üzgün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
üzgün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2015

Dayan Z.S. ! “Hak & Hukuk”


Arada düşünmüyor değilim. Aslında hep düşünüyor, hep yazıyor ama kendime zaman ayıramıyorum. İş hayatı mı zor yoksa koşuşturmacanın içinde olduğum için ayak uydurmaya çalışırken ben mi daha çok zorluyorum bilemiyorum. Ortada bir saçmalık var hadi hayırlısı!

İş yerimi seviyorum ama bu aralar o kadar çok üzülüyorum ki. Gururuma dokunan hareketler, ezilmeler, insanların beni ezmeye çalışması. Bütün bunların içinde durup “Ben dört sene mühendislik okudum ya! Bunları biliyorum sadece kendimi geliştirmeye ihtiyacım var.” dediğimde ise bünyem daha fazla bu sıkıntıya dayanamadı ve dudağımdan uçuk çıkardı. Geçen hafta çarşambadan beri, üzülüyorum. Aslında “hiçbir şey için değmez!” diyorum ama sonrada kafamda üç sene verdiğimi hatırlıyorum. Bir senesi bitti ve geriye kaldı iki senesi. Yazmak istiyorum, içimi dökmek ama olmuyor. Bütün ilhamım gitmiş gibi hissediyorum.

Aslında ne yaşıyorum biliyor musunuz?

Yetkim yok.
Sorumluluğum yok.

Benden bir şeyleri başarmamı istiyorlar, kendimi geliştirmemi ama bunun için görev ya da bir şey üstlenemiyorum. Çünkü gene ilk maddeye dönüyoruz: “Yetkim yok!”

Saygı için bir şeyleri başarmam gerekiyor, biliyorum ama yaptıklarım sadece kâğıt üstünde kalıyor. Ben yapıp yapıp bir yere koyuyorum. O koyduğum yerden açıp bakan, okuyan ya da inceleyen var mı acaba çok merak ediyorum?!

Uygulamaya geçmedikçe üzülüyorum. Üzüldükçe ve diğer fabrikalarda benim görevimi benim kadar eğitim almamış hatta bilmeyenlere verip sonra onları eğitmekle zaman geçirdiklerini gördükçe kanıma dokundu, guruma dokundu. Onlar giderken ben dönmüştüm ama bu sayılmıyor. Sayması gereken kişi üç maymunu oynuyorsa yapacak bir şey yok! Ondan umudumu kestim ben! Şimdilerde burada benim onları ezdiğim ya da düşmanları olduğum sanılıyor.

Benim adım Z.S. ise bende bu oyunu bozarım! (Tatar Ramazan’a bağladım hehee).
Hırs ettim arkadaş ya!

Yıllar olmuştu savaş başlatmayalı. İçimdeki bu ateş yanmayalı uzun zaman olmuştu. Şimdi iş yerinde bu hırsı yaşıyorum. Yaza kadar bu şekilde devam edip, çalışacağım. Kendim için bir şeylerin peşinde ben koşuyorum. “Ben buyum!” diyorum zorla ve bu tekerin benim istediğim şekilde fabrikanın yararına dönmesi için çalışıyorum. Yazın kafamı dinlicem bir haftalık tatil planlıyorum. Sonrasında döndüğümde enerjik başlayacağım ve bir ay! O bir ayın sonunda hala bir şey olmazsa konuşmamın zamanı gelmiştir. Mayıs – Haziran – Temmuz aylarında arşivimi oluşturacağım.

Fasona git takip et, etüdünü al, oranın hattını dengele, bizi denetle ama yetkin olmasın!
Saçmalığı siz bulun.
“Zaman” deme bana. “Sabır” de!
Herkes sabret diyor çünkü.

Çok istediğim yer burasıydı. Bu oda. Ama şimdi önümde bir duvar var. Bu duvarı yıkmak için ise gerekeni yapacağım.

Hadi Z.S. neydi bizim sözümüz:
“Nefes alıyorsak umut var demektir.”


xoxo

8 Kasım 2013

Roza’yı Kaybettik.


