24 Şubat 2013

Korkuyorum

Gurur.
Söylerken ne kadar basit bir kelime ama onunla birlikte yaşamak?

Konuşacak halim yok, söyleyecek kelimelerim. Bitmiş gibi hisseden bedenim, düşünemeyen aklım ve ben, şimdi hepsiyle birlikte boşlukta gibiyim. Konuşmuyorum, cümleler kurmuyorum. Uyumuyorum daha doğrusu uyuyamıyorum. Düşünüyorum. Öneriler bekliyorum fakat kimseye olayımı anlatmadığım için bunu da alamıyorum. Karar almak ne kadar zordur biliyorum. Biliyorum çünkü bende çok kararlar aldım fakat yaşanılanlara bir şans vermek! İşte o en zor yolu seçip acı çekmemize sebep olan gururu yendiğimiz zaman olan bir şey. Bir şans daha vermek kolay mıdır ama adam akıllı, içten, hissederek vermekten bahsediyorum.

Fedakârlık ister mi?
Kendi hayatımı düzene sokamamışken bir başkasının sıkıntısını istememek bencillik mi?
Gerçekçi mi olmak gerekir yoksa pembe gözlüklerimizi takıp dünyaya gülümsemek mi?
Polyannanın yaptığı doğru muydu?

Onun gibi olmak ya da en önemlisi en yakınındakileri önemsemeden yaşamaya çalışmak. Hayatıma giren ve sonra çıkan, bu ülkeden giden ve hala ondan haber alamadığım biri bana şöyle demişti: Sevdiğim kişilere soğuk ve uzak davranırım. Çünkü bilirim, benim yanımda olduklarında acı çekecekler.

İlk başta hayır demiştim. Sonra bu acıdan zevk aldığımı fark ettim. Daha sonrasında ise o beni ve her şeyini bırakıp gitti. Beni sevdiği için mi yapmıştı yani bunu. İlk zaman çektiğim acıyı hatırlıyorum. Sonra ne mi oldu. Bende onun gibi oldum. Etrafımdakilere sevgi göstermeyen zamanla da gösteremeyen biri oldum çıktım. Bu durum ne kadar sinirimi bozsa da o lanet olasıca gururumu kıramıyorum işte! Yapılacaklar belliyken konuşamamam ve fikrimi söyleyememem, o iki dudağımın açılmasına bile imkan verememem sırf bu yüzden. İnsan sevdiğinin karşısında gurur yapmazmış. Böyle derler dimi. Benim gibi biri olduğunuz zaman bu cümle sizin üzerinizde 1000tonluk bir cümleymiş gibi hissettiriyor. Etrafımdakilere sahip çıkmak en büyük görevim, bunu biliyorum fakat zamanla bir şeylerden uzaklaşıyorum, uzaklaşıyoruz. Ben mi başlattım bütün bunları ya da benim yüzümden mi oldu onu da bilmiyorum. Her olayda objektif yaklaşım sergileyen aklım artık durmuş durumda.

Korkuyorum evet çok korkuyorum. Bu olayların sonundan, sonucundan ölesiye korkuyorum hem de. Ondan bütün kapanmalarım, dört duvar arasında uyumalarım. Gururluyum, dik başlıyım, inatçıyım ve bütün bunlara sahip olduğum için daha çok korkuyorum. Korkusuz gibi görünmek salaklık, biliyorum. Ama korktuğunu herkesin ortasında belli ettiğin zaman ise kaybetmen kaçınılmaz sonun. Sanki savaştayız gibi yaşanan hayat ve bütün bunların ortasında ben olunca, elimden gelebilecek şeyleri de bilmiyorum, ne yapabilirim ki?

23 Şubat 2013

Benim Olayım Farklı

Günler geçti ve ben anladım ki bu iş olmayacak.
Her şeyden önce kendimden biliyorum bu işi (İşin sonunu.).

Bir şeyde anlaşalım, biz kızlar arkadaş olduğumuz her erkekten en başta hoşlanmışızdır (Bakın bu en basit durum.). Sonra bir şey olur. Mesela size karşı ya da etrafınıza karşı tavrını beğenmezsiniz, kahveyi höpürderek içtiğini görürsünüz, giydiklerinizi beğenmediğini açıkça söyler (Sizi kırdığını düşünmez.), saçınızı beğenmez, yeri gelir sizi takmaz, ayrılırken sana minnettarım öpücüğü verir (Bunun nasıl olduğunu sorarsanız yazarım ;) ) falan filan bir sürü bahaneyle soğursunuz ondan ve kafanızda onu sadece “Arkadaş” sınıfına yerleştirirsiniz. Amacınız ilişkim bozulmasın, bu çocuğun muhabbetini seviyorum olabilir. Dost sınıfına geçmediğiniz zaman o sadece arkadaştır. Yani sizi takmasa da olur. Böyle düşünürsünüz ve sizin için zaman geçmeye başlar. Sorumluluklarınız onun size gösterdiği ilgi ve saygı kadardır.

Biz kadınlar ilgiyi severiz. İlişkilerimizde de önceliğimiz aslında ilgidir. Hep diyorum;

Kadınlar kıskanılmayı değil sahiplenilmeyi sever.

Sonra gelir saygı, özgürlük ve diğerleri.  Bütün bunları neden söyledim, şundan söyledim; bir kadın ile erkek çok yakın arkadaş ise ve erkeğin çok fazla kadın arkadaşı varsa o kadınlardan yarısı buna yanıktır. Yarısı olmasa bile (Bak buraya yazıyorum) en azından biri kesin bundan hoşlanıyordur. Eskiden hoşlanmış ama bundan olumlu dönüş olmadıysa (Demin saydığım olay işte) açılmadan arkadaş olmuştur onunla.

Hani şu beni takmayan adamımız var ya, bende onu bu sınıfa koydum. Telefonlarımı kapatıyorum, kimse bana ulaşmasın istiyorum. Zaten şu bir aylık tatilde arkadaşça konuştuğum kişi ondan hoşlandığımı sandı. Nasıl oldu hiç bilmiyorum. Nerden konu oraya geldi onu da anlamadım. Bazı erkekler gerçekten kendilerini bir şey sanıyorlar. Hâlbuki benim amacım sınıfa yeni gelenlerle konuşmak (Sınıf temsilcisi olduğum için diğerleriyle kaynaştırmaktı.) ve tanımaktı ama adam bildiğin ona yazıyorum sandı. Bu pazartesi dönem açılacak ve ilk kez yüz yüze gelcem. Yapılacak iki şey var ya hiçbir şey olmamış gibi davranmak ya da her zamanki muhabbetle ona sadece merhaba deyip geçip gitmek. En kötüsü (Ki buna üçüncü seçenek diyorum ve yapmayı sevmiyorum) onu görünce sadece gülümsemek ve geçip sırama oturmak. Sonra cesareti ve merakı varsa gelir yanına “Noldu?” diye sorar ve konu açılır. Belki büyür belki sarpa sarar. Sormazsa içinde kurt olur, arkadaşların huzursuzluğunu anlar ve olay gene açılır. Olmayan bir şey olmuş gibi görünür.

