türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2013

Almanya Güncesi …5

19.08.2013 Tarihli yazımdır.


Dün oturdum kendime gezi planı çıkardım.
Hangi gün ne yapmalı, nerelere gitmeli?
Ne kadar para harcamalı ve tabi alınacak hediyeler neler olmalı?

İlginç şeyler aradım hep Almanya’da. Hem mesleğim ile ilgili hem de bir şey alacaksam, ona para vereceksem o alacağım şey farklı olmalıydı. Beğenildiğinde “Bunu Almanya’dan aldım.” demeliydim. İşte böyle düşündükten sonra bugün Wiesbaden’a gittim. Elimde aylık bilet olduğu için gidişlerim gelişlerim sorun olmuyor. Mainz Hbf’dan 6’ya (6A’da olur.) biniyorsunuz ve Theodor Brücke’den geçip Wiesbaden’a gidiyorsunuz. Evlerin arasından geçe geçe sonunda Wiesbaden Hbf’a vardım. Merkez diye orada indim. Hemen karşısı parktı. Bol yeşillikli, gölü olan yer (Yukarıda fotoğrafı olan yer.).

Almanya’da dikkat ettiğim bir diğer şey ise adamların Hauptbahnhof’ları tam bir tarihi eser. Mimarisiyle, içiyle, korunmasıyla önemli onlar için. Dışarı çıkınca hemen binayı inceliyorsunuz (Soldaki fotoğraftaki yer Wiesbaden Hbf.). Gene ördekler özgürce yüzüyorlardı. İnsanlar hayvanlarıyla geziyor, son model arabalar yollarda leblebi gibi görünüyordu. Ben hemen alışveriş merkezine girdim. Orda bir mağaza olduğunu bana söylemişlerdi. İçeriyi gezerken hem yeni sezonun modasını araştırıyor hem de Almanlar ne giyer, ne takar, ne beğenir bunlara bakıyordum.

Ben alıcı değil gezici, gözlemciyim ;)

İlk gözüme çarpanlar, abartıyı seviyorlar. Örnek vermek gerekirse baskılı tişört az onlar için. Onun üzerine zımbada olacak, kurdelede. Her şey abartılı. Kolyelerde zımbalar olacak, haç işareti olacak. Din önce olurken küfürlü bilezikler kollarda ve punk stili çok önemli. Ayakkabılar yüksek topuklu. Çantaları büyük ama renksiz. Geneli bordo, siyah ya da pembe! Şalvarlar moda (Ama kalıplar, desenler, dikimler, kesimler rezalet. Şalvar diye onu alıp totoma geçirmem yani!). Vee benim en sevdiğim ve ailemdeki herkese de aldığım (Kendim dışında) atkılar. İki ucu birbirine dikilmiş boyunluklar diyelim biz onlara. Çeşit çeşit. Örme, dokuma, baskılı kumaşlardan yapılmış bir sürü boyunluk. Raflarda renk renk görseniz çıldırırsınız. Mağazaya girdiğinizde peşinize hemen bir tezgâhtar takılmıyor. Sizi sorularıyla bunaltmıyor. Almanya’da herkes kendi halinde bir durum var.

Bide unutmadan şunu söylicem: İzmir’de H&M mağazası yok. Türkiye genelinde de yanılmıyorsam 5 tane var. Almanya’da her köşe başı H&M! Resmen Türkiye’deki LC Waikiki gibi olmuş durumda. Kaliteleri iyi olabilir ama çok mağazası olunca orta malı gibi oluyor, kimse kusura bakmasın. Almanya’da renkli ürün bulmak zor. Mağazalardaki giysilerde siyah ağırlıklı. Hâlbuki o kadar soğuk, yağmurlu iklime renk lazım. Stajdaki yabancı bayan benim renkli, çiçek baskılı şortumu demek ki bundan çok beğenmiş. İlk aklıma bu geldi. Renk yok ki insanların tekstil ürünlerinde.

İlk dakikadan alışveriş yapıp elime kocaman torbayı tutuşturunca gezmek o kadar kolay olmuyor haliyle. Hepsi şu akşam 8’de kapanan dükkânlar. Kapanmadan işimi halledeyim mantığıyla gidiyorum.


Parka daldım. Oradan dümdüz gittim ve karşıma tarihi eser gibi evler çıktı. üç katlı apartmanlar bunlar. Sonra geze geze anladım ki Wiesbaden’daki evlerin geneli böyle evler. Ve sonra gene araştırınca öğrendim ki bu şehirdeki insanların ekonomik durumu genelin çok çok üstünde. Zengin ve eğitim seviyesi yüksek insanlar bu şehirde yaşıyor.

Ben o evleri inceleyip fotoğraflarını çekerken (Wiesbaden'daki evler soldaki fotoğraftaki evler. Genelinin mimarisi bu şekilde.) karşıma Martkkirche (Kilise) çıktı. İçine girdim gezdim.






Oradan çıktım merkez başbakanlık binasına (Soldaki fotoğrafta.) geldim. Böyle gezerken geçen gün Ö. ile yemek yaparken parmağımı yakmıştım. Yara bandımda evde kalmış. Yaram iyice coşup kanayınca ilk eczaneye daldım. İçeri girince eczacıya ezberlediğim “Bir yara bandı istiyorum.” cümlesini kurdum. Adamda bana “Sen bana yaranı göster önce.” dedi. Yaramın halini görünce “Bir dakika bekle.” deyip içeri gitti ve geldi. Yaramın üstündeki lifleri temizledikten sonra krem sürdü ve bana benim yarama uygun yara bandını verdi. “Bu yarana iyi gelir.” deyip ben yapıştırırken de “Gut Gut” deyip onayladı. Memnun ayrıldım oradan. 

Dom (Katedral) buldum (Soldaki fotoğrafta.). Ama bi baktım pazartesileri kapalıymış. Ertesi gün ve sonraki hangi günler açık onu öğrendim ve ertesi gün yeniden bu şehre gelmeye karar verdim. Bunu düşüne düşüne yokuş yukarı bi yola çıktım. İleride kale gibi bir yeri gördüm hadi dedim gideyim. Benim bunu dememle bir anda hava gürleri yağmur başladı. Altımda şortum üstümde ince body ve kot ceketimle kaldım mı ortada?! Alışveriş torbasını kafama geçirdim ve kenarlardan yürüye yürüye bi yola çıktım. Şehirden merkezden farkında olmadan yürüye yürüye çok uzaklaşmışım o gün. Sonra bir köşe büfedeki bayana “Hbf’a nasıl giderim?” diye sordum. Sağolsun bana yolu tarif etti (Almanların bu huyunu çok seviyorum. Yardım edip size iyi davranıyorlar.). Sonra bana İtalyanca “Hoşça kal.” dedi =) Gene İtalyan olmuştum. Saat akşama gelirken saatimin durduğunu fark ettim! Ben daha öğlen herhalde gibi saf saf geziniyordum. Meğerse akşam olmuş bile. Havada kararmayınca anlamıyorsunuz saati #) Hemen ilk otobüse bindim ve 1 saat sonra odamdaydım. Yolda bi ara sızdım. Yürü yürü yorulmuşum. Aldıklarımı paketledim bu gece. Yemeğimi yedim. Ne kadar sağlıklı beslenmek istesem de kendimi büyük ve ucuz abur cuburdan alamıyorum. Almanya’ya geldiğimden beri yediğim çikolatalar döndüğümde erimek için göbeğimde bekliyor biliyorum #)


Yarın gene Wiesbaden.
Bu sefer şehrin araştırmasını da adam akıllı yapıcam ve gidilecek yerlerin yanında şehir haritasını da alıcam.
O kiliseyi görmeliyim, içine girmeliyim ve tabi ara sokakları bu şehirde de gezmeliyim ;)

xoxo

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

28 Ağustos 2013

Almanya Güncesi Son Gün Son Gecem


Almanya’da şu an saat 00:30.

Bütün gezdiğim yerlerin yazıları yazıldı ve yayınlanmayı bekliyor. Ama son yazı bugün yayınlanmalı. Yarın öğlen 11:05 Almanya saatiyle uçağa biniyor ve aktarmalı olarak Türkiye’ye, güzel İzmirime 18:15 de varıyorum. Her şey akışında gitmeli. Umutlarım o yönde.

Çok güzel 23 gün geçirdim burada. Çok güzel yerler gördüm, turist insanlarla tanıştım. Bilmediğim dilleri konuşmaya çalıştım, kendi halime güldüm, üzüldüm, düşündüm ve kendi kendime konuştum. Kendi fotoğrafımı çekmeyi öğrendim. En güzeli de çok güzel Türk gençlerini tanıdım burada. Hepsini sevdim. Hepsiyle arkadaş oldum. Yaş, meslek, cinsiyet, şehir önemli olmadı aramızda. Oturup konuşmak, dertleşmek belki de tartışmak güzeldi. Yalnız gelip benliğime kattığım zenginliklerle dönüyorum ülkeme.

