kilise etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kilise etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2013

Almanya Güncesi …5

19.08.2013 Tarihli yazımdır.


Dün oturdum kendime gezi planı çıkardım.
Hangi gün ne yapmalı, nerelere gitmeli?
Ne kadar para harcamalı ve tabi alınacak hediyeler neler olmalı?

İlginç şeyler aradım hep Almanya’da. Hem mesleğim ile ilgili hem de bir şey alacaksam, ona para vereceksem o alacağım şey farklı olmalıydı. Beğenildiğinde “Bunu Almanya’dan aldım.” demeliydim. İşte böyle düşündükten sonra bugün Wiesbaden’a gittim. Elimde aylık bilet olduğu için gidişlerim gelişlerim sorun olmuyor. Mainz Hbf’dan 6’ya (6A’da olur.) biniyorsunuz ve Theodor Brücke’den geçip Wiesbaden’a gidiyorsunuz. Evlerin arasından geçe geçe sonunda Wiesbaden Hbf’a vardım. Merkez diye orada indim. Hemen karşısı parktı. Bol yeşillikli, gölü olan yer (Yukarıda fotoğrafı olan yer.).

Almanya’da dikkat ettiğim bir diğer şey ise adamların Hauptbahnhof’ları tam bir tarihi eser. Mimarisiyle, içiyle, korunmasıyla önemli onlar için. Dışarı çıkınca hemen binayı inceliyorsunuz (Soldaki fotoğraftaki yer Wiesbaden Hbf.). Gene ördekler özgürce yüzüyorlardı. İnsanlar hayvanlarıyla geziyor, son model arabalar yollarda leblebi gibi görünüyordu. Ben hemen alışveriş merkezine girdim. Orda bir mağaza olduğunu bana söylemişlerdi. İçeriyi gezerken hem yeni sezonun modasını araştırıyor hem de Almanlar ne giyer, ne takar, ne beğenir bunlara bakıyordum.

Ben alıcı değil gezici, gözlemciyim ;)

İlk gözüme çarpanlar, abartıyı seviyorlar. Örnek vermek gerekirse baskılı tişört az onlar için. Onun üzerine zımbada olacak, kurdelede. Her şey abartılı. Kolyelerde zımbalar olacak, haç işareti olacak. Din önce olurken küfürlü bilezikler kollarda ve punk stili çok önemli. Ayakkabılar yüksek topuklu. Çantaları büyük ama renksiz. Geneli bordo, siyah ya da pembe! Şalvarlar moda (Ama kalıplar, desenler, dikimler, kesimler rezalet. Şalvar diye onu alıp totoma geçirmem yani!). Vee benim en sevdiğim ve ailemdeki herkese de aldığım (Kendim dışında) atkılar. İki ucu birbirine dikilmiş boyunluklar diyelim biz onlara. Çeşit çeşit. Örme, dokuma, baskılı kumaşlardan yapılmış bir sürü boyunluk. Raflarda renk renk görseniz çıldırırsınız. Mağazaya girdiğinizde peşinize hemen bir tezgâhtar takılmıyor. Sizi sorularıyla bunaltmıyor. Almanya’da herkes kendi halinde bir durum var.

Bide unutmadan şunu söylicem: İzmir’de H&M mağazası yok. Türkiye genelinde de yanılmıyorsam 5 tane var. Almanya’da her köşe başı H&M! Resmen Türkiye’deki LC Waikiki gibi olmuş durumda. Kaliteleri iyi olabilir ama çok mağazası olunca orta malı gibi oluyor, kimse kusura bakmasın. Almanya’da renkli ürün bulmak zor. Mağazalardaki giysilerde siyah ağırlıklı. Hâlbuki o kadar soğuk, yağmurlu iklime renk lazım. Stajdaki yabancı bayan benim renkli, çiçek baskılı şortumu demek ki bundan çok beğenmiş. İlk aklıma bu geldi. Renk yok ki insanların tekstil ürünlerinde.

İlk dakikadan alışveriş yapıp elime kocaman torbayı tutuşturunca gezmek o kadar kolay olmuyor haliyle. Hepsi şu akşam 8’de kapanan dükkânlar. Kapanmadan işimi halledeyim mantığıyla gidiyorum.


Parka daldım. Oradan dümdüz gittim ve karşıma tarihi eser gibi evler çıktı. üç katlı apartmanlar bunlar. Sonra geze geze anladım ki Wiesbaden’daki evlerin geneli böyle evler. Ve sonra gene araştırınca öğrendim ki bu şehirdeki insanların ekonomik durumu genelin çok çok üstünde. Zengin ve eğitim seviyesi yüksek insanlar bu şehirde yaşıyor.