Rozamı, kızımı, birtanemi, Boncuk gözlümü, Delibaşımı, Serserimi, Asimi yani her şeyimi kaybettim.
Dün gece (06.11.2013. Saat: 21:00) kollarımda öldü kızım benim.

Neden yazı yazmıyordum çünkü bir aydır ona bakıyordum. Annemin sağ elinden ameliyat olması ve Roza’nın da keneden zehirlenmesiyle Ekim ayı benim için çok yoğun geçti. Evi temizle, yemek yap, Roza’yı veterinere götür, serumlar, iğneler, testler, ilaçlar derken sabahları ve akşamları Roza’yı dışarı çıkar derken günlerim çabucak geçiyordu. İlk zamanlar kabul ediyorum çok yoruluyordum. Herkes bana “Sevap işliyorsun.” derken ben “O iyi olsun da ben başka bir şey istemem.” diyordum. İyi olsun kızım, kalksın kızım, yeniden kumsalda koşabilsin, yeniden kuyruğunu sallasın, pati versin, çaksın, diğer patisiyle çaksın, ben markete gittiğimde evin önünde yatıp beklesin ve yokuşun altında beni görünce koşa koşa yanıma gelsin. Eti form yemek için bildiği her numarayı sırayla yapsın. Hangisi tutarsa mantığıyla istesin, ben ona “Pisboğaz kızım.” deyip seveyim, kumsala gidelim. Ben kitap okurken o şezlongumun yanına yatsın. Denize girdiğimde beni beklesin, sabahları beraber koşalım, akşamları yürüyelim. O uyurken ben gideyim ve o beni kokumdan bulsun. Kolumun altına kafasını soksun ve “Sev beni.” desin. Yanıma gelsin, divana çıksın ve bütün yaz yaptığımız gibi beraber yatalım. Kolumun altına girsin ve başını göğsüme dayasın. Ben nefes alıp verdikçe hoşuna gitsin. Gözlerini bana dikerek uyusun. Rozam ölürken de bana baktı. Huzuru, sevgiyi, minneti hissettim onunla. Karşılıksız sevdim onu ben, oda beni. Çok sevdik birbirimizi hem de çok. O kadar hayvanım oldu ama Roza farklıydı hem de çok farklıydı. Bakışarak anlaşırdık biz. Ben ders çalışırken ayağımın altına yatar ayaklarımı onun beline sarmamdan hoşlanırdı. Suyu sevmez ama taranmaya bayılırdı. Bütün gün bana yaslanırdı. Taşa yatmaz illa paspas, divan, sedir üstü isterdi. Gündüzleri minderinde yatar, gece olunca yatağına gider ve battaniyesinin altına girerdi.

5 Kasım şunları yazmışım;
“Bu sefer olmaz olmamalı. Bütün emeklere, umutlara, o azme ihanet edilmemeli. Bu sefer benim neden olduğum bir ölüm daha yaşamak istemiyorum. Bütün sevdiklerim tek tek beni bırakırken bu sefer olmaz Roza. Beni bırakamazsın. Bunu yapamazsın kızım. Sendeki hayat ve yaşam enerjisi varken seni bırakabileceğimi asla düşünme. Sen iyi ol. Yaşa kızım. Ben seni kucağımda götürüp getirmeye razıyım. Hiç ağır gelmiyorsun bana. Sen iyi ol ki ben sana ne istiyorsan onu yedirmeye razıyım. Sen iyi ol kızım. Güçlen ve toparlan. Bu uzun bir tedavi ama biz bunu beraber aşacağız. Biliyorum. İnanıyorum.”

Böyle demiştim bir gün önce ve biz hastalığımızı yendik. Ama Rozamın doğuştan kalp kapakçığında sorun varmış ve dün akşam sofra kurarken bir anda fenalaştığını gördüm. Hemen kucaklayıp veterinere götürdüm. Oraya gittiğimizde kalbinin artık yeteri kadar kan pompalayamadığını, akciğerlerine yeterli oksijenin gitmediğini söylediler. Ayakları ve kulakları buz gibi olmaya başlamıştı kızımın. O kadar düşüktü ki ölçemediler bile. Ona rağmen hala bana bakmaya çalışıyordu her zaman yaptığı gibi. Öleceğini o an hissettim. Sonra annem ile babam geldi. Son kez anneme de baktı ve sabaha çıkamayacağı söylendi. Kollarımda acı çekmesini izleyemezdim. Nefes almaya çalışmasını ve alamadıkça bana yalvararak bakan gözlerini görüyordum.

