Rozamı, kızımı, birtanemi,
Boncuk gözlümü, Delibaşımı, Serserimi, Asimi yani her şeyimi kaybettim.
Dün gece (06.11.2013. Saat: 21:00) kollarımda öldü kızım benim.
Neden yazı yazmıyordum çünkü bir aydır ona bakıyordum.
Annemin sağ elinden ameliyat olması ve Roza’nın da keneden zehirlenmesiyle Ekim
ayı benim için çok yoğun geçti. Evi temizle, yemek yap, Roza’yı veterinere
götür, serumlar, iğneler, testler, ilaçlar derken sabahları ve akşamları Roza’yı
dışarı çıkar derken günlerim çabucak geçiyordu. İlk zamanlar kabul ediyorum çok
yoruluyordum. Herkes bana “Sevap işliyorsun.” derken ben “O iyi olsun da ben
başka bir şey istemem.” diyordum. İyi olsun kızım, kalksın kızım, yeniden
kumsalda koşabilsin, yeniden kuyruğunu sallasın, pati versin, çaksın, diğer patisiyle
çaksın, ben markete gittiğimde evin önünde yatıp beklesin ve yokuşun altında
beni görünce koşa koşa yanıma gelsin. Eti form yemek için bildiği her numarayı
sırayla yapsın. Hangisi tutarsa mantığıyla istesin, ben ona “Pisboğaz kızım.”
deyip seveyim, kumsala gidelim. Ben kitap okurken o şezlongumun yanına yatsın. Denize
girdiğimde beni beklesin, sabahları beraber koşalım, akşamları yürüyelim. O uyurken
ben gideyim ve o beni kokumdan bulsun. Kolumun altına kafasını soksun ve “Sev
beni.” desin. Yanıma gelsin, divana çıksın ve bütün yaz yaptığımız gibi beraber
yatalım. Kolumun altına girsin ve başını göğsüme dayasın. Ben nefes alıp
verdikçe hoşuna gitsin. Gözlerini bana dikerek uyusun. Rozam ölürken de bana
baktı. Huzuru, sevgiyi, minneti hissettim onunla. Karşılıksız sevdim onu ben,
oda beni. Çok sevdik birbirimizi hem de çok. O kadar hayvanım oldu ama Roza
farklıydı hem de çok farklıydı. Bakışarak anlaşırdık biz. Ben ders çalışırken
ayağımın altına yatar ayaklarımı onun beline sarmamdan hoşlanırdı. Suyu sevmez
ama taranmaya bayılırdı. Bütün gün bana yaslanırdı. Taşa yatmaz illa paspas,
divan, sedir üstü isterdi. Gündüzleri minderinde yatar, gece olunca yatağına
gider ve battaniyesinin altına girerdi.
5 Kasım şunları yazmışım;
“Bu sefer olmaz olmamalı. Bütün emeklere, umutlara, o azme
ihanet edilmemeli. Bu sefer benim neden olduğum bir ölüm daha yaşamak
istemiyorum. Bütün sevdiklerim tek tek beni bırakırken bu sefer olmaz Roza. Beni
bırakamazsın. Bunu yapamazsın kızım. Sendeki hayat ve yaşam enerjisi varken
seni bırakabileceğimi asla düşünme. Sen iyi ol. Yaşa kızım. Ben seni kucağımda
götürüp getirmeye razıyım. Hiç ağır gelmiyorsun bana. Sen iyi ol ki ben sana ne
istiyorsan onu yedirmeye razıyım. Sen iyi ol kızım. Güçlen ve toparlan. Bu uzun
bir tedavi ama biz bunu beraber aşacağız. Biliyorum. İnanıyorum.”
