bu ülkenin geleceği ne olacak?” diye sorar ve tartışırdı. Yöntemleri farklıydı ama amaçları birdi. Ama şimdi herkes “Benim geleceğim ne olacak?” diye soruyor.

Hocama sonsuz katılıyorum. Ekranlardaki para hırsı bir günlük bile olsa yok olmuyor. Herkes sabah kalkıyor sanki bugün Atatürkümün aramızdan ayrılışının sadece Türkiye’nin değil dünyanın böyle bir lideri kaybedişinin 74.yılı değilmiş gibi gününe devam ediyor.

Ey Atam! Olmasaydın Olmazdık…

27 Mayıs 2012

Eurovision Maceramız 2012


Bir Eurovision maceramızda dün gece son buldu.
Bütün emeği geçen herkese kendi adıma teşekkür ediyorum.

Böyle resmi bir giriş yaptıktan sonra asıl diyeceklerime gelebilirim =)

Bir kere Can iyiydi ve Türkiye’yi de çok güzel temsil etti. Hemen kaybedince “Can’t Bonomo” esprisini! yapmak için bekleyen insanlar artık yapabilir ama şunu da unutmayalım Can bizim ülkemizi temsil etti. Birini överken birini de yere yapıştırmak sonra da üstüne basmak çok yanlış bir hareket.



Çocuğu bu maratonda çok yıprattılar. Önce kimse onu tanımıyor dediler sonra dininden girip saçma sapan ithamlarla suçladılar. Bütün bunlara sesini çıkarmadı Can. Twitter hesabından yaptıklarını yayınladı ve yarı final öncesi bir mektup yazdı onu destekleyen Türk milletine.





Ben böyle bir destek görmedin Eurovision hayatım boyunca. İnternetteki özelliklede twitter’dan Can için neler yaptık. Övgü dolu sözler ve (#CANınsagolsunBONOMO  #Vote4Bonomo #12pointsgoestoTurkey) hastag ile TT & WT ye soktuk =) Belki ufak bir şeydi bu ama gene de evimizde oturup onu ekrandan izlerken yapabileceğimiz tek şey buydu. Manevi olarak yanında olmak istedik.

Teknolojiyi işte bundan seviyorum =))

Yarışma yaklaştıkça “Zaten biz sonuncu oluruz.” diye diye kendini bitirten bir grup var. Abi tamam anlıyorum zaten Youtube’a girip ilk beşteki ülkelerin videolarını izleyenlerin sayısına bakarsanız birinci olan kızı milyonların izlediğini görürsünüz. Birinci olamayacağımızı aslında buradan anlamıştım. Sonra Bülent Özveren’in yaptığı açıklamada, yarı finali geçen ülkelerin aldıkları puanları açıkladı ve oradan da en yüksek puanı İsveç sonra Rus nineler almış. Bunların hepsi oy sonuçları.

Asıl güzel olan yani benim bu yarışmayı her sene izlerken hissettiğim his. Orada yarışan kişi kim olursa olsun “Türkiye” adına yarışıyor. Kötü bile söylese “Allahh! Türkiye çıktı Türkiye çıktı!” diye kanalı açmıyor muyuz? Daha bize 10 kişi var deyip bazen o ülkeleri izlemiyoruz bile. Ara ara bakıp son 3 ülke kaldıysa pür dikkat kesiliyoruz. Bunların hepsini topluyor, şarkımızı dinlerken hissettiğimiz ortak hissi hissediyor ve sahnedeki temsilcimizle aynı heyecanı yaşıyorum.
Çok güzel değil mi?! Bence muhteşem!


İşte bundan izliyorum ben Eurovision’u. Yıllar geçse de her sene izlemeye devam edeceğim. Ki biz yıllarca sonuncu olmuş ülkeyiz. Kimleri yollamış, derece alamadan gelmişiz. Şebnem Paker ile 3. olup bir şeyleri kırmış sonra Sertap ile birinciliği ilk kez tatmışız. Dün 7. olduk. Farkındaysanız “Can oldu.” demiyorum. Can hepimizin sesiydi çünkü orada. Yüzündeki heyecanı ekranlardan görmedik mi?! Çocuk çok güzel çıktı ve şarkısını söyledi. Bence o bağıra bağıra şarkı söyleyen Arnavutluk’tan ve Rusların ninelerinden 10 kat 100 kat hatta 1000 kat daha iyiydi. Hele o son iki ülke oy verirken bir anda bize oy vermediler ve biz 7.liğe düştük ya işte o an yok artık dedim. Gerçekten o iki ülke arasında hakkımız yendi. Allahın en küçük ülkesi bile oy veriyor ya bu Eurovision’da işte ben ona da sinir oluyorum. Küçük oldukları için küçümsemiyorum. Bazılarının gerçekten belli yani puanını vereceği yerler.

Sonuç hakkındaki yorumuma gelirsem bence de İsveç iyiydi. Bunu kabul ediyorum. Zaten yıllar içinde izleye izleye insan bir şeyleri fark ediyor. O ışık, o kadar parça içinden sıyrılacak kişi hemen belli ediyor aslında kendini. Evet diyorsunuz ya bu ülke birinci çıkacak bu sene. Sertap birinci olduğunda da böyle olmuştu. Bir anda herkes o sene bizim birinci olacağımızı hissetmişti. Ondan sonraki seneler beklentilerimizi mi yüksek tutmaya başladık yoksa Avrupa, standartlarımı belli etmeden yükseltti bilemiyorum. Ama bundan sonra şunu anladım. Sahne “Sahne” gibi kullanılmalı! Ne kadar ışık oyunu, sisler, efektler ve slow motion kamera (sözüm sana İsveç! Gözümden kaçmadı o son sahnedeki kamera çekimi ;) ) varsa kullanmalıyız. Olay buymuş. Ayrıca söylemeden edemeyeceğim, evet İsveç’i beğendim ama şarkı size de Titanik müziğini hatırlatmıyor mu?! Kayda geçsin diye söylüyorum =)

Eurovision biter bugün herkes ülkesine döner.
Biz gene Can’ı sever ve onu desteklemeye devam ederiz.
Türkiye artık Can’ı tanıyor.
Onu seven ve konserlerine giden zaten bir kitle vardı ama şimdi bu kitle daha çok olacak.

