dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2014

Sen! Alışabilir Misin?


Sakin bir hayat istiyorum. Yavaş yavaş sakinliğime kavuştum derken bir olay oluyor, bir rüzgar esiyor ve bir anda hayat ters düz oluyor. Bir gecede olanlar ve benim ertesi gün öğrenmem. İnternette görmem. Artık hayatta olmadığını duymam. Bunların hepsi birikince ağır geliyor işte. Yavaş yavaş yoruluyorum. İnsanlara yansıtmak istemiyorum ama paylaşmaya ihtiyacım var. Geçen gün Turan Hocam derste son ders konuşması yaptı ve orda “Vefa. Sadakat” kelimelerini anlatırken bir hikâye anlattı. Hikâyeyi size anlatmayacağım ama o hikâyedeki şu cümle benim gözlerimin dolmasına yetti. Hoca ağladı ben ağladım.

“Geleceğini biliyordum!”

Aslında ne kadar da dolu dolu bir cümle. Hayat benim için hep böyle oluyor. Sevdiklerimi teker teker kaybediyorum. Tam diyorum kavuştum işte yanımdasın, bütün özlem bitti. Kırgınlıklar, küslükler geçti, işte burdasın karşımda en canlı kanlı haliyle sonra sevincim bir anda yok oluyor çünkü bütün sevdiklerim beni teker teker bırakıp o geri dönülmez yere gidiyorlar.

Dün öğrendim Nehir’in öldüğünü. Nehir kim mi?!  Fotoğraftaki o ortadaki kıvırcık saçlı gülen kız. Sağdaki oğlan abim, soldaki kız benim. 1993 Ağustos ve yaz kampındayız. Çadırımızın önüne biz üç çocuğu oturtmuşlar. Ben nereye bakıyorum belli değil kara kızım, Nehir 32 diş gülüyor ve abim bizi korurcasına kolunu atmış. 31 Mayıs günü bir motosiklet kazasıyla vefat etti Nehir. Eşiyle Bursa İznik yolunda kaza yapıyorlar ve oracıkta ölüyorlar. Nehir 23 yaşındaydı. Eşi Gökhan ise 24. Gencecik bir çiftti onlar. Düğün için buraya geliyorlardı.

Çocuğuz aslında. Hiç büyümüyoruz. Yıllar birer sayı olarak geçiyor. Günler sadece birbirini kovalıyor. Öldüğüyle kalıyor işte. Arkasında kocaman bir üzüntü, büyük pişmanlıklar ve keşkeler bırakarak. Bir saniye bile sonra yaşayıp yaşayamayacağımızı bilemiyorken ne kadar çok gelecek planı yapıyoruz. “Onu da yapcam, bunu da yapcam!” diyoruz. Bir hırs! Bir koşuşturmaca! Bütün bunların içinde içimizdeki çocuğu ve çocukluk anılarımızı elimizden bu şekilde kaymasına izin veriyoruz. Sonrada buna “Kader” diyoruz.

Herkes kaderini mi yaşar?
Kaderin bu dünyadan gidince geriye kalanların yaşadıkları mıdır?
Omzunda ağladığın insanın daha sonra senden ayrılmasıyla aynı ismi andığında onu hatırlaman mıdır?
Kumsalda gün batımını izlerken yüzünü, saçını okşayan rüzgârın “O” olduğunu hissetmen mi yoksa hissetmeyi istemen midir?

Hayat çok acımasız. Çok da isyana müsait. İsyan etmek istiyorum ama etmemeyi öğrettikleri için bütün bu yaşananları kabul ediyorum. Zamanla o boşlukla yaşamaya başlıyorsun. Bir şeyler hep eksik oluyor, kalıyor. Hiçbir şey onun yerini dolduramıyor. O boşluğun ne olduğunu sadece sen biliyorsun.

Şimdi söylesene;
Sen! Alışabilir Misin?

13 Temmuz 2013

Staj Sonu

Günaydın, Tünaydın ve İyi Günler millet =)
Gene uzun yollar, kilometreler yapmış ve doğal ortamıma kaçmış bulunuyorum. Hafif bir esinti, yeşillikli bahçem ve yanımda hayvanlarımla size bu yazıyı yazıyorum.