Beni takmayan adamıma dönersem şu en başta tanımladığım erkek sınıfına sokuyorum artık onu. Aklına en olmadık zamanımda geliyorum. Olmadık zamanda, olmadık saatte, konumda aranıyorum. Benden kaçma durumu sergiliyor sonra pat karşıma çıkıyor.

En aklı karışık erkek işte bu!

Bi de bunun yanında bir kız var. Daha doğrusu bir sürü kız var. Tamam, benimde bir sürü erkek arkadaşım var ama onun kızlarla olan ilişkisi gibi değil benim erkek arkadaşlarımla ilişkim. Birisiyle çok samimi. Aslında o kızın bundan hoşlandığını biliyorum, hissediyorum (Nalet olsun). Bu kadar tecrübe, yaşanmışlık ve gözlemlerimle anlamak o kadarda zor değil. Kıza karşı savaş başlatsam 1-0 yenik başlarım zaten hatta 2-0 yapalım biz bunu. Bi kere onunla geçmişi var. Yıllardır tanışıyorlar. Evlerinde kalıyorlar. Gizli bir konuşma dilleri var (En sevmediğim şeyde bu) ve bir sürü madde. Tamam, anladım arkadaşsınız da biz yan yana otururken pat aramıza girmeler (Belki önemli bir şey konuşuyoruz nerden biliyon), koskoca masada tepsisini alıp karşımıza oturmalar (Yer kıtlığın var sanki), Bay X. bunu sever, bundan nefret eder bla bla bir sürü cümlelerle her an samimiyetlerini gözüme sokma ve burnumdan soluma durumları! Bu zamana kadar hiçbir erkek arkadaşımın kız arkadaşına böyle davranmadım ben. En fazla hediye alacaksa ya da sürpriz parti düzenleyecekse kıza yardım ettim ama onda da O, neye yardım etmemi istediyse ona yardım ederek.

O kızın yanında bir anda enerjim düşüyor. Bana bakışıyla sanki yaşam enerjim kayboluyor. Aramızda iki zıt enerji var ve yan yana geldiğimizde bu iki enerji çarpışıyor. Nasıl tarif ederim bilemedim. Bir tuhaflık var kızda. Sanki sakladığı bir şeyler var. Ben yanlarına gelince suratının bozulması, hemen adamı alıp gitmesi, ondan bir şeyler istemesi vs. bizim salakta hemen tabi deyip yerine getirmesi yok mu?! Bende yaptım bunları zamanında, bu numaralar biliniyor yani (Kim kimi kandırıyor ya!). Yakın kız arkadaş modun da adamla takılır sonra adamın her sevgilisini kaçırır ki en son buna kalsın ve bir sürü numaralar numaralar. Bizim safımızda buna inanır sonra sen kötü olursun. Bu bir kere oldu, iki kere oldu derken tatil oldu.

M. çok üzülecek biliyorum (M. neden üzülecek, bilmeyenler için buradan ve devamından okuyabilirsiniz.) ama bu iş olmucak. Kimseyle (Sidik yarışı derler buna. Yazmasam dilimin ucunda kalırdı) yarışa giremem. “6 aylık benden cacık olmaz!” demiştim ya bakın olmuyor işte. Burcum bu aralar iş ortamımda huzursuz olacağımı söylüyor. Nedeni belli değil mi?! Huzursuzum tabi. Bu dönem çok yoğun geçecek. Aşk, sevgili olaylarından hep kendimi işime adayarak kurtuldum.

Bundan sonrada öyle yaparım napıyım, karalara bağlanıp evde mi oturayım?!
xoxo

18 Şubat 2013

Bizim İçin Tatil Demek...

Bizim için tatil demek buluşma zamanı demek.
Bunu kimin için söylüyorum tabi ki de lise arkadaşlarım için.

Her tatilde İzmir dışında olanlarımız İzmir’e gelir. İzmir’de olanlar özel olarak sırf buluşma için şehirden ayrılmaz. Bir gün ayarlanır ve buluşulur. Önce bir yere oturulur, çay kahve içilir. Sonra belli bir sayıya ulaşılır ve oradan yemek yemeğe gidilir. Kalabalık olan gurubumuz birkaç masayı birleştirir. Oradan eğlenceye geçilir ve gün kahkahalarla devam eder. Kuzum, Jelibonum, Serdarım, Binnurum, Mecom, Senemim ve diğerleri, hepimiz buluşuruz.

Bu tatilde de buluştuk ve ayrılırken en yakın tatil ne zaman diye düşünmeye başladık. Bu bahar döneminde hiç uzun tatil yok onu anladım. Mecom,Tokyo’dan denizle kim bilir nerelerde, Binnurum Sakarya’da, Kuzum ile Serdarım Ankara’nın kuru soğuğunda ve Jelibonum ise Almanya’da. Güzel bir günün sonunda üstüme dolan hüzün sonucunda yazamadım bir türlü bu yazıyı. Yazılmışı da düzenleyemedim.

Hepsini ayrı ayrı seviyorum. Kaç sene olmuş?!

7 senedir hayatlarımdalar hatta bazılarıyla 8 sene! Dağılmadık, dağılmayacağız da biliyorum. İnsanın böyle arkadaşları oldukça yalnız olmasına imkân yok zaten.

Gülmek, bol bol fotoğraf çekmek, çektirmek, yeni tatlar denemek, derslerden konuşmak, ilişkiler üzerine deneyimlerimizi paylaşmak, hediye seçmek, yıl içinde yaşanılan olayları uzun uzun anlatmak, masanın bir ucundan diğer ucuna gülümsemek, konuşmaya çalışmak, her muhabbete bir şekilde karışmak, konular karışınca da anlayamamak o kadar güzel o kadar özel ki.

Anlatamam. Yaşamanız lazım. Bizim masaya oturmanız lazım.

Bu buluşmamızda bizden olmayan bir konuğumuz vardı ve “Konularınız çok hızlı değişiyor, çok hızlı konuşuyorsunuz. Bir türlü konuya dâhil olamadım.” dedi. Dönüp ona gülümsemiştim. Haklıydı. Çünkü biz liseden beri her halimizi görmüştük.

En kötü zamanımızı, en sinirli, en kırılgan, en stresli, en yalnız, en iyi, en eğlenceli…
Hepsini biliyoruz.

Geçmişi unutmak hiç kolay değil. Geleceği ise beraber yaşamak çok heyecanlı =)
En yakın tatili dört gözle bekliyorum ;)

17 Şubat 2013

Yazmak Ve Paylaşmak Geldi İçimden

  

Sabah uyanmak ve köpeklerle kumsalda koşmak çok güzel bir duygu.
Denizin soğuk olduğunu bilmesem girer, yüzerdim.
Öyle güzel, öyle güzel ki “Gel yüz!” diyor.

Yazın yalnız olduğum zamanlarda sabah koşuya çıkar, arada peşime PURSAT takılır beraber koşardık. Sonra son durak olarak eve uğrar, deniz çantamı alır ve denize direk gidip o soğuk suya dalardım. Spordan sonra yapılan duşum o yüzme olurdu. PURSAT da beni kıyıda beklerdi. Öğlene kadar kumsalda zaman geçirir, öğlen olunca termosumdaki çorbayı içerdim. Günlerimi böyle geçirirken neden sabahları hiç kumsalda koşmadığımızı düşündüm.