Ben o evleri inceleyip fotoğraflarını çekerken (Wiesbaden'daki evler soldaki fotoğraftaki evler. Genelinin mimarisi bu şekilde.) karşıma Martkkirche (Kilise) çıktı. İçine girdim gezdim.






Oradan çıktım merkez başbakanlık binasına (Soldaki fotoğrafta.) geldim. Böyle gezerken geçen gün Ö. ile yemek yaparken parmağımı yakmıştım. Yara bandımda evde kalmış. Yaram iyice coşup kanayınca ilk eczaneye daldım. İçeri girince eczacıya ezberlediğim “Bir yara bandı istiyorum.” cümlesini kurdum. Adamda bana “Sen bana yaranı göster önce.” dedi. Yaramın halini görünce “Bir dakika bekle.” deyip içeri gitti ve geldi. Yaramın üstündeki lifleri temizledikten sonra krem sürdü ve bana benim yarama uygun yara bandını verdi. “Bu yarana iyi gelir.” deyip ben yapıştırırken de “Gut Gut” deyip onayladı. Memnun ayrıldım oradan. 

Dom (Katedral) buldum (Soldaki fotoğrafta.). Ama bi baktım pazartesileri kapalıymış. Ertesi gün ve sonraki hangi günler açık onu öğrendim ve ertesi gün yeniden bu şehre gelmeye karar verdim. Bunu düşüne düşüne yokuş yukarı bi yola çıktım. İleride kale gibi bir yeri gördüm hadi dedim gideyim. Benim bunu dememle bir anda hava gürleri yağmur başladı. Altımda şortum üstümde ince body ve kot ceketimle kaldım mı ortada?! Alışveriş torbasını kafama geçirdim ve kenarlardan yürüye yürüye bi yola çıktım. Şehirden merkezden farkında olmadan yürüye yürüye çok uzaklaşmışım o gün. Sonra bir köşe büfedeki bayana “Hbf’a nasıl giderim?” diye sordum. Sağolsun bana yolu tarif etti (Almanların bu huyunu çok seviyorum. Yardım edip size iyi davranıyorlar.). Sonra bana İtalyanca “Hoşça kal.” dedi =) Gene İtalyan olmuştum. Saat akşama gelirken saatimin durduğunu fark ettim! Ben daha öğlen herhalde gibi saf saf geziniyordum. Meğerse akşam olmuş bile. Havada kararmayınca anlamıyorsunuz saati #) Hemen ilk otobüse bindim ve 1 saat sonra odamdaydım. Yolda bi ara sızdım. Yürü yürü yorulmuşum. Aldıklarımı paketledim bu gece. Yemeğimi yedim. Ne kadar sağlıklı beslenmek istesem de kendimi büyük ve ucuz abur cuburdan alamıyorum. Almanya’ya geldiğimden beri yediğim çikolatalar döndüğümde erimek için göbeğimde bekliyor biliyorum #)


Yarın gene Wiesbaden.
Bu sefer şehrin araştırmasını da adam akıllı yapıcam ve gidilecek yerlerin yanında şehir haritasını da alıcam.
O kiliseyi görmeliyim, içine girmeliyim ve tabi ara sokakları bu şehirde de gezmeliyim ;)

xoxo

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

17 Ağustos 2013

Almanya Güncesi ...3 (Part 2)



Heidelberg’e “Almanya’nın Romantik Şehri” diyorlarmış. Buralarda genç olarak yaşamak sıkıcı olabilir ama yazlık mantığıyla evin olsa çok güzel yaşanır. Gezdiğim şehirlerden bunu anladım ben. Şehrin karmaşasından kaçıp gelmek için ideal yerler doğrusu ;) Sonra bi baktım meydandayım. Ordan Karl-Theodor Brücke’ye çıktım. Etrafı izledim. Kaleden aşağıyı çektiğim yerler şimdi etrafımdaydı. Heiliggeistkirche’nin içine girdim. Kiliselerin içi genelde aynı şekilde dekora edilse de ben o içindeki ruhu seviyorum. Her dine saygı duymak lazım. Bu tarz şehirlerde o kadar çok kilise var ki ve hepsinin mimarisi aşağı yukarı aynı. En büyüklerini görseniz size yeter oldum artık ben =) En güzelleri kesinlikle kaleler, saraylar. O eski Avrupa dönemlerini hissedebiliyorsunuz. Benim gibi eski Ortaçağ Avrupasını tarihsel olarak okumuş, her milletin tarihini merak edip araştırmış, tarih manyağı biriyseniz böyle yerler tam size göre ;)

