hayvan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayvan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2015

Hayvan Sevgisi “Kedicikler Minikler”

İş yerindeki minik kediciği daha doğrusu kedicikleri sahiplendim. Annelerini zaten sahiplenmiştim de yavrular şimdi bana bonus oldu J

Aslında iki tane yavru kedimiz vardı. Kışın onlara bakıyordum. PİKO’nun yemediği kuru mamaları getirip onlara veriyordum. Daha sonra İstanbul – Akhisar derken bir geldim ki benimkiler büyümüş ve şimdi bir tanesi iki tane daha doğurmuş ve gitmiş. Yani eskiler büyüdü gitti, elimizde siyah beyaz ve beyaz gri iki yavru kedi kaldı. Anneleri yok (Solda fotoğrafını gördüğünüz anneleri oluyor.).






En fazla iki aylık olan bu kediciklere gene PİKO’nun yemediği kuru mamaları getiriyorum (Sağdaki fotoğrafta yavrulardan birini görüyorsunuz. Bu cin olan hehee.).

Bizimkinin burnuna koymadığı mamaları valla tek seferde yiyorlar. Haspama en kaliteli mamaları alıp paralar döktüğüm için bekledikçe bozulacağına işe yarasın bari.

Bu hafta onları güzelce besleyip göbiş yaptıracağım. Kuru, kemikleri sayılacak yavruların o kadar zayıflar açlıktan. İyice doyup oyun ve yatış hallerini alana kadar yedir Z.S. heheee :)

Sonuç olarak;

* İş stresi,
* Aile stresi,
* Para sıkıntısı,
* Kilo verme çabası, sporu,
* Arkadaş kaprisi,

Şehir gürültüsü derken cumartesi kaçtım yazlığa gittim. Ohh iyi geldi. Bahçede gülleri kestim, verandayı temizledim. Kitap okudum, denize girdim. Bugün Salı hatta Haziran’ın 2’si! Ne zaman 2015’e girdik ve ne zaman yılı yarıladık anlamadım ben.

İçinizdeki hayvan sevgisinin eksik olmadığı, havanın ısınmasıyla artan mutluluğun daha çok arttığı güzel bir yaz diliyorum.


xoxo

25 Mart 2015

İyi Ki Doğdum!


Güzel bir gün olsun. Hem de en güzelinden. İş için yorulayım ama eve geldiğimde huzuru bulayım.

Bugün benim doğum günüm!
25 Mart 2015.
Doğduğum yıl 25 Mart 1991.

24 yıl olmuş. Koskoca 24 yıl. Yaşlanıyorum be genç! Hayat hızla akıp gidiyor baksana. Bir sene olmuş mesela ben burada çalışalı. Neler sığdı, neler sığdırdın diye sorsana bana şu 24 yıla?!
Aşklarıyla, acılarıyla, stresleriyle, panikleriyle, kayıplarla, sevinçlerle, mutlulukla, kahkahalarla, gezmelerle tozmalarla, eşek gibi çalışmalarla, yeni yerler ve yeni tatlar kültürler öğrenmeyle, parayı harcamayla, para kazanmayla ve paranın kıymetini anlamakla, sevgiyle, ayrılıklarla, sevişmelerle, öpüşmelerle, okuldan kaçmalarla, dersi ekmelerle, yalanlarla, gerçeklerle, sizi keşfetmeyle ve yazmayı kendim için terapi olarak görmemle ve bunu benimsememle geçen koskocaman 24 yıl!

Kendimi seviyorum.
İşimi, mesleğimi seviyorum.
Ailemi seviyorum.
Hayvanları seviyorum.
Sporu seviyorum.

Şimdii kutlamaları alayım.
Ahahaha =)))


xoxo

24 Mart 2014

25 Mart Doğum Günüm Benim

Şimdi “23’den gün aldım.” mı denir yoksa “Hala 22 yim.” mi? Kafam karışık. “Aman Z.S. ülke gündemi her an değişiyorken senin tek derdin bu olsun!” dediğinizi duyar gibiyim. O zaman konuya girelim mi dostlar;

25 Mart!
İyi ki Doğdum!!
Doğum Günüm Kutlu Olsun!!!

Günün ilk saati ile ilk kutlayan kendim olmak istedim. Blog da bu yazı dizisini de kendim için oluşturuyorum. Narsistçe kendi kendimi ilk kutluyor ve seviniyorum.

Yarın işe gidiyorum. Okula gitsem kim kutlar, kim facebook dan yazar (Artık Twitter diyemiyorum malum ülkemizde YASAKLANDI! Buraya en okkalısından küfürü siz getirin lütfen.), mail kim atar ya da işten biri bilir ve kutlar mı bilmiyorum. Tek bildiğim her yıl olduğu gibi anneannem 24 Mart sanıp sabahtan aradı. Artık 25 Mart diye düzeltmiyor ve kabul ediyorum. Zaten yaşlı kadın. Düşünmesi bile yeter. Aa bir dakka düşünmesi ve araması yapalım biz onu.

Geçen doğum günümden bu doğum günüme hayatıma erkekler girdi, çıktı. Sevdim, ayrıldım, terk ettim, aldatıldım, yalanlara inandım, inanmak istedim. Almanya’ya gittim, en yakın arkadaşım dediğim kişiye bile yeri geldiğinde güvenmemem gerektiğini fark ettim. Almancayı sevdiğimi, konuşabildiğimi, yabancı bir ülkede dahi olsa enerjimle güven hissini verebildiğimi, güzel olduğumu, sempatik bulunduğumu öğrendim. Teyzemle Ankara gecelerine aktım, bavul düzenlemeyi öğrendim, 3. Sınıfı bitirdim ve 4. Sınıfa başladım (Onunda son dönemindeyim.), işe girdim, saçımı her ay kestirdim, manikür yaptırmaya başladım, zayıflamaya devam ettim, spora daha sıkı sarıldım, gardırobumu boşaltıp yenileriyle doldurdum, gözüme kestirdiğim erkeği tavlamaya çalışırken karşıma çıkan kadınlara “Pes!” dedim, ROZAmı kaybettim, PURSAT’ı mutlu olacağı bir yere göndermek zorunda kaldım, annem ameliyat oldu, çok ağladım, kavgalar ettim.

ROZAmı kaybettim evet ama şunu fark ettim; hayatımıza giren her şey için şükretmeliyiz. Benim etrafımdaki köpeklere bakış açımı değiştirmemi sağladı. Yardım etmeyi ve minnet duygusunu, hayvan sevgimin aslında fazla olduğunu ve dışarıda beslemekle değil ileride bir hayvanın sorumluluğunu alıp yaşamam gerektiğini, sevginin ne kadar saf ve karşılıksız olabildiğini, o sıcaklığı hissederek uyumayı vs vs. şükretmek benim bu yıl öğrendiğim en önemli şey oldu.

Şükretmek ve teşekkür etmek.

Bir çiçeğe bakıp bile onun hakkında düşünmeye başladım. Düşündükçe arındığımı hissettim. Küçük küçük notlar almaya başladım, aşkı aramayı hiç bırakmamam gerektiğini anladım, güven kelimesinin benim için her zaman öncelikli olduğunu kavradım.

Ben bu doğum günüme kadar çok şey yaşadım ve çok şey öğrendim. Bu sefer bir de şunu anladım ki ben hiçbir doğum günüme sevgilimle girmemişim. Ya öncesinde ayrılmış sonra barışmışım ya da olmamış. Ya erkekler çok çakal ya da ben çok şanssızım. Genelde sevgililerimin doğum günleri bana denk gelir ve delice kutlardık. İçimden bir ses diyor ki “Doğum gününü geçireceğin tek bir adam olacak ve oda hayatının erkeği olacak.”. İnanmak istiyorum. Belki de bu seneki doğum günü dileğim budur. Dilekler dile getirilmemeli denir, o zaman gerçekleşmezmiş. Çok isteyince dile gelse nolur, gönülden istedikten sonra bütün dilekler bizim olur.

Kutlamalar, iyi dilekler, temiz, güzel bir 25 Mart benim olsun.
xoxo

9 Şubat 2014

Işıkkent Hayvan Barınağı İzlenimim …2



Geç yazıp yayınlıyorum bu partı farkındayım ama günler bu kadar hızlı geçerken inanın ayak uydurmak çok zor olabiliyor. Biraz önce uzun zamandır aklımda olan düşünceyi gerçekleştirmek için ani bir karar verdim ve otobüs biletimi tek gidiş olarak satın aldım.

Gene yollar, yolculuklar ve aynı bavulumla çıkıyorum yola.
Bu sefer istikamet Bandırma!

Anneannemin yanı. Biraz soğuklar birazda anneanne sıcaklığı. İnsan uzaklaşmak istiyor bazen. Evet, senin de düşündüğün gibi bana yolculuklar iyi geliyor. Aynen Veletten ayrılıp Almanya’ya gidişimden sonra bu seferde şerefsiz (Artık küfür ediyorum.) adamdan ayrılınca Bandırma’ya gidiyorum. Anneannemin yemeklerini yiyip onunla Seda SAYAN izlemek istiyorum. Örgülerimi örmek, konuşmak, yemek yapmak ve eve gelen misafirlerle kahve içip, kadın dedikodusu dinlemek. Bunlar farklı zevkler. Sonuçta en az bir hafta buralarda olmayacağım. Öncelikle bunu belirtmek istedim.

