26 Nisan 2012

Ufak Kaçamaklar: İstanbul …2


Nerede kalmıştık?!
Hmm…
Hatırladım. İlk günün gecesinde ;)
O zaman hemen hikâyemize geri dönüyoruz.

Akşam sekizden sonra yatımıza geçtik. Yatta bizim üniversitenin dışında bir de İTÜ’lü öğrenciler vardı. Amaç kaynaşmaktı. Ama onlar gecenin ilerleyen zamanında kendi içlerinde bayağı bir kaynaştı zaten!

Biz normal bir şekilde kendi masalarımızda önce oturduk hani avını bekleyen avcılar gibi =) Sonra baktık paso bunlar dans ediyor işte o zaman hep beraber dans pistini istila ettik. Gece yarısına kadar durmadan dans ettik. Ki ben vize zamanlarında twitter’daki hesabımda durmadan bir ara kızları toplayıp dansa gitmeyi düşündüğümü söylüyordum. Bu dans etme işi tam bana göreydi. Deşarj oldum. Bol bol dans ettim, güldüm, eğlendim. Ara ara yoruldukça yatın üstüne çıkıp gece manzarasını izledim. Boğazın ışıklarını yakından izlemeyi, Dolmabahçe Sarayı’na, Çırağan Sarayı’na, Ortaköy Cami’ye yakından bakmayı özellikle de gecenin ışıklarıyla bambaşka oluşlarını görmeyi özlemişim.

İstanbul, bence izlenesi bir şehir.
Yaşanmaz ama izlenir.
Arada gelinmeli ve her seferinde sadece bir yeri keşfedilmeli.
Zaten bir günde hiçbir yerini keşfedemezsiniz.
Hem çok büyük hem de tarihi değerlere, o güzelliklere yeterli zaman ayırmadığınız için yazık olur.
En iyisi benim gibi yapın.
Birkaç ayda bir gelin ve öyle gezin.
Araba kullanmayın yürüyün.

İstanbul için bir başka tespitim ise İstanbul’da paran varsa yaşarsın. Paran yoksa bütün bu güzellikler, yatlar, boğaz turları, saraylarda düğünler, İstiklal de alışverişler ve daha nicelerini yapamazsın. Suya 2tl ya da 1,5tl verip yaşanmaz dostum!

Bütün bunları yatın üstünde boğazı geçerken düşündüm. Sonra da aşağı inip dans pistinde biraz daha dans ettim. Arkadaşımla gecenin sessizliğini çıkarmak için tamam işin gerçeği İTÜ’lü öğrencilerin kaynaşma anlarını görmemek için tepeye çıktık. Biz konuşurken hemen yanımızda iki oğlan bitti. Amaç belliydi de bilmiyormuş gibi yaptım. Okuldan konuştuk, bölümlerden, İstanbul’dan ve geceden… Ayrılırken numaramı istedi. Size sorarım; sizce numaramı vermiş miyimdir?! Uzun zamandır beni okuyan birisiyseniz aslında cevabı da doğru olarak tahmin edebilirsiniz. Bilemediyseniz üzülmeyin size ipucu gibi bir şey söylemek istiyorum. Benim için birkaç şey çok önemli. Bunlardan biri mesleğimin bilinmesi. Yani ben “Tekstil Mühendisliğinde okuyorum.” dediğim zaman karşımdaki kız ya da erkek fark etmez “Aa modacı mı olcan / Terzi mi olcan / Tasarımcı mı olcan / Overlokçu gibi bir meslek mi yani kıyafet mi dikeceksin?” gibi gibi bir sürü soru sorup konuşmaya başlıyorsa o iş orada biter. Ciddi söylüyorum eğer mesleğim hakkında bir bilgisi yoksa “Aa bilmiyorum nasıl bir meslek senin mesleğin?” diye sorsa inanın eksiyle başlamaz. Bütün mühendisliklerde okuyan arkadaşlarımın ortak sorunu bu biliyorum ama ne olur mesleğimiz hakkında bir bilginiz yoksa susunuz ya da sorunuz. İnanın sorunca neden bilmiyor deyip dışlamıyoruz. Ama böyle salak saçma sorular sorulduğu zaman eksi değil x2 eksi falan oluyor gözümde. Bunu da anlattıktan sonra çocuğa “Tanıştığıma memnum oldum ama olmaz.” deyip ayrıldım oradan. Sonrada yat kıyıya yanaştı ve biz otelimize döndük.