Hayran hayran gezerken saate bi baktım 16:00 olmuş. Benim otobüsümün kalkış saati 16:35. Hemen girdim bir dükkana ve turist olduğumu, kaybolduğumu ve hemen Hbf’a gitmem gerektiğini söyledim. Sağ olsunlar çok yardımcı oldular ve dükkân sahibi karı kocadan adam hemen beni otobüse bindirdi ve ben böylece merkeze geldim =) İlgili olmak bu işte ;) Bi daha gidersem o dükkândan bir şey alırım kesin. Daha otobüsüm yok diye bu seferde çevre dükkânları gezmeye başladım. Sonra saate bi baktım 16:30 ama otobüs yok. Benim gibi bekleyen kişilerde vardı. 16:45 oldu hala gelen yok. 17:00 oldu hala yok. Alman kız bana sordu, ben ona sordum sonra herkes birbirine sordu. Bu otobüs nerde diye. Telefonum olsa arayıp sorcam ama yok! Almanlarda bi rahat bi rahat anlatamam. Panik yapmıyorlar. O kadar eminler ki geleceğinden. Sakin sakin kitap okuyup bekliyorlar.

Leyynnn otobüs kaçta geldi biliyonuz mu?!
17:35’de!!!

Kimse söylenmeden bindi. Ben tabi şaşkın şaşkın bakıyorum. Almancam yetse “Neden geç kaldın kardeşim? Panik yaptık burda.” derdim ama o kızgınlıkla sustum. Adam gelene kadar neler düşünmedim ki? Nerde kalırım, oraya tekrar nasıl giderim ve internet nerden bulurum vs. Zaten öncesinde kaybolup Hbf’a geldiğim için yorgundum direk binince de otobüste uyudum. Frankfurt’a gelmemiz kaç dakikamızı aldı biliyonuz mu?! 2,5 saat! Trafik berbattı. İstanbul trafiği gibi desem her Türk insanı anlar herhalde. Frankfurt’ta yaşasam tamam ama benim daha Mainz’a gitmem gerekiyordu. Gene daldım Frankfurt Hbf’a ve sora sora trenimi buldum ve onu da 20dk bekledim. Geliş 20 dk. Oldu mu sana saat 21:00. Akşam Ö. ile buluşup Rhein’i gezecektik tabi yalan oldu çünkü ben yorgunluktan eve gelip duşa girdim ve canım ekmek kızartması çekti (Gel bak şimdi sen gel gel olaya gel.). Ocağa koydum ekmeği, kızardı. Sonra bi dilim daha dedim oda kızardı (Dur dimi burda ama yookk). Bi tane daha kızartayım dedim ve onu da ocağa koydum. O sırada da çantamı boşaltıyım, aldıklarımı çıkarayım dedim. Ben daha çantama uzanmadan ekmek YAN! Odayı aldı bi duman! Yangın alarmı ötmeye başladı. Onu susturcam ama koca tavan ulaşamıyorum ki. Sonunda masayı çektim, çıktım üstüne de öyle kapattım. Camları açtım, odayı havalandırdım ama yok bugün çıktı kokusu. Ardından da koltukta sızmışım zaten #) Hal böyle olunca Cuma günü bi uyandım saat 13:00. Kendime geleyim diye çıktım koştum parkta ve Ö. den özür diledim. Odayı temizledim.

Bu akşamda Ö. ile buluşup Frankfurt’a gidicez. Sonra beraber yemek yeriz diye planlıyoruz.
Ben evde olmayayım.

Heidelberg için söyleceğim söz: Kesinlikle sevgiliyle gelinmeli ve ara sokaklarında el ele yürünmeli.

xoxo

Çektiğim bir kaç fotoğrafla bu partı bitiyorum:

    

                                  


    

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

14 Ağustos 2013

Almanya Güncesi …2



Geldik mi ikinci güne ;)

Mainz o kadar yeşillikli bir yer ki ilk gün oksijen çarpması oldu kabul #) Evler müstakil. Pek apartman yok. (Yukarıdaki fotoğraf sokağımın fotoğrafı.) Millet bisiklete biniyor. Bisiklet yoluyla, otobüs yolları ayrı ayrı. Türkiye’de yapılmaya çalışılan ama çalışıldıkça yolların içine edilen sistem ve düzen burada var. Yayalar kırmızı yanarken geçmiyor. Aynı şekilde bisikletliler de. Herkesin kurallara uyma durumu had safhada. Neyse ki bende ülkemde uyan biriydim de burada yabancılık çekmiyorum. Araba kullananlar var ama çok değil. 65-70 yaşındaki ninelerle dedeleri de bisiklete binerken gördüm ya artık gözüm açık gitmem! Nineler çok şık ama ;) Kumaş pantolon, ceket, broş ve yapılı saçlarıyla etrafta geziniyorlar. Bi sabah 6-7 arası bir de gece 22:00’dan sonra koşanlar oluyor. Onu da nerden biliyorum? Bir gece önce gelmiş ve sabah erkenden kalkmıştım. Türkiye ile aramızda 1 saat fark var. Biz daha geriyiz. Eee durum böyle olunca sabah erkenden kalkmış gibi oldum ve giydim üzerime eşofmanlarımı, çıktım dışarı. Bu yeşillikli, koruluklarla dolu sokaklarda koştum. İnsanın spor yapası geliyor. Sonra bi baktım benim gibi koşan bir sürü Alman var. İşe gitmeden önce spor yapıp öyle gidiyorlar ya da gece çıkıyorlar. Her köşe başında kilise ve arkasında mezarlık var.