Kafasını okşuyordum.
Onu öpüyordum
Ve
İşte o an, o zor kararı verdim: Uyutmalıydık.
Acı çekmemeliydi.
Uyumalıydı.
Son nefes son bakış.

Yanından ayrıldığımda hemen yanıma gelmek isterdi ve o son dakikalarında yanında olmak istedim. Başını tuttum ve “Uslu kızım benim.” “Yok bir şey tatlım.” “Her zamanki gibi iğne oluyoruz.” “İyi olacaksın Rozacım.” tekrar tekrar “Uslu kızım benim.” “Sakin ol Rozacım.” “Ben buradayım tatlım.” dedim. Son kez bana baktı ve ben onun patisini okşarken o halsiz haliyle sol elimin üzerine patisini attı.
İşte o an son anımızdı.
Bende biliyordum, O da.
Vedaydı.
Son kez patisine baktım, ona baktım ve alnından öpüp kulağına “Seni seviyorum Roza. Her şey için teşekkür ederim.” dedim. Sonrası gözlerini kapatışım, prensesler gibi temizlemem ve arabaya atlayıp yazlığa gitmem oldu. Bahçenin en çok sevdiği yerine gömdük kızımı. İzmir’in en yağmurlu gününde. Gece yarısı. Çok severdi orayı. Beraber yürür ve oradan denizi izlerdik. Şimdi orada yatıyor. Son günlerini benimle geçirdiği için mutlu olduğunu biliyorum.

Çok üzgünüm hem de çookk… Duygularımı anlatamam, tarif de edemem. Son bir kez daha ağlıyorum. Dün yağmurun altında ağladım. Biraz önce eşyalarını toplayabildim. Çok garip demi?! İnsanda ölürken yanında çorabını götüremiyor, Rozamda götüremedi. Elim hangi eşyasına gitse onun kokusunu alıyorum. Tasmalarını saklıyorum. O kadar zor ki ölenin arkasından eşyalarını toplamak. Demin size bu yazıyı yazmak için odama geldim ve solumda çapraz çantamı gördüm.

Bu neden yerdeki deyip astığımda içinde bir şey olduğunu fark ettim: Rozamın fırçası! 

Ölüm böyle bir şey işte. Tam alıştım dediğinde ona ait bir şey çıkıyor ve sen yeniden dağılıyorsun. Gülüyorsun ama aslında ne yaptığını bilemiyorsun. Zamanla buna da alışacağım biliyorum ama şimdi O zaman, bu zaman değil. Başım, bütün vücudum ağrıyor. Sanki üzerimden binlerce ton geçmiş gibi yorgunum. Yorgunluk da denmez aslında buna. Çöküş. Beklemediğim bir zamanda, hastalığını yendiğimiz artık o eski günlerini yaşamasını istediğim, ona çok güzel bir hayat sunmak için planlar yaptığım günler varken onun kalbine yenik düşmesi inanın hala inanasım gelmiyor.

Rozamı ölürken ki haliyle değil de o gülen yüzüyle, sevgi dolu bakışlarıyla hatırlıcam.




            

                      

                         

                                

22 Mayıs 2013

Kaybettik…


Merak eden bir kesim var mı bilmiyorum ama bunu yazıp paylaşmak ve sizin de bilmeniz en doğal hakkınız diye düşündüm. Her yazdığım yazımın devamı oluyor, olaylar bitmiyor ve tabi hayat son hız akmaya devam ediyor. Kendime gelmem bu sefer çabuk oldu. Çabuk oldu diyorum ama kaç gün sonra bu yazıyı yazabiliyorum, orası ayrı konu.