Bu hafta sonu yazlığa geldim. Cumadan geldiğim için tek yapabildiğim eve yerleşmek ve benim köpeciklerle gece yürüyüşü yapmak oldu ama cumartesi sabahı olunca bu aklımdaki fikrimi gerçekleştirdim =)) Kalktım, giyindim ve başladım bizim evden koşuya. Cebimde de bizimkilerin çok sevdiği köpek bisküvilerim vardı. Beni görür görmez hemen takıldılar peşime ve ben önden, onlar sağımdan solumdan kumsala gittik. Önce ben başladım koşuya. Sonra bunlarda yanımdan. “Koş koş!” dememle daha da hızlandılar. “Hadi hızlı, hadi hızlı! Koş oğlum, koş kızım!” diye diye kumsalı yarıladık. Kumsalda koşmak o kadar zor ki anlatamam #) Nefesim kesilmese durmazdım. Onlar ise av köpeği oldukları için koş babam koş modun da koşuyorlar. Ben durduktan sonra bi baktılar ben arkada çömelmiş onlara bakıyorum. Dayanamayıp kendimi kumsala attım ve uzandım boylu boyunca. Bir yandan da onların bana geri koşuşunu duyabiliyordum. Yatın dedim, dinleniyoruz.

Daha bunun geri dönüş koşusu var. Öyle ya daha eve de döncez ve zor bir yokuş bizi bekliyordu. En iyi dinlenme soğuk suda olur dedim ve çıkardım ayakkabılarımı, çoraplarımı ve dalganın vurduğu kıyıya yanaştım. Su o kadar soğuk o kadar soğuktu ki ne yorgunluk bıraktı ne mayışıklık.

Biraz beklerseniz soğuğa alışırsınız.

Bizimkilerde hemen patilerini soktular. Güven mi veriyorum, napıyosam artık =)) Sonra yeniden ayakkabılarımı giydim ve “Hazırsanız başlayalım.” dedim. Birkaç ödül bisküvisinden sonra hazır olmasalar şaşardım =)) Hemen başladım yandan yandan koşmaya. Bunlarda bir tempo benimle beraber derken gene hızlan, koş komutlarıyla coştuk. Ardından eve kadar yeniden koştuk ve eve geldiğimizde ben kendimi koltuğa bırakıp kana kana su içerken onlarında durumu benden farklı değildi. Tek farkımız benim kendime gelmem yarım saati bulurken, onların beş dakikada bitti =)) Hayatta av köpeği olmak varmış arkadaş. Öğleden sonra yeniden tekrarladık bu durumu.

Hep istemişimdir köpekle kumsalda koşmayı ama hiç yapmamıştım. Çok güzel bir duyguymuş. Tavsiye ederim ;) Bu hafta sonu ayrıca onlara komutta öğretmeye başladım. Neden bütün bir yaz denemedim hiç bilmiyorum. Herhalde aklıma gelmedi. Hele bir tanesi var (Yazlıktaki görevlimiz bizim PURSAT’a dişi, aynı cins bir başka köpek daha getirmiş. Ona da PATİ dedim. Neden adını böyle koyduğumu şimdi anlatcam.) fazla cin ama bir o kadarda nazlı. Dün gece kamelyada oturmuş denizi, yıldızları, Yunan Adasını, ayı izliyorum derken geldi bu yanıma ve başını koydu bacağıma (Sev beni demek. Anladım artık yavaş yavaş dillerini.) ve başladım sevmeye. Nasıl aklıma geldi bilmiyorum “Patini ver bakıyım.” dedim. Ana! Seninki hemen verdi. Bir daha dedim bir daha verdi. Ödül olarak bisküvi verdim (Artık bisküvilerle bir yaşıyorum. Köpeğiniz varsa durum böyle oluyor.). Bi daha bi daha derken hem bu alıştı duruma hem de ben =) O günden sonra buna PATİ demeye başladım. Senin adın PATİ olsun =)) Zeki ve cin olduklarını söylemiştim ya, fazla zekiler ama =)) Dün abimle oturuyoruz, ikisi de yanımızda duruyorlarken PATİ, abime habere patisini veriyor ama direk eline, bacağına koluna falan şeklinde. Anlamış patiye bisküvi verildiğini (Çakal) karnı acıktıkça ya da canı bisküvi istedikçe bu hareketi yapmaya başladı.

Çok seviyorum zeki köpekleri. Öyle yat babam yat hayvanı sevmem zaten. Biraz düşünecek, fikir sahibi olacak. PURSAT’ıma (Soldaki fotoğraftaki Pursat) bu gidişimde “Dur, bekle, gel, zıpla, iki ayağının üzerinde bekle” komutlarını öğrettim. Düşünün yani nasıl bir bisküviyse. Abim hatta “Tadına mı baksak, ne var ki bunda acaba?” dedi de merak etmedim değil (Hayır bakmadık tabi ki de. Merak edenlere cevap.).



Temiz havada yapılan spor, köpeciklerimle geçen güzel hafsa sonumun sonundayım. Yarın bölümümde kayıtlar başlıyor sonrası da malum hızlı bir şekilde derslere başlama ve vizeler, finaller süreci. Benim yeniden onların yanına gitmeme kabaca hesaplarsam 4 Hafta var =((
Yarın için iyi dileyelim iyi olsun. Yolunuz açık olsun.
xoxo

14 Şubat 2013

Sevgililerim ...4

14 Şubat Sevgililer Gününe ne yazayım ne yazayım diye düşünürken (Malumunuz sevgilim yok. Aşık olduğum adam ise beni tınlamıyor. Bunu da geçen gün anladım. Tatil boyunca da telefonumu kapattım ki kimse bana ulaşmasın.) size eski sevgililerimden bahsettiğimi hatırladım.

4 numara ile karşınızdayım.

Bu beyefendimize Bay A diyelim. Biz Bay A ile tanıştığımızda daha liseye yeni başlamıştık. Aynı sınıftaydık hatta önlü arkalı otururduk. İkimizde servisle geldiğimiz için (Sonraları ben, özgür olcam diye okula otobüs/dolmuş falan gelmeye başlamıştım.) sabahları aynı radyo ve aynı parçaları dinliyorduk. Oda bana bütün gün arkamda oturduğu için o parçaları kulağıma arkadan öne eğilip söylüyordu. Nalet olsun, bende hep reklamları hatırlıyordum. Tahsindaroğlundan tutun Muya terlik reklamlarının jinglelarına kadar hepsini ezberlemiştim. Artık nasıl bir bilinçaltı zehirlenmesi yaşadıysam hala aklımdadır onların sloganları.