Şimdi gelelim 2. partımıza.

Kapıdan girip kimsenin olmadığını öğrendikten ve saat kaçta geleceklerini bilmediklerini belirttikten sonra kafeslere doğru yürümeye başladım. Çantamda bir sürü taze köpek bisküvisi vardı. Onlar için sabahtan almıştım. Önce emziren anneler bölümünü gezdim. Kocaman sarı bir köpek ve 9 yavrusu! Evet, tamı tamına 9 yavrusu vardı. Garibim emzirmekten bitap düşmüş, memeleri sarkmış, kafesin üzerinde duruyordu. Bence yavrularından kaçıyordu. Yavrular deseniz doğru dürüst beslenemedikleri belliydi, zayıf düşmüşlerdi. Soldaki fotoğraflarda da görmüşsünüzdür anne ve yavrularını (Anneyi de çektim ama onun o halini teşhir etmek istemiyorum. Bu nedenle fotoğrafta sadece yavruları görüyorsunuz.). Onun yanında bir tane daha anne ve bir yavrusu vardı.

Bir tane de solumdaki kafeste yavru vardı. En fazla dört aylık olan bu yavrunun annesi yoktu =( Çok tatlıydı. Sevgi arsızı bir hali vardı diyebilirim (Soldaki fotoğrafta onu görebilirsiniz.). İlk ona bisküvilerimden verdim sonra emziren diğer iki anneye. 







Bu kafeslerin arkasına geçince bir tane daha anne gördüm ama onun yavruları daha iyiydi (Sağdaki fotoğrafta onları görebilirsiniz.). Sonra iki tane daha annesiz yavru vardı ama bu yavrular ya doğum sırasında ya da sonradan beyincikleri zarar gördükleri için kafaları titriyordu. Tam tutamıyorlardı (Onlarında fotoğrafını çektim ama görmeseniz daha iyi.). Sonra o kafesin arkasında beyaz bir köpek vardı. Onunda ayağı yanlış kaynamıştı, sekiyordu. Bütün köpekler küçük bir alanda, beton zeminde ve sabahtan yıkadıkları yani ıslak olan zemindelerdi. Yavrularda ıslaktı. Oraya pisliyor, orda kuru mamalarını yiyor ve sularını içiyorlardı. Bence hijyen yoktu! Sonra o yavruların kafesleri hiç adam akıllı değildi. Küçücük demir saçtan kafesler! Soğuk. İçine bir talaş, saman koyar insan ya da gazete kâğıtları, minder vs. bir şey koysalar ya. Annede rahat etsin, yavrularda ıslak pis gezinmesin. Pisliğini yiyen, pisliğine bulanan yavrular vardı diyeyim size, siz canlandırın gözünüzün önünde.


     

Emziren anneler bölümünden çıkıp kafesleri gezmeye başlayınca ilk olarak “Yavrular” bölümüyle karşılaşıyorsunuz (Yukarıda üç fotoğraf Yavrular Kafesinden çekilmiştir.). Bazı yavrular baskın karakterli olduğu için diğer yavruları sindirmiş. Bazıları iyi yemiş bazıları ise kemikleri sayılır modda. Bazıları da o kadar küçük ki birbirine sarılıp geziniyorlar. Onlara da bisküvi verdim, nasıl yediler, sevdiler anlatamam =) Fotoğraflarını çekerken hepsi poz veriyorlardı. Bazıları German kurzhaar, bazıları da Golden kırmasıydı.


Oradan büyük köpekler kafesine geçtim zaten dediğim gibi hepsi yan yana bu kafeslerin. Erkekler arasında da gene terk edilmiş Goldenlar, Sibirya kurtları, cockerlar vardı. Yazık bu hayvanlara. Yeni terkedilmişleri ayrı kafeslerde tutuyorlardı. Orada bir anne ve kızıyla karşılaştım. Onlarda bir gün önce köpeklerini bırakmışlar ama sonra gelip almak için oradaydılar. Evlerinde iki tane daha köpekleri varmış. “Bu üçüncüydü. Apartman şikayet edince getirdik ama o gece içimiz rahat etmedi ve sabah 10:00’dan beri buradayız. Veterinerin gelmesini bekliyoruz. Oğlumuzu alıp gideceğiz.” dediler. İşte bu dedim. Pişman olmak güzel bir duygu. Bırakmak ve sonra almaya gelmek. Bu şekilde onlarla konuştum, bir şeyler paylaştık. Ben kendimi anlattım onlar kendilerini. Hayat bazen ilginç olabiliyor. Bunu neden dediğimi birazdan anlarsınız ;)

Sonrasına dişi köpeklere bakarken bir bey ile oğluyla karşılaştım. Onlarda köpeklere bakmaya gelmişler. Zaten köpekleri de varmış.







Saat 13:00’da gelecek denen veterinerler 14:30’da geldi. Bayan hemen köpeğini istediğini söyledi. Normal şartlarda köpeğinizi barınağa bıraktıysanız size geri verilmiyormuş (Aynı soyadı olan kimseye verilmiyormuş.) ama “Bazen istisnalar yapabiliyoruz. Kişilere bakıyor ve hayvanın geleceğini düşünüyoruz. Ona göre karar veriyoruz.” dediler. Bayan ve kızındaki pişmanlığı hissettikleri ve daha köpeğe çip takmadıkları için geri verdiler. Öncesinde vermeden önce yani bir sürü bilgi ile size verilecek resmi kâğıt sonucunda köpeğinizi terk ediyorsunuz (Bu ifade size sert gelmiş olabilir ama gerçek bu. Açıkça onu oraya terk ediyorsunuz.). Sonrasında da almak için sözleşme imzalıyorsunuz, dilekçe yazıyorsunuz. Nerede bakacağınızdan tutunda hangi amaçla alacağınıza kadar ve öldüğünü de belediyeye bildirmek şartıyla köpeğinizi kimlik ve tasmayla alabiliyorsunuz. Dönüşünüz size kalmış. Arabayla gelirseniz iyi olur çünkü köpeğiniz, otobüse taşıma kabı olmadan binemiyor biliyorsunuz. Avrupa’da böyle değil. Hayvanlar tasmalı olduktan sonra otobüse de biniyor, metroya da, trene de, istasyonlara da yani her yere. Ama bizde illaki o taşıma kabında olacak! 5kg değil ki bazı cinsler. 25kg - 30kg olanlar var. Onu nasıl koycan taşıma kabına!

İşte o bayan ile kızının köpeği de labrador kırmasıydı ve kocamandı. Onlar gelmeden önce bir taksiyle anlaşmışlardı. Taksiyi aradılar ve geldi. Meğerse yakın oturuyormuşuz. İşte bundan dedim “Hayat bazen ilginç olabiliyor.” diye. Benim veterinerime onlarda gidiyormuş. Aynı yere gideceğimiz için taksiye beraber bindik ve geldik. Tanıştığıma memnun olduğum iki insan daha hayatıma bu şekilde dâhil olmuş oldu =)

Ayrıca merak edilen soruları oradaki veterinerlere sordum.
Röportajımı, son partım da yayınlayacağım.
Tatilimde onu düzenler iki hafta sonra yayınlarım.

İçinizdeki hayvan sevgisini yok etmeyin.
xoxo

7 Şubat 2014

Işıkkent Hayvan Barınağı İzlenimim

Bu hafta üniversiteyle işim vardı, para yatırma işleri de çıkınca iyice günlerim birbirine girdi. Geçen hafta cumadan yazlığa kaçışım ve sabah, gece sporlarıma yeniden başlamam benim için muhteşem bir arınma oldu diyebilirim. Unutuşumu da anlatacağım size ;)

Yazlığa gidip de gene oradaki aç kedi, köpeği, kuşu ve baykuşlarımı beslemezsem olmazdı dimi hehee =)) Çok düşündüm. İşte o an aklıma geldi bu fikir zaten.

Çarşamba evde olduğum gün uzun zamandır düşündüğüm ama karar verip yapamadığım bir şeyi yapmak istedim. Herkes konuşuyordu, bu barınakların durumlarını, oradaki hayvanları yani bir sürü soru ve cevaplanması gereken sorular aklımı kurcalamaya başlamıştı. Özellikle ROZAmı kaybettikten sonra bu olayla daha da ilgilenmem gerektiğini hissediyordum. Sonunda Çarşamba günü kalktım, giyindim, elimde sorularımın olduğu defterim ve fotoğraf makinemle düştüm yollara. İzmir Bornova’da oturduğum için önce Bornova metroya gittim oradan 204 ya da 505’e binip Otogarda indim. Sonra gene bir saatte bir gelen 277’ye bindim ve Barınağın kapısının önünde indim. İlk sefer için yolu da bilmiyorum ya ondan bu uzun yolu çekmiş oldum. Yoksa bundan sonra gitsem kesinlikle arabamla giderim.

Arabayla en fazla 20dk çünkü!
Barınağın yeri dağda!
İnsan yok, araç yok, sanayinin dışında dağlık bir yerde.
Yani biri sizi öldürse kimse görmez öyle bir yer diyim size siz anlayın.