Bambaşka bir deneyim oldu bu gezi bana. Artık o buraya gelirken ki Z.S. değilim ve olmayacağım. Kararlar aldım. Rhein’in kenarına oturdum kaç gece düşündüm. Sabahları koştum. Hep düşündüm. Kendimi, arkamda bıraktıklarımı, yeni başlayacak olan hayatımı, arkadaşlarımı, en yakınım dediğim kişileri ve diğerlerini.

Kendimi eleştirdim. Dilimi geliştirdim. Övgüler aldım. Beğenildim. Hoş bir gezi oldu. Soranlara “Yalnızım.” dedim. Yalnız geziyorum ben. Bir sırt çantamla. Bugün Mainz Stadtpark’a gittim. İlk günlerde gittiğim o güzel yere son günde gitmek istedim. Vedalaştım kendimce. Gül bahçesine oturdum ve sandviçimi yedim. Çalışanları izledim. Koşanları, spor yapanları, piknik yapanları ve sadece çimenlere yatanları. Hayat tek başına kendini dinleyebildiğinde daha da güzel.

Yarın ben dönüyorum, Çikom Slovenya’ya yola çıkıyor. Buraya gelmeden önce aramıştım onu. Sesini duymuştum.

Gezimin son gününde teşekkür etmek istediklerim var:

Öncelikle bana burada her konuda yardım eden Özge’ye,
Odasını bana kiralayan Deniz’e,
Geç tanışıp iyi anlaştığım Berker’e,
Almanya’ya geldiğim günden beri mail, Facebook ve Skype ile yanımda olup her anımı soran, benimle sabahlara kadar konuşan Gülperi’ye, Bengisu’ya ve Oktay’a,
Bana desteğini ve sevgisini gösteren Teyzeme,
İlk günden beri yanımda olup bana maddi manevi desteğini hiç esirgemeyen, son günlere doğru beni görünce ağlamaya başlayan Biricik Anneme,
Aileme,

Çok teşekkür ederim.

xoxo


 Çektiğim bir kaç fotoğrafla (Yer: Mainz, Stadtpark) bu partı bitiyorum: 


                                

                                                       
  
NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

23 Ağustos 2013

Seyahat Tavsiyeleri


* Yolculuk sırasında rahat giyinin. Eşofman altı, atlet idealdir. Uçakla gitcem şık olayım demeye kalkmayın (Statü belirtisi olarak görenler var. Bizzat gördüm, anladım.). Spor ayakkabınız ayağınızda olsun. Çok yürüyeceksiniz. Yolculuğunuz en başından işkenceye dönmesin.

* Uçağın soğuk olacağını düşünerek şalınızı ve ceketinizi yanınıza alın.

* Pasaportunuz ve biletiniz çantanızda gizli bir yerde olsun ama kolay ulaşabileceğiniz bir kısmında bulunsun.

* Cüzdanınızı falan çok göstermeyin. Özelliklede dış hatlarda! Malum her millet oluyor aman dikkat!

* Çantanıza iyice sarılın ve kimseye güvenmeyin.

* Yurtdışına çıkmadan, Türkiye’de pasaport kontrolü yaptırmadan önce pul almayı unutmayın. Kendileri 15TL’dir. Hemen oradan alınır. Yeri zor bir yerde değildir.

* Bavulunuzu 4 ayaklı (Tekerlekli) alın ve şifreli kilit tercih edin. Kenarları sert olanlar ideal çünkü o kadar çok savrulacak ki tahmin bile edemezsiniz.

* Tutacak yerine cırt bir renkten bir şey bağlayın (Eşarp, kumaş, herhangi bir bez parçası da iş görür.). Bu şekilde bavulunuzu kolay bulursunuz.

* Yurtdışına giderken yanınızda iki tane saatiniz olsun. Birini ülkenizin diğerini gideceğiniz ülkenin saatine göre ayarlayın.

* Yurtdışına çıkmadan önce telefonunuzu yurtdışına açın. Sonrasında bunu yapmak size pahalıya gelebilir. Bunları önceden araştırın. Belki Skype da işinizi görür. Araştırın, öyle gidin.

* Havaalanı ile ilgili ne kadar broşür varsa alın. Sonra yer bulmada işinize yarayacak. Ülke haritası da alın. 

* Çantanıza etiform falan atın. Aktarmalarda beklerken sizi 3 saat tok tutar. Bide krem peynir atın. İkisini bir yiyin. Ohh mini ziyafet =)

xoxo

14 Ağustos 2013

Almanya Güncesi …2



Geldik mi ikinci güne ;)

Mainz o kadar yeşillikli bir yer ki ilk gün oksijen çarpması oldu kabul #) Evler müstakil. Pek apartman yok. (Yukarıdaki fotoğraf sokağımın fotoğrafı.) Millet bisiklete biniyor. Bisiklet yoluyla, otobüs yolları ayrı ayrı. Türkiye’de yapılmaya çalışılan ama çalışıldıkça yolların içine edilen sistem ve düzen burada var. Yayalar kırmızı yanarken geçmiyor. Aynı şekilde bisikletliler de. Herkesin kurallara uyma durumu had safhada. Neyse ki bende ülkemde uyan biriydim de burada yabancılık çekmiyorum. Araba kullananlar var ama çok değil. 65-70 yaşındaki ninelerle dedeleri de bisiklete binerken gördüm ya artık gözüm açık gitmem! Nineler çok şık ama ;) Kumaş pantolon, ceket, broş ve yapılı saçlarıyla etrafta geziniyorlar. Bi sabah 6-7 arası bir de gece 22:00’dan sonra koşanlar oluyor. Onu da nerden biliyorum? Bir gece önce gelmiş ve sabah erkenden kalkmıştım. Türkiye ile aramızda 1 saat fark var. Biz daha geriyiz. Eee durum böyle olunca sabah erkenden kalkmış gibi oldum ve giydim üzerime eşofmanlarımı, çıktım dışarı. Bu yeşillikli, koruluklarla dolu sokaklarda koştum. İnsanın spor yapası geliyor. Sonra bi baktım benim gibi koşan bir sürü Alman var. İşe gitmeden önce spor yapıp öyle gidiyorlar ya da gece çıkıyorlar. Her köşe başında kilise ve arkasında mezarlık var.

İşte böyle spor yaptıktan sonra eve bi geldim yicek bi şey yok! Hemen alırsın cüzdanını ve sırt çantanı gidersin alışveriş merkezine. Pek yemek yiyen biri değilim ama aç olduğum için liste yapmadan gittim. O gün aldıklarımdan sadece yeşillikler bitti. Diğerleri hala duruyor. Size biraz alışveriş hakkında da bilgi vereyim. Öncelikle burada öyle bizim marketlerdeki gibi bol bol naylon poşet kullanamıyorsunuz. Adamlar doğada onların kaybolmadığını bildikleri için sana parayla satıyorlar. 10, 20 ve 50cent e alıyorsunuz (Kendimi doğa düşmanı gibi hissettim.). Sırt çantama ne kadarını sokmaya çalışsam da 2 büyük poşet aldım tabi. İlk gün demiştim ama “Bu insanlar neden her yere Pazar arabalarıyla gidiyor?” diye. Demek ki bundanmış =) Eve kadar onları elimde ve sırtımda taşıdığım için ertesi gün omuzlarım ağrıyordu. Şöyle bir ağırlıkları toplayınca ergen bir gencin ağırlığı yapıyor #) Soldaki fotoğraf Mainz Johannes Gutenberg Üniversitesi'nin girişi.

Açlıktan ölmemek için hazır pişmiş köftelerden aldım. Salak gibi içinde ne var okumadım. Hâlbuki ondan önce aldığım ne varsa hepsinin içini okumuştum.

Eve geldim onları ısıttım, yedim bi güzel ohh.
Ardından neymiş ki bu dedim? Hani güzel bir şeyse sık sık alcam yani o mantıkla soruyorum kendime!
Hazır olun!
DOMUZ ETİ çıktı!
Bendeki yok artık, olmaz falan gibi tepkilerimle yemiş bulundum.
İşin ilginç yanı tadını beğendim dostum #)

Her gün yenmez çünkü normal et gibi değil tadı. Biraz balık gibi, öyle pişince koyulaşmıyor, yumuşak bir et. İkinci günde yedim ben o köfteleri. Battı balık yan gider deyip hehee =)) Günahsa girdik artık napak =) Sonraki günlerde tavuk tavuk! En iyisi o. Neden mi çünkü tavuğu haşladığın zaman suyuna çorba yapıyorsun ve çok bereketli oluyor ;) Tek başına yaşayanlara benden tavsiye olsun bu. Suyuna çorba yapın, hazır çorbada olur yapın için. Dışarı falan çıkarken sandviç yapıyorum. Kafelerde zaman geçirip yemek yemiyorum. Onun dışında bal kavanozumu yıkadım ve içine çorba koyup arada onu da kullanıyorum. Halis muhlis içinde ne olduğunu bildiğim şeyleri yiyorum. Zaten sizde göreceksiniz Almanlar çok kafelerde bir şey yemiyorlar. Onlar daha çok “Biergarten” dedikleri yerlerde içiyorlar. Saat, sıcak fark etmiyor onlar için. Nerde meyveli yoğurt, ilginç peynirler var hepsi marketlerde. Sade yoğurt bulana kadar bakmadığım raf kalmadı. Alınca da Alman bir kadın bana çok ilginç bir bakış fırlattı. Hala o bakışı anlamış değilim. Yabancıların bizim ülkeye gelip neden yoğurt yapan makineyi aldıklarını anladım. Adamlarda yok! Adamlarda sade diye bir şey yok. İşin güzel yanı burada light olan ürünler ucuz, tam benlik ;)

Alışveriş, spor, yemek derken sıra geldi sokağımı, mahallemi gezmeye. Jelibonumun yanına gittim. İnternetim daha o zaman olmadığı için annemlerle onun odasından görüştüm, bayramlarını kutladım, arkadaşlarımın maillerine cevap yazdım ve sonra odama geri döndüm. İlk gün Frankfurt’tan aldığım Frankfurt Havaalanının haritasını, otobüs, metro saatlerinin olduğu broşürü, Frankfurt haritasını inceledim.