ROZA düşük yaptı! Daha doğrusu düşük yapmış! Yazlıktan bütün hafta haber alamayınca aslında anlamıştım bir şeylerin ters gittiğini. Cuma olsun dedim, hemen gideceğim ve cuma oldu gittim. Ne ROZA vardı ortada ne yavrular nede yavrularını doğurmak için hazırladığı yerde hareketlilik. Gece kimseyi de bulamayınca sabah ararım dedim ve sabah olunca ROZA bahçedeki yuvasında yatıyordu. Karnı küçülmüştü ve bana bakıyordu. Direk başını bacağıma yasladı ve beni sev bakışı attı. Onu sevdikçe beni özlediğini fark ettim. Bana ihtiyaç duyduğunu ve benim onu sevmemle rahatladığını. Yavaş yavaş gözlerini kapattı ve uyudu. Bende o uyuyunca kıpırdamadım. Belki de kaç gündür huzursuzdu, uyumuyordu, o birkaç dakika en huzurlu anıydı. Hiç ses etmedim, bölmedim ve o uyurken onu okşamaya devam ettim. Başını, göğsünü, sırtını, belini sevdim sevdim sevdim… Uyandığında ilk beni gördü. Yanındaydım ve yeniden uyudu. O gün bahçede ben iş yaparken hep bana baktı. Arada yanıma geldi ama daha çok gölgedeki yatağına uzanıp hep beni izledi. Çamların arkasına geçip görünmediğimde direk yanıma geldi. Birinin size ihtiyacı olduğunu anlarsınız, ROZA’nın da bana ihtiyacı vardı. O gün onu taradım ama yıkamadım. Pasaklı kızım benim suyu sevmez çünkü. Taratır kendini sonra çimenlere yatar yatar debelenir ve üzerine yapışan otları ayıklatmak için gene gelir önüme. Gene aynı şeyleri yapınca onun kendine geldiğini fark ettim. Ertesi günde ara ara gitti geldi kendini sevdirdi sonra yeniden gitti ve geri geldi. Geceleri bizimle kaldı.

Üzüldüm. Yavruların doğmayışına değil, ROZAmın haline. En büyük dileğim doğum sırasında ROZA’ya bir şey olmamasıydı. Ve olmadı. Napalım?! Ben ROZA’yı kısırlaştırmak istiyorum ama çevrem daha bu fikrimi bilmiyor. Belki bir doğum daha şans verebilirler ama ben onun bu şekilde yaşamasını istemiyorum. Onun dişi haline acıyorum desem tam karşılığı olabilir.

Şimdi İzmirdeyim ve haftasonu ne yaparım bilmiyorum. Gider miyim kalır mıyım? Finallerime iki hafta kala o kadar yoğun derslere odaklandım ki akşam yemeğini yemiyor paso notlarımı temize çekiyorum. Dönem biter bitmez stajıma da başlıcam. Bütün bu yoğunluktan kaçma yolum ise bol bol spor yapmak, aklımı bu şekilde boşaltmak. Terledikçe stresini atan, rahatlayan belki de mutlu olan biriyim ben.

Sonuçta hala hayattayız ve hayat devam ediyor.
Sevdiğini göstermek sadece dokunarak hissedilebilirken, yanında olmak konuşmadan aynı yola çıkmaktır bence.

2 Mayıs 2013

Öyle Miyiz Gerçekten?

Özgürüz diyoruz, özgür olduğumuzu söylüyoruz.
Kararlar alıyoruz sonra aldığımız kararların sorumluluğundan kaçıyoruz ya da sonuna kadar sorumluluğu üstleniyoruz.
Üzülüyoruz, üzülmek istiyoruz. Bile bile hata  yapıyoruz. Bu yolu seçiyoruz. Belki sadece o an için hata yapmak istiyoruz.
Her şeyin üst üste geldiği anlarda kaçmak istiyoruz. Kurtulmak, sizi sığdırdıkları ya da sığdırdıklarını sandıkları o dört duvar var ya işte ondan kaçmak, çıkmak ve bağırmak istiyoruz. Kim duyarsa duysun diyoruz.
İsyan ediyoruz.
Peki ya neden aldığımız her kararda çevremizi düşünmek zorunda kalıyoruz?!