Bütün badireleri atlatıp barınağa geldim. Barınağın ne bir durağı var ne de bir tabelası! Sözde ESHOT’un sitesine girince durakların adları yazıyor ama sanayinin orda bir tane bile adam akıllı durak yok! İzmir Büyükşehir Belediyesine buradan şikâyetim olsun. Hayatımda ilk kez gitmişim nerden biliyim hangi durak olduğunu?! Bir direk koymuşlar işte orda “Otobüs Durağı” yazıyor. Size şu kadarını söyliyim otogardan itibaren 20. durakta inmem gerekiyordu (Neyse ki evden çıkmadan önce bakmıştım.) saydım, baktım duraklarda isim yazmıyor. Öyle buldum. Ama yok şehir yani insan olan yerlere durak yapıyorlar. Mesela Otogarda kaç durak kaldığını bilmek için telefonunuzdan kentkart sitesine girip “Yolcu Bilgilendirme” ye tıklıyor ve sonra durağın numarasını giriyorsunuz hangi otobüsün geldiğini bu şekilde görüyorsunuz.

Burda bir şey söylemek istiyorum: İzmir’deki bazı duraklarda hazır elektronik ekran (Hangi otobüsün geldiğini, kaç durağı daha olduğunu gösteren ekran) varken neden bazı yerlerde bu yok ya da hiç durak yok! Ülkemde her şey yarım yamalak yapılıyor biliyorum da İzmirime bu durum yakışmıyor.

Bazı otobüsler bir sonraki durağın adını söylerken bazı otobüsler bunu yapmıyor. Sözde hepsi yeni ama nerdeee! Almanya’dayken en çok bu olayı sevmiştim. Her durağın adı ve sonrakinin adı sesli geçerdi. Bir de ekranda kocaman yazardı. Bizim İzmir’de küçük bir ekranda yazıyor. Oda şoförün arkasına oturduysan okuyabiliyorsun. Sesini duymak hak getire!

Bu ilk part yazımda size yolculuğumu anlatacağım. Benim gibi gitmek isteyenler olursa nelerle karşılaşacağını bilsinler.

Şimdi dediğim gibi sabah 10:00’da Bornova Metrodaydım. 505’e 10:25’de bindim ve 10:45’de Otogardaydım. Sonra başladım 277’yi beklemeye. Oda geldi 11:15’de ama kalkışı 11:30’du. Sanayiye dala çıka, Ayakkabıcılar Sitesini geçip Dökümcüler Sitesine girdikten sonra 3. durakta ineceksiniz aklınızda olsun. Otobüsten indiğimde saat 12:10’du. Kaç saatte gittiğimi artık biliyorsunuz.

Barınak dedikleri yer, tel örgülerle çevrilmiş, az bir toprak alanı bulunan, köpeklerin “Dişiler” “Erkekler” “Yavrular” “Emziren Anneler” “Sakatlar” olarak ayrıldığı ve bir arada bulunduğu yerler. Bütün alanlar yan yana. Yeni gelen köpekler bir başka yeni gelen köpekle aynı kafese konuluyor ve birkaç gün diğer ayrı gezen köpeklerden ayrı tutuluyor. Bu şekilde hem kavga olmasın, birbirlerine hiyerarşi ve sürü psikolojisiyle zarar vermesinler hem de etrafına alışsın isteniyor. Tabi sahibi tarafından terk edilmiş köpek ne yapsın alışmayı! O hep ister sahibi gelsin alsın onu, kurtarsın bu beton zeminden, diğer köpeklerin ona bakışlarından. İster evindeki sıcak ortamı, yatağını, yemek kabını…

Ben gittiğimde içeride sadece güvenlik görevlileri vardı. Hâlbuki ben gitmeden önce oradaki veterinerle yazışmış geleceğimi söylemiştim. “Konak’da başkanlıkta acil toplantı çıktı ve gittiler.” dendi ve saat 13:00’da gelecekleri söylendi. Bu sefer ben başladım mı beklemeye…

Sonra ne mi oldu?
Bir sonraki yazımda yani yarın.

xoxo

             

     
       

8 Kasım 2013

Roza’yı Kaybettik.


Rozamı, kızımı, birtanemi, Boncuk gözlümü, Delibaşımı, Serserimi, Asimi yani her şeyimi kaybettim.
Dün gece (06.11.2013. Saat: 21:00) kollarımda öldü kızım benim.

Neden yazı yazmıyordum çünkü bir aydır ona bakıyordum. Annemin sağ elinden ameliyat olması ve Roza’nın da keneden zehirlenmesiyle Ekim ayı benim için çok yoğun geçti. Evi temizle, yemek yap, Roza’yı veterinere götür, serumlar, iğneler, testler, ilaçlar derken sabahları ve akşamları Roza’yı dışarı çıkar derken günlerim çabucak geçiyordu. İlk zamanlar kabul ediyorum çok yoruluyordum. Herkes bana “Sevap işliyorsun.” derken ben “O iyi olsun da ben başka bir şey istemem.” diyordum. İyi olsun kızım, kalksın kızım, yeniden kumsalda koşabilsin, yeniden kuyruğunu sallasın, pati versin, çaksın, diğer patisiyle çaksın, ben markete gittiğimde evin önünde yatıp beklesin ve yokuşun altında beni görünce koşa koşa yanıma gelsin. Eti form yemek için bildiği her numarayı sırayla yapsın. Hangisi tutarsa mantığıyla istesin, ben ona “Pisboğaz kızım.” deyip seveyim, kumsala gidelim. Ben kitap okurken o şezlongumun yanına yatsın. Denize girdiğimde beni beklesin, sabahları beraber koşalım, akşamları yürüyelim. O uyurken ben gideyim ve o beni kokumdan bulsun. Kolumun altına kafasını soksun ve “Sev beni.” desin. Yanıma gelsin, divana çıksın ve bütün yaz yaptığımız gibi beraber yatalım. Kolumun altına girsin ve başını göğsüme dayasın. Ben nefes alıp verdikçe hoşuna gitsin. Gözlerini bana dikerek uyusun. Rozam ölürken de bana baktı. Huzuru, sevgiyi, minneti hissettim onunla. Karşılıksız sevdim onu ben, oda beni. Çok sevdik birbirimizi hem de çok. O kadar hayvanım oldu ama Roza farklıydı hem de çok farklıydı. Bakışarak anlaşırdık biz. Ben ders çalışırken ayağımın altına yatar ayaklarımı onun beline sarmamdan hoşlanırdı. Suyu sevmez ama taranmaya bayılırdı. Bütün gün bana yaslanırdı. Taşa yatmaz illa paspas, divan, sedir üstü isterdi. Gündüzleri minderinde yatar, gece olunca yatağına gider ve battaniyesinin altına girerdi.

5 Kasım şunları yazmışım;
“Bu sefer olmaz olmamalı. Bütün emeklere, umutlara, o azme ihanet edilmemeli. Bu sefer benim neden olduğum bir ölüm daha yaşamak istemiyorum. Bütün sevdiklerim tek tek beni bırakırken bu sefer olmaz Roza. Beni bırakamazsın. Bunu yapamazsın kızım. Sendeki hayat ve yaşam enerjisi varken seni bırakabileceğimi asla düşünme. Sen iyi ol. Yaşa kızım. Ben seni kucağımda götürüp getirmeye razıyım. Hiç ağır gelmiyorsun bana. Sen iyi ol ki ben sana ne istiyorsan onu yedirmeye razıyım. Sen iyi ol kızım. Güçlen ve toparlan. Bu uzun bir tedavi ama biz bunu beraber aşacağız. Biliyorum. İnanıyorum.”

Böyle demiştim bir gün önce ve biz hastalığımızı yendik. Ama Rozamın doğuştan kalp kapakçığında sorun varmış ve dün akşam sofra kurarken bir anda fenalaştığını gördüm. Hemen kucaklayıp veterinere götürdüm. Oraya gittiğimizde kalbinin artık yeteri kadar kan pompalayamadığını, akciğerlerine yeterli oksijenin gitmediğini söylediler. Ayakları ve kulakları buz gibi olmaya başlamıştı kızımın. O kadar düşüktü ki ölçemediler bile. Ona rağmen hala bana bakmaya çalışıyordu her zaman yaptığı gibi. Öleceğini o an hissettim. Sonra annem ile babam geldi. Son kez anneme de baktı ve sabaha çıkamayacağı söylendi. Kollarımda acı çekmesini izleyemezdim. Nefes almaya çalışmasını ve alamadıkça bana yalvararak bakan gözlerini görüyordum.

Kafasını okşuyordum.
Onu öpüyordum
Ve
İşte o an, o zor kararı verdim: Uyutmalıydık.
Acı çekmemeliydi.
Uyumalıydı.
Son nefes son bakış.