Her neyse efenim biz böyle ufak ufak çocukça (Çocukça tabi. Kim reklam jınglelarıyla ya da sabah radyoda çalan parçalarla flört eder ki.) flört ediyorduk. Sonraları bunun yanında oturan çocukla bi şeyler oldu ve yanından ayrıldı (Geçmiş zaman, hatırlayamadım şimdi.). Benim yanımda oturan kızda beni ondan kıskandı. Falan filan tartışma çıktı ve oda çirkefleşti derken biz kaldık mı baş başa =) Mutlu mutlu musmutlu olmuştum. Allah aşkına okul açılalı 2 ay olmuş olmamış yanımdaki kızı mı düşüncektim #) Biz böyle böyle sözde ders çalışıyor bahanesiyle sınıfta yalnız kalmalara başlamıştık. O benim hakkımda o kadar çok şey biliyordu ki, bende onun hakkında öğrenmeliydim deyip gizli gizli araştırmaya girmiştim ve sonunda olan olmuştu. Biz sevgili olmuştuk ama kimse bilmiyordu. Sınıf bilmiyordu, okul bilmiyordu yani kimse bilmiyordu. Şüphelenenler oluyordu ama inkâr ediyorduk. Bu böyle aylarca sürdü. Sonra sayısal - eşit ağırlık gibi alanları seçtikten sonraki yıl bir baktım çocuk yok! O zamanlarda aramız limoniydi. Bütün yaz konuşmamıştık. Hemen aradım bunu ama yok! Telefon çalıyo çalıyo ama açan da yok! Sonra öğrendiğim gerçekle resmen şok olmuştum. Adam okuldan ayrılmıştı! Sonra bir şekilde telefonuma geri döndüğünde “Evet doğru.” dedi. Nedenlerini söyledi falan filan. Ardından biz uzun bir süre konuşmadık. Arkadaşlıkta bitti anlayacağınız ve yıllar geçti.

3 sene sonra telefonuma bir mesaj geldi: “Doğum Günün Kutlu Olsun Z.S.”
“Kim ki bu?” dedim.
Numarayı da bilmiyorum!
Aradım direk ve işte o ses!
Adam kaç yıl aradan sonra hayatıma bodoslama girmişti.
Evet, tam tabir bu olmalıydı BODOSLAMA!

Sevgili olmadık. Onunla da hala yüz yüze gelmedik ama şöyle tuhaf bir durumumuz var; sık sık olmasa da mesajlaşıyoruz. Faceden yazışıyoruz. Buluşalım diyoruz en azından arkadaş ortamımızda ama oda olmuyor. Yazın yazlıkta yalnız kaldığım süre zarfında beni tek arayan ve her gece verandada uzun uzun konuştuğum kişiydi. Aynı sınıfta olan ortak arkadaşımızla onlar kıyı kıyı gezerken beni de alacaklardı. Bende “Olmaz.” demiştim. Bana uğrayacaklardı ama oda olmadı. Uzun lafın kısası, geçen gün neden bizim ilişkinin yürümediğini fark ettim. Ya da şimdi yeniden neden başlamadığını. Biliyorum bugün konusunu açsam o dünden razı ama oldurmucam.

Birincisi onunla mesajlaşmak hoşuma gidiyor. İkincisi konuşmasını beğeniyorum. O kendine has ses tonu çok tatlı =)) Bunlar yeterli değil tabi ki de. Gelelim neden olmayacağına, birincisi hayat bize çok farklı yollar çizdi. Şimdilerde o (Kabul etmese de) kayboldu. Ne yaptığını bilmiyorum. Sadece nerede olduğunu biliyorum. Sorunlarını biliyor ve her aradığında onları çözüyorum. Artık hayatımda sorunlu bir erkek istemiyorum. Hayatım denge kurmakla geçiyor sonra ve ben hayatımı ona adıyorum, adamak zorunda kalıyorum. Gerek yok yani.

İşin özü bende isterdim sevgililer gününde sevgilim olsun ama napalım artık başka bahara.

İçimde kalmasın bunu da söylicem. Şu ZEN in sevgililer gününe özel reklamı var ya abi o ne salak reklamdır ya! Kız PAT diye oğlana kartopunu atıyor sonra da salak salak ellerini aça aça gülümsüyor. Kız, o ifadedeyken “Al sana kartopu” deyip kartopunu atacaksın. Sevimli midir yani. Bu hareket onu sevimli mi yapar? Peki ya oğlanın kartopu yedikten sonraki şaşkın ifadesini napcaz haha =)) Hiç sevmiyorum o reklamı. Nolur, bugünden sonra yayından kalksın. Padişah fermanı gibi oldu hehe =))

Yazımı okuduğunuza göre hadi gidin sevgilinizi ateşli bir biçimde öpün.
xoxo

13 Şubat 2013

Ehliyet Sınavı Olayımız …4


E.S.O. 3 den sonra artık son partı da yazıp bu macerayı sonlandırmanın zamanı geldi bence =)
Bir ehliyet nasıl çıkarılır, hangi dikenli yollardan geçirilir sorusunun cevabı şimdi yazacağım yazıda gizli.

Hadi başlayalım o zaman =)

Şimdi hafta sonunu güzel geçirdikten sonra pazartesi direk ehliyet kursumu aradım ve bana belgelerimin anca Cuma hazır olacağını söylediler. Bunun üzerine cumaya kadar bekledim (Bu sırada gezdim tozdum. Ah ahh sonra olacakları bilseydim gezer miydim?!) ve Cuma günü geldi çattı. Gittim kursa. Dosyam hazır ve nazır önümde duruyordu derken kimliğimdeki fotoğrafım en son ben ÖSS ye girerken ki halim olduğunu söyleyip değiştirmem gerektiğini belirttiler. Ehliyet, kimlik ve dosyamdaki fotoğraflar bir olursa sorun çıkmazmış. Bu bahaneyle hem kimliğimi de yenilermişim. İçimden de dedim “Neden bunu daha önce söylemedin ki?!”. Neyse ki elimde daha önce çektirdiğim, bir sürüde çoğalttım vesikalıklarım vardı da birde onunla uğraşmadım. Bir hafta öyle boş boş gezeceğime gider bunu hallederdim. “Tamam.” dedim ve tıpış tıpış otobüse binip geldim gene sokağıma. Önce muhtara uğradım. Kimlik belgelerimi aldım orda ödedim 4Tl. Sonra oradan çıkıp belediyeye gittim. Bilmediğim yer olunca içgüdülerimle o sokağa girdim başka yerden çıktım ve buldum. Orda ödedim gene 3Tl. Bütün bunların arasında İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ne kadar teşekkür etsem azdır. Şöyle ki, 1 saat içindeki bütün otobüslerde ilk basıştan sonrası ücretsiz oluyor. Oradan oraya bin, in sonra gene bin gene in derken valla günüm otobüste geçti. Her birine tek tek kart bassam batardım =) Bir yandan da içimden “Keşke arabayı alsaydım.” diyorum. Eyy yorgun kafam benim #) Kimliğim çıkarılırken gene sürücü kursunu aradım ve hangi bankaya para yatırılacağını sordum. Netten yapılıyo olsaydı beklerken onu da net üstünden halletcektim ama illa elden yatırmak gerekiyormuş. Bankalar sırasıyla Finans, İş ve Halk Bankasıydı. Yolumun üzerinde Finans olduğu için direk daldım içeri. 303Tl de ona ödedim. Sonra gene otobüse bindim ve geldim sürücü kursuma. Sonunda dosyama kavuştum ve emniyete gittim tabi saat artık 3 olduğu için geç kalmıştım. Bana pazartesi sabahtan gelmemi söylediler. Sabah sıra verip akşama da ehliyeti alabileceğimi belirttiler. Olay buymuş yani. İyi dedim ve tıpış tıpış gene evime geldim.