Kime ne dememize rağmen neden ailemizin düşüncesini onaylamak zorunda kalıyoruz ve neden hata yapma lüksümüz var iken bunu sanki suçmuş gibi söyleyen biri yüzünden onun dediklerini kabulleniyoruz?
Evet, böyle bir lüksümüz var.

Evet, hata yapıcam. Bunun sorumluluğunu da alıcam. Bu yaşıma kadar kimsenin omzunda ağlamadım. Kimseye yakınmadım ya da söylenmedim. Kendi içimde hayvanlarımla konuştum, arındım, yazılar yazdım. Buraya döktüm içimi ve şimdi yeniden döküyorum. Belki de bundan hayvanlarımı ve Blog’umu seviyorum. Özgür olduğumu hissettiğim yerler olduğu için.

Hatalarımda benim olacak, aldığım kararlarda, ettiğim kavgalarda, sinir olup temizlik yaptığım saatlerde, kızıp ağlayıp uyuya kaldığım o güzel saatlerde.
Yanlışlarımla mutluyum ben.
Kimseye benzemediğim için mutluyum.
Herkesin doğru dediği çizgide yürümediğim ve yürümek istemediğim için mutluyum.
İsyan ettiğim için mutluyum.
Karşı çıktığım için mutluyum.

Bütün bunlar beni ben yapan maddeler değil mi?! Geleceği özellikle biriyle olacak geleceğimi düşünmüyorken benim yerime karar alınmasına sinir oluyorum! Hayatta öyle insanlar var ki siz karar aldığınızı sanıyorsunuz ama aslında sizin yolunuzu çoktan çizmiş çizebilmiş, sizin buna imkân verdiğiniz insanlar bunu çoktan halletmiş oluyor. Hoplaya zıplaya gidiyorsunuz sonra bir anda benim kararım deyip seni hiç gibi yok sayarak ne yapman gerektiğini söyleyip senin yaptığın hiçbir şeyi onaylamıyor, beğenmiyor, eleştiriyor, olumsuzluklar, uzun cümleler yüksek sesler çıkıyor. Bir şeyler yanlış biliyorum ama artık yoruldum. Yorulmaktan yoruldum. Bu raddeye geldim.

Özgür müyüm gerçekten?

İstediklerim oluyor mu ya da olunca olanları ben mi istiyorum? Ben istediğim için mi gerçekleşiyor? Başkalarının doğrularından sıkıldım. Başkalarına ailemde dâhil. Sıkılmaktan sıkıldım. Onlara uygun yaşamaktan sıkıldım. Kafamı sallamadan gitmeyi öğrendim şu son yıllarda. Konuşmadan, onaylamadan dinlemeyi öğrenirken, camdan dışarı bakıp başka şeyleri düşünmeyi özledim. Aldığınız kararların arkasında olmadıklarını bilmek sizin güveninizi kırar mı? Benimkini artık kırmıyor. Karar alırken onlara sormuyor, yaşadıklarımın çeyreğini bile anlatmıyor, güldüklerimi söylemiyor, ağladıklarımı, üzüldüklerimi ve kızdıklarımdan ise hiç bahsetmiyorum. Ne kadar yakınımda da olsalar beni takip etmeye bile başlasalar umurumda olmaz. Hayatta keskin kararlar mı almak gerekiyor, o zaman alıyorum evet. Gene sokaklara, müziğime ve denizime dönüş yaptım. Benim üzgün olmamdan üzülen ailem, beni üzerken benim için doğru olanı yaptıklarına inanıp bununla gurur duyuyorlar ya bu bana komik geliyor tiraji-komik hem de!