Sağdaki fotoğraf Gutenberg Üniversitesini'nin içindeki bir sanatsal çalışma. Kulak ve salyangoz birleşmesi. Nedendir sevdim ben ;)

xoxo

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

3 Ağustos 2013

Tatil Güncesi …11

 
Türkiye’deki son haftama Pazar günü saat 00.01 itibariyle “Merhaba!” dedim bile. Ben gidince beni kim özler hiç bilmiyorum. Ailem kesin özlerde başka kim özler görcez.

Her gün denize giriyorum, güneşleniyorum, kitaplarımı okuyorum. Bu yaz kumsalda dikkatimi çeken birkaç tip var;

İlki babaanne / anneanne! Straplez bikinisiyle kâh güneşleniyor kâh torunlarıyla ilgileniyor. Ama nasıl bir güneşlenmek sorma gitsin. Pozisyonlarımız belli ama. Bacakları açarak, yüzüstü yatıp askıları arkadan açarak, kolları yana atıp sere serpe uzanarak. Favorim seksi bacaklarını açarak güneşlenme hali. Güneşlen de o pozisyon nedir yahu?! Anlam veremiyorum. Sonra o özgüveni yok mu o özgüveni. Allah herkese yaşlanınca sarkan vücuduna rağmen 20lik kız vücuduna sahipmiş gibi davranma özgüveni versin, amin!

İkincisi “Halil Sezai”. Gerçek Halil Sezai değil tabi ki de =)) Ama kumsalda bi adam var. Resmen saçıyla, kilosuyla, giyimiyle Jr. Halil Sezai. O adamdan bir “İsyaannn” ve bir “Olsun” şarkısı dinlesem ah dicem işte Halil Sezai. Onun denize girişi, derinlere yüzüşü ve sonra iskeleye çıkıp güneşlenişi yok mu ah ki ne ahh! Saçıda Halil Sezai gibi yüzünün çeyreğini kapatıyor.

Üçüncüsü yeşil şortlu ergen genç! Ne yaptığını anlamasam da her seferinde bakışını üzerimde yakalıyorum. Evin önünden köpeğiyle geçerken evimi de öğrenmiş oldu çok hoş oldu gerçekten. Çocuğun tek sevdiğim yanı iskeleden çok güzel balıklama (Balıklama ötesi diyelim biz buna bence.) atlayışı. Zıplayış, uçuş ve suya giriş. Bu üçlü ile her seferinde onu izliyorum. Bide bunun arkadaş grubu var. Ama yok, yeşil şortlu favorim.

Dördüncüler üç kişi sayın okuyucu. Üç kıvırcık ama bugün baktım biri saçlarını kestirmiş valla yüzü gözü açılmış çocuğun, yakışmış. Diğer ikisinden biri, geçen sene canlı müzik yapan çocuk. Çocuk ergenliğe girmiş ve tipi değişmiş yahu. Tanıyana kadar uzun uzun baktım. Emin olduktan sonra B. ile paylaştım. O bile inanamadı geçen yazdaki çocuğun bu olduğuna. Ergenlik kızlarda değil de erkeklerde çok ilginç etki gösterebiliyor. Bunu yıllardır gözlemliyorum. Son kıvırcık ise ilginç bir tip. Yaşımı kestirmeye çalışıp duruyor. Veletsin adamım sen! Neyi zorluyorsun ki durmadan. Ayrıca bu ısrar bu azim ne? Aslında azmini de takdir etmem gerek ama edemiyorum işte.

Haftaya Almanya’dan size yazılarımı yazıp yayınlayacağım, umarım.

İlginç bir hafta geçirdiğim doğru. Her gün yeni bir deneyim yaşıyorum, yeni cümleler kuruyorum ve her gün beni şaşırtacak bir şey buluyorum. Hüzün daha çökmedi ama merak tavan. Almanca çalışıp geceleri dışarı çıkıyorum. Yüzmenin dışında geceleri yürüyorum ve artık cafeye de gitmiyorum. B. olursa sadece onunla gidiyorum yoksa hep buradayım kendi halimde, gece yürüyüşlerim ve koşularımla, kulağımda MP3 ümle düşünüyorken, çimenlerime uzanmış yıldızlarımı sayarken, toprağın soğukluğunu bacaklarımda hissederken, gece kumsala gidip şezlonga yatıp Yunan Adalarını izlerken, sevgi sözcüklerini telefonuma gelen mesajlarla okurken…

Hayat hızlı geçiyor. Bu aralar geride bıraktıklarımı özlüyor ve hep birini özlerken kendimi buluyorum. Kendi falıma da bakmalıyım.

xoxo

6 Haziran 2013

Direniş!

 
Başlığa “Gezi Parkı Direnişi” diyecektim ama bu direniş artık her yerde devam ediyor. Sokaklar da, meydanlarda, İzmir’de, Adana’da, Ankara’da, İstanbul’da ve yurdumun dört bir tarafında. Sınırlarını aştı hatta yurtdışından bile duyuldu isteklerimiz, sesimiz.

Aslında tam merkezinde olup destek vermek gerekirdi ama gidemedik. İzmir’den katıldık. Kendi gözlerimle gördüm biber gazına maruz kalmış gençlerin kollarının ve bacaklarının kızardığını, maskelerin çokta işe yaramadığını, gözlerinin yaşlarla dolu olduğunu, tek bir limonun kaç kişi arasında paylaşıldığını ve bütün bu olayların ortasında centilmenliği ellerinden bırakmayan erkeklerin olduğunu.

Her akşamda direnişe evlerden katılıyoruz. Saat 21:00 olunca Tüm Türkiye olarak ayaklanıyor, tencerelerimizle, tavalarımızla onlar yoksa alkışlarımızla ve sesimizle, sloganlarımızla destek çıkıyoruz.

#heryertaksimheryerdirenis artık tarihe geçmiş bir söz, bir slogan!
Çapulcuda olduk Ayyaşta.
Bölücü, Ateist, Sapık, Azınlık…
Ne istersiniz başka? Ne olalım? Anket düzenleyelim mi?

En güzeli ne biliyor musunuz?! Hangi partiye oy verdiğinin, hangi takımı tuttuğunun, hangi semtte oturduğunun, hangi siyasi görüşü benimsediğin, ne giydiğin, ne yediğin, ne de yaşadığın hayat standartlarının önemi var burada. Herkes eşit, herkes aynı amaç için toplanmış.

İnsanlar sonunda isyan etti. Kimisi kısıtlanan özgürlükler için, kimisi yıllardır başımızda olan yönetimden sıkıldığı AKP için, kimisi doğa için, kimisi aşk için, kimisi RTE’nin patavatsız, politikadan anlamayan, seviyesiz, kabadayı konuşmalarına kızdığı için, sanat için, çiçekler için, böcekler için, çocuğu için, torunu için, kendi için, eşi için, sevgilisi için, hayvanı için, hayvanlar için, barış için, polisin sert ve kontrolsüz saldırgan müdahalelerine kızdığı için, her gün şehit olan askerlerimiz için, askerlerimize ve ordumuza açılan davalar için, nedeni belli olmayan ve sonucunun önceden alındığını düşündüğü davalar için, kararlar için, yıllarca sanki bu ülkeye ihanet etmiş gibi cezalar alan sanatçılarımız için, ihanet edenlerin ise hala yaşadığını gördüğü için, bıçaklanıp ölen ve hala katili bulunamayanlar için, adaletin halka gelince işlemediğini ama yönetenlere gelince birkaç saatte işlendiğini görüp çıldıranlar için, eğitim sisteminden sıkılan, parasızlıktan dolayı okuyamayanlar için, dini sömürmek için kullananlara tepkisini ortaya koymak için…

Doldukça dolduk. Enerjimiz 10 yılda öyle bir patladı ki şimdi RTE ister kulaklarını tıkayıp duymazdan gelsin ister o oy aldığım dediği %50’lik kesimi evinde tutsun. Bu insanların, bizlerin istekleri var. Doktoru, memuru, öğrencisi, sanatçısı, işsizi, emeklisi ve daha nicesinin ortak istekleri. En başta özür dileseydi belki bu kadar uçlara kadar gidilmeyecekti. Ama onun o dik kafalı, dediğim dedik şeklinde izlediği politika, Dünya’nın da bu eylem sonucunda dikkatini çekti.