Pazartesi oldu ve ben sabahın 8 inde emniyete gelmiştim. İlk sıra benimdi. Ben bu genç yaşımla oradan oraya koşturup işimi hallederken gene burada da o tuhaf eşlere rastladım. Ehliyeti kadın alcak ama koşuşturan, polise isim yazdırıp sıra alan kocaları. Bu kadınlar hiç mi kendi işlerini yapmaz ya da yapamaz. Basiretleri mi bağlanıyor, anlamıyorum?! Oradan parmak izi kaydı (Bundan sonra benimde emniyette parmak izim var. Resmen kayıtlı biriyim.) ve 1Tl ödendikten (Evet yanlış duymadınız! Parmak izinizin değeri hem de 10 parmak birden 1Tl!) sonra 101Tl’yi elden emniyete ödedim (Bu paradaki 1Tl den kar etmek isteyen ne kadar çok insan var ya! Tamam, 1Tl az para gibi görünebilir ama çok parada değil. Yani sen 100Tl yi veriyorsun da 1Tl’yi mi veremiyorsun. Bunu da hiç anlamadım. Neymiş “Yanımda bozuk yok.” diyomuşun, polis almıyormuş falan filan. Napcak adam, kendi cebinden mi vercek sizin paranızı. Saçma yani. Nolur böyle küçük hesapların adamı olmayın.) ve akşam 4’de gelmemi söyleyip beni yolladılar.

Eve gelip 4’e kadar ne yapmadım ki?! Evi toparladım, çamaşırları astım. Yetmedi, üzerine spor bile yaptım. Sonunda 4 oldu da çıktım evden, gittim emniyete ama kimliğimin hazır olmadığını söylediler. “Ne zaman hazır olur?” dedim (İçimden de “Nolur yarın deme, nolur yarın deme!” diye geçiriyorum tabi.). “5’de yeniden gel.” dediler. İyi deyip oradan Küçükpark’a geçtim. Bir kaç arkadaşla karşılaştım. Zaten Küçükpark küçük yer. Biriyle karşılaşmasam şaşardım =) Onlarla çay kahve derken zaman nasıl geçmiş anlamadım ve kalktım, emniyete geri geldim.

Ana bi geldim herkes çıkmış sadece içeride 3 kişi var!

Neyse o üç kişiden biri bana kimliğimi verecek kişi olduğu için kimliğimi aldım ve çıktım. İlk işim direksiyon hocama teşekkür mesajı atmak oldu. Sonrada anneme haber verdim. Pekiii emniyetten çıktığımda ilk yaptığım ne oldu biliyor musunuz? Aslında kimseye haber vermeden önce MP3’den Gloria Gaynor - I Will Survive  ı seçip, sesini de son ses açıp mutlu mutlu yürümek oldu. Aslında bıraksalar daha doğrusu emniyetteki polislerin beni deli sanmasından korkmasam yemin ediyorum dans ede ede giderdim ya, korktum işte #)

Şimdilerde annemle akşamları çalışıyoruz. Malumunuz direksiyon dersimdeki araba Fiat’dı ama benim kullanacağım araba Renault. Sonuçta debriyaj ayarları farklı.
Her neyse bunu da yaparım nolcak yani ;)
Herkese iyi sürüşler =)))

Öpüldünüz xoxo

9 Şubat 2013

Asıl Sorun…

Asıl sorunumuz ne biliyor musun ya da benim asıl sorunum ne?

Etrafımda o kadar çok insan var, gülümsediğim, muhabbet ettiğim ve birde dostlarım. Ama ben dostlarımın ya da bu kadar insanın dışında ailemin de yanımda olduğunu hissetmek isterdim. Her yaptığım davranışta, seçtiğim kararlarda arkamda olmalarını isterdim. Sorgulamalarını değil nedenlerini sormalarını isterdim. Birini alıp geldiğimde olmaz demelerini istemezdim. Kendi dünyaları, kendi kuralları ve kendi hayatlarının sonucunda bana yol çizmeye çalışmalarından sıkıldım. Her fikrime karşı çıkmaları, bu lanet olasıca dört duvarın içinde ne kadar sıkıldığımı fark edememeleri… Kendi hayatlarına devam ederken benimde bir şekilde devam ettiğimi sadece bakarak bir kaç sahte, her şey yolunda gülümsemesiyle idare ettiğim zamanları fark etmemeleri çok acı. Asıl anlamadıkları benim “Ben” olduğum. Karşılıklı konuşmaya başladıktan çok değil 5dk sonra onların hayatlarına dönmemiz. Kendilerinden örnekler ve hep aynı hikâyeler…

Sanki ben istedim bir şeylerin zor olmasını. Kalkıp sarılmak istesem hemen bir tartışma çıkıyor. İçimde göstermek istediğim sevgiyi gösteremeden kapıdan çıkıyorum. Onların tek önem verdiği benim hayatımın aslında onların istediği yoldan gitmesi. Ama üzgünüm ben kaderimi yazanlardanım. Bunun için yıllarca uğraştım.

Sert biriyim doğru,
İçimden geçenleri direk gösteremem doğru,
Sarılmak isteyip sarılamadığım doğru
Ve evet hayallerimi, amaçlarımı, isteklerimi en yakınım olan aileme anlatamadığımda doğru.

Belki de ondan insanlarla iyi ilişkiler kuruyorum. Herkesle konuşa konuşa nasıl konuşulduğunu, nasıl ikna edilebildiğini öğrendim. Yıllar içinde kendimi eleştire eleştire iğrenç bir kişilikten, sorunlu bir kişiliğe doğru hızlıca yol aldım. Şimdi hangi ruh halindeyim, hangi Z.S’yim hiç bilmiyorum. Dengesiz biri oldum çıktım. Cümle kurmaya çalışırken ağlamaklı olmaktan, sesimin tonunu onlarla konuşurken ayarlayamamaktan yoruldum. Kalıplarla hareket etmeyeceğim kişilerin ailemde olması gerekirken gerçek olmayan bir şeylerin yolundaymış gibi görünmesinden sıkıldım.

Sorunlarım ve ben daha ne olabilirdi ki, ne beklenebilirdi?!

Revenge, Nam-ı Diğer İntikam


Dün sıkıntıdan patlamak üzereydim.
Kalktım spor yaptım hem de bir saatin üzerinde ama o bile üzerimdeki sıkıntıyı atamadı.
Tabi hakkını yemiyim terlemek ve yağmurlu bir havada toprak kokusuyla yapılan spor insanı açıyor.

Duştan çıktıktan sonra arkadaşımı aradım ve konuşmanın sonunda bana “Revenge” i izlememi önerdi. “Bir solukta izlersin ve sıkıntın geçer.” dedi. Sanki bitirmem gereken o kadar çok dizi yokmuş gibi bir de buna saracaktım derken cuma gününün o sıkıcı havasından korktum ve tamam başlıyorum dedim. Ben, TV’deki İntikam dizisini bile izlemeyeceğimi söylemiş ama bu tatilde izlemeye başlamış biri olarak hadi dedim, milletin bu kadar kıyasladığı diziyi bir de ben izliyim.

Bugün 1.sezonu bitirdim ve kararımı açıklıyorum: Kesinlikle Beren Saat’li İntikam dizisi daha güzel!