Haklarım var, kurallarım.
Yaşamdan beklediklerim ve çizdiğim bir yol var. Bu yolu ister beğenirler ister beğenmez.
Yolun sonunda keşkelerim olmamalı ya da pişmanlıklarım. Olsa bile benim olmalı.
Benim yaptığım, girdiğim durumlar, söyleyip utandığım sözler olmalı.
Hayatımın hiçbir evresini mantık çerçevesinde yaşamadım ki bundan sonrasını yaşayayım.
Duygularımla yaşadım. Sormadım, anlatmadım. Üzüldüm ama peşini de bırakmadım.
Her şeyden sıkılmışken tutunduğum dalı da kesmeye hiç niyetim yok!

xoxo

9 Şubat 2013

Asıl Sorun…

Asıl sorunumuz ne biliyor musun ya da benim asıl sorunum ne?

Etrafımda o kadar çok insan var, gülümsediğim, muhabbet ettiğim ve birde dostlarım. Ama ben dostlarımın ya da bu kadar insanın dışında ailemin de yanımda olduğunu hissetmek isterdim. Her yaptığım davranışta, seçtiğim kararlarda arkamda olmalarını isterdim. Sorgulamalarını değil nedenlerini sormalarını isterdim. Birini alıp geldiğimde olmaz demelerini istemezdim. Kendi dünyaları, kendi kuralları ve kendi hayatlarının sonucunda bana yol çizmeye çalışmalarından sıkıldım. Her fikrime karşı çıkmaları, bu lanet olasıca dört duvarın içinde ne kadar sıkıldığımı fark edememeleri… Kendi hayatlarına devam ederken benimde bir şekilde devam ettiğimi sadece bakarak bir kaç sahte, her şey yolunda gülümsemesiyle idare ettiğim zamanları fark etmemeleri çok acı. Asıl anlamadıkları benim “Ben” olduğum. Karşılıklı konuşmaya başladıktan çok değil 5dk sonra onların hayatlarına dönmemiz. Kendilerinden örnekler ve hep aynı hikâyeler…

Sanki ben istedim bir şeylerin zor olmasını. Kalkıp sarılmak istesem hemen bir tartışma çıkıyor. İçimde göstermek istediğim sevgiyi gösteremeden kapıdan çıkıyorum. Onların tek önem verdiği benim hayatımın aslında onların istediği yoldan gitmesi. Ama üzgünüm ben kaderimi yazanlardanım. Bunun için yıllarca uğraştım.

Sert biriyim doğru,
İçimden geçenleri direk gösteremem doğru,
Sarılmak isteyip sarılamadığım doğru
Ve evet hayallerimi, amaçlarımı, isteklerimi en yakınım olan aileme anlatamadığımda doğru.

Belki de ondan insanlarla iyi ilişkiler kuruyorum. Herkesle konuşa konuşa nasıl konuşulduğunu, nasıl ikna edilebildiğini öğrendim. Yıllar içinde kendimi eleştire eleştire iğrenç bir kişilikten, sorunlu bir kişiliğe doğru hızlıca yol aldım. Şimdi hangi ruh halindeyim, hangi Z.S’yim hiç bilmiyorum. Dengesiz biri oldum çıktım. Cümle kurmaya çalışırken ağlamaklı olmaktan, sesimin tonunu onlarla konuşurken ayarlayamamaktan yoruldum. Kalıplarla hareket etmeyeceğim kişilerin ailemde olması gerekirken gerçek olmayan bir şeylerin yolundaymış gibi görünmesinden sıkıldım.

Sorunlarım ve ben daha ne olabilirdi ki, ne beklenebilirdi?!

5 Eylül 2012

Tatil Güncesi …5

Yavaş yavaş tatil sezonunu kapatmaya başlıyorum ha =/  Bu yaz aralıksız 2 ay boyunca yazlıkta kalarak rekorumu kırmış her şeyden uzaklaşmıştım. Bu benim stajdan sonra yapabildiğim son dolu dolu tatilimdi. Seneye sanayi stajımla nerdeee bu seneki rahat tatilim =( Üzülüyorum… Kâh yalnız kaldım orda kâh annemler geldi hep beraber kaldık. Yeni insanlarla tanıştım. Bol bol güldüm, kahkahalar attım.