İsmet İNÖNÜ bir gün M. Kemal ATATÜRK’e sorar: “Kemal, sana göre dünyanın en zor işi nedir?” ATATÜRK cevap verir: “TÜRK MİLLETİNİ ayağa kaldırmaktır. En çok bu konuda zorlandım.” der. ATATÜRK, İnönü'ye “Şimdi bana bundan daha zor bir şey var mı diye sor.” der. İnönü de sorar. Ve Atam da cevap verir: “Harekete geçince bu milleti durdurmaktır.” der.

Milletini bu kadar iyi tanıyan bir önder sevilmez de, sayılmaz da, minnet duyulmaz da napılır biri bana söylesin.

Yazımı daha yazarım da yazarım biliyorum. Cümlelerim çok ama düşüncelerimin hepsini buraya yazmam, sığdırmam çok zor.

Son olarak SOSYAL MEDYAYI SONUNA KADAR KULLANIN!
KORKMAYIN!
GÖRSEL BASIN YANDAŞ OLUP SESSİZ KALDIKÇA BURALAR BİZİM.
BU ÜLKE BİZİM!

#direngezi #direnizmir #direnankara #direnistanbul #direnkugulu #direnguvenpark #direngeziparkı #siddetidurdurun #occupygezi #direnturkiye #siddeteson #siddetehayır #bubirsivildirenis

Sizinle birkaç video linkini paylaşacağım. İzleyelim.

10 Kasım 2012

Olmasaydın Olmazdık

Bir kayıp, bir acı.
Yıllar geçse de aynı günde, aynı hisler ile birleşen bir millet, bir ülke.
Bayrakların yarıya indiği, sessizce saygıya durulduğu, zaman olarak kısa ama geçmişten bugüne o uzun dakikalar.
74 yıl geçmiş. Koskoca 74 yıl.

Bazı insanlar vardır isimleriyle yaşar. Bazı insanlar vardır yaptıklarıyla, bazıları da düşünceleriyle. Atatürk sadece bir kalıba giren biri değildi. O hem düşünce adamı, hem döneminin ilerisinde bir beyefendi, asker, başbakan, cumhurbaşkanı, Türk milletinin öncüsü her şeyin ötesinde o bizi “BİZ” yapan ve ilk adımı atan önderdi.

Bugünlerde bir beden, bir vücut gibi göstermeye çalışanlara inat o düşüncelerin adamıydı ve halada öyle. Atatürk’ü sevmiyorum, büstlerini kaldırın, heykellerini yok edin, kitaplarını kütüphanelerden kaldırın, derslerde fazla bilgi olmasın diye yapılan bütün bu terbiyesizliklere inat birleşen bir milletiz biz. Bütün bunları yapan insanlara terbiyesiz, hain, yalaka, saygısız diyorum. Sen ki bunları söylemeye cesaret edebiliyorsun ama nasıl söyleyebildiğini düşünüyor musun?

Bu ülkede özgür doğduysan,
Bunu söylediğin zaman kellen uçmuyorsa,
Evinde mandası olduğun ülkenin bayrağını asmak zorunda kalmıyorsan,
Kendi bayramlarını kutlayabiliyor, başkasını bayramlarını kutlamak zorunda kalmıyorsan,
Dilini konuşabilip, kendi alfabeni kullanıyor ve çocuklarına istediğin isimleri verebiliyorken hala bu cümleleri bu tarz kendinden emin yüzsüzce konuşabilir miydi bu insanlar çok merak ediyorum.

Acımızı her sene tazelemeyelim deyip bu anma gününü kaldırmak isteyen zihniyete sesleniyorum:
Atatürk’ü anmayacağız da kimi anacağız?!

Her şeyimiz gittikten sonra elimizde ne kalacak ki?! Kadını zaten kadın yerine koymayan bu ülkedeki adamların lider diye geçtiği günlerde ben adam gibi adam olan Atatürkümü bırakında istediğim gibi anayım. Bugün TVler de eğlence programlarını görmek istemiyorum. Seda Sayan’ın çıkıp göbek atarak programını açmasını sonra çok üzgünüm aslında değip ağlamasını, magazin programlarındaki kahkahayı, göbek şovlarını görmek istemiyorum. Ekranların sağ üst köşesine bir bayrak ve Atatürk resmi konulmasıyla anma olmaz!
Şov devam etmeliymiş falan filan. Konser değil bu! Bu ölen bir liderin, bütün bu milleti bir araya getirip birleştiren kişinin ölüm günü.

Geçen derste profesör şöyle dedi: benim gençliğimde herkes sağcısı da solcusu da “Bu ülkenin geleceği ne olacak?” diye sorar ve tartışırdı. Yöntemleri farklıydı ama amaçları birdi. Ama şimdi herkes “Benim geleceğim ne olacak?” diye soruyor.

Hocama sonsuz katılıyorum. Ekranlardaki para hırsı bir günlük bile olsa yok olmuyor. Herkes sabah kalkıyor sanki bugün Atatürkümün aramızdan ayrılışının sadece Türkiye’nin değil dünyanın böyle bir lideri kaybedişinin 74.yılı değilmiş gibi gününe devam ediyor.

Ey Atam! Olmasaydın Olmazdık…

14 Temmuz 2012

Tatil Güncesi …2


Bu tatilin kıymetini en çok annemle babam biliyor herhalde. Sabah saat 8 de kalkıp ki babam 7 de kalkıyor önce bahçedeki fazla otları temizleyip annemin gözetiminde çiçek ve ağaçlarla ilgilenip hemen denize gidiyorlar. Artık ondan sonra hayatları hep orda zaten. Ben mi?! Ben anca 10 da kalkabiliyorum. Kahvaltı derken saat 11 i buluyor ee sonrada öğle atıştırması giriyor ki öğlen bir şey yemezsem güne iyi devam edemiyorum =) Sonra bende onlara katılıyorum ve yüz yüzebildiğin kadar, güneşlen derken de iki günde bir kitap bitti.
Hâlbuki ben o kitabı yavaş yavaş okurum diyordum ama kitapta güzelmiş bir de burada insan, internet ve televizyondan uzak olunca çok güzel arınıyor ;)



Bütün bunların yanında geçen gün naptım daha doğrusu naptık biliyor musunuz; abimle balığa gittik =)) Aslında her şey abimin balık tutma isteği ve rahmetli dedemden kalan balık malzemelerinin birleşmesiyle patlak verdi. Malzeme dediğime bakmayın siz aman allahım aklınıza gelen gelmeyen her türlü şey vardı o kutuda. Sahte büyük balıklar, küçük balıklar, boy boy misinalar, ağırlıklar, ağlar sayamadığım ve hala ne işe yaradığını anlayamadığım bir sürü küçük şey =)) Bütün bunların içinden işimize yarayacağını düşündüğümüz iki güzel oltamızı ve sahte balıklarımızı da alıp gittik denize. Ee biz gittik de denizde hafif de olsa dalga vardı birde bir aile denize hala giriyordu. Bunun üzerine bizde kumsaldan ayrılıp kayalıklara gittik. Sizin bu rahat arkadaşınız hemen kayalıklara hasırını serdi (popom rahat edecek kardeşim =) ) ve oltasını atıp beklemeye başladı. Bizim hesaplayamadığımız şey dalgalar bize doğru olduğu için oltalarımızı ne kadar uzağa da atsak dönüp dolaşıp yanımızda bitiyordu. Bunun üzerine gel abi dedim iskeleye çıkıyoruz. Bizim buradaki iskele öyle tahtadan değil. Bidonlardan yap-boz gibi birbiri içinden geçirilip oluşturulan ve derinlere kadar uzanan bir iskele. Bir gün iskelede güneşlenirken yapan firmanın sitesinin adresini de almıştım niye aldıysam =) Abimle iskeleye çıkıcaz ama dalgalardan çıkamıyoruz ki =) Sonunda ben bir şekilde çıktım. Tam çıkarken sol terliğim ayağımdan çıkıyordu son dakika fark edip tuttum. Ardından abim çıktı ama o terliğini tutamadı ve terlik çıktı ayaktan =)) İskeleye zor çıkmamızın sebebi işte iskele yap-boz gibi birbiri içinden geçiyor ya her sudaki hareketle bir aşağı bir yukarı hareket ediyor ve sabit iskelelerdeki gibi üstüne çıktığınızda dalgaların çarpmasıyla ıslanmıyorsunuz. Tek dezavantajı, sizi tekne tutan biriyseniz ilk seferde başınız dönebilir ve miğdeniz bulanabilir. Bunun dışında çok mantıklı bir iskele, onayı verdim ;) Biz bütün bu zorluklara rağmen iskeleye çıkabilmeyi başardık. Gene açtım hasırı ve en uca oturdum tabi abimde yanıma.
Attık oltalarımızı ve bekledik balıkları. Bütün bu gün batımı, balık tutma olayı derken havanın benim hesaplarıma göre 3 dakika içinde kararması gerektiğini söyledim ve dediğimde oldu ve hava bir anda karardı. Hadi bakalım toplanalım dedik ama dalgalar büyümeye başlamıştı. Hasırımı toplamaya çalışıyorum abimde boşver gidelim diyo bende hayır efendim bu şey toplanacak diyorum =) Bi de belimde çantam var ki içinde telefon, cüzdan, ev anahtarı hatta İzmir’deki evimin bile anahtarı var. Bence başımıza bir şey gelse mesela orada mahsur kalsak birini arayabiliriz ama abime göre düşersek telefon ve her şey gider. Bence yüzüp kurtulabiliriz ama abime göre mayomuz yok ee çantama su değerse gene her şey gider. Bence, ama olsun kurtulduk ya sorun olmaz ona göre giden gittikten sonra yüzüp çıksam nolcak gibi cümlelerle konuşurken ben her şeyi topladım ve çantalarımı (hasır + suların bulunduğu ve kişisel çantam) boynuma kadar çektim, şapkam ıslanmasın diye onu da kafama taktım (gecede olsa o balıkçı şapkası takılacak yani =) ) ve ikinci terlik vakası yaşamamak için terliklerimi de elime aldım ve bir hızla iskelenin ucuna geldim. Dalgaların geri gitmesiyle atladım suya ve hemen karaya çıktım. Neyse ki kısa şort giymişimde ıslanmadım. Sağ salim karada olduğumu anladım ve arkama döndüğümde abimin elinde balıkçı çantamızı gördüm hemen bir koşu onu da aldım ve abimde ikinci terlik vakası yaşamamak için oda terliklerini eline aldı ve atladı kurtulduk =))

