26 Eylül 2013

Kadınlar & Erkekler …15


4. Sınıf 7. Dönem 4. Gün.

Anlaşıldığı üzere okullar açıldı ve biz bir araya gelince konuşmayı çok seviyoruz. Bütün yaz aşk acısıydı, osuydu busuydu, yeni biriyle tanışmaydı, onunla zaman geçirmekti derken bu hafta öğrendim ki tek sevgilimden ayrılan ben değilmişim. Kaç senedir sevgili olan arkadaşlarımda erkek arkadaşlarından ayrılmış. Kaç senelik diyorum!! Manyakça ama onlarında ayrıldığını duyunca sevindim len #) Şimdi bu yazımı okusalar kafamı kırarlar ama sevindim yani. Saklıcak mıyım hayırrr!!! Hehehee =))

Bu seferki yazımın konusu: Ayrılma Cümleleri.

Eveettt yıllardır bu anı bekliyordunuz. Z.S nasıl ayrılır? İşin aslı Z.S’niz pek ayrılmaz. Ayrılır ama ayrılmaz. Kısır döngünün içinde kayboluuurrr gideeerr.

TOP 10 cümlelerimizi sıralayalım.

10 Numara: Sıkıldım.

Bu cümleyi hiç duymadım neyse ki ama en yakın arkadaşım için sevgilisi kurmuştu. Aslında karşındakini çok kıran bir cümle. Sıkıldın da neden sıkıldın? “Senin pısırık olmandan sıkıldım, senden sıkıldım, ilişkiden sıkıldım vs.” bir şeyden sıkıldıysan onu söyle be adam! Bak gene kızdım o çocuğa. Neyse efenim eğer birinden ayrılmak istiyorsanız sadece sıkıldım demeyin. Önüne nesnenizi de getirin nur topu gibi bir bahaneniz olsun.

9 Numara: İleride daha fazla üzülmemek için artık bu ilişkiyi bitirelim istiyorum.

Sen istiyorsun da bakalım o kadında istiyor mu?! Şimdi erkekler “Neden hep kadınların ağzından yazıyorsun?” diyeceksiniz ama bu durumda seven kadının vereceği cevap “Neden üzülecekmişiz?” olur. Sizin de üzülmekten kastınız annenizin kadını onaylamaması ihtimali olduğu için bu cümleyi daha çok erkekler kullanıyor. İtiraf ediyim bu cümleyi bir gün bende kullanmıştım #) Sonra ne mi oldu, ayrılmadık hohoo. Çünkü bu cümleyi kadın söyleyemiyor. Bi kere söylerken bile inanamıyoruz ki karşımızdakini inandıralım.

8 Numara: Ben bu ilişkinin geleceğini göremiyorum.

Evettt kadınların en çok söylediği cümle bu. Yani siz gidip de erkek arkadaşınızdan bu cümleyi duymazsınız emin olun. Duyuyorsanız geçmiş olsun zaten eşcinsel biriyle berabersinizdir (Her türlü eşcinsele de saygım var, sorun olmasın.). Bu cümleyi kadın ne zaman söyler hemen söyliyim erkekler, 7-8 senelik beraberlikten sonra! Bu kadar zamanda sözlenmemişseniz, nişanlanmamışsanız ya da kadını ailenizle bile tanıştırmamışsanız hazır olun bu cümlenin gelişi yakındır. Çünkü bir kadın bu kadar uzun soluklu bir ilişkiyi sizi sevdiği için sürdürmez. Sever ama bir zaman sonra o baskı var ya o baskı kadını çileden çıkarır ve kafasında kurmalara iter. Napalım yapımız böyle. Ne zaman evlencez? Daha ailesiyle de tanışmadım? Nişanlıda değiliz? Eğer ilişkiyi kurtarmak istiyorsa o zaman size “İlişkimize bir ad koyalım.” der. İşte burada dikkat! Bu cümleyi duyunca anlayın ki deminden beri söylediğim şeylerden birini yapmanızın zamanı gelmiş. Aslında geçmişte hadi diye itekleniyorsunuz. Karar verin. Ya evlenin ya da kadının gençliğini çalmayın. Bu ayrılığın sonunda ah ve beddua da alabilirsiniz aman dikkat erkekler!

7 Numara: Seni aldattım ve