GS- FB maçı ne mi oldu?
Hikâyemin bir de bu kısmı var dimi?
Galatasaray’ım yenildi =(
Neyse ki biz otele gitmeden önce İstiklal’deki olaylar kontrol altına alınmıştı.

Ufak kaçamak burada bitmiyor.
Devamı bir başka partta ;)

Ufak Kaçamaklar: İstanbul


Araya vizeler, yollar, dağlar girdi derken ben iki günlük bir kaçamak yapıp bölümdeki topluluğumuzla beraber İstanbul’a gittim. Amacımız hem gezi hem de TÜYAP’daki fuara gitmekti.

Cuma vizelerimizin bitmesiyle beraber cumartesi gece yola çıkıp gitmeye karar verdik. Sabahına da annemler yazlığa gitti. Bu konuyu da kısaca anlatmam gerekirse bizim yazlığı yaparken evin içini yeşile boyamışlar. Öyle çim yeşili kadar koyu bir yeşil değil ama gene de yeşil yani. Yazlık yerde hiç sevmem zaten bu tarz renkleri. Hemen ailece karar alıp açık bir renge boyamaya karar verdik. Boya alırken birkaç sorunla karşılaşsak da sonunda boyamızı aldık. Bu kısa özetten sonra konuya dönersem işte annemler sabahtan yazlığa gitti ve bende evde yalnız kaldım. Cumadan bavulumu hazırladığım için (bavul dediğime bakmayın bir sırt çantası. Valla beni alan yaşadı. Az eşyayla yola çıkabiliyorum. Sık sık bir yerlere gide gele bavul hazırlamayı da neler alınması gerektiğini de öğrenmiş oldum =)) cumartesi günüm biraz boş geçti. Bir gün öncede babamla İzmir Kitap Fuarı’na gitmiştim. Off ne güzel gündü ama o gün ;) Babamla bir sürü kitap aldık hatta bu sefer o benden daha çok aldı. Sonra Kordon’a gittik. Deniz havasını içimze doyasıya çektik, oturduk, konuştuk derken GS Store’a uğrayıp Galatasarayım için yeni şal aldım ;) Oradan ayrılıp Matematik ve Kimya öğretmenlerimin çalıştığı dershaneye uğradık. Bir çaylarını içip konuştuktan sonra evimize geldik. Bütün bunlar beş saatte oldu =) Eve geldiğimde artık bitmiş haldeydim. Bu nedenle cumartesi gününü geceye kadar dinlenerek geçirdim.

Evi topladım, etrafı düzenledim, çöpü attım, makinedekileri yıkadım, askıdakileri topladım derken evi derli toplu bırakıp çıktım. Evden çıkarken Naz’a veda edip çıkmak biraz tuhaf oldu. Alışmışım annemlerin beni geçirmesine böyle evde kimse olmayınca bir tuhaf oldum. Gecenin 11’inde sırtımda bir sırt çantasıyla apartmandan çıkınca sanki evden kaçıyormuşum gibi bir durum oluştu tabi benim için. Yoksa millete ne. Neyse ben durağa geldim, dolmuş bekliyorum. Benim düşünceme göre gece olduğu için dolmuş ve otobüsler geç gelir bu nedenle erken çıkmalıyım şeklindeydi ama düşündüğüm gibi olmadı ve dolmuş 10dk’ya önümdeydi. Hadi dedim yol sıkışıktır erken gitmem. Ama yolda sıkışık değildi ve ben 10dk da otobüsün kalkacağı yerdeydim. Aman Allahım! Saate baktım ve daha yarım saat vardı! Hemen girdim bir pastaneye ve çay içtim, annemle konuştum. Ama zaman geçmiyor ki! En sonunda oradan da sıkıldım ve dışarı çıktım. Sırtımda çantam yürürken bizimkileri gördüm. Millet yavaş yavaş toplanmaya başlamıştı. Hazır herkes tam olarak oturmadan bir yer kaptım ve arkadaşlarımı buldum =)