Sonuç mu?! Gecenin sonunda ben hiç bir şey yakalayamadım ama abim bol bol yosun yakaladı #)

Şimdiki hedefimiz sanırsam zıpkınla balığa çıkmak. Merak etmeyin o kocaman kutuda onunda malzemeleri var ;) Benim asıl korktuğum konu hayır hayır vurgun değil şimdi bizim koyun sağı Çeşme/Alaçatı, solu da Yunanistan’ın Adası. Sonuçta rüzgarda Alaçatı’dan adaya doğru esiyor. Valla bizde akıntıyla Yunanistan’a varmayalım =D Olur mu olur yani. İkimiz beraberken başımıza gelmeyen şey kalmıyor çünkü. Türkiye & Yunanistan arasında iki kardeşin olayı haberlere falan çıkar aman allahım tam komedi =)) En iyisi araya birkaç hafta koyalım da ondan sonra balık avlayalım.

Bu arada aranızda iyi balık avlayabilen varsa bana birkaç ipucu verebilir mi? =))

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

2 Haziran 2012

Napıyoruz Biz?!


Napıyoruz,
Neler söylüyor ve neler düşünüyoruz.

Bu sabah kalktığımda bir film izledim. Öylesine zaman geçsin diye izlemeyi düşünmüştüm önce. Ama izledikten sonra bir şeyi fark ettim;

“İnsanlık hiçbir zaman ileriye gidemiyor.”

Düşüncelerimiz bir arpa boyu kadar yol alamıyor. İleriyi düşünmediğimiz gibi düşünen insanları da suçluyor, hapse atıyor ya da öldürüyoruz. Yasalarımızla bu kişileri koruyacağımıza onlara işkence yapıp susmalarını sağlayanlara destek çıkıyoruz.

Hepimiz suçluyuz.
Sen, ben ya da O değil.
Hepimiz!!!

Düşünce özgürlüğünü konuşuyoruz, fikir özgürlüğünü konuşuyoruz. Bir kişinin sahip olduğu hakları ve özgürlükleri konuşuyoruz ya da konuştuğumuzu tartıştığımızı sanıyoruz. Aslında biz bir b*k yapmıyoruz. Bağırıyoruz, kavga ediyoruz insanlığımızdan çıkıp birbirimizi öldürüyoruz. Birbirimizin insanlık değerlerini yargılıyoruz. Böyle bir hakkı kendimizde görebiliyoruz. Din adı altında fikirlerimizi sunuyoruz. Kutsal kitaplardaki sözleri çarptırıyor öyle değil böyle deyip karşı çıkan herkesi susturduğumuzu düşünüyoruz. Hep ben hep ben modun da yaşıyoruz. Benciliz, düşüncesiziz! Yaşadığımız yerde sadece biz ve bizim gibiler olmalı mantığıyla yaşamak istiyoruz. Farklılaşmaya tahammülümüz yok. Farklılaşmayı geçelim farklı olana, farklı olmaya çalışana ve tabi farklı olanı destekleyene bile tahammülümüz yok artık. Sinirlerimiz her zaman bozuk, her zaman agresifiz. En küçük olayda silah çekip birbirimizi öldürüyoruz.

Ya anlamıyorum gerçekten anlayamıyorum.
Kime ne benim kiminle seviştiğimden,
Kimle beraber olduğumdan,
Hangi kanalı izlediğimden,
Zevklerimden,
Fikirlerimden,
Düşünce olarak kimleri desteklediğimden, onlardan beslendiğimden ve hayatıma yol verdiğimden.
Bugün bu şekilde düşünürüm yarın bir başka düşüncenin esiri olur onu araştırırım.
Kadın olmak mı hem de böyle iğrenç, düşüncesiz insanların arasında kadın olmak mı?!
İşte o çok zor!

Okumak istersiniz sizi okutmazlar, okursunuz size sürtük muamelesi yaparlar. Fikirlerinizi söylersiniz sus derler belki ağızınıza bir tokat atarlar. Adamın biri size tecavüz eder sesiniz çıkmaz, çıkartmazlar. Sesiniz çıkınca dayak yersiniz ya da taş atıp sizi öldürürler. Bir kurşunun ucunda hayatınızın son bulacağını bilseniz de isyan etmek istersiniz. Dünyaya, yaratana, yaşadıklarınıza, en yakınıza ama gene de sesiniz çıkmaz. Dünyada kadına öyle bir ağır yük bindirilmiştir ki üstümde ağırlık yok diyen kadın çıkmaz. Bununla doğarız biz. M.Ö. de bu böyleydi M.S. da bu böyle ve eminim ki ben ölüp gittiğimde de durum böyle olacak. Benim bedenimin üstünde o kadar çok kişi söz sahibi ki söz sırası bize ne zaman gelecek hiç bilmiyorum. Doğudaki de batıdaki de çöldeki de Afrika’daki de hepimiz aynı yükle doğuyoruz. Bunu kim değiştirebilir? Dinler mi, yönetimler mi, kişiler mi ya da başımızdaki erkek dediğimiz insanlar mı? Hiç sanmıyorum. Yeri geliyor kadını kadın bile düşünmüyor.

Böyle bir dünyaya çocuk getirmek istemiyorum. Evde oturup çocuk bakmak istemiyorum. Bir erkeğin baskısı altına girip böyle bir hayat yaşamak istemiyorum. Kadının adının geçmediği bir yerde kadın olmanın zorluğunu yaşayıp sonrada benim adıma kaç çocuk doğurmam gerektiğini söyleyen insanlar varken benim bu tarz bir isteğimin önemseneceğini bile düşünmüyorum.

Bu sabah hangi filmi izledim biliyor musunuz?
“AGORA”
Film İskenderiyeli Hypatia’nın (370 - 415) hikâyesini anlatıyor. Bir kadının erkeklerin arasından nasıl sıyrıldığını ama güzelliği ve zekâsıyla onlara tehdit oluşturduğunu, din adı altında ona yaptıkları zulümü, yaşadıklarını…

Sorarım size o devirlerden bu devirlere ne değişti ha ne değişti?
Bir arpa kadar yol gidebildik mi?
Onun o zor yıllarında yaptıklarının kaçını koruyabildik?
Dünyanın en büyük kütüphanelerinden birini kuran Hypatia’nın değerlerini kaçımız yaşatabildi?
Bilime ve düşünceye saygı neredeydi?
Onu öldürürken Allaha yakın olduklarını söyleyen kişilerin kaçını hatırlıyoruz?
Kütüphaneleri yakıp yıkarken, içindeki bilgileri yok edenleri şimdilerde biliyor muyuz?

Tarih böyle bir şey işte. Bedenin yok olabilir, parçalanabilir, istenirse dünyanın dört bir yanına da atılınabilinir. Ama asıl bilgi o kâğıtlarda, bir kadının bedeninde değil TAM BURADADIR! Aklınızda, yüreğinizde…

Cesur olabiliyor musunuz, onurunuzu koruyup, ilkelerinizin izinde yol alabiliyor musunuz?
Bunları yapamadıktan sonra kimin hakkını kimden koruyup kolluyorsunuz?
Aslında siz çoktan tarihten silinmiş, yok olmuşsunuz ama haberiniz yok!
İşte sizde bunu bilmiyorsunuz!

27 Mayıs 2012

Eurovision Maceramız 2012


Bir Eurovision maceramızda dün gece son buldu.
Bütün emeği geçen herkese kendi adıma teşekkür ediyorum.