Şu an yazlıkta verandamızda oturuyorum. Gecenin sessizliği ve sonbaharı hissettiren serin havaya inat buradayım. Burada bütün gün, hafta ve aylarca kalabilirim. Herkesten ve her şeyden kaçabilirim. Kimse bulmaz beni. Ulaşamaz da. Aklımdan tek geçen şey bunların yanında bu serin ve soğuk havayı içime çekmek. Üşüyorum, üzerimde kışın geldiğim zaman bıraktığım ceketim var ama gene de seviyorum bu havayı. Buradaki huzuru seviyorum. Gecenin sessizliğini evlerimizde yaşayan baykuşların sesinin bozmasını seviyorum. En ufak bir konuşma bile beni rahatsız etmiyor. Duyulmayan insan seslerinin arasında doğanın sesi, ateş böceklerinin ışığı, bahçemdeki yavru kedinin çimenlerde oynamasını izliyorum. Arka bahçemizde ise tilki ve kirpi var. Dolunayla onları da görüyorum. Belki bahçemizin ışıkları yansa kaçacaklar ama bunu istemiyorum. Sessizce onları bu şekilde izlemek bana daha çok huzur veriyor. Doğayla iç içe olmaktan korkmuyorum.

Seviyorum burayı hem de çok seviyorum.

Bu nedenle buradan ayrılırken üzüldüm hatta kimse görmedi ama ağladım ufak ufak.

Üzerimdeki hüznü anlamazlar, buraya nasıl bağlandığımı, her sabah uyanıp, perdelerimi sonuna kadar açıp, içime çektiğim denizin kokusunu ve ilk onu görüp şükrettiğimi de bilemezler. Aşağıda kahvemi yapıp sonra balkonuma oturup çimenleri ve bahçeyi izleme zevkimi anlayamazlar. Sabah erken saatlerde kalkıp keklikleri dinleme, kerkenezleri görme, serçe ve kumrular için bahçeye yem bırakmanın insandaki rahatlatıcı hissini hissedemezler.

Bizim burada yelkenliler ve gemiler geçer her sabah ve akşam. Onları izlerim. Gece ışıklarından anlar, gündüzleri odamdan bakmam yeterli olur. Sayarım tek tek bir iki üç…

Tek bir sırt çantasıyla yolculuk eder buraya da o çantamla gelirim. Fazla eşyaya gerek yoktur burada. Her sabah izlediğim denizime giderim, yüzerim yüzerim de gene de sıkılmam buradan. Takvimlerime bakar dolunayı belirlerim. Sonra kumsala gider yakamozda denize girerim. Soğukluğuna aldırmam bir sonraki tutulmada yeniden girerim. Denizden çıkar bu seferde kumsaldan izlerim denize vuruşunu. Uzakta balığa çıkan balıkçıların ışıklarını seçerim. Aklım dağınık olduğunda denizde sırt üstü yatar ve denizi dinlerim. Enerjimi ondan alırım çünkü ben suya güvenirim. Güvendikçe batmayacağımı bilirim.

Seviyorum burayı hem de çok seviyorum.

Tatil bitiyor biliyorum. Haftaya kayıtlar sonrada ders başı. Yavaş yavaş buradaki herkes ayrıldıkça site daha da sessizleşti. Komşularım, arkadaşlarım derken en çok burada bulduğum doğal ortamı özlücem herhalde. Kimse anlamaz beni ve buranın bendeki yerini.

14 Nisan 2012

Mülakat Mı?! Uzmanlık Konum


Aynen öyleee.
Mülakatlar, iş başvuruları derken bu konularda iyice tecrübelenmeye başladım.

Son mülakatımın sonucunu soruyorsanız seçilemedim. Gene mi diyeceksiniz bende evet diycem. Aslında size o gün bu konu hakkında yazı yazacaktım ama bir şeyi araştırmadan yazmak yanlış olurdu. Konumuz şu ki hatta durun en baştan başlayayım ki hikâyemizin akışında bir sonuca varalım.