Yanından ayrıldığımda hemen yanıma gelmek isterdi ve o son dakikalarında yanında olmak istedim. Başını tuttum ve “Uslu kızım benim.” “Yok bir şey tatlım.” “Her zamanki gibi iğne oluyoruz.” “İyi olacaksın Rozacım.” tekrar tekrar “Uslu kızım benim.” “Sakin ol Rozacım.” “Ben buradayım tatlım.” dedim. Son kez bana baktı ve ben onun patisini okşarken o halsiz haliyle sol elimin üzerine patisini attı.
İşte o an son anımızdı.
Bende biliyordum, O da.
Vedaydı.
Son kez patisine baktım, ona baktım ve alnından öpüp kulağına “Seni seviyorum Roza. Her şey için teşekkür ederim.” dedim. Sonrası gözlerini kapatışım, prensesler gibi temizlemem ve arabaya atlayıp yazlığa gitmem oldu. Bahçenin en çok sevdiği yerine gömdük kızımı. İzmir’in en yağmurlu gününde. Gece yarısı. Çok severdi orayı. Beraber yürür ve oradan denizi izlerdik. Şimdi orada yatıyor. Son günlerini benimle geçirdiği için mutlu olduğunu biliyorum.

Çok üzgünüm hem de çookk… Duygularımı anlatamam, tarif de edemem. Son bir kez daha ağlıyorum. Dün yağmurun altında ağladım. Biraz önce eşyalarını toplayabildim. Çok garip demi?! İnsanda ölürken yanında çorabını götüremiyor, Rozamda götüremedi. Elim hangi eşyasına gitse onun kokusunu alıyorum. Tasmalarını saklıyorum. O kadar zor ki ölenin arkasından eşyalarını toplamak. Demin size bu yazıyı yazmak için odama geldim ve solumda çapraz çantamı gördüm.

Bu neden yerdeki deyip astığımda içinde bir şey olduğunu fark ettim: Rozamın fırçası! 

Ölüm böyle bir şey işte. Tam alıştım dediğinde ona ait bir şey çıkıyor ve sen yeniden dağılıyorsun. Gülüyorsun ama aslında ne yaptığını bilemiyorsun. Zamanla buna da alışacağım biliyorum ama şimdi O zaman, bu zaman değil. Başım, bütün vücudum ağrıyor. Sanki üzerimden binlerce ton geçmiş gibi yorgunum. Yorgunluk da denmez aslında buna. Çöküş. Beklemediğim bir zamanda, hastalığını yendiğimiz artık o eski günlerini yaşamasını istediğim, ona çok güzel bir hayat sunmak için planlar yaptığım günler varken onun kalbine yenik düşmesi inanın hala inanasım gelmiyor.

Rozamı ölürken ki haliyle değil de o gülen yüzüyle, sevgi dolu bakışlarıyla hatırlıcam.




            

                      

                         

                                

7 Eylül 2013

Dünya Nerde Biz Nerdeyiz?


Dünya nereye gidiyor biz nereye?
Soruyorum, sorguluyorum ve Türk insanlarının mantığını anlamıyorum.
Olayımız ne mi?
Olayımız: Bizim insanımızın hayvanlara bakış açısı!
“Olmayan Bakış Açısı.”

İstemeyenler ve isteyenler. İstemeyenlerin o tutarsız davranışları, sert tutumları, eleştirileri. Hayvanları istemeyen zihniyeti anlamıyorum zaten ve anlamayacağımda! Nasıl yaşayabiliyorlar? Sadece insanlarla konuşan, onlarla yaşayan ve bu durumdan mutlu olan bir kesim var. Çevresine duyarsızlaşmış insanlar bence bunlar. Vicdansızlık, merhametsizlik. Sadece kendi yaşam alanını düşünen hastalıklı insanlar.

Bahçemden geçmesin, oraya pislemesin, denize girmesin, koşmasın, havlamasın, gelmesin, yatmasın, yemesin… Hepsi ama hepsi onlarca halkı sebepler. Sora ne mi oluyor; bütün bu kısıtlamalara maruz kalan hayvanlar sonunda patlıyor. Sıcaktan bunalıyor, fenalaşıyor ve ölüyor. Yazın ROZA’ya yaptıkları gibi. Ve veteriner, bu yaz bir sürü hayvanın bu şekilde yazlıklarda telef olduğunu anlattı. Biraz merhamet, vicdan yahu! Sen bakmıyorsun, yemek vermiyorsun ve bahçene gelince su atıp kovuyorsun diye ve ben bunları yapmıyor, onu besliyor, bir kap su koyuyor ayrıca kafasını okşuyorum diye bana tavır alamazsın. Bunu yapamazsın! Senin hakların ve isteklerin varsa benimde haklarım var. O hayvanında var. Onun sesi çıkmıyor diye bu tarz davranmak niye? Amacın, maksadın? Herkes bir yaşayabilse her şey ne kadar kolay olur. Almanya’dayken bunu görmüştüm ben. Her gördüğüm şeyi tabi ki onaylamıyorum ama bazı şeyler var ki bizde de olmalı diyorum. Almanya’da çoğu insanın evcil hayvanı var ve bunların gene çoğunluğu da köpekler. Özellikle cins köpekler. Hayatımda ilk kez gördüğüm bir sürü köpek vardı. Onların özel dükkânları var vs. Asıl olay, adamlar her yere hayvanlarıyla girebiliyorlar. HER YERE! Metroya, trene, eczaneye, alışveriş merkezine, tarihi eserlerin olduğu yere ve daha nicesine. Bizzat gördüm. O hayvanlar ve insanlar birbirine o kadar çok alışmış ki ve kimsenin onlara ite kaka yapmadıklarını görüp yaşamışlar ki hepsinin kendilerince özgüvenleri var. Bizde ne var? Kuyruğu poposunun arasına girmiş, kafası eğik bir şekilde aşağıya inmiş, sana ezik gözlerle bakan hayvanlar. Kedisi de, köpeği de kuşu da. Parklardaki kuşları gördüm, ördekleri, kazları, pelikanları. Hiç biri insanlardan kaçmıyordu. İnsanlar onları yakalamaya çalışmıyordu. Hatta besliyordu. Besleyene kötü kötü bakan yoktu. Fotoğraflarını çektim. Bende besledim. Bizde olsa ne olur? O ördekler, kazlar ilk günden yenir! Vahşice mi geldi?! Ama gerçek bu!

Yok ya valla yok!
İnsanlar kendilerini bu dünyanın tek hâkimi sandıkları sürece kimse gram ilerleyemez.
İnsana saygısı olmayanın hayvana hiç olmaz.

Sonra o insan karısına koca, kocasına karı, çocuğuna anne ve baba oluyor! Gerçekten oluyor mu? Baba ya da anne çocuğuna sevgiyi anlatırken ne kadar samimi olduğunu düşünürüm ben, sorgularım. Bunun böylesi iş hayatında da sorunlu oluyor, hayatının geri kalanında da. Çocuğu yoldaki kediye pisi pisi demesiyle ve onu sevmesiyle kıyameti koparan anneler var. “Pistir o, pirelidir.”. Hatta abartıp tekme atanlar var ki onların kafasını koparmak istiyorum, açık ve net! Kan beynime sıçrıyor. Ne hakla ya ne hakla!!! Çocukken hepimiz kedili, hayvanlı bir arada dans eden çizgi filmler izledik halada çocuklarımıza izletiyoruz. “Ben dokunmadan seviyorum.” Diyebilene de inanmıyorum. Seviyorsan dokunacaksın. Sevdiğine nasıl sarılıyorsan ona da sarılacaksın. Kafasını okşayacaksın, hissedeceksin. İçten seveceksin. Bağ kurma ama sev.

Öldürdüğünde eline ne geçiyor ya da o hayvan öldüğünde seviniyor musun, sevinecek misin? Zaten hayatında olmayan bir canlıyı eminim hatırlamayacaksın bile. Ama o seni hatırlayacak. Ona vurduğunu, ona su attığını, onu bağladığını hep hatırlayacak. Vicdansızlık sadece kendi içindeki insanlara karşı olmaz. Her canlıya olur! Her canlıya diyorum! Orucunu tut, hacca git, alkol alma, namusunla yaşa kendince “İyi insan” ol ama sonra gel kapının önünden geçen köpeğe laf at. Laf bile atılmasına sinir oluyorum ben. “Git buradan!” “Çek git!” derken ki tepkiler, kafasına taş atmalar. Bitti işte. Bütün senin iyi insan çabaların bitti. Haaa tabi bunun kararını ben veremem Allah bilir ama bunun içinde ayetler var herkes biliyor.

İnsanlar önce kendilerine bakmalı. Sevgiyi ararken kendi içlerindeki sevgiyi önce bulmalı. Hayvanlara saygılı, çevreye saygılı bir nesil yetişmeli. Bunu kanunlarla desteklemeli, kafada bir şeyleri düzeltmeliyiz. Benim karşıma çıkıp “Hayvanla insanı bir kefeye mi koyuyorsun?” diyenler çıkıyor. Bir kefeye koymuyorum ama onlarında yaşam hakkı var, onlarında bu dünyada yeri var ve onlarda senin benim gibi somut canlılar. Sen takmıyorsun diye dünyadan yok olacak, soyut olacaklar diye bir şey yok. Bunu söylüyorum.