Böyle resmi bir giriş yaptıktan sonra asıl diyeceklerime gelebilirim =)

Bir kere Can iyiydi ve Türkiye’yi de çok güzel temsil etti. Hemen kaybedince “Can’t Bonomo” esprisini! yapmak için bekleyen insanlar artık yapabilir ama şunu da unutmayalım Can bizim ülkemizi temsil etti. Birini överken birini de yere yapıştırmak sonra da üstüne basmak çok yanlış bir hareket.



Çocuğu bu maratonda çok yıprattılar. Önce kimse onu tanımıyor dediler sonra dininden girip saçma sapan ithamlarla suçladılar. Bütün bunlara sesini çıkarmadı Can. Twitter hesabından yaptıklarını yayınladı ve yarı final öncesi bir mektup yazdı onu destekleyen Türk milletine.





Ben böyle bir destek görmedin Eurovision hayatım boyunca. İnternetteki özelliklede twitter’dan Can için neler yaptık. Övgü dolu sözler ve (#CANınsagolsunBONOMO  #Vote4Bonomo #12pointsgoestoTurkey) hastag ile TT & WT ye soktuk =) Belki ufak bir şeydi bu ama gene de evimizde oturup onu ekrandan izlerken yapabileceğimiz tek şey buydu. Manevi olarak yanında olmak istedik.

Teknolojiyi işte bundan seviyorum =))

Yarışma yaklaştıkça “Zaten biz sonuncu oluruz.” diye diye kendini bitirten bir grup var. Abi tamam anlıyorum zaten Youtube’a girip ilk beşteki ülkelerin videolarını izleyenlerin sayısına bakarsanız birinci olan kızı milyonların izlediğini görürsünüz. Birinci olamayacağımızı aslında buradan anlamıştım. Sonra Bülent Özveren’in yaptığı açıklamada, yarı finali geçen ülkelerin aldıkları puanları açıkladı ve oradan da en yüksek puanı İsveç sonra Rus nineler almış. Bunların hepsi oy sonuçları.

Asıl güzel olan yani benim bu yarışmayı her sene izlerken hissettiğim his. Orada yarışan kişi kim olursa olsun “Türkiye” adına yarışıyor. Kötü bile söylese “Allahh! Türkiye çıktı Türkiye çıktı!” diye kanalı açmıyor muyuz? Daha bize 10 kişi var deyip bazen o ülkeleri izlemiyoruz bile. Ara ara bakıp son 3 ülke kaldıysa pür dikkat kesiliyoruz. Bunların hepsini topluyor, şarkımızı dinlerken hissettiğimiz ortak hissi hissediyor ve sahnedeki temsilcimizle aynı heyecanı yaşıyorum.
Çok güzel değil mi?! Bence muhteşem!


İşte bundan izliyorum ben Eurovision’u. Yıllar geçse de her sene izlemeye devam edeceğim. Ki biz yıllarca sonuncu olmuş ülkeyiz. Kimleri yollamış, derece alamadan gelmişiz. Şebnem Paker ile 3. olup bir şeyleri kırmış sonra Sertap ile birinciliği ilk kez tatmışız. Dün 7. olduk. Farkındaysanız “Can oldu.” demiyorum. Can hepimizin sesiydi çünkü orada. Yüzündeki heyecanı ekranlardan görmedik mi?! Çocuk çok güzel çıktı ve şarkısını söyledi. Bence o bağıra bağıra şarkı söyleyen Arnavutluk’tan ve Rusların ninelerinden 10 kat 100 kat hatta 1000 kat daha iyiydi. Hele o son iki ülke oy verirken bir anda bize oy vermediler ve biz 7.liğe düştük ya işte o an yok artık dedim. Gerçekten o iki ülke arasında hakkımız yendi. Allahın en küçük ülkesi bile oy veriyor ya bu Eurovision’da işte ben ona da sinir oluyorum. Küçük oldukları için küçümsemiyorum. Bazılarının gerçekten belli yani puanını vereceği yerler.

Sonuç hakkındaki yorumuma gelirsem bence de İsveç iyiydi. Bunu kabul ediyorum. Zaten yıllar içinde izleye izleye insan bir şeyleri fark ediyor. O ışık, o kadar parça içinden sıyrılacak kişi hemen belli ediyor aslında kendini. Evet diyorsunuz ya bu ülke birinci çıkacak bu sene. Sertap birinci olduğunda da böyle olmuştu. Bir anda herkes o sene bizim birinci olacağımızı hissetmişti. Ondan sonraki seneler beklentilerimizi mi yüksek tutmaya başladık yoksa Avrupa, standartlarımı belli etmeden yükseltti bilemiyorum. Ama bundan sonra şunu anladım. Sahne “Sahne” gibi kullanılmalı! Ne kadar ışık oyunu, sisler, efektler ve slow motion kamera (sözüm sana İsveç! Gözümden kaçmadı o son sahnedeki kamera çekimi ;) ) varsa kullanmalıyız. Olay buymuş. Ayrıca söylemeden edemeyeceğim, evet İsveç’i beğendim ama şarkı size de Titanik müziğini hatırlatmıyor mu?! Kayda geçsin diye söylüyorum =)

Eurovision biter bugün herkes ülkesine döner.
Biz gene Can’ı sever ve onu desteklemeye devam ederiz.
Türkiye artık Can’ı tanıyor.
Onu seven ve konserlerine giden zaten bir kitle vardı ama şimdi bu kitle daha çok olacak.

Seneye İsveç’teyiz =))

25 Kasım 2011

İstanbul Yolcusu Kalmasın!

Geçen bir yazımda bahsettiğim bir konu vardı hatırlıyor musunuz?

Hatırlamayanlar için ben biraz hatırlatayım o zaman =) Hani gidip gitmemekte kararsız kaldığım ve riske attığım şeylerin olduğunu söylemiştim. Bugün o kararsızlığım artık sona erdi aslında iki gün önce kesinleşti diyebilirim. Bugün ise uygulama vaktim. Şuan bu yazıyı o kadar hızlı yazıyorum ki =) Çünkü saat 22.00 gibi İstanbul’a gideceğim. Sevincimi hemen paylaşmak istedim. Her şeyimi biliyorsunuz bunu da zamanında bilmeniz gerektiğini düşündüm =)) Evet, döndüğüm zaman beni çok yorucu ve sıkı bir hafta bekliyor olacak ama bu yolda ilerlemek istiyorsam bunu da yapmak zorundaydım.

Neden İstanbul’a gitmek zorunda olduğumu söyleyeyim. YGA denen bir topluluğa seçildim. Biraz kendimi översem 55000 kişi arasından ilk 2000 e girmiş bulunuyorum. İşte bu seçilen 2000 kişi Türkiye’nin dört bir tarafından yarın İstanbul’da yapılacak konferansa katılmak zorundalar. Bizde İzmir ayağı olarak bu gece yola çıkıyoruz =) Ege Üniversitesinden gelecek olanlarla konuştum. Önceden tanıdım biraz biraz. Hatta aralarından birisiyle aynı otobüsteyim bu gece =)

Var ya içim içime sığmıyor. Hani insan aşık olunca midesinde kelebekler uçuşurmuş ya işte bende şu an öyleyim. Kabıma sığamıyor ve heyecandan ölüyorum =))

Gidince soru sorar mıyım bilmiyorum ama şimdi biraz araştırma yapsam iyi olacak =)
Sizinle sevincimi paylaştım ya sanmayın ki heyecanım azaldı hayır efendim daha da arttı =)
Döndükten sonra sizle izlenimlerimi de paylaşacağım.
Beni bekleyin. Bugün gidip yarın gece dönüyorum ;)

10 Kasım 2011

1881 - 193∞

Nasıl başlanır?
Duygular nasıl ifade edilir? En doğru ve düzgün ifade için hangi kelimeler seçilir bilemiyorum.

Bugün sabahtan bölüme gittim. Dekanlığın önünde saat 09.05 de siren sesleriyle saygı duruşu ardından da söylenen İstiklal Marşı.

Ardından ders derken şimdi evdeyim. İlk işim duygularımı ifade etmek istediğim bir yazı yazmaktı ama şimdi ne ellerim klavyenin tuşlarına basabiliyor ne de ben bir şeyler yazabiliyorum. Halbuki eve gelirken ne söylemek istediğimi kafamda belirlemiş ve düşünmüştüm.


Her 10 Kasım da ben hep aynı şeyi düşünürüm: Acaba Atatürk ölmeden önce ne düşünüyordu?

Konuşamam o gün genelde.
Gülemem mesela.
Saygı duruşunda dolan gözlerimi gizlemek için kafamı eğerim.
Rüzgarın yüzüme vuruşuyla biraz olsun kurur göz pınarlarım.
Evet, ben her 10 Kasım da çok ağlarım.