Mülakatımın saati sabah 9 olduğu için ve ben yolu bilmediğim için sabahın erken saatinde düştüm yollara. İşin tuhaf yanı ne zaman benim mülakatım olsa havada delicesine yağmur yağması. Bunu o gün fark ettim. Böyle yağmurlu olunca da genelde seçilemiyorum. Bu bir batıl inanç mı yoksa üzerimdeki kara bulut mu anlayamadım ya neyse.

Anlatmaya devam edersem, şirkete vardığımda benden başka dört kişi daha vardı ve hepsi de meslek lisesi öğrencileriymiş. Bu nedenle önce onları aldılar. En son kişi olarak girdim odaya. Sorular soruldu ve bende (bence) aklı başında, sakin ve en önemlisi de kendimden emin cevapladım bana yöneltilen soruları. Her şey bittikten sonra biz size haber vereceğiz deyip tokalaştık, çıktık odadan.

Dönüşüm ise tam bir işkenceydi. Yağmur mu dersiniz yoksa sanayinin ortasındaki kalabalığı ve işçilerin arasından bayan halimle çıkmaya çalışmamı mı?! Zarla zorla eve geldim. Tabi artık ne öğleden sonraki derse gidebilecektim ne de başka bir şey yapabilecektim. Ayaklarımın altı acıyor, yorgunluktan ise ölüyordum. Hemen yemek yiyip sızmışım zaten =)

Ertesi gün bölüme gittiğimde öğrendiğim şeyle aslında tam bir şok yaşadım. Birkaç kişiyi seçmişler. Asıl olay bu değil tabi ki. Seçilen kişilerin opsiyon olarak terbiyeyi düşünmesi. Şimdi burada bir ayrıntı yani bilgi vermek istiyorum: Bizim bölümde yani Ege Üniversitesi Tekstil Mühendisliği’nde ikinci sınıfın sonunda opsiyonlara ayrılırız. Konfeksiyon, terbiye ve teknoloji şeklinde. Hangi opsiyon da uzmanlaşmak istiyorsak onu seçer ve devam ederiz. Bunun yanında aslında bütün opsiyonların da derslerini alırız. Ben mesela konfeksiyon opsiyonunu seçmeyi düşünüyorum. Staj başvurusu yaptığım yerde konfeksiyon opsiyonunun çalışacağı yer.
İşte gel de şimdi bunların üstüne sinir olma! Abi sen terbiye seçeceksen neden başvuruyorsun?! Bir de seçiliyorsun ve benim önümü kapatıyorsun. Bunu anlamadım. Anlamadığım bir diğer olay ise şirket neden bu kişiyi işe alıyor? Bunu duyduktan sonra hemen maillerime baktım ve kontenjanın dolduğunu bu nedenle beni alamadıklarını söyleyen bir mail atmışlar. Al işte bir diğer sorum geliyor: peki madem bu kişileri benden önce mülakata çağırdınız ve hemen o hafta aldınız sonuçta kontenjanınızı doldurdunuz o zaman beni neden mülakata çağırıyorsunuz?! Bir umut veriyorsunuz. O zaman telefonla bunu belirt ve beni çağırma. Sorularım bitmiyor. 

İşte sinir olduğum bir diğer noktayı da söyleyeyim, seçilen kişilere baktım da benden not ortalaması olarak düşükler, ikinci dil bilmiyorlar, alttan ders alıyorlar ve en önemlisi opsiyonları konfeksiyon olmayacak. Şimdi diyeceksiniz her şey not mu canım ya da ortalama mı? Valla bana sordukları sorular ve ellerine verdiğim CV deki bilgiler doğrultusunda sorduğu sorular arasında bunlarda vardı. Yani soruyu sorup güzel bir cevap ve aranan özelliklere sahip kişileri mi seçmek lazım yoksa… Sinir oldum çok sinir oldum. Seçilemediğime üzülemeden önce sinir oluyorum. Sonuçta üzülmeme de gerek kalmıyor.

Artık yazın bölüm stajımdan sonra direk yazlığa gideceğim.
Gezeceğim, yüzeceğim ve bol bol güneşleneceğim.
Sıcacık kumlarda arınacak ve bütün bu sinir bozucu iş hayatını unutmaya çalışacağım.