Seneye İsveç’teyiz =))

8 Eylül 2009

Kardelenler

Turkcell'in de katkılarıyla büyüyen ve daha geniş kitlelere duyurulan bir proje "Kardelen Projesi".

Sezen Aksu'nun da yer almasıyla bence harika bile oldu.

Türkan Saylan'ın katkılarını da unutmamak gerek tabi. Öldüğü gün onun yetiştirdiği ve yetiştirmeye devam ettiği bütün öğrencileri cenaze törenine katıldı. Harikaydı bi o kadar da hüzünlü.

Kardelenlerin yaşamı kimseye benzemiyo. Bi kere yorucu, kızların değer bile görmediği bi yerde yaşıyolar. Belki de Türkiye'nin gizli yüzü onlar saklamaya çalışılan. Herkesin bir şey söylediği ama iş aktif bir şeyler yapılmaya başlandığında kaçan bir yerde yaşıyoruz biz. Bu çocukları düşünen kişi sayısı o kadar az ki. Pazar günleri National Geografic kanalında yayınlanan belgeselini hiç izlediniz mi bilmiyorum ama ben bir kez değil bir çok kez seyrettim ve şunu fark ettim hiç biri bu yaşamı seçemiyor. Kader falan da değil bu. Kendileri durumlarının sonuna kadar farkındalar aslında ve bu durumdan sıyrılmak için ise ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyolar. Çoğu ise yaşadıkları yerlerin olumsuzluğundan kaçıp, okuyup ama sonrasında yeniden orada yararlı işler yapmak istiyo. Her gün duyduğumuz 5.sayfa haberi gibi okuduğumuz töre kurbanı kızlarımızdan olmak istemiyorlar. Erken yaşta evlenip daha kendileri çocukken bu olumsuz dünyaya bir çocuk daha getirmek istemiyolar. Haklılar da! Sonuna kadar onlara destek veriyorum. Ufak bir yardım (Belki size göre) onların hayatını değiştirebilir.

Yan resimdeki kızın öyküsü o kadar etkiledi ki beni. Belgeselin en can alıcı noktası bu kızın çıktığı yer oldu benim için. O meraklı ve cin fikirli parlayan gözlere bakar mısınız?!

Onlar bizim geleceğimiz, bunu unutmamalı ve bunun için de duyarsız kalmamalıyız.



İşte size sayılarla kardelenler; (bunları artırmak ise bizim elimizde)

20. 000’den fazla öğrenciye burs verildi.

8. 666 Kardelen liseyi bitirdi. 

1902 Kardelen üniversite sınavını kazandı.

755’i üniversiteden başarıyla mezun oldu. 

Türkiye’deki okuma yazma bilmeyen her 100 kişiden 76’sı kadın.

Bu yazıyı yazarken araştırdığım ve haberlerini kullandığım;

 - http://kardelenler.turkcell.com.tr/resimler4.html
 - http://www.foxlife.com.tr/ngc/kardelenler/kardelenler_tino_soriano.html

sitelerine teşekkür ederim...

7 Eylül 2009

Anne Ben Güzel Miyim???


Çocukluğumu hatırlıyorum da (Ne günlerdi ama =)) böyle ailecek televizyonun karşısına oturur güzellik yarışmalarını izlerdik.

- Şu kız güzelmiş.
- Ne o kızın numarası not al Z.S, not al!
- Sonra benim beğendiğim kız çıkınca bi şey ısmarlarsın (ki çıkarsa da ayrı bi mutlu oluyorduk sanki jüri bizmişiz gibi).

O küçük yaşımda bütün numaraları isimleri hatırlardım, bilirdim falan. Haberlerden sonra başlardı bu yarışmalar ve gece yarısına kadarda sürerdi. Önemliydi aslında bizim aile için ama o dönemde Türkiye için de önemliydi sanki yaa. Herkes hayran hayran izlerdi. Hatta şöyle bir anım var hatırladığım; akşam olmuş babam beni çerezciye yolluyor ve ben bi koşu gidiyorum amaç yarışmayı kaçırmamak. Çerezciye bir giriyorum ki orda ki amca bile seyrediyor, bi de yorumunu belirtiyo.

Yok artık diyor, gülüyorum o zamanlar =)

Eve gelince durum çok farklı olmuyor ki bizde de yorumlar, numaralar belli oluyo ve izliyoruz. Eğer o dönemlerde bizim eve hediye verselerdi kesin zengin olurduk çünkü hep tutturuyorduk (Vayy be biz neymişiz yaa =) ).

Yıllar geçtikçe bu sevdamız sıkıcı olmaya başladı. İzlemez olduk, takip etmez olduk. İyice soğuduk anlayacağınız. En son Paris Hilton geldi (Ne kadar uzak olduğum belli oldu sanırsam =)), Hadise çıktı sahneye ama yok hiç biri ilgimi çekmedi ve ben şunu fark ettim Türk halkı olarak da bu işin peşini bırakmış bulunuyoruz. En son kim seçildi bunu bilenimiz bile çok az. Neyse yaa =))

Aklıma takılmıştı, bunu da size sunayım dedim ;))