Bugün Atatürk karşıma çıksa ona ilk söylemek istediğim söz “Seni özledim.” olurdu. Evet, seni çok özledim Atam. Başka bir şey söylemem, söyleyemem. Çünkü biliyorum ki karşında özür dilesem ya da ülkemizdeki durumu şikayet etsem bana “Sen neler yaptın?” diye sorarsın. "Durumun mu yoktu?" dersin. Şikayet etmeye ve söylenmeye hakkımız yok biliyorum.

Sen öldükten sonra çok şey değişti be Atam. Cumhuriyetin 10.yılına kadar yaptıklarımızı 88 yıl geçmesine rağmen hala yapamıyoruz. “Türkün Mucizesini” gerçekleştiremiyoruz. Bir şeyler bize engel oluyor. Şikâyet değil bu sadece içten söylenen bir söz.  Çatma Atam kaşlarını. Biz her durumda senin ilkelerini biliyor ve gerçekleştirmek için çalışıyoruz. Her öğrendiğimiz bilgiyi sorguluyor ve amaçlarımız uğrunda senin de yaptığın gibi adım adım ilerliyoruz.

Günümüzde Atatürk’e diktatör diyenlerin çoğaldığı, oda kim ki diyebilecek kadar kendini bilmez, şuursuz insanların da yaşadığı bir ülke olmaya başladık. Bu ülkede herkes haddini bilecek! Eğer sen bu ülkenin ekmeğini yeyip, suyunu içip ve söylediğin sözlerin hepsini özgürce söyleyebiliyorsan bunu sana kazandıranın Atatürk olduğunu bileceksin. Bağımsızlığın ne olduğunu sindiremeyen, o dar görüşlü beyinlerinin içini böceklerin yediği insanların güzel ülkemi bölmeye çalışmasına ve bide bunu açık açık yani aleni bir şekilde yapmasına SİNİR OLUYORUM. Siz, Atamın nasıl biri olduğunu bilmiyorsanız ben size söyleyeyim.

Benim Atam:
*Hayvanları severdi.
*İnsanları severdi.
*Milletini severdi ve hayatını o çok sevdiği milletine adamıştı.
*Çağdaştı.
*Askerdi.
*Cumhuriyetçiydi.
*Laikti.

*Dinsiz değildi.
*Barışçıydı.
*Duyarlıydı.
*Kadınları sayardı.
*Kibardı, inceydi.
*Merhametliydi.
*Övünmeyi sevmezdi.
*İdealistti.
*Hayal kurmazdı, gerçekçiydi ve söylediği her şeyi de yapardı.
*Genç ruhlu, eğlenceli yeri geldiğinde ise çocuksu olabilirdi…

Saydığım ve sayamadığım her özelliğiyle benim Atam ADAM GİBİ ADAMDI.
Bütün dünyayı etkilemiş ve nice ulusa önder olabilmişti.
Ben Atamı çok seviyorum.
Onun düşüncelerini, karakterini ve yapmak istediklerini de biliyorum.
Bir Atatürk Çocuğu olarak görevlerimi biliyorum Atam.
Biz nice 10 Kasımlar göreceğiz ve her sene aynı acıyla seni anacağız.
İzindeyiz…

7 Ekim 2011

Tuvalet ve Lavabo Meselesi


Tuvalet mi yoksa lavabo mu dersiniz?


Sorumuz bu ve konu tartışmaya açılır. Geçmiş olsun artık Türkiye’nin yeni bir tartışma konusu var. Daha doğrusu başlamışta ben daha yeni haberdar oldum. Olay dizilere kadar konu olup taşınmış bile. Sizin dikkatinizi çekti mi bilmem ama benim bir kaç defa dikkatimi çekti sonra şöyle bi kısa araştırma yaptım ve evet, millet bu konuya kafayı takmış bulunuyor.


Tuvalet demeyi savunan grup için orası sadece tuvaletin yapıldığı yer. Adının da bu şekilde geçmesi gerekiyor. Başka bir şey denildiğinde “Acaba oraya gitti de ne yapıyor şimdi?” diye düşünebiliyorlarmış.

Lavabo diyenler ise tuvalet kelimesinin kaba kaldığını ve oraya sadece tuvalet yapmak için gitmediklerini belirtmek de kullanıyorlarmış.

Bunlar basitçe sorup genellediğim cevapların bütünü. Ben ikisini de kullanıyorum. Restorana, kafeye falan gittiğimde lavabo diyorum da barda tuvalet diyebiliyorum. Masamdaki kişilere de bağlı bir durum aslında bu. Tanımadığım insanlar olduğunda nedendir bilmem ama biraz daha dikkatli oluruz ya sanırsam ondan lavabo diyorum. Lavabo kelimesi biraz daha kibarlaştırılmış gibi =)

Ben hatırlıyorum ilkokulda konuşmak için kalem açma bahanesiyle çöp kutusunda toplanırdık. Tabi köşedeki kişi sayısı 5 i geçince hoca hepimizi oturturdu. Daha sonrasında tuvalete gitmeyi akıl etmiştik ama bu da derste “Tuvalete gidebilir miyim?” diye izin istememize gerek duyurmuştu. İzin istediğimizde ise hocanın “Neden teneffüste bu işinizi halletmiyorsunuz?” sorusuyla sınıfın “Aa çişi gelmiş” gibi saçma sapan bir cümleyle beraber gülmesiyle son bulurdu. Bir oldu iki oldu derken artık hocanın yanına bizzat gidip “Lavaboya gidebilir miyim?” demeye başlamıştık. Hatta bayan öğrenciyseniz ve erkek hocalardan izin isteyecekseniz her zaman lavabo kelimesini kullanırsınız. Bunu neden anlattım çünkü lavabo kelimesi benim hayatıma bu şekilde girdi. Bu nedenle masamda erkek olduğu zaman “Lavaboya gidiyorum.” derim.

Erkekler için değil ama kadınlar için tuvalet sadece tuvaletimizi yaptığımız bir yer değildir. Neler yapılmaz ki orada. Hemen sıralayalım:

*Çocukken erkeklerden kaçmanın en güzel yeridir.
*Erkek çocuklarının içeride ne olduğu hakkında fikrinin olmadığı ama hayal kurdukları ortamdır.
*Erkekler tuvaletine nazaran daha güzel, süslü ve özenlidir.
*Çocuklu bayanlar için çocuklarının altını değiştirdikleri yerdir.
*Kadınlar, günün dedikodusunu yapar ya da masada konuşamadıklarını orada konuşurlar.
*Makyaj tazelerler.
*Ellerini yüzlerini yıkarlar.
*Yeri gelir şöyle bi aynaya bakmak için uğrarlar.
*Ayrıca telefonla konuşulur çünkü en sessiz ve nasıl oluyor bilmiyorum ama en iyi çeken yer orasıdır =)

Bu yazı biraz tuhaf bir yazı oldu farkındayım ama yazmazsam da olmazdı =))
Sizin düşüncelerinizi de merak etmiyor değilim.
Şöyle bi düşünün siz hangi taraftasınız?

Lavabo mu yoksa tuvalet mi?

12 Haziran 2011

2011 Seçimleri

Bu benim üçüncü seçimlerde oy kullanışım. Bilinçsizce mi kullandım? Hayır!

Ne kadar ülke meselelerini duymak beni üzse ve strese soksa da dinledim, araştırdım sonunda da gittim oyumu kullandım. Bakalım sonuçlar ne olacak?

İçimden ne kadar da AKP’nin gitmesini istesem de neden bilmiyorum gene onlar iktidar olacakmış gibi geliyor. Bu ülkeyi şu partili bu partili, Karadenizli, Doğulu ya da GAVUR İZMİR’li şeklinde bölmeye çalışanları istemiyorum. Bu kişilerin gitmesini istiyorum. Alın işte açıksa söylüyorum. Ne suç ne de düşüncelerin yasaklanması… Her söylediğiniz sözle damarlarına bastığınız zaman suç olarak algılanıyorsa nerede bu özgürlük ya da demokrasi diye sorarlar adama.

Bir şeylere ön isim takmak onların anlamını değiştirir mi sanıyorsunuz? Ilımlı islam ya da açılım… Bi anlamlara geliyor mu ya da anlamlarını bilen var mı? Halk açılımın ne olduğunu anlamadan sınırdan girdiler. Hem de türkülü halaylı… Ölen gencecik şehitlerimizin arkasından hala düzelemeyen ailelerin sinirlerini bu şekilde bozmaya ne hakları var. Ve şimdilerde o şekilde girenler dağlara kaçtılar. Hele o hapisteki adam yok mu… Onunla konuşmakta nedir yaa. Neden muhatap alınır? Adını bile anmıyorum o kadar saymıyorum işte.

Sıkıldım artık çarkın bu şeklide dönmesinden. İster gene iktidar olsunlar ister olmasınlar ama ben onları sevmiyorum. Bütün koydukları yasak ve diretmelere rağmen açıkça yeniden söylüyorum ki onları sevmiyorum…

Peki size başka bir şey daha söyleyeyim.

Bu seçimlerin bu seneki bize maliyeti 246 milyon 298 bin 170 lira.

Bunun üzerine bir şey söylenebilir mi allah aşkına???

Ya da durun söylenebilir:

Biz mi seçime girdik yoksa seçim mi bize???