Bi kere ben orijinalindeki oyuncuları sevemedim. Isınamadım yani. Hele o başroldeki Emily VanCamp, bana hiçte inandırıcı gelmedi. Chuck dizisindeki Sarah’ya benzemiyor mu? (Sarah daha güzeldi kabul.) Ya da bana öyle geldi bilemiyorum. Hiç onun yüzünde intikam alacak bir ifadeyi göremedim ben. Beren’in gözleriyle verdiği ifadelerin yanında onunki sadece konuşma gibi kalıyor. Hele sırdaşı Nolan’a ne demeli?! Bizdeki Hakan onu sollar bee. Engin Hepileri’nin oyunculuğunu hep beğenmişimdir zaten. Sonra başroldeki kötü kadınımız Victoria yok mu, hiç inandırıcı değil. Hatun iki çocuk doğurmuş ama vücut taş. Tek benimsemediğim şeyde bu değil. Kadın dizi boyunca hiç konuşmuyor. Sadece bakıyor. Aslında genele bakarsam dizide tek adam akıllı beğendiğim kişi Daniel yani Joshua Bowman.
Bizdeki uyarlamaya yapılan birkaç eleştirinin üzerinden cevap vermek istiyorum;

İlk eleştiri kurgunun bizde inandırıcılıktan uzak olduğuydu. Bence, aslında daha uyduruk. Bir anda oldu bittiye getirenler orijinalindekiler. Adamlar 40dklık dizi çekiyoruz diye iyice oldu bittiye getiriyorlar. Bizde dizi en az bir saat olduğu için en ince ayrıntısına kadar görüyoruz. Türk izleyicisi bunu görmek ister zaten.

Sonra bir başka eleştiri ise Arsoy ailesinin manevi olarak sahiplendikleri kızın orijinalinde gay olan biri olması. Bende orijinalinden birebir alınsın isterdim ama kabul edin ki göğüs dekoltesi için şikayet eden bir toplumda gay bir ilişki nasıl karşılanır söyler misiniz?

Başka bir eleştiri ise giyim kuşam hakkında. En çok duyduğum şey ise orijinalinde Emily’nin çok iddialı giyindiğiydi. Affedersiniz ama 1.sezonu bitirdim ve hiçte öyle iddialı bir giyim göremedim. Ne Emily’den ne de diğer oyunculardan. Zaten dizide bir avuç insan ve onların etrafında dön dön dünya durumu var. Beren Saat’in giydiği kıyafetler orijinal Emily’nin giydiklerine bin basar. Sadece Beren değil ki. Engin Hepileri ve Nejat İşler’in de erkek giyimi olarak giydiklerine bakın, bir de orijinalindeki giyimlere. Bizim dizideki kıyafetler kesinlikle her karakter için bizzat seçilmiş belli. Şunu da kabul ediyorum, bizdeki kıyafetler özellikle Cemre’nin giydikleri bazen kızın üzerine tam oturmuyor. Ona dikkat etmek gerek.

Orijinalinde habere parti gecelerini görüyoruz. Bir başka dikkat ettiğim nokta ise kızımızın küçükken sarı saçlı olduğu. Bizde Beren, lens takıp, saçını boyatınca olay olmuştu. Orijinalinde Emily hala sarışın. Yorum bu cümleyi söyleyerek eleştirenlerin. Bizdeki uyarlamada daha fazla insan var. Sokak, cadde en önemlisi de bizde insan görüyoruz ya. Neymiş orijinalindeki ev çok görkemli ve büyükmüş ama bizdeki küçük kalıyormuş. Burada bir daha diyorum ki affedersiniz, o şatafatlı evin kaç odasını dizide gördünüz? Bi salon, bi hol, hol da ki merdivenler, çalışma odası ve Victoria’nın yatak odasıyla Emily’i görebildiği balkonu var. Bu mudur yani şatafatlı ev?! Öyle kocaman evin bir ucunda biri birini öldürse yemin ediyorum kimse anlamaz. Bizimkinde en azından herkes evin her odasını kullanıyor.

Millet diziyi soluksuz izliyormuş. Ben izlerken hiç de öyle olmadım.

Bunu da söylicem yoksa içimde kalır =) Orijinalindeki genç oyuncular arasındaki ilişki hiçte uyumlu değil. Gossip Girl’de de sevemediğim Connor Paolo’yu burada da sevemedim.

Sonuç olarak bi kere başladım bu diziye ve 2.sezonuna da başlayıp bitireceğim. Çünkü ben bir işi yarıda bırakmayı sevmem. Belki sonradan dizi toparlanmıştır.

6 Şubat 2013

Kadınlar & Erkekler ...12

Bir kez daha “Kadınlar & Erkekler” yazısı ile beraber miyiz eveett =)) Bu sefer arayı çok da açmadım hayret. Kendime şaşıyorum arada. Hele telefonuma not alıp yazdığım yazıları arşivlediğim zaman.

Bu seferki yazımızın konusu: Kaslı erkek mi, göbekli erkek mi?

Evet, biraz kadın cephesinden yazı olacak bu. Napalım cinsiyetim bu. Ama hemen kızmasın erkekler çünkü yeri gelecek onları da savunucam. Sizi ne kadar çok seviyorum bilmiyor musunuz? “Köküne kadar kadınlar!” demem, never never never hehee =))

Hiçbir kadın kilolu erkeği sevmez iki kere iki dört gibi bir şey bu. Acı ama gerçek bu erkekler. Haa seven yok mu, var tabi ama ben genelleyerek konuşuyorum. Sanki siz çok farklısınız? Sizde göbekli kadın istemiyorsunuz. İzdivaç programlarında görüyoruz. Amcam olmuş dede ama ayva göbekli kadın istemiyor bak bak seennn?! O bile bu istekle geliyorsa varın siz kadınların isteklerini düşünün. Bizde yaşlanınca ağzında dişi olan erkeği istiyoruzla bitiririm de şimdi çok erken. Baş konumuza dönersem sonuna kadar katılıyorum cümleme. Bi daha okuyım, hmm… Valla güzel demişim. Sevmiyoruz arkadaş.

Şimdi kumsaldayız. Bir yanımızda göbekli erkeğimiz duruyor ve bu sırada kumsaldan bir adet üçgen vücut geçiyor, hafif saçlar ıslak, eli saçlarında çok seksi oldu dimiii =) Sizi gidiler (Bakmam diyenin ya yanındaki adamın aşkında gözü kör olmuştur ya da hormonlarında bir sorun vardır.). Alın işte aklınıza ne geldi hemen “Seks!”. Sanki cinsellik ikinci planda gibi konuşuyoruz ama değil. Hayatımızın tam ortasında kabak gibi duruyor aynı yağdan büyüyen göbekleriniz gibi!