Lütfen biraz duyarlılık.

xoxo

13 Temmuz 2013

Staj Sonu

Günaydın, Tünaydın ve İyi Günler millet =)
Gene uzun yollar, kilometreler yapmış ve doğal ortamıma kaçmış bulunuyorum. Hafif bir esinti, yeşillikli bahçem ve yanımda hayvanlarımla size bu yazıyı yazıyorum.

İlk günümü hatırlıyorum da Cuma son finalime girmiş daha sonuçlarımın açıklanmasına 1 hafta varken hatta bütünlemelerimde beklediğim bir tanede dersim varken başlamıştım işe (İş ortamında geçtiğimi öğrenmiş, sevincimi de orda yaşamıştım.). Staj arkadaşım D. ile günler nasıl geçecek diye düşünmüştük. İlk gün kendimiz gelmiş ama o geç kalmıştı. Onu beklerken merdivenlere oturmuş, nasıl bir yere geldim acaba deyip telefonuma bakmıştım uzun uzun hem de hiçbir şey yapmadan. Sonra D. gelmişti ve biz departmanlarımıza ayrılmıştık. O üretimdeydi bende numune. İlk gün, “Senin çalışma alanın burası.” deyip beni bir masaya oturtmuşlardı.

Nerden bilebilirdim ki sonradan o masayı, masadaki iş arkadaşlarımı, kumaş deposunu, makineleri, ofis koridorunu, camlı merdivenleri, depoya giden o uzun yolu, yemekhanede yemek veren o amcayı, servis şoförünün çingene şarkılarını, tatlı atışmalarını, kadın erkek muhabbetlerini, cuma günleri öğle arasında yenen çiğdemleri, uzun öğle aralarını, bozuk döner sandalyeyi (Sizi kalkarken üzerinden atıyor ve uzun süre oturursanız da kendiliğinden aşağıya iniyor. Kafasına göre takılıyor anlayacağınız #) ) gitmelerimi, gelmelerimi, kartela yazmayı, o kartelayı doldurmayı, zımbalamayı özleyeceğimi…

İlk hafta 6’da kalkıp 6:30’da servise zor yetişen ben, her hafta 15dk erken kalkmaya başlamıştım. Son hafta artık 05:15’de kalkar olmuştum. Bu benim işimi sevdiğimin bir göstergesiydi. İlk gün D. ile beraber akşam koltukta sızmamız, alışana kadar yemek yiyip direk uyumamız ve birbirimize dalgın dalgın baktığımız günleri hatırlıyorum da şimdilerde çok uzak gelmiyor. Onun kendi departmanın da sıkıldığını görüyordum. Bütün gün ayakta duruyor sonra içinden esniyordu. Bense habere hareket ediyor, yorulmak nedir bilmiyordum. İşkolik bir yapım olduğu için boş kaldığımda uykum geliyordu. Düzenli ya da simetri takıntım olduğunu S. Ablaya çaktırmadan masayı düzeltirken gösteriyordum. Sonunda fark etmişlerdi. İlk zamanlar her zaman tanışmadır zaten. D.’nin yanına gidip birkaç günde onun departmanın da kaldım. Orayı da sevdim, sıkıcıydı, sabit bir hali vardı ama sevmiştim işte. En azından D.’yi neşelendiriyor, ofis ortamından biraz olsun onu uzaklaştırıyordum. Belki de amacım onu oradan kurtarmaktı. Sıkılmasını engellemekti.

Günler benim için bir kaç sinir bozcusu günün dışında çok güzel geçti. Dün son günümüzdü. Dediğim gibi 4 hafta su gibi akıp geçmişti. S. Ablayı, H. Ablayı, E. Ablayı, N. Ablayı, E. Hanımı hatta D.’yi bile özlicem. W.’nın ilk günler bana tuhaf tuhaf baktığı zamanlar “Bu bayanın benimle ne sorunu var?” diye kendime sormuş sonra alışveriş merkezinde karşılaşmış ve ayaküstü konuşmuştuk. Ertesi gün Etiform (Sonunda seveni bulmuş, yanımda taşımam bir işe yaramıştı.) vermem ve sık sık karşılaşmamız, ona yardım etmem sonucunda oda beni sevmişti. Belki de ben onun sandığı gibi biri çıkmamıştım ve bu halimi tanımış, sevmişti. Akşam olurken tek tek herkesle vedalaşmak inanın çok zor oldu. Son kez depoya giderken ki o yolda yürümek, işçilerle de vedalaşmak çok ama çok zor oldu. Hüzünlenmedim dersem yalan olur. Herkesin “4 hafta oldu mu ya, ne kadar çabuk geçti.” demesi ortak cümleydi. Bu iyi bir şey sanırsam =)

Son gün kumaş deposuna gittiğimde açılmış kumaşların üzerine uzanmış (Tamam tamam bildiğiniz ağzı açık uyuyordu hehee) O.’yı gördüm. Yorgunluktan kıvrılmış oraya, hafifte esiyordu ohh mis gibi yer ;) Önce aklıma ağzına pipet koyup fotosunu çekmek geldi ama kızar diye vazgeçtim (Bunu ona sonra anlattığımda yapsaydın, kızmazdım dedi.). Elimde numune makasım vardı. Başladım bunun koluna sürmeye, soğuk soğuk yumuşak ucunu dokundurdukça huylanmaya başladı. Sonunda da uyandı zaten. Beni gördüğü andaki şaşkın ve ardından gülümsemesi güzeldi =))

İçimden bir ses bir şekilde orada tanıştığım kişilerle iş hayatımda da karşılaşacağımı söylüyor. Dünya küçük karşılaşacağız ve beraber çalışacağız. Aylar önce gördüğüm rüyayı geçen gün yeniden yaşadım. Masanın bir ucundayım ve masadaki herkes rüyamdaki gibi otuyordu. 30snlik bir andı ama aylar öncesinde bu rüyayı gördüğümde kim bu insanlar ya deyip uyanmıştım. Kendimden korkuyorum =) Her şey akışında devam ediyor. Öncesinde gördüğüm anlar tek tek yaşanıyor.

İşin en tuhaf anı ise D. ile servislere binmeden önce sarılıp vedalaşmamızdı.
En sona kendimizi bırakmıştık.
Vedaları sevmem ben.
Kaçan gidenlerdenimdir, şu insanların sevmediği tiplerden.
Dolan gözlerimi saklamak gün içinde zor oldu.

29 Mayıs 2013

Tatil Güncesi …9

Mayıs biter Haziran başlar. İzmir’e yaz Nisan’da gelir ve oturur.
Cumadan kaçıp gittim yazlığa. Gene ve gene.

Bazen bu şehrin beni tükettiğini, ruhumu emdiğini hissediyorum. Elimi tutan biri, sırtımı sıvazlayan bir başka biri derken günün sonunda yalnız odama girdiğimde yanımda sadece Naz (Muhabbet kuşum) oluyor. Burada başka bir hayat, orada bambaşka bir hayat. Cuma, Cumartesi, Pazar ve iki günlükte okulu ekip salıya kadar kaldım. Cumayı da sayarsak toplamda 5 gün bana o kadar uzun geldi ki sanki hemen dönünce sınavım varmış hissine kapıldım #) Bu hafta sadece iki günlük ödev teslimi için döndüm. Yoksa bana kalsa oradan hiç ayrılmam.

Temiz havası, hayvanlarım ve doğasıyla benim cennetim.

Cuma günü gittim ve hemen yanıma PURSAT geldi. Ama bakıyorum bakıyorum ROZA yok! Nerde bu nerde diye arandım, gittiği yerlere baktım ve sonunda oradaki görevlimize sordum. Bizimkisi düşük sonunda kanaması olmuş ve oradaki komşumuz (Kendisinin 17 yaşında yaşlı mı yaşlı bir köpeği var. Hatta uyutalım diyorlarmış da G. Bey istemiyormuş. Öyle merhametli biridir kendisi.) hemen onu alıp İzmir’deki veterinerine getirmiş. Bizimkinin rahminde kist, memelerinde ise iltihap oluşmuş. Nasıl üzüldüm anlatamam. Can’ı da böyle kaybetmiştim, geç anladığım için. Naz’da biraz daha tecrübeli olmuş başlangıçta kurtarmıştım. ROZA’yı da sağolsun G. Bey kurtardı. Şimdi onunla beraber. Ne kadar uysal ve uslu bir kız bu demişler. Öyledir benim kızım. Uysaldır, zekidir her şeydir o ;) Tabi kısırlaştıracaklar. Bundan sonra yavruları olmayacak ama sağlık her zaman daha önemli benim için. Bu zamana kadar beslediğim hiçbir hayvanımdan elimde bir yavru kalmadı, olmadı da ama olsun sonuna kadar beraber yaşadım onlarla ve bu da bana yeterde artar bile ;)


Bu iyi haberin dışında hafta sonu askeri tatbikatın içinde kaldık =) Hobaaa!! Bizim oranın yakınlarında askeri tatbikat yeri var. Allahım nasıl bir tatbikattı o öyle. 4 gün sürdü, biz dönerken hala sürüyordu. Dörtten fazla diyebiliriz. Helikopterler evin üstünden geçti, jetler, savaş gemileri, zodyaklar… Gece gündüz saat farkı olmadan. HA-Rİ-KAY-DI! 3 – 4 senede bir denk gelenler olmuş hatta daha büyükleri de oluyormuş. Annemle karar aldık. Böyle tatbikat olduğunda izin alıp gelicez ve izlicez (Askeriyede ilk bize haber verecek zaten hehee). O kadar çok fotoğraf çektim ama sadece bunu yayınlıyım buradan.