İşte böyle spor yaptıktan sonra eve bi geldim yicek bi şey yok! Hemen alırsın cüzdanını ve sırt çantanı gidersin alışveriş merkezine. Pek yemek yiyen biri değilim ama aç olduğum için liste yapmadan gittim. O gün aldıklarımdan sadece yeşillikler bitti. Diğerleri hala duruyor. Size biraz alışveriş hakkında da bilgi vereyim. Öncelikle burada öyle bizim marketlerdeki gibi bol bol naylon poşet kullanamıyorsunuz. Adamlar doğada onların kaybolmadığını bildikleri için sana parayla satıyorlar. 10, 20 ve 50cent e alıyorsunuz (Kendimi doğa düşmanı gibi hissettim.). Sırt çantama ne kadarını sokmaya çalışsam da 2 büyük poşet aldım tabi. İlk gün demiştim ama “Bu insanlar neden her yere Pazar arabalarıyla gidiyor?” diye. Demek ki bundanmış =) Eve kadar onları elimde ve sırtımda taşıdığım için ertesi gün omuzlarım ağrıyordu. Şöyle bir ağırlıkları toplayınca ergen bir gencin ağırlığı yapıyor #) Soldaki fotoğraf Mainz Johannes Gutenberg Üniversitesi'nin girişi.

Açlıktan ölmemek için hazır pişmiş köftelerden aldım. Salak gibi içinde ne var okumadım. Hâlbuki ondan önce aldığım ne varsa hepsinin içini okumuştum.

Eve geldim onları ısıttım, yedim bi güzel ohh.
Ardından neymiş ki bu dedim? Hani güzel bir şeyse sık sık alcam yani o mantıkla soruyorum kendime!
Hazır olun!
DOMUZ ETİ çıktı!
Bendeki yok artık, olmaz falan gibi tepkilerimle yemiş bulundum.
İşin ilginç yanı tadını beğendim dostum #)

Her gün yenmez çünkü normal et gibi değil tadı. Biraz balık gibi, öyle pişince koyulaşmıyor, yumuşak bir et. İkinci günde yedim ben o köfteleri. Battı balık yan gider deyip hehee =)) Günahsa girdik artık napak =) Sonraki günlerde tavuk tavuk! En iyisi o. Neden mi çünkü tavuğu haşladığın zaman suyuna çorba yapıyorsun ve çok bereketli oluyor ;) Tek başına yaşayanlara benden tavsiye olsun bu. Suyuna çorba yapın, hazır çorbada olur yapın için. Dışarı falan çıkarken sandviç yapıyorum. Kafelerde zaman geçirip yemek yemiyorum. Onun dışında bal kavanozumu yıkadım ve içine çorba koyup arada onu da kullanıyorum. Halis muhlis içinde ne olduğunu bildiğim şeyleri yiyorum. Zaten sizde göreceksiniz Almanlar çok kafelerde bir şey yemiyorlar. Onlar daha çok “Biergarten” dedikleri yerlerde içiyorlar. Saat, sıcak fark etmiyor onlar için. Nerde meyveli yoğurt, ilginç peynirler var hepsi marketlerde. Sade yoğurt bulana kadar bakmadığım raf kalmadı. Alınca da Alman bir kadın bana çok ilginç bir bakış fırlattı. Hala o bakışı anlamış değilim. Yabancıların bizim ülkeye gelip neden yoğurt yapan makineyi aldıklarını anladım. Adamlarda yok! Adamlarda sade diye bir şey yok. İşin güzel yanı burada light olan ürünler ucuz, tam benlik ;)

Alışveriş, spor, yemek derken sıra geldi sokağımı, mahallemi gezmeye. Jelibonumun yanına gittim. İnternetim daha o zaman olmadığı için annemlerle onun odasından görüştüm, bayramlarını kutladım, arkadaşlarımın maillerine cevap yazdım ve sonra odama geri döndüm. İlk gün Frankfurt’tan aldığım Frankfurt Havaalanının haritasını, otobüs, metro saatlerinin olduğu broşürü, Frankfurt haritasını inceledim.

Sağdaki fotoğraf Gutenberg Üniversitesini'nin içindeki bir sanatsal çalışma. Kulak ve salyangoz birleşmesi. Nedendir sevdim ben ;)

xoxo

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.