O zaman sorarsınız bana “Kaslı erkeklerde durum nedir?” diye. Bende hemen cevaplarım. Onlarda da fazla olanı sevmiyorum yani karşıma Arnold Schwarzenegger (İlk kez doğrulatmadan soyadını doğru yazdım hehe =) ) in gençliği gibi biri çıksa yemin ediyorum o kumsaldan kaçar hatta yanımdaki göbekliye gülümseyerek dönerdim. Bu sırada “Allah sahibine bağışlasın.” ı kesin derdim. Öyle kas yığını insanları (Kadınlar ise iğrenç oluyor. Meme diye bir şey kalmıyor ya.) ise itici buluyorum. Avuç içi kadar olan mayoları giyerek önce sağa eğiliyorlar sonra bacaklarını döndüre döndüre kaslarını çıkarıyorlar. Kollarını bir döndürüyor kol kası görünüyor. Bu aşamada kalsa iyi ama kalmıyor ve bir daha döndürüyor ikinci kat çıkıyor. Bıraksan altı kat daha çıkar o kaslar #) Böylesini sevmiyorum işte. Zaten bunlarda yağ oranı çok az olduğu için kışın üşüyorlarmış. Halbuki benim üşüyüp, onun beni ısıtması lazım. Nerde romantizm, nerede centilmenlik?! Ben onu ısıttıktan sonra ne anladım gölgeye oturmaktan, oturtmaktan (Anladınız siz.). Şimdi hemen erkekler şunu diyecek biliyorum: Bak gördün mü göbekli erkekler bu gibi durumlarda sıcak tutar sizi. Haha çok komik. Ama gerçek bu değil tabi ki de. Bugüne bugün “Biscolata Erkeği” diye bir gerçek var. Carlos o kadar çok sevildi ki resmen ailemizin damadı olma yolunda ilerliyor. Hey erkekler, tehlikenin farkında mısınız?! #)

Çoğu zarar azı karar. Kimi göbekli sever kimi kaslı. Ben kaslı sevenlerdenim. Belki de bende spor yaptığım içindir. Size ikinci ağız sulandırıcı olay anlatıyım, mutlu olalım. Şimdi karşınızda Carlos var ve siz çok kızdınız tartışıyorsunuz falan derken adam gülümsüyor. Bak o an bende kızgınlık falan kalmaz işte. Direk sarılıp öperim onu. Tersini de düşünelim. Siz haksız tarafsınız ve Carlos kızmış. Ya adamım, o adamın kızmış hali bile seksi olur. Ne diyon sen, neden bahsediyon #) Bu durumda ne mi yaparım? Gene öperim. Her şekilde öpüyorum farkında mısınız hahaa =))

Son söz sizin olsun. Dış güzelliğe önem verin ama içinizi kirletmeyin.
xoxo

Mimlenmişim ...8

Mia nın aslında mimi ama ben soruları çok beğendim. Soruları alıp cevaplamak içinde Mia’dan rica ettim. Sağolsun o da “Tamam.” dedi ve ben bu güzel soruları cevaplıyorum =)

Hadi bakalım. Önümüzde tam 18 bolca soru var ;)

1- Hayatınızda mucize olarak nitelendirebileceğiniz bir olay geldi mi başınıza?
Mucize dermisiniz bilemiyorum ama en çok görmek istediğim kişiyi düşündüğüm anda kapının zili çalmıştı ve bir gece yarısı onu kapıda görmemle deliye dönmüştüm.

2- Hayatınızda aldığınız en büyük risk neydi?
Herhalde ÖSS zamanında tek bir meslek seçmem ve 5 tercihle tercih sürecimi kapatmam, benim için riskti. Bide bunu kimseye söylememiştim yani riski üstlenmiş ve sonuçları ne olursa olsun arkasında duracaktım.

3. Almayı düşünüp de alamadınız neler var?
Renault yeni Clio (Kırmızı olmalı), adL in yeni kreasyon elbise ve çantaları =)

4- Kıyafet konusunda takıntılarınız var mı? (Asla beyaz giymem vs.)
Mia gibi bende Ugg giymem. Ayrıca, florasan renklerden pembe ve turuncu olan giysileri giymiyorum. Bide sarı rengi giymiyorum (Annemin bana verdiği bir sarı kazağı var. Bir tek onu giyiyorum. Oda saf yün olduğu için yılda bir kez denk geliyor.).Aşırı salaş şeyleri sevmiyorum. İncecik tayt giymem.

5- Nefret ettiğiniz huylar ya da nefret ettiğiniz insanlar?
Çok alıngan insanlar, çabuk ağlayanlar (Bu dediklerim alt dudağı hep aşağıda olanlar.), dediğim dedikler, benim kızdığımı bile bile bundan zevk alıp dalıma basarak eğlenenler, mantık çerçevesinde yaşayanlar ve bundan biraz olsun çıkmayanlar, her işini gizli kapaklı yapıp sonra yakalanınca yalana başvuran insanları sevmiyorum.

6- Sizi en net tanımlayan kelime hangisi?
Mutlu

7- Hayata yeniden gelme şansınız olsa, hangi ülkede doğmak isterdiniz?
Paris. Aşıklar şehri, kaybolmak için en ideal yer.

8- Tek başına bir insan keyif almak için neler yapabilir?
Uyuyabilir =) Şaka şaka.. Sayıyorum; çay demler bütün termosu içer. Evinin en sessiz köşesini bulur ve kucağında küçük küçük çikolatalarıyla kitap okur. Sabahsa güne iyi başlamak için spor yapar. Mesela sabah koşularını deneyin derim ;) Eve gelince sıcacık banyosuna girer ve müziği son ses açar. Çıktığında dans ederek evi turlar. Neti açar, yarım bıraktığı dizinin sezonunu bitirir. Arşivinden bir Cem YILMAZ gösterisini açar onu izler. Morali tavan olduktan sonra güzelce giyinip dışarı çıkar. Deniz kenarına gider oturur, fotoğraf çeker. Evde okuduğu kitap çantasında olduğu için bir kafeye girer ve bir fincan kahvenin eşliğinde kitabını okumaya devam eder. Yeni tatlar dener. Sokak sanatçılarını izler. Vapura biner Karşıyaka’ya gider. Alışveriş yapar. Sırf keyfine, D&R a gider gezer de gezer. DVD arşivine yeni DVD ler katar. Takıl bana, sıkılmayız seninle ;)

9- Nikâh masasında evleneceğiniz kişiden “Hayır!” cevabı alsanız?
İlk tepkim suratına bakmak olur. O an şaşırdığım için (Şaşırma sürem 3sn.) bu sürenin sonunda “Nasıl ya?!” der ve kalkar giderim. Kalsın orda mal gibi!

10- Ölümden sonra var olan hayata inanıyor musunuz?
Evet. Ama öyle çekirge ya da öküz olarak gelmeye inanmıyorum =) Öldükten sonra bir şeyler olacak anca buna inanıyorum.

11- Sizi yazmaktan soğutan olaylar?
Yazmaktan soğutan değil de beni yazmaya teşvik eden olaylarım var. Mesela biten her olayımda illa yazıyorum. Sonra mutlu olduğumda illa yazıyorum. Başımdan geçen bence ilginç bir şey olduğunda yazıyorum. Ouuvv en güzelini sona sakladım; sinir olduğumda kesinlikle yazıyorum. İsyanım bir de buradan alevleniyor.

12- Kendinize robot bir sevgili yapıyorsunuz, ona hangi özellikleri eklemek isterdiniz?
Duygusal olarak seviyeler ve birine dokunduğunda hissedip bunu hafızasına almasını ayrıca bu duyguyu içinde hissedebilmesini eklerdim. Çok mu ütopik oldu ne?! #)

13- İnsan kaderini mi yaşar, kaderini mi yazar?
Yazılı olan kaderin seçeneklerini seçerek kendi yolunu çizer. Hayat, olasılıklarla dolu.