Gece 12’de yola çıktık. Sen iki hafta boyunca geceleri ikilerde hatta üçlerde yat sonra gezide şoför hepimizin 12’de yatmasını istesin. Tabi olmadı öyle bir şey =) Herkeste bir ayıklık durumu sabaha kadar sürdü. Sabah 10.00’da TÜYAP Fuarı’na gezmeye başladığımızda üst katta bir yer bulup arkadaşımla 15dk uyuduk #) O uyku var ya bizim kırmızı olan enerjimizi en azından sarıya kadar yükseltti. FTM dersinde anlattığım makineleri bizzat yetkililerden dinledim. Bölümdeki hocalarımla karşılaştım. Fuar özet olarak verimli ve güzel geçmişti. İşin en çok hoşuma giden yanı yetkililer genelde İngiliz, Alman ya da ABD’liydi ve onlarla İngilizce konuşmak çok hoştu. Paslanmamışım anacım =))

Bir de dikkatimi çekti tekstil sektöründe ne kadar çok Çinli ve Hintli var yahu?! Bizim bölümün standında kimse yokken ben oradaydım ve yaklaşıp bölümümüzün adını okumakta zorluk çeken Çinlilere yardım ettim. Hafifte gülümsedim. Amaç Türk sempatikliğini yansıtmak ;) Güney Kore, Japonya derken kim bilir Çin’e de bir el atarım olmaz mı?! =))

Fuar sonrası akşamki yat partisine kadar serbest zamanımız vardı. Önce İstiklal Caddesi’ndeki otelimize yerleştik ve kendimizi direk İstiklal’e attık. Bir uçtan bir uca yürüdük. Galatasaray Lisesi’ni de gördüm, Asmalımescit’i de, Hayal Kahvesi’ni de. Yunus Günçe’nin çıktığı mekânın tam otel odamın karşısında olduğunu öğrendiğim an ise dünyalar benim olmuştu ama o beş gün sonra sahneye çıkacaktı ben ise iki gün sonra oradan ayrılacaktım. İşte bununla sevincim acıda olsa oracıkta bitti. Özet olarak İstiklal’in gezmediğim yeri kalmadı. Hatta öyle yerlerden geçtim öyle yerlerden çıktım ki bir ara Taksim Meydanı’ndaki buluşma yerimize nasıl gideceğimi bile karıştırıyor belki de geç kalıyordum. Bir yandan da boynumda GALATASARAY şalımla maçı dinliyordum. Aynı anda bir insan kaç iş yapabilir?! Ben kişisel rekorumu kırdım arkadaşlar ;)

İstiklal’de kadın hakları yürüyüşüne denk geldim hatta bir güzel destek bile verdim ve sonuna kadar onları takip ettim. Her milletten kadının geldiği, her dilden pankartların açıldığı bir yürüyüştü bu.

Ama amaçları aynıydı: Kadın Hakları!


İstiklal’e gelip de Emek Sineması’nı bulmamak olmazdı ki onu da buldum. Kimse alınmasın ve kızmasın ama o sokak nasıl bir şey olmuş öyle ya?! Resmen sokağı pislik götürüyor. Tabelası düşmek üzere, camları kırılmış ve üzerine bir sürü afiş yapıştırılmış. İşin tuhaf yanı hemen karşısındaki binanın buradaki terk edilmişliğe inat lüks bir yer olması. Emek Sineması’nı kurtarmak istiyorlar biliyorum ama nasıl yapacaklar işte bunu orayı gördükten sonra şimdilerde çok merak ediyorum.


İstanbul’da bir başka dikkatimi çeken şey ise ya da bu seferki gelişimde bu kadar dikkat ettim bilemiyorum; İstanbul’da ne kadar çok yabancı var öyle ya?! İngiliz, Alman, Fransız, İtalyan, Iraklı, İranlı, Arap, Afrikalı, Rus,… Birisi yanınıza oturuyor ve size bir şey soruyor İngilizce ya da yan masanızdakiler dilini anlamadığınız bir dilde konuşuyor. Ben de sonunda İngilizce konuşmaya başladım bazı yerlerde. Hatta bazı sokakları oradaki esnafa İngilizce sordum. Onlarda bu durumu benimsemişler belli ve bana direk İngilizce tarif ettiler. İstanbul’da yaşayan biri bana bunun nedenini açıklarsa sevinirim. Durum sadece İstiklal’de böyle değil. Büyükada’da, vapurda, Ortaköy’de…

Birkaç part halinde yazımı yayınlamaya karar verdim.
Ne siz okurken sıkılın ne de ben size bu durumu yaşatayım.
Gecenin eğlencesi ve ilk günün sonu bir sonraki yazımda ;)

14 Nisan 2012

Mülakat Mı?! Uzmanlık Konum


Aynen öyleee.
Mülakatlar, iş başvuruları derken bu konularda iyice tecrübelenmeye başladım.