Bir diğer güzel haber ise Almanya’dan komşularımız geldi. En sevdiğim komşularımız =)) İkizimizdeki medeniyetsiz adam ve ailesi yerine S. Amcalar ikizimiz olsa kabul ederdim. Haftaya dönüp temmuz sonu ağustos başı gibi uzun geleceklermiş. O zamana kadar benim finallerim ve stajımda bitmiş olacak zaten ve işte yaz o zaman başlayacak =D Sıcak kumlar, iskeleye yatmalar, derinlere dalmalar ve bronzlaşmak (Bütün bir kış bronz gezdim biliyor musunuz?! Hafta sonu kaçamaklarım sonucunda hiç açılmadım. Hatta bu hafta sonu iş yaptıktan sonra verandada uyuya kalmışım ve bacaklarım yanmış. Koyulaştıkça koyulaşıyorum. Sınıftaki kara bacı oldum çıktım #) )… 


Ödevlerimle gittim ve bitirince de PURSAT’ıda alıp gittim kumsala. Kumsala yosunlar vurmuş ve kurumuş. Elime bir taş aldım ve uzağa attım. Bizimkisi de koştu koştu hoop atladı taşın olduğu yere ve yosunları dağıttı. Hoşuna gittiğini anladım. Bu sefer diğer tarafa bir sağa bir sola derken siz deyin 50 taş, ben deyim 60 taş attım ve PURSAT’ı yordum. Yoruldukça denize girdi (Serseri) çıktı ve gene oynadı. Sonunda eve gidiyoruz deyince benimkinin isyanını görmeliydiniz. Ona kalsa sabaha kadar (Günlerce de olabilir) bu oyunu oynucaz. Ey allahım, ne hareketli köpek bu böyle =D


Özetle bugün sırf ödev teslimi için döndüm. Hocanın “İlk kez bu kadar kalabalıksınız.” demesi üzerine benim “Jübile yapıyoruz.” demem ve hocanın altta kalmayıp “Finalde ben size jübile yaptırcam!” demesiyle vizesinde s*çtığımız Mekanizma Tekniği sınavının finalinde sıvama olacağımızı anlamamız bir oldu. Şimdi gidip yarınki ödev teslimim için alt üst eşofman altı teknik çizimi çizmem gerekiyor (Bir Tekstil Mühendisi kolay yetişmiyii).

xoxo

2 Mayıs 2013

Öyle Miyiz Gerçekten?

Özgürüz diyoruz, özgür olduğumuzu söylüyoruz.
Kararlar alıyoruz sonra aldığımız kararların sorumluluğundan kaçıyoruz ya da sonuna kadar sorumluluğu üstleniyoruz.
Üzülüyoruz, üzülmek istiyoruz. Bile bile hata  yapıyoruz. Bu yolu seçiyoruz. Belki sadece o an için hata yapmak istiyoruz.
Her şeyin üst üste geldiği anlarda kaçmak istiyoruz. Kurtulmak, sizi sığdırdıkları ya da sığdırdıklarını sandıkları o dört duvar var ya işte ondan kaçmak, çıkmak ve bağırmak istiyoruz. Kim duyarsa duysun diyoruz.
İsyan ediyoruz.
Peki ya neden aldığımız her kararda çevremizi düşünmek zorunda kalıyoruz?!

Kime ne dememize rağmen neden ailemizin düşüncesini onaylamak zorunda kalıyoruz ve neden hata yapma lüksümüz var iken bunu sanki suçmuş gibi söyleyen biri yüzünden onun dediklerini kabulleniyoruz?
Evet, böyle bir lüksümüz var.

Evet, hata yapıcam. Bunun sorumluluğunu da alıcam. Bu yaşıma kadar kimsenin omzunda ağlamadım. Kimseye yakınmadım ya da söylenmedim. Kendi içimde hayvanlarımla konuştum, arındım, yazılar yazdım. Buraya döktüm içimi ve şimdi yeniden döküyorum. Belki de bundan hayvanlarımı ve Blog’umu seviyorum. Özgür olduğumu hissettiğim yerler olduğu için.

Hatalarımda benim olacak, aldığım kararlarda, ettiğim kavgalarda, sinir olup temizlik yaptığım saatlerde, kızıp ağlayıp uyuya kaldığım o güzel saatlerde.
Yanlışlarımla mutluyum ben.
Kimseye benzemediğim için mutluyum.
Herkesin doğru dediği çizgide yürümediğim ve yürümek istemediğim için mutluyum.
İsyan ettiğim için mutluyum.
Karşı çıktığım için mutluyum.

Bütün bunlar beni ben yapan maddeler değil mi?! Geleceği özellikle biriyle olacak geleceğimi düşünmüyorken benim yerime karar alınmasına sinir oluyorum! Hayatta öyle insanlar var ki siz karar aldığınızı sanıyorsunuz ama aslında sizin yolunuzu çoktan çizmiş çizebilmiş, sizin buna imkân verdiğiniz insanlar bunu çoktan halletmiş oluyor. Hoplaya zıplaya gidiyorsunuz sonra bir anda benim kararım deyip seni hiç gibi yok sayarak ne yapman gerektiğini söyleyip senin yaptığın hiçbir şeyi onaylamıyor, beğenmiyor, eleştiriyor, olumsuzluklar, uzun cümleler yüksek sesler çıkıyor. Bir şeyler yanlış biliyorum ama artık yoruldum. Yorulmaktan yoruldum. Bu raddeye geldim.

Özgür müyüm gerçekten?

İstediklerim oluyor mu ya da olunca olanları ben mi istiyorum? Ben istediğim için mi gerçekleşiyor? Başkalarının doğrularından sıkıldım. Başkalarına ailemde dâhil. Sıkılmaktan sıkıldım. Onlara uygun yaşamaktan sıkıldım. Kafamı sallamadan gitmeyi öğrendim şu son yıllarda. Konuşmadan, onaylamadan dinlemeyi öğrenirken, camdan dışarı bakıp başka şeyleri düşünmeyi özledim. Aldığınız kararların arkasında olmadıklarını bilmek sizin güveninizi kırar mı? Benimkini artık kırmıyor. Karar alırken onlara sormuyor, yaşadıklarımın çeyreğini bile anlatmıyor, güldüklerimi söylemiyor, ağladıklarımı, üzüldüklerimi ve kızdıklarımdan ise hiç bahsetmiyorum. Ne kadar yakınımda da olsalar beni takip etmeye bile başlasalar umurumda olmaz. Hayatta keskin kararlar mı almak gerekiyor, o zaman alıyorum evet. Gene sokaklara, müziğime ve denizime dönüş yaptım. Benim üzgün olmamdan üzülen ailem, beni üzerken benim için doğru olanı yaptıklarına inanıp bununla gurur duyuyorlar ya bu bana komik geliyor tiraji-komik hem de!

Haklarım var, kurallarım.
Yaşamdan beklediklerim ve çizdiğim bir yol var. Bu yolu ister beğenirler ister beğenmez.
Yolun sonunda keşkelerim olmamalı ya da pişmanlıklarım. Olsa bile benim olmalı.
Benim yaptığım, girdiğim durumlar, söyleyip utandığım sözler olmalı.
Hayatımın hiçbir evresini mantık çerçevesinde yaşamadım ki bundan sonrasını yaşayayım.
Duygularımla yaşadım. Sormadım, anlatmadım. Üzüldüm ama peşini de bırakmadım.
Her şeyden sıkılmışken tutunduğum dalı da kesmeye hiç niyetim yok!

xoxo

8 Kasım 2012

Tatil Güncesi …8 (Part2)

Sabah olunca bi baktım benim CEVİZ gelmiş =) CEVİZ de 3. köpeğim. Ona neden “Ceviz” diyorum bilmiyorum. Rengi siyah-beyaz hâlbuki =)) Onu görünce aklıma ceviz geliyor #) Kendisi sokak köpeği aslında ama o kadar muhlis, o kadar zeki ki anlatamam. Bi kere komutların hepsini anlıyo. Yat/otur/gel/git her şeyi ya. En güzel yanı da kedilerin peşinden koşturmuyor (Bu özelliğini neden sevdiğimi yazımın sonunda anlatıcam.). Onun en büyük isteği sevgi. Bütün gün sevsen de hala sevilmek istiyor. Sen böyle bahçenin ortasında dur. Hemen gelir senin arkandan poponu dürter hani ben buradayım der. Mesela evden çıkalım bir yere gidelim hemen takılırlar peşimize. Özellikle de CEVİZ =) Biraz önden gider, durur, bakar sonra hemen yanına gelir. Seni bekler. Ne versen yer garibim. İlk gördüğümde (2 hafta önce) çok zayıftı. Hatta bu gelişimde onu görmeyi ummuyordum. Sokak köpeği ya gitmiştir diyordum ama gitmemiş. Sabah gelmiş, bahçe kapısına oturmuş ve kalkmamızı bekliyormuş. Biz kalkınca hoplamaktan zıplamaktan yorgun düştü =) Bu gidişimde onlara tarak aldım. Üçünü de taradım ama en çok sevinen CEVİZ oldu. Böyle patileriyle hep bacaklarımı tuttu. Kıyamam onlara yaa. Üçü de birbirinden zeki, birbirinden ayrı özellikleri var. Size sırf onları anlatan bir yazı yazıcam aklımda;)

Sadece köpeklerim mi var sanıyorsunuz benim?! Son sayımda ortaya çıktı ki 5de kedim var =) Evet, kendileri 5 adet =))) Siyah-beyaz olanla onun kardeşini daha önce yayınlamıştım. Hah işte onlara ek 3 tane daha geldi (Hebici kardeş #)). İçlerinden biri var ki ki ben ona “2 Numaram” diyorum, tam bir sevgi arsızı. Önce bacağa sürünüyo, bakıyo takmıyorum hemen kucağıma geliyo hala bakmıyorsam kolumu çekip dirseğimi yalıyo =) Yaa bu hayvanların hepsinin tek isteği sevgi. Sokaktaki hayvanın yemek belki ilk isteği gibi görünebilir ama bence ilk istekleri sevgi.

Böyle günler geçti ve Pazar gecesi oldu. Ben kedileri besledim, köpeklerimi doyurdum ve eve dönmek için yola çıktık. Arabaya atladık gidiyoruz derken evin altında durduk. Belki dedim peşimizden geliyorlardır. Baktım yok gelen falan. Neyse dedim, kedilere sarmıştır onlar. Sonra aniden bir PAT sesi duyuldu. Bizim VELET, benim kapıya sen iki ayağını daya ve arabaya girmek için kuyruğunu salla! Anne dedim VELET burada. Aa nasıl gelmiş o dedik ve arabayı sürmeye başladık. Bu sefer de arabanın önüne atlamaya başladı. Bir sol teker, bir sağ teker derken ezilecek diye korkmaya başladı. Sanki gitmeyin ya da beni de götürün der gibiydi. Tabi bizdeki duygusal yoğunluk tavan olmaya başladı. Bu şekilde giderken “Anne hızlan.” dedim yoksa ezilcek. Ve annemde hızlandı. Biz hızlandık bu arkamızdan gelmeye devam etti. Nasıl koşuyo ama. Sonunda arkaya bakamadım ve bir yerden sonrada arayı açtık. Annem, ben, babam ağlıyoruz. Bir süre konuşmadık, konuşamadık ki! İçimiz parçalandı onun o koşarken ki haline. Öyle bir sahne düşününki Belgin Doruk çocuklarını arkasında bırakır ve taksiye atlar gider. Çocukları arabanın arkasından anne anne diye koşturur ama bir yerden sonra yorulurlar ve geride kalırlar. Belgin Doruk ise arabanın içinde ağlar. Aynı böyleydik bizde. Bize yetişemesin yoksa hiç ayrılamayız diye gaza bastık. Şehirdeki evim bahçeli, sakin bir yerde olsa alıp bakarım ama ne yazık ki değil.

İçimiz buruk ayrıldık yazlıktan. Dün gece onun koşarak bizim arabaya yetişmeye çalıştığı hali girdi rüyama =((( Çok üzüldüm yaa çok etkilendim :’( Resmen sevgi istiyorlar. CEVİZ bile arabaya eşya taşırken gideceğimizi anladı hayvanda habire kapının yanında durdu. 2 hafta sonra vizelerim başlamasa ve bu haftasonu işimiz olmasa yemin ediyorum annemleri de alıp giderim yazlığa.

Size bi şey itiraf ediyim mi? İleride böyle bir evimiz olursa bahçesinde erik ağacı olsun, dikeyim isterdim. Oda anneannemin köydeki evinde ulu bir erik ağacı vardı. Öyle bir ağaçtı ki o eriklerini dökünce her yer yapış yapış olurdu ama gölgesi de serin olurdu. Kimse kesmezdi, kıyamazdı derken yıllar geçti biz büyüdük ve büyükler yaşlandı. Biz köye gidemedik. Yıllar içinde benim ağacım küstü, kurudu ve çürüdü sonunda da kesildi. Bir dönem son bulmuştu o kesildiğinde. İşte bende öyle bir ağaç istedim evimde. Bizden önceki sahipler dikmiş bi tane erik ağacı. Evi aldık sonra fark ettik. 1 senede de ağaç ulu olma yolunda boyunu yarıladı. Ne kesmeye kıyabiliyorum ağacı ne de budamaya.

Kedilerim yatıyo dallarında. Köpeklerden kaçıyorlar. Yumruk gibi erik veriyor. İlk dileğim gerçekleşmiş oldu böylece. Diğer dileğim ise kuş evim olmasıydı. Onu inş. bu yaz yapıcam. Üçüncü dileğim ise böyle bir evim olursa köpek ya da kedim olmasıydı. Şimdilerde 3 köpeğim ve 5 kedim var. Allahtan istedim bir göz, o bana verdi 8 göz =) Onları beslemek, sevmek, koşturmak, konuşmak o kadar rahatlatıcı ki. Karşılıklı negatif enerjimiz atıyoruz. Kendimi işe yarar hissediyorum. Hayvanları doyurmak bende manevi rahatlama yapıyor.

Öyle işte… Havalar soğumaya başlamışken lütfen sizde sokaktaki hayvanlar için bir kap koyun. Ayrıca sokakta gördüğünüz her köpekten korkmayın. Onların ilk tepkisi acaba bana vuracak mı şeklindeymiş. Ama siz sevince, sizden sevgisini esirgemezmiş. Ben bunu CEVİZ ile kanıtlamış oldum.

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

6 Kasım 2012

Tatil Güncesi ...8 (Part1)

Hafta sonları mümkün oldukça şehirden kaçıyorum.
O hareket, o ses, o yoğun insan kalabalığı…
Bazen o kadar çok üstüme üstüme geliyor ki patlayacak gibi oluyorum.

Geçtiğimiz hafta sonu 3 günlük kaçtım gene yazlığa. Annem, babam ve ben. O gün dersler nasıl geçti anlatamam. Su gibi suuu =)) Bir anda akşam oldu ve ben bir sırt çantasıyla (Evet, o meşhur çantam) direk uçtum yazlığa. Biz yola çıkarken hava kapalıydı hatta bi yerden sonra öyle bir yağmur yağdı ki acaba dedik gitmesek mi ama 20dk sonra da yazlık da olcaz hani öyle bir konumdayız. Neyse dedik soğuk olursa eve girer, açarız ısıtıcıyı otururuz. Nasıl olsa kazak atkı falan her şey var evde =)

İşte biz böyle düşüne düşüne eve vardık ama ne varma. Öyle bir yağmur yağıyor ki arabadan çıkamıyoruz. Gök öyle bir gürlüyor ki sanki yer yarılcak! Kapı ile aramızdaki mesafe ise 1 metre ama çıkamıyoruz derken ben “Hadi kızım, bu kadar geldin erimezsin.” deyip attım kendimi dışarı ve kapıya gittim(başardım =)))). Sokak lambaları, yağmurdan sönmüş ondan evin kapısını göremiyorum ee durum böyle olunca anahtarı da sokamıyorum derken “Hadi be Allahım” dedim “Bana yardımcı ol, o kadar yol geldim. Yapma bunu.”  işte o an bir ışık parlaması oldu ve ben kilidi gördüm, açtım. Sonrada “Teşekkür ederim.” dedim (aramızdaki samimiyet tavandır çaktırmayın ;)) ve GÜM bir gök gürledi amaaaa artık onu ben “Bişi değil” diye algılamak istiyorum #)

Öyle böyle eve girdik ve ana! 5dakika sonra hava açtı. Öyle bir açtı ki hafta sonum güneşler içinde geçti (Demek ki garezi yoldaki bizeymiş.). Sıcak, bol oksijenli ve sakin… Eşyaları içeri taşıdıktan sonra annemle beraber denize bakalım dedik tabi saat akşamı geçip geceye geliyordu. Sitede kimse yok gibi bir şeydi. Biz böyle sessiz sessiz yürürken karşıma kim çıktı dersiniz? Benim VELET im =))) Siz VELET’i bilmiyorsunuz (Soldaki fotoğrafta o var.). O benim manevi köpeğim. Yazın kumsalda tanışmıştım onunla. Gelip gelip şezlongumun yanına yatıyordu. Her şeyi yemiyor sadece etli sandviç yiyordu. Hatta bi gece kafeteryada adamın biri ona kızmıştı. Kızma sebebi de neden ayak altında yatıyormuş?!(Ey Allahım sen insanlara akıl, fikir ve geri kalan eksik gördüğün şeyleri ver). Direk adama kızmıştım. Niye hayvana bağırıyorsunuz, bide küfür ediyorsunuz, insanlar var ayıp oluyor demiştim. Sonra hızımı alamayıp hayvan yattıysa yatmış, sizde önünüze bakarak yürüyün o zaman demiş masama dönmüştüm. İşte bu köpek ki adının VELET olduğunu bilmiyor. Sadece komutlardan anlıyor. Kendisi bir Beagle yani eğitimi zor, başına buyruk götüne kuyruk modun da takılan, avcı ama çok sevimli hatta çok akıllı bir köpek ;) İşte VELET ile böyle tanıştım ben ve o ara ara benim eve gelip gitmeye başlamıştı derken şimdi sezon kapandı ya kimse yok yazlık da diye bana sarıldı garibim. Beni görünce bir koşuşu var ama görmelisiniz. Kulaklarını sallaya sallaya. Bacaklarıma falan yapıştı. Çevremde döndü. Bende umarım onunla karşılaşırım diye cebimde ödül bisküvimle geziniyordum. 

Hemen verdim bi kaç tane derken PURSAT diye seslendim(Sağdaki fotoğrafta o var.). Önce ses çıkmadı. Sonra bi daha annem seslendi derken PURSAT da yan evden çıktı. Garibim oradaki divana uzanmış, öylece yatıyormuş. Onunda bir gelişi var ki VELET ’den farklı değil. PURSAT’da av köpeği ve cinsi kurzhaar. Kısa tüylü, en dayanıklı ve en zeki av köpeklerinden ;) Hemen ona da bisküvi verdim. Sonra annemle sitede yürümeye başladık. Biz gidiyoruz bunlar yanımızdan arkamızdan geliyorlar. İki gidiyorlar hemen arkalarına bakıp biz ordaysak yanımıza geliyorlar derken eve döndük. Hadi dedim eve gidin yemek vercem size. Evi de öğrenmişler. Önden gidip bakıp gidip bakıp eve vardık ve ben onlara getirdiğim mamalardan koydum. Sonra oyun, sevme derken bizim verandada geceyi horluya horluya geçirdiler =)

Bu part1 olsun. Diğer yazımda CEVİZ ile başlayalım ;)

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

17 Eylül 2012

Tatil Güncesi …7

Eylül ayına geldik ve ben hala “Tatil Güncesi” yazı dizime devam ediyorum.
Yuh kızım ya yarın bölümün açılıyor ama sen hala tatil modundasın diyebilirsiniz evet o moddayım ha nolmuş ha nolmuş =)
Şaka şaka takılıyorum size ;)

Bir yandan da doğru. Yarın bölümüm açılıyor ve aynı gün kayıt olayımız var. Klasik Ege Üniversitesi saçmalıklarıyla baş başayız anlayacağınız. Allah bütün Ege Üniversitesi’nde okuyan öğrencilere yardımcı olup, sabır versin amiinnn =) Günlük duamdan sonra size denizi anlatıyım durun, özleyenler kıskanacak şimdi ama o kadar gitmişim girmişim ++ güneşlenmişim anlatılmaz mı şimdi =)

Cumadan annemlerle direk her birimiz bir çanta hazırlayıp yola çıktık ve gittik. En son “İkinci bir emre kadar sırt çantamı boşaltmıyorum!” demiştim ve ben o çantayla Bandırma’ya anneannemin yanına gitmiş sonra yeniden yazlık derken 8 gündür fermuarları açılmadan odamdaki köşesinde beklemekteydi ve kısmeti geçen cumayaymış ;) Şimdi yeniden söylüyorum ki:

“İkinci bir emre kadar sırt çantamı boşaltmak yasak!”

Bir saat sonra yazlıktaydık. Deniz nasıl güzel nasıl güzel anlatamam. Böyle dalgası yok, berrak ve tertemiz. Çarşaf gibi derler ya hah işte öyle aynı çarşaf gibi ;) O gün geç olduğu için giremedik ama cumartesi sabahı ilk işimiz bahçede oyalanmadan direk gitmek oldu. Gir babam gir, yüz babam yüz keyfini sonuna kadar çıkardık. Size daha önce tatilin keyfini asıl annemle babamın çıkardığını anlatmıştım şimdide onlara uydum, iyiydi =)) Hazır fırsatını bulmuşken bikini izlerimden de kurtuldum ohh yarasın bana =) Yaz boyunca insan arkadaşlarıyla dalıp çıktıkça pek adam akıllı izini yok etmeye fırsat bulamıyor. Şimdi sakin sakin kumsalımda rahat rahat kitabımı okuya okuya güneşlendim =) Kırmızı bikinililere yazın ortasında kızıyordum ya, gittim kendime kırmızı bikini aldım hehe =)) Böylede pek bir seksi olunuyormuş onu anladım. Ayrıca insanın duruşu falanda değişiyor hani benden söylemesi. Şöyle kan kırmızısı falan ouvv ;)

Yüzmenin dışında evimizin sarmaşık güllerini düzenledim. Nasıl büyümüşler onlar öyle ya. Çok değil sekiz gün önce budamış ve şekil vermiştim. Şimdi baktım da uza uza gitmişler bir adam boyu kadar! Direk kırmadan asıl yollarına döndürdüm. Hedefim bütün verandayı sardırmak (hadi bakalım).

Bunun dışında manevi kedim büyümüş (Solda fotoğrafta siyah-beyaz olan). Kocaman olmasa da “yavrimu” olan kedim ergen bir kız olmuş hem de sekiz günde! Bizim kuşumuz var biliyorsunuz ve kedi beslemek ne kadar tehlikeli onu da ben biliyorum. Her şey bizim evin önüne su koymamla başladı (severim hayvanları beslemeyi). Bir gün büyük bir kedi, yavrimum su içerken geldi ve bunu ittirdi. Bu da bir şey yapamadı derken babam kalktı ayağa ve o büyük kediyi kovdu. Sonra yavrimu geldi ve suyunu rahat rahat içmeye devam etti. Bir yandan da bize bakıyo derken bir başka büyük kedi geldi ve buna gene aynı şekilde davrandı. Bizimkinin ilk tepkisi direk bizim verandamıza koşmak ve bizim arkamıza sığınmak şeklinde oldu (cine bak sen!). Biz ise bozuntuya vermeden gene yavrimuyu koruduk. Eğer bir yavruyu böyle korursan kendine bir güveni geliyor ki anlatamam. Arkamda kapı gibi bunlar var deyip kabarıyorlar =) Bizimki de aynen böyle yaptı ve bir sonraki büyük kedi saldırısında kabardı velet ve buna kötü davranan kediyi kovdu! Bizde ödül olarak ona sütlü ekmek verdik (ödüllendirilmeli ki devamı gelsin). Olay bu şekilde devam ettikçe yani o bizden güven aldıkça biz destek verdik ve sonunda bu bir gün kardeşlerini çağırmaya başladı. Koca kaptan yiyeceğini yiyip su deposunun üstüne çıkıyor ve tuhaf bir miyavlamayla kardeşlerini çağırıyor ki onlarda yesin (soldaki resimde her renkli olanda kardeşlerinden biri). Garibim onlar yesin diye az yiyor gece ise verandada oturan benim yanıma gelip bana yarım açıyla bakıyordu. Hani açım bana bir şey ver dercesine. Bende veriyordum derken tatili bitirip eve döndük. İşte bu gidişimizde baktık kedi falan yok! Babam “Gitmiştir o. Meskenini ve alanını bulmuştur.” dedi. Üzüldüm önce sonra belki görürüm ya nereye gidecek ki dedim. Akşam oldu sofrayı hazırlıyorum Ana! Karşıdan biri telaşlı telaşlı geliyor. Siyah-beyaz boncuk gözlü bir velet! Bizimkiymiş, yolun altından koşa koşa geliyormuş =) Yerim onu ben ya. Hemen ona et, süt güzel bir tabak hazırlayıp koydum derken şu iki günlük tatil kaçamağımda onunla baya bir vakit geçirdim. Biz yokken de evimizi sahiplenmiş. Bahçemizin her yerini temizlemiş (böcek avlıyor), kendine yatacak yeri bulmuş (saksı içi ve verandadaki şark köşesi) sonra ki en güzeli bence bu; eve başka kediyi ya da hayvanı yaklaştırmıyor hehe =)) Bi gözüme girdi bir gözüme girdi anlatamam. Karar verdim ona ödül olarak bu gidişimde kuru mama alıp vericem ;) İyice bağlansın da sahiplensin bizi. Vahşi falan ama beni görünce kaçmıyor tabi kendini sevdirmiyor.

“Hayvana hayvan gibi davranacaksın!” derim ben.

Yani onu insan gibi düşünmeyeceksin. Eğitirken de beslerken de yaşarken de. O hayvan, sen ise insansın. İkimizin de içgüdüleri aynı gibi görünse de karar almada farklılaşıyoruz. En basitinden bizim kedi mesela (hemen de bizim oldu =) ) miyavlayamıyor tuhaf bir ses çıkarıyor. Ben napıyorum aynen karşılık veriyorum. Böyle hayvani duygulara da sahibim artı bekârım, arabam ve evim var. Hatlar karıştı. Bu izdivaçta oluyordu dimi #)

Konuyu tatilime bağlarsam aklınız varsa hemen denize gidin derim ben ;) Coğrafya derslerimizden ne öğrenmiştik? Denizler geç ısınır geç soğur. O zaman neymiş eylül ayı denize girmek için HARİKA zamanmış. İkinci bir emri unutmuyor ve size bol denizli günler diliyorum.

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.