Böyle demiştim bir gün önce ve biz hastalığımızı yendik. Ama
Rozamın doğuştan kalp kapakçığında sorun varmış ve dün akşam sofra kurarken bir
anda fenalaştığını gördüm. Hemen kucaklayıp veterinere götürdüm. Oraya gittiğimizde
kalbinin artık yeteri kadar kan pompalayamadığını, akciğerlerine yeterli
oksijenin gitmediğini söylediler. Ayakları ve kulakları buz gibi olmaya başlamıştı
kızımın. O kadar düşüktü ki ölçemediler bile. Ona rağmen hala bana bakmaya
çalışıyordu her zaman yaptığı gibi. Öleceğini o an hissettim. Sonra annem ile
babam geldi. Son kez anneme de baktı ve sabaha çıkamayacağı söylendi. Kollarımda
acı çekmesini izleyemezdim. Nefes almaya çalışmasını ve alamadıkça bana yalvararak
bakan gözlerini görüyordum.
Kafasını okşuyordum.
Onu öpüyordum
Ve
İşte o an, o zor kararı
verdim: Uyutmalıydık.
Acı çekmemeliydi.
Uyumalıydı.
Son nefes son bakış.
Yanından ayrıldığımda hemen yanıma gelmek isterdi ve o son
dakikalarında yanında olmak istedim. Başını tuttum ve “Uslu kızım benim.” “Yok
bir şey tatlım.” “Her zamanki gibi iğne oluyoruz.” “İyi olacaksın Rozacım.” tekrar tekrar “Uslu
kızım benim.” “Sakin ol Rozacım.” “Ben buradayım tatlım.” dedim. Son kez bana
baktı ve ben onun patisini okşarken o halsiz haliyle sol elimin üzerine
patisini attı.
İşte o an son anımızdı.
Bende biliyordum, O da.
Vedaydı.
Son kez
patisine baktım, ona baktım ve alnından öpüp kulağına “Seni seviyorum Roza. Her
şey için teşekkür ederim.” dedim. Sonrası gözlerini kapatışım, prensesler gibi
temizlemem ve arabaya atlayıp yazlığa gitmem oldu. Bahçenin en çok sevdiği
yerine gömdük kızımı. İzmir’in en yağmurlu gününde. Gece yarısı. Çok severdi
orayı. Beraber yürür ve oradan denizi izlerdik. Şimdi orada yatıyor. Son günlerini
benimle geçirdiği için mutlu olduğunu biliyorum.
Çok üzgünüm hem de çookk… Duygularımı anlatamam, tarif de
edemem. Son bir kez daha ağlıyorum. Dün yağmurun altında ağladım. Biraz önce
eşyalarını toplayabildim. Çok garip demi?! İnsanda ölürken yanında çorabını
götüremiyor, Rozamda götüremedi. Elim hangi eşyasına gitse onun kokusunu alıyorum.
Tasmalarını saklıyorum. O kadar zor ki ölenin arkasından eşyalarını toplamak. Demin
size bu yazıyı yazmak için odama geldim ve solumda çapraz çantamı gördüm.
Bu neden
yerdeki deyip astığımda içinde bir şey olduğunu fark ettim: Rozamın fırçası!
Ölüm böyle bir şey işte. Tam alıştım dediğinde ona ait bir
şey çıkıyor ve sen yeniden dağılıyorsun. Gülüyorsun ama aslında ne yaptığını
bilemiyorsun. Zamanla buna da alışacağım biliyorum ama şimdi O zaman, bu zaman
değil. Başım, bütün vücudum ağrıyor. Sanki üzerimden binlerce ton geçmiş gibi yorgunum.
Yorgunluk da denmez aslında buna. Çöküş. Beklemediğim bir zamanda, hastalığını
yendiğimiz artık o eski günlerini yaşamasını istediğim, ona çok güzel bir hayat
sunmak için planlar yaptığım günler varken onun kalbine yenik düşmesi inanın
hala inanasım gelmiyor.
Rozamı ölürken ki
haliyle değil de o gülen yüzüyle, sevgi dolu bakışlarıyla hatırlıcam.