Son mülakatımın sonucunu soruyorsanız seçilemedim. Gene mi diyeceksiniz bende evet diycem. Aslında size o gün bu konu hakkında yazı yazacaktım ama bir şeyi araştırmadan yazmak yanlış olurdu. Konumuz şu ki hatta durun en baştan başlayayım ki hikâyemizin akışında bir sonuca varalım.

Mülakatımın saati sabah 9 olduğu için ve ben yolu bilmediğim için sabahın erken saatinde düştüm yollara. İşin tuhaf yanı ne zaman benim mülakatım olsa havada delicesine yağmur yağması. Bunu o gün fark ettim. Böyle yağmurlu olunca da genelde seçilemiyorum. Bu bir batıl inanç mı yoksa üzerimdeki kara bulut mu anlayamadım ya neyse.

Anlatmaya devam edersem, şirkete vardığımda benden başka dört kişi daha vardı ve hepsi de meslek lisesi öğrencileriymiş. Bu nedenle önce onları aldılar. En son kişi olarak girdim odaya. Sorular soruldu ve bende (bence) aklı başında, sakin ve en önemlisi de kendimden emin cevapladım bana yöneltilen soruları. Her şey bittikten sonra biz size haber vereceğiz deyip tokalaştık, çıktık odadan.

Dönüşüm ise tam bir işkenceydi. Yağmur mu dersiniz yoksa sanayinin ortasındaki kalabalığı ve işçilerin arasından bayan halimle çıkmaya çalışmamı mı?! Zarla zorla eve geldim. Tabi artık ne öğleden sonraki derse gidebilecektim ne de başka bir şey yapabilecektim. Ayaklarımın altı acıyor, yorgunluktan ise ölüyordum. Hemen yemek yiyip sızmışım zaten =)

Ertesi gün bölüme gittiğimde öğrendiğim şeyle aslında tam bir şok yaşadım. Birkaç kişiyi seçmişler. Asıl olay bu değil tabi ki. Seçilen kişilerin opsiyon olarak terbiyeyi düşünmesi. Şimdi burada bir ayrıntı yani bilgi vermek istiyorum: Bizim bölümde yani Ege Üniversitesi Tekstil Mühendisliği’nde ikinci sınıfın sonunda opsiyonlara ayrılırız. Konfeksiyon, terbiye ve teknoloji şeklinde. Hangi opsiyon da uzmanlaşmak istiyorsak onu seçer ve devam ederiz. Bunun yanında aslında bütün opsiyonların da derslerini alırız. Ben mesela konfeksiyon opsiyonunu seçmeyi düşünüyorum. Staj başvurusu yaptığım yerde konfeksiyon opsiyonunun çalışacağı yer.
İşte gel de şimdi bunların üstüne sinir olma! Abi sen terbiye seçeceksen neden başvuruyorsun?! Bir de seçiliyorsun ve benim önümü kapatıyorsun. Bunu anlamadım. Anlamadığım bir diğer olay ise şirket neden bu kişiyi işe alıyor? Bunu duyduktan sonra hemen maillerime baktım ve kontenjanın dolduğunu bu nedenle beni alamadıklarını söyleyen bir mail atmışlar. Al işte bir diğer sorum geliyor: peki madem bu kişileri benden önce mülakata çağırdınız ve hemen o hafta aldınız sonuçta kontenjanınızı doldurdunuz o zaman beni neden mülakata çağırıyorsunuz?! Bir umut veriyorsunuz. O zaman telefonla bunu belirt ve beni çağırma. Sorularım bitmiyor. 

İşte sinir olduğum bir diğer noktayı da söyleyeyim, seçilen kişilere baktım da benden not ortalaması olarak düşükler, ikinci dil bilmiyorlar, alttan ders alıyorlar ve en önemlisi opsiyonları konfeksiyon olmayacak. Şimdi diyeceksiniz her şey not mu canım ya da ortalama mı? Valla bana sordukları sorular ve ellerine verdiğim CV deki bilgiler doğrultusunda sorduğu sorular arasında bunlarda vardı. Yani soruyu sorup güzel bir cevap ve aranan özelliklere sahip kişileri mi seçmek lazım yoksa… Sinir oldum çok sinir oldum. Seçilemediğime üzülemeden önce sinir oluyorum. Sonuçta üzülmeme de gerek kalmıyor.

Artık yazın bölüm stajımdan sonra direk yazlığa gideceğim.
Gezeceğim, yüzeceğim ve bol bol güneşleneceğim.
Sıcacık kumlarda arınacak ve bütün bu sinir bozucu iş hayatını unutmaya çalışacağım.

9 Nisan 2012

Nisan Yağmurları Ouvv Çok Güzel...


Ne güzel bir gün dimi?!
Kuşlar, böcekler ve bir anda hatta hiç ummadığım bir anda gelen telefon =)

Şimdi İzmir’de yaşayanlar neresi güzel Allah aşkına dışarıda gök gürültülü yağmur var diyebilir ya da trafik bu kadar yoğunken neyin güzelinden bahsediyor bu kız da diyebilir. Her şeyiyle kabulümsünüz.

Bütün bu sıkıntı, üzüntü, heyecan ya da hayatın karmaşasının arasında
bir şekilde yer bulmuyor muyuz
ya da
bize buldurmuyorlar mı?!
Böyle bir gündü işte benim de günüm.

Alakasız bir saatte öylece etrafıma bakınıyordum. Belki de sabah erken saatte girdiğim vizeyi düşünüyordum. Arkadaşımın da aynı saatte bir başka vizesi olduğu için beni haberdar etmesini bekliyordum. Sadece onun mesaj atmasını… Bütün bu iç huzurumun ortasında bir anda telefonum çaldı. Ve ben açayım derken telefonu kapattım. Arayan kişi ısrarla bir daha aradı ve bu sefer direk açtım hem de dersin ortasında. Neyse ki hoca çok fazla takmıyordu. Bende biraz çabuk biraz da panik modunda konuşmaya başladım. Hatta açtığımda biraz sert birazda kaba konuşmuş olabilirim. Bunu muhabbettin ilerleyen zamanında sevimli bir hale dönüştürdüm. Kurtarma çabaları =) Size bir şey itiraf edeyim o zaman; normalde beni biri aradığı zaman heyecanlanıyorum. Hâlbuki saatlerce mesajlaşabilir, mms yollayabilir, mail atar yani telefonumla her türlü şeyi yaparım ama iş konuşmaya özelliklede arandığım zamanki konuşmaya gelince orada duruyorum. Açmadan önce kendime çeki düzen veriyor, sesimi düzeltiyor ve gülerek açıyorum. İstemsiz bir şekilde sanki karşımdaki beni görecekmiş gibi bir havaya giriyorum. Herhalde görüntülü aramaya en kolay ben geçeceğim. Daha kimseyle görüntülü konuşma yapmadım ama eminim arayan beni düzgün bir halde bulacağı için o konuda sorun yaşamam =)

İtirafımı da yaptığıma göre konuya geri dönebilirim.
Sonuç mu???

İstediğim bir şirketin mülakatlarına çağrıldım =)) (Hatta arayan bayan bana bir haftadır ulaşmaya çalıştığını ama ulaşamadığını söyledi. Ne önemli bir insanmışım ben ya)

İsmini şimdi veremeyeceğim, nedenini biliyorsunuz. Bana biraz zaman verin mesela iki hafta gibi… Sonra size söz, İstanbul maceramla beraber mülakat maceramı da anlatacağım. Umarım bu da geçen seferki mülakat gibi olmaz.

İşin gerçeğini söylemek gerekirse (işte ikinci itirafta geliyor) bu işi çok istiyorum. Burs başarı ve plaket almak istiyorum. Ne kadar da şifreli konuştum dimi =) Evet, farkındayım ama şimdilik gizli kalması gerekiyor. Yarın sabah 7.15 gibi yola çıkmam lazım. Ki ben sabah bu saatte kalkıyorum. Yolda uyursam bir de durağı kaçırırsam off hayat işte o zaman tam bir aksiyona döner benim için. Böyle durumlarda keşke araba kullansam diyorum. Benim bütün işlerim tersine ki! Evin önünde araba duruyor ama ben ehliyetim olmadığı için kullanamıyorum falan filan.

Yeri gelmişken vize haftama bugün itibariyle başlamış bulunuyorum. Normalde iki haftalık buralardan yok olurdum ama bugünkü sevincimi yazmazsam ve sizle paylaşmazsam olmazdı. Eksik bir şeyler olsa da devamı güzel olur inşallah =))

Şimdilik ben kaçar.. Yarın zaman bulabilirsem size mülakatı da yazarım. Genelde umutla girdiğim mülakatlar hep bir tuhaflıkla bitiyor ama olsun.

Aman herkesin canı sağolsun.

Nasıl olsa bendeki bu hırsla dağları devirmicem mi?! İşte böylede megaloman biri olduğumu göstermiş oldum. Alkışlar Z.S a gelsin lütfen =) Beni seviyorsun beni gerçekten seviyorsunuz =))

Şaka bir yana hepinize iyi günler… Saate bakmayın gününüzü doya doya yaşayın ;)

5 Nisan 2012

Yorgunum Anacım…


Hem de çok.
Ne yazı yazabiliyorum ne de adam akıllı yaklaşan vizelerime çalışabiliyorum.
Nedeni mi?
Tabi ki hocaların verdiği acımasız ve yorucu ödevler.
Aslında bütün suçu hocalara atmak da yanlış olur. Bunda birazda benim suçum var.

Olayımız şudur: Haftaya pazartesi vizelerim başlıyor ama ben bütün gün grup ödevleri, sunumları, dosya hazırlama, CD ye çekme, resim tarama, taradıklarımı yollama ve bunun yanında hocalarla görüşme ve onların düşüncelerine göre ödeve ekleme çıkarma yapıyorum. Araştırma yapmak için kampüse dersim 10.30 da ise 08.45 ya da 09.00 gibi geliyorum. Kütüphanedekiler arkadaş oldum =)) Eskiden sadece okuma kitabı almak için gittiğim o muhteşem yer bu dönem resmen korkutucu bir yer olmaya başladı. O kalın kitapların arasında kaybolmak inanın insanı çok yoruyor.

Bu hafta pazartesi FTM yani Fiziksel Tekstil Muayeneleri dersinde lif ölçüm aletlerinin sunumunu yaptım. Hatta bu ödevi 3 hafta önce almıştım. Hocayla şunu ekleyelim bunu çıkaralım derken 3 hafta geçmiş bile. Hoca artık bugün anlat dedi. Biraz hazırlıksız yakalanmam birazda sınıfın bu derse olan ilgisizliğinden dolayı hızlıca anlattım bitirdim sunumumu. Hoca bile biraz fazla hızlı olmadı mı dedi?! Uzun uzun da anlatırdım ama sınıf dinlemedikten sonra bence gerek yoktu. Ben ödevimi yapmış, hocaya teslim etmiş bir de üzerine aferin almıştım ve benden mutlusu yoktu. En azından bir tanesi bitmişti. Ama ben durmadım aynı dersten benim belirlediğim bir konu üzerine İngilizce çeviri ödevi aldım. Hocada 50 sayfalık bir kitap artı final haftasına kadar süre verdi. Hesap yaptım da her gün 5 sayfa çevirirsem bitiyor =) Bunun dışında aynı dersten bir de grup ödevi yapmamız gerekiyor. Neyse ki o ödev kolayda içim biraz daha rahat. Ama bu ödevde de şöyle bir durum var. Hoca “Ödevlerinizin teslim tarihleri farklı ondan daha onları kesinleştirmedim. Kesinleştirince açıklarım.” dedi. Benim sunum yaptığım bu hafta da derste biraz kızdı ve vizeden sonraki hafta direk teslim edeceksiniz dedi. Sonra getirseniz de umurumda olmaz dedi. Şöyle bir baktım da biz ödeve hiç başlamadık ve 2 hafta sonra ödevin teslimi gerekiyor. Birkaç kabaca kaynak buldum ve grup arkadaşımla konuları bölüştüm. Bugün yazmaya girişmeyi düşünüyorum. En azından az da olsa elimde yarısı bitirilmiş bir ödev olursa içim rahat olacak.

Salı günü de Konfeksiyon Esaslarında sunum yaptık. Oda ne mücadelelerle bitti anlatamam. Resmen adamın sinirini bozuyorlar. Grubumuza inatla girmek isteyen bir öğrenciyle uğraşa uğraşa son güne kadar geldik. Gruplar maksimum beş kişi olabiliyor ama kız konumuzu mu beğendi yoksa olayda başka bir şey mi var anlamadım. Biz olmaz deyip ders hocasıyla konuşuyoruz, oda tamam diyor sonra akşam bana bir mesaj kızdan, sizin grubunuzdayım hocayla konuştum. Haydaa!! diyor yeniden hocanın yanına gidiyorum. İnanın ödev verileli 6 hafta oldu ve her haftanın başı bunu hallettim. Sinir minir kalmadı tabi bende. Düşünün salı günü sunumumuz var ve biz hafta sonu dosyayla sunumun son halini konuşuluyoruz, kız “Bana da konu verin.” diyor. Gidip pata küte dalacaktım artık. Hayır, kıza mesaj atıyorum hem de saat başı bir de arıyorum. Aramalarıma cevapta vermiyor. Bazı insanlar beni sinir etmek için etrafıma toplanıyor yemin ederim.

İtinayla sorunlu insanlar şahsım tarafından çekilir.
Bu yaşıma kadar şaşmadı ve bundan sonrada şaşmaz herhalde.

Bütün bunların sonunda salı günü sunumuzu başarıyla bitirdik. Hocanın erkenden katılması gereken bir toplantısı olduğu için bizim sunuma en fazla 20 dakika ayırabileceğini söyledi. Ee hal böyle olunca bizdeki hızı bir görseydiniz =)) Ben zaten şöyle böyle, bunu atlıyorum, bunu da diye diye düğme konusunu anlattım bitti =) En güzeli de hocanın bana “Düğmelerde ölçme birimi olarak ne kullanılır?” diye sorduğu anda benim saniyesinde “Ligne” diye cevap vermem ve ardından da hocanın ağzından “ 1 ligne..?” derken benim “0,635mm” diye söylemedi =)) Hocada güldü, sınıfta. Sanki bu anı ve soruyu beklemişim gibi oldu. Çok mutlu oldum. En çok korktuğum şey hocanın sorusuna cevap veremememdi. Çünkü hoca anlatacağımız konuya tam anlamıyla hakim olmamızı istiyor. Bizi pohpohlamak için söylemiyorum ama grupça iyiydik ;) Bu hafta işte sunumun CD sini hocayı bulursam vereceğim.

Geceleri sabahlamaktan,
derslere birkaç saatlik uykularla gitmekten bıktım.
Sonunda bölümün ortasında Halil Sezai İsyeaannn modun da şarkı söylücem =)

Bütün bunların yanında en güzeli ne biliyor musunuz? Yeni başladığım diyetimle beraber 3 kilo vermiş olmam =)) Azmin zaferi. İlk birkaç hafta bir şey olmasa da işin sırrını çözünce vermeye başladım. Bölgesel fazlalıklar gitse süper olacak. Ne kadar da spor yapsam bazı yağlar gitmeyince üzerine gelen kasla olduğundan daha kalın görünüyor. Kış dolayısıyla hasta olmamak için spora ara verdim. Ara verince de kilo almamam için diyete başladım. Yaz gelsin var ya spor artı diyet = Süper bir fizik ve mutlu musmutlu bir Zehirli Sarmaşık ;)

Bitmiyor sayın izleyiciler, pazartesi vizelerim başlayacağı için cumartesileri gönüllü olarak çalıştığım “Abla Ağabey Kardeş Elele” projesine gidemeyeceğim, onu da yarın haber vermem lazım. Biraz derslere yoğunlaşmalıyım. Şu iki haftanın sonunda rahat çıkarsam da ödül olarak 21 Nisan Cumartesi günü İstanbul’a gidiyorum. Bölümüzün teknik gezisi. Pazar günü iki fuara katılıp pazarteside Ada, Ortaköy, boğaz turu derken gezeceğim işte =)

Bu sene ne kadar çok gezdim hatta İstanbul’a gittim böyle. Leyleği havada gördüm herhalde =))
Bütün bunları toplayınca yorucu günlerin beni beklediği sonucu çıkıyor.
Bana şimdiden kolay gelsin =))