5 Mart 2011

Yasaklar!

Yasaklar Türkiye’sinde yaşarken Blogların kapatılmasına şaşırmamalı aslında.
Niye şaşırıyoruz ki? Her gün bir sitenin yasaklandığı ülkemde düşünce, fikir özgürlüğü o kadar da önemsenmiyor bence. Yazılan yazılardan, söylenen sözlerden korkan bir millet olduk çıktık.

Youtube ve benzeri sitelerin kapatılmasıyla başlayan bu yasaklar gene döndü ve dolaştı blogları yeniden buldu. Nedeni ne olursa olsun, bütün blogların kapatılmamalı.

Özgürlük, başkasının özgürlük alanlarının ihlaline kadardır diye biliyorum ben ve Blog’umu açtığımda karşıma çıkan,

“Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir.”

yazısıyla resmen şok oldum.

Sanki yasak MP3 indirtiyordum, porno görüntüler yayınlıyordum ya da birini rencide edecek yazılar yazıyordum. Bunların hiç birini yapmıyorum ve yapmayan arkadaşlarımla beraber bu olaya tepkimi bildiriyorum.

Bu yazıyı ne zaman okursunuz bilmiyorum.
Siz bu yazıyı okurken ben gerekli kişilere durumu bildirmiş, tepkimi farklı yollardan koymuş olacağım.

Herkesin Bloglarının en yakın zamanda açılması ümidimle iyi haftasonları.

18 Eylül 2010

Thank You Everybody

**Blogger yeni bir sekme koymuş, yeni değilse bile ben yani fark ettim.
Adı : İstatistikler.
Girdim baktım ve şok oldum.
Hangi ülkeler benim Blog'umu takip ediyo diye bakınca çıkan ülkeler beni şaşırttı.

İşte ülkeler:
Türkiye
Almanya
Hollanda
ABD
Birleşik Krallık
Avusturya
Bulgaristan
Fas
İsviçre
Tayland
Mısır
Azerbaycan
Kanada

Vayy çok evrensel olmuşum. =)))


Thank you everybody =)))

1 Eylül 2010

♥ ♥ ♥ 12 Dev Adam ♥ ♥ ♥


Dünya Kupası Futbol karşılaşmasınıda bir heyecanla izlemiştim.
Şimdi Basketbol şampiyonası var ve onu da heyecanla izliyorum.
Sanırsam bunu daha bi heyecanla  izliyorum. çünkü hem evsahibiyiz hemde bizde katılıyoruz.
Futbolda birkaç takım tutmuş ama ana tuttuğum takım olan G.Kore elenince üzülmüştüm.
Şimdi bu büyük organizasyonda bizde varız ve en iyiler arasında gösteriliyoruz.
Türk Halkının böyle milli maçlarda ne kadar heyecan ve sevinç yaşadığınızı biliyorum.biz Türkler severiz böyle şeyleri. zaten maçları izleyen seyirciye baktığımda da bunu gördüm.   Kendim dahil =))

Bu sene C Grubu'nda yer alıyoruz ve rakiplerimiz:
Porto Riko, 
Yunanistan, 
Çin, 
Rusya
Fildişi Sahili.

Takımımız ise:
Cenk Akyol
Sinan Güler
Barış Ermiş 
Ömer Onan
Ersan İlyasova
Semih Erden
Kerem Tunçeri
Oğuz Savaş
Kerem Gönlüm
Ender Aslan
Ömer Aşık
Hidayet Türkoğlu dan oluşuyor.  

Tabi bizim gibi SÜPER bir takım Fildişi Sahili'ni yendi.kolay bir maç oldu ve aradaki sayı farkıda bunu kanıtladı.
Pazar günü ise Rusya ile basket oynadık ve onlarıda yendik.Herkesin favorisi olan Rusya bizim altımızda ezildi. Güzel bir maç mıydı? -Evet, güzeldi. Ama ben bizimkilerden daha sert bi oyun beklerdim.Ruslar resmen yıkıp geçmek mantığındaydı ama sonunda n'oldu biz yendik işte ve herkes gördü milli takımımızın gücünü ;))
Bu kazanılan maçı 30 Ağustos Zafer Bayramı nedeniyle Türk Halkına armağan ettiler.
Pazarteside dinlendiler ve bugün yani salı günü Yunanistan ile maça çıktılar.

Maçta Milliler tek kelime ile "Olağanüstüydü".

Maçta Yunanlıları 76-65 lik bir skorla yendik ve grup liderliğini devam ettirdik.

İlk beşimiz ise:
Ersan İlyasova
Kerem Tunçeri
Hidayet Türkoğlu
Ömer Aşık
Ömer Onan'dı.


Hakemin yaptıkları ve bütün Yunan takımının bizimkilere uyguladığı şiddetin yanında bizim çocuklar terbiyelerini ve sinirlerini bozmadan reklamlardaki gibi "Adam adama değil, OMUZ OMUZA" oynadılar.


Kemal Kılıçdaroğlu'nun da dediği gibi herkes "Maskeli Kaplanı" beğendi =))
Maçın en skorer ismi, 26 sayıyla Ersan İlyasova oldu.
Ersan'ın 3lükleri ve topu alışları resmen Yunanlı oyuncuların morallerini bozdu. Hele son periyotta artık hiçbir topu yunanlılar atamamaya başladılar.bunun üzerine ara daha da açıldı.

Bendeki sevinci ve mutluluğu görmeniz gerekirdi. =))))
Manyak ya da deli bir seyirciyim orası kesin =) beni izleyen herkes tarafından bu durumum onaylandı. Sesi çok açık bir TV ve ben karşısında bağıra çağıra, alkış ve tebrikler yollayarak maçı izliyorum.
Futbolda bile bu kadar bağırmadım.bu kadar diyorum çünkü Millileri orda görmek insana ayrı bi sevinç katıyo =))
Ankara Spor Salonu resmen tıklım tıklım doluydu.
Herkes orda gibiydi
Ayrıca federasyonun "Kırmızı Giy" çağrısı sonucunda herkes kırmızılarını giymiş, gelmişti. Yüzlerdeki makyajlarda eksik değildi =)) işte ev sahibi olmanın güzel yanı =))

Maçın öne çıkan iki ismi Ersan ve Kerem Tunçeri oldu.
Benim favorim her zaman Kerem Tunçeri'dir.
Bu maçtada öyle oldu. =))
Tecrübesini konuşturdu diyebilirim =)
Küçük dev adamım -1.87- bu maçtada harika bir oyun kuruculuğu yaptı ve çocukluk arkadaşı olan Hidayet'i nasıl oyuna sokacağını bildiği için çoğu topu ona attı. Maçın ilerleyen dakikalarında istediği gibi de oldu ve Hidayet geçen maçta da olduğu gibi sonradan açıldı. Ama nedendir bilmiyorum attığı çoğu 3lükler girmedi. =S

*Aklıma takıldı o Yunanlı zenci neydi öyle ya.hayatımda hiç zenci bir yunanlı görmemiştim.bu maçta görmüş olduk ama adam resmen iri bir yarmaydı.bu kadar büyük cüssesiyle Ömer Aşık'ı yerlere serdi.garibim adamın önünde durunca yarısı gibi görünüyordu.adını bilen var mı bu adamın??? çok sinir oldum o oyuncuya =@

Yeniden maça dönersek, maçta farkı bi ara çok açmıştık.herkes mutluydu ve tempo iyi gidiyordu ama sonra bi uğursuzluk mu geldi yoksa o sinir olduğum hatta hakaret ettiğim hakemden dolayı mı bilmiyorum -aslında hakem yüzünden- skorda yaklaşma oldu, sinirler gerildi. Ümidimi kaybetmemek istedim ama azda olsa kaybedeceğimizi düşünmedim değil. maçı izleyenler arasında benim gibi düşünenler çıkabilir.
Maçın başında hakemin adını söylediklerinde ise abimle biran bakıştık ve "yok artık!!!" dedik. Ben direk "Yunanlıları tutar bu hakem" dedim.geçmişten gelen bişey bu.
abimde,
-Yapma canım ya, olmaz artık bu maçta. dedi
bende,
-Görücez, Türkiye'ye hiç bir zaman normal davranılmamıştırki zaten. dedim.

İstemedim mi güzel davranış görmek, istedim. Ama haksızlığa uğramak en sinir olduğum şeydir.
Bizimkileri yere serip ardından bir düdük bile çalınmaması sonra 2 faulden birinde düdük çalınması gerçekten olacak şey değildi.


Maçın sonunda da 12 Dev Adam ve Türk izleyicileri hep beraber "Dağ başını duman almış" ı söylediler.
İşte bu çok güzel bir andı.
Orda olmak istedim. =))
İnşallah daha iyi sonuçlarda alırız ve finalde bütün marşları söyleriz.
Bu kadar büyük bir sevinç anlatılmaz yaşanır durumundayım =)) 

Şimdi önümüzde Porto Riko maçı var.


Neyse iyisiyle ve kötüsüyle maçlarımızın hepsini yenerek 3te3 yaptık.


Alkışlar 12 Dev Adam'a =))