14- Aklınıza ilk gelen İngilizce kelime hangisi?
Hi!

15- Bir kitap yazsanız, adı ne olurdu?
Kakaolu Profiterol; bir bardak su, dört bardak un…

16- Blogger olmasa, şu an gerçekleştirdiklerinizi nerede gerçekleştiriyor olurdunuz?
Eskiden msn spaces ım vardı. Oradan yazardım. Gene oraya dönerdim herhalde.

17- Birinden hoşlanıyorsun ama hoşlandığın kişi en yakın arkadaşından hoşlanıyor, arkadaşınsa boş değil ona karşı. Ne yaparsın?
Böyle bir durum? Bana hiç de uzak değil. Dürüstçe cevap veriyim mi: kesinlikle aralarını yapmazdım. Olur mu öyle ya. Ben hoşlancam ama sonra onlar çıkmaya başlıcak ve acı çeken ben olcam. Üzgünüm canlar ama bu konuda çöpçatan olamam. Hayatım boyunca da bu konuda olmadım zaten.

18- İnternette sahip olduğunuz ilk takma isim neydi?
“Lora” =) Hatta ilk aldığım msn adresi de bu isimden oluşuyordu. İlk lise birde bir arkadaşımı bu adresime eklemiştim ve yıllar geçti hala beni bu isimle çağırır =))

Mimlediklerim

1 Şubat 2013

Düşünüyorum da…


Düşünüyorum da insanın yanında her an sırtını dayayabileceği birinin olması çok güzel bir duygu. Sadece sırtını dayamakta değil, gerektiğinde yüksek sesle bağırabileceğin, tartışabileceğin, onun fikirlerine saygı duyabildiğin, yeri geldiğinde seni senden bile koruyabilecek biri olmalı hayatında.

Bir telefon ile seni mutlu edebilecek, uyumadığında ya da uyuyamadığında oda uyumayacak. Belki de seni hissedecek “Şimdi ben sana mesaj atacaktım.” dicek. Her anını yüzündeki ifadeden anlayabilecek biri lazım insana. Yanına oturdu mu bir kaş ile “Tamam.” dicek ve onunla çıkacaksın yola, cesaretini toplayıp belki de yüzeceksin derinlere. Kendine güvenemiyorsan ona güveneceksin. Bilmiyorsan, bilmiyor olacaksın onun yanında. Herkesin bize, “Bilmiyorsan, bilmediğini çaktırma.” demesine inat onun yanında bunu unutacak ve bilmeyeceksin. Salak saçma esprilere gülebileceksin. Ayrıldığında “Beni arama, ben arayınca da telefonlarımı açma” deyip çekip gideceksin hayatından. Sonra bir gün gelecek ve o size dönecek. Tepenin başında gördüğün an mutlu olacak ve ona koşacaksın. Mazereti kahve ya da kek tarifi olacak ama sen gerçeği bileceksin daha doğrusu ikinizde gerçeği bileceksiniz.

Salondan odana koşup telefonuna yetişebilmek için o telaşla koridordaki halıya takılacak, küfrü basacak ama hala mücadelene devam edecek seke seke odana varacaksın. Tam telefonu eline aldığında telefon kapanacak. “Tüh! Yetişemedim.” diceksin. Önce “Noldu, yetişemedim.” yazıp mesaj atacak sonra için içini kemirdiği için belki de sesini duymak istediğin için arayacaksın. “Efendim?” diceksin. Aslında 30sn konuşacaksın ama sana o kadar uzun gelecek ki kapatmak istemeyeceksin. Konuşurken yüzün gülecek, kızaracak, kıkırdayacaksın ve mutlu olacaksın.

Düşünüyorum da mutlu olmak için sadece yanında insan olmamalı. Bir hayvanın olmalı. Kuş olur bu, köpek ya da kedi fark etmez. Birinin sorumluluğunu alacaksın. Onu seveceksin. Boynunu sevecek ve onun sıcaklığıyla stresinden kurtulacaksın. Seni gördüğünde yanına gelmesi ve başını okşatmasıyla mutlu olacaksın. O kadar mutlu olacaksın ki gözlerin dolacak. Seni özlediğini bilmek, ona olan bağlılığını arttıracak. Bir gün bile ayrı kalmak istemeyeceksin. Arkanda bıraktığında, yol boyunca ağlayacaksın. Onun seni safça sevmesine karşılık vereceksin. Zamanla yumuşayacak ve bunu hissedeceksin. Bağ kuracaksın.

Düşünüyorum da birini kaybetmek çok acıydı. Ağlamak, hüngür hüngür belki de anırarak...

Utanılmamalıymış. Utanmamayı öğrenecekmişsin. Kapıda bekleyebilmeliymişsin. Yeri geldiğinde o en sevdiğini, en kıymetlini, sabahladığın, dualar ettiğin, inancının en üst seviyesindeki kişiye yalvardığın, yaşaması için her şeyi yaptığın canlıyı yeri geldiğinde gömebilecekmişsin.

Düşünüyorum da olmaz olmaz demeyeceksin. Dakikaları değil aslında saniyeleri düşüneceksin. Saniyeleri, olanları, olmayanları ve nicelerini düşüneceksin ama kafana takmayacaksın. Kimin ne zaman, kiminle, nerede, nasıl karşılaşacağını bilmeden yaşayacaksın. Yıllar geçse de buluşup konuştuğun kişiler olabileceğini bileceksin. Kıymet bileceksin. Okuyacaksın, yürüyeceksin. Yürürken düşüneceksin belki de şükredeceksin. Seveceksin, âşık olacaksın, ağlayacaksın ve sahipleneceksin. Öleceksin ve her şeyin bittiğini sanacaksın. Kimse daha sonrasını bilemezken, ahkâm kesenlere işte o zaman sen güleceksin.

Düşünüyorum da bu yaşıma, o kadar çok şey sığdırdım ki bu gece bunu bomboş yollarda araba kullanırken anladım. Sevdim, aldatıldım, ayrıldım, reddedildim, başardım, başaramadım, ağladım, sahiplendim, en sevdiğimi kaybettim ve onu gömdüm, tanımadığım kişilerin göğsünde ağladım, yolda oturup düşündüm, otobüse binip bilmediğim duraklarda indim. Sapıklarla konuştum, kimin ne mal olduğunu bilmeden onları hayatıma soktum ve çıkarırken hasta oldum, çocukluğumu özledim, anılarımı canlı tutmak için kendimi zorladım. Başarının anlamını yeniden yeniden yeniden değiştirdim durdum. Gözüme birini kestirdim, onunla çoğu şeyi ilk kez yaşadım, utanmadım, bağırdım, kavga ettim ve tartıştım. “Benim fikirlerim, benim düşüncem.” dedim yıllarca. Bu bendim ve bu benim hayatımdı. Çok şey sığdı 21 yıla. Bir bu kadar daha sığacak biliyorum. Nasıl biliyorum onu da bilmiyorum ama bir bu kadar daha sığacak işte.