İlk günümü hatırlıyorum da Cuma son finalime girmiş daha sonuçlarımın açıklanmasına 1 hafta varken hatta bütünlemelerimde beklediğim bir tanede dersim varken başlamıştım işe (İş ortamında geçtiğimi öğrenmiş, sevincimi de orda yaşamıştım.). Staj arkadaşım D. ile günler nasıl geçecek diye düşünmüştük. İlk gün kendimiz gelmiş ama o geç kalmıştı. Onu beklerken merdivenlere oturmuş, nasıl bir yere geldim acaba deyip telefonuma bakmıştım uzun uzun hem de hiçbir şey yapmadan. Sonra D. gelmişti ve biz departmanlarımıza ayrılmıştık. O üretimdeydi bende numune. İlk gün, “Senin çalışma alanın burası.” deyip beni bir masaya oturtmuşlardı.

Nerden bilebilirdim ki sonradan o masayı, masadaki iş arkadaşlarımı, kumaş deposunu, makineleri, ofis koridorunu, camlı merdivenleri, depoya giden o uzun yolu, yemekhanede yemek veren o amcayı, servis şoförünün çingene şarkılarını, tatlı atışmalarını, kadın erkek muhabbetlerini, cuma günleri öğle arasında yenen çiğdemleri, uzun öğle aralarını, bozuk döner sandalyeyi (Sizi kalkarken üzerinden atıyor ve uzun süre oturursanız da kendiliğinden aşağıya iniyor. Kafasına göre takılıyor anlayacağınız #) ) gitmelerimi, gelmelerimi, kartela yazmayı, o kartelayı doldurmayı, zımbalamayı özleyeceğimi…

İlk hafta 6’da kalkıp 6:30’da servise zor yetişen ben, her hafta 15dk erken kalkmaya başlamıştım. Son hafta artık 05:15’de kalkar olmuştum. Bu benim işimi sevdiğimin bir göstergesiydi. İlk gün D. ile beraber akşam koltukta sızmamız, alışana kadar yemek yiyip direk uyumamız ve birbirimize dalgın dalgın baktığımız günleri hatırlıyorum da şimdilerde çok uzak gelmiyor. Onun kendi departmanın da sıkıldığını görüyordum. Bütün gün ayakta duruyor sonra içinden esniyordu. Bense habere hareket ediyor, yorulmak nedir bilmiyordum. İşkolik bir yapım olduğu için boş kaldığımda uykum geliyordu. Düzenli ya da simetri takıntım olduğunu S. Ablaya çaktırmadan masayı düzeltirken gösteriyordum. Sonunda fark etmişlerdi. İlk zamanlar her zaman tanışmadır zaten. D.’nin yanına gidip birkaç günde onun departmanın da kaldım. Orayı da sevdim, sıkıcıydı, sabit bir hali vardı ama sevmiştim işte. En azından D.’yi neşelendiriyor, ofis ortamından biraz olsun onu uzaklaştırıyordum. Belki de amacım onu oradan kurtarmaktı. Sıkılmasını engellemekti.

Günler benim için bir kaç sinir bozcusu günün dışında çok güzel geçti. Dün son günümüzdü. Dediğim gibi 4 hafta su gibi akıp geçmişti. S. Ablayı, H. Ablayı, E. Ablayı, N. Ablayı, E. Hanımı hatta D.’yi bile özlicem. W.’nın ilk günler bana tuhaf tuhaf baktığı zamanlar “Bu bayanın benimle ne sorunu var?” diye kendime sormuş sonra alışveriş merkezinde karşılaşmış ve ayaküstü konuşmuştuk. Ertesi gün Etiform (Sonunda seveni bulmuş, yanımda taşımam bir işe yaramıştı.) vermem ve sık sık karşılaşmamız, ona yardım etmem sonucunda oda beni sevmişti. Belki de ben onun sandığı gibi biri çıkmamıştım ve bu halimi tanımış, sevmişti. Akşam olurken tek tek herkesle vedalaşmak inanın çok zor oldu. Son kez depoya giderken ki o yolda yürümek, işçilerle de vedalaşmak çok ama çok zor oldu. Hüzünlenmedim dersem yalan olur. Herkesin “4 hafta oldu mu ya, ne kadar çabuk geçti.” demesi ortak cümleydi. Bu iyi bir şey sanırsam =)

Son gün kumaş deposuna gittiğimde açılmış kumaşların üzerine uzanmış (Tamam tamam bildiğiniz ağzı açık uyuyordu hehee) O.’yı gördüm. Yorgunluktan kıvrılmış oraya, hafifte esiyordu ohh mis gibi yer ;) Önce aklıma ağzına pipet koyup fotosunu çekmek geldi ama kızar diye vazgeçtim (Bunu ona sonra anlattığımda yapsaydın, kızmazdım dedi.). Elimde numune makasım vardı. Başladım bunun koluna sürmeye, soğuk soğuk yumuşak ucunu dokundurdukça huylanmaya başladı. Sonunda da uyandı zaten. Beni gördüğü andaki şaşkın ve ardından gülümsemesi güzeldi =))

İçimden bir ses bir şekilde orada tanıştığım kişilerle iş hayatımda da karşılaşacağımı söylüyor. Dünya küçük karşılaşacağız ve beraber çalışacağız. Aylar önce gördüğüm rüyayı geçen gün yeniden yaşadım. Masanın bir ucundayım ve masadaki herkes rüyamdaki gibi otuyordu. 30snlik bir andı ama aylar öncesinde bu rüyayı gördüğümde kim bu insanlar ya deyip uyanmıştım. Kendimden korkuyorum =) Her şey akışında devam ediyor. Öncesinde gördüğüm anlar tek tek yaşanıyor.

İşin en tuhaf anı ise D. ile servislere binmeden önce sarılıp vedalaşmamızdı.
En sona kendimizi bırakmıştık.
Vedaları sevmem ben.
Kaçan gidenlerdenimdir, şu insanların sevmediği tiplerden.
Dolan gözlerimi saklamak gün içinde zor oldu.

25 Mart 2013

Gün Devam Ediyor

Gün daha bitmedi biliyorum ama yazı yazmak istiyorum.
Biraz içimi dökeyim bakalım.

Beklediğim kişiler hala aramamışken beklemediğim kişilerin hepsi aradı. En yakının olanlar zaten yakınındaysa, bendeki bu bencilce düşünceler ne o zaman? Dünyaları dolaşan, özgür olan herkes yanımdaymış, öyle diyorlar.

Konuşmalıymışım.
Söylemeliymişim.
Neden neden olmayan bir şeyin üzerine gidiyim ki?

Bu gün şunu anladım; kimseye doğum gününü söyleme!

Söylemeyeceksin ve hatırlanmasını bekleyeceksin. Kendi halinde kalabilirsin. Senin gösterdiğin sevginin gramını göremeyebilirsin. Üzüleceksin ve ben, gün daha bitmeden bunu anladım. Her sevdiğim erkekten neden ayrıldığımı kavradım. Doğum günümü önemsiyorum ben! Hem de çok önemsiyorum. Yılın bir gününde özel hissetmek istiyorum. Bencilce ama istiyorum işte. Hediyeler istemiyorum. Sadece aranmak istiyorum. Bana telefonumdan ulaşabilecek kişiler varken faceden kutlamalarına gerçeği söylemek gerekirse sinir oluyorum. Telefonumdan ulaşamayacak olanlar için bir şey demiyorum ama ulaşabilecekken faceden iki cümle?! Çok tuhaf ama not aldım bunların hepsini. Ki ben arkadaşım dediğim insanlar için sürprizler hazırladım, hediyeler aldım, hepsini şaşırttım ama sonuç? Günün sonunda insana seni takmıyoruz, belki de saymıyoruz mesajı verdiler.

Çok teşekkür ediyorum hem de hepsine!

Yıllarca yaşadığım insanlar, bunu bana yapanlar. Çok bozuldum, çok kızdım. Bunu unutmamaya karar verdim. Ne sürpriz yaparım ne parti hazırlarım ne de milleti toplarım. Benim koşuşturmamın birazını toplaşıp yapsalar affedicem ama fark etmediler biliyorum. Bu hayatta politik olmak lazımmış. Sonra ben gider topluca arayalım, uykusundan uyandırıp şarkı söyleyelim bla bla!..

Aynı gün mü herkesin işi çıkar, aynı gün mü herkes kaybolur ve aynı gün mü dersleri yoğundur bu insanların?! Evet, sitem ediyorum. Yazımı okuyan herkes üzerine alınabilir.

Git ara Z.S.
Ayıp olmasın,
O senin kuzenin Z.S!
O senin akraban Z.S!
O senin arkadaşın Z.S!
O senin sevgilin Z.S!

Peki, ya bu Z.S için siz ne düşündünüz? O kadar kızdım ki size, hepinizi toplayıp bir çuvala koymak ve ardından denize atmak istiyorum. Akrabaymış, arkadaşmış ya da sevgiliymiş artık umurumda değil! İlişkilerdeki soğuk tavrımı sorgulayanlar vardı. Tepki oluşturanlar. Her sene farklı bir doğum günü yaşıyorum. Susuyor ve izliyorum. Bugün bölümden bir arkadaşım, neden doğum günüm olduğunu söylemediğimi sordu. Söylemem. Artık ilkokulda değiliz ki. Face diye bir şey var. Nasıl olsa oradaki uyarıyı göreceksin. İlkokuldaki doğum günü kutlamalarımı özledim. Sınıfça sözde sürpriz yapardık. En uzun teneffüste sınıfça “Peki & Gazoz” alır gelirdik. Herkes Pekisinin yarısını doğum günü çocuğuna verirdi. Ne kadar masumca, ne kadar saf bir kutlama. Paramız ona yeterdi. O ikisini almak lükstü ve o lüksümüzü paylaşırdık. Yarım pekiyimizle doymazdık ama gene de paylaşırdık. Doğum günü çocuğu olarak da hepsini yiyemezdin zaten. Sende dağıtırdın ve öyle geçerdi =) Güzeldi hem de çok güzeldi.

Öyle işte. Gün biterken ve akşam olurken tek istediğim arabaya binip yollarda gezinmek.
Telefonumu da evde bırakayım.
Gece yarısı olunca da faceden kutlayanlara cevap atıyım ve…

4 Eylül 2009

Den Lille Pige med Svovlstikkerne

Kendi benliğimi fark ettiğimden beri farklı olduğumu biliyordum. Bunun için özel bi şey yapmamış sadece farkına varmıştım.
İlginç olmak ya da sıra dışılık.

Bunun gibi bi çok terimin yolu sonunda hep bana çıkıyo. Tabi bunları dile getirmeden önce hayatımdaki herkese teşekkür etmek istiyorum. Dün kendi yolculuğuma çıktım.

Benliğim ve yalnızlığımla.

Gene kulağımda mp3üm ve ben sokaklardaydım. Yürüdüm, amaçsızca rüzgarın götürdüğü ve esintinin yön verdiği yerlere. Bi dostumun en sevdiği sözünü hatırladım şimdi, şöyle diyordu: kaybolmak ama yürüyerek, o yeri tanımanın en iyi yöntemidir.

Kayboldum bende. Ara sokaklarda, büyük caddelerde. Kaldırdım kafamı, döndüm biraz etrafımda, bakındım insanlara, müziği değiştirdim sonra esintiyi dinledim ve ardından o nereye gideceğimi söyledi zaten bana. Gene düştüm yollara, garip bakışlar altında…

Kumsal buldum şöyle sıcak kumlu, taşın olmadığı, güneşle ısınmış sarı rengiyle parlayan. Yürüdüm gene ve şu söz hayat verdi kurumuş dudaklarıma “Hayat kumsalda amaçsızca yürümek kadar güzel!”. Sevdiklerimle paylaştım bu sözü, hemen oracıkta. Anı ölümsüzleştirdim. Bi kendimi çektim, bi kumsalı. Ardındansa gene o büyük, umutsuz kalabalığa karıştım. Hani herkesin birbirine benzediği bi dünya var ya işte o. Onu değiştirmeye çalıştım. Kalabalık baskın geldi. Tek başıma kaldım. Tek düşünce ve o düşünceye destek çıkan tek bir oy, o da ben! Belki çok geniş düşünüyorum belki de kuralları benimseyemiyorum. Dans ederek yürüdüm bi yıl bu sokaklarda. Şarkı söyledim 15 yıl boyunca. Sadece burada etkili olan tabuyu yıktım ama ya o diğer dağın arkasındaki tabu ve orada yaşayanlar, benim gibi düşünenler bu kadar özgür olabiliyor mu ya da düşüncelerini bu kadar özgür ifade edebiliyor mu? İçindeki sevgiyi özgürce karşısındakine itiraf edebiliyor mu? Sevdiği onu reddetse bile hayatına eskisi gibi devam edebiliyor mu? Ne kadar sevse de bu konuda bi çaba gösterebiliyor mu? Baskı altından kurtulmak için bi çaba gösterebiliyor mu? Gösterse bile arkasında bi grup destek bulabiliyor mu? Bu ülkede ya da başka ülkelerdeki acı gerçeği kim önemsiyor ya da bunu düzeltmek için bi çaba gösteriyo? Sadece konuşuyo ama iş eyleme geçince pasif mi oluyo? Çok düşünüyorum hem de çok! Kendim için değil başka insanlar için özelliklede ülkemdeki kadınlar için.

Bu gibi sorularla hikayemi sona erdirmek istiyorum. Yolculuğumun ilk gününe şimdilik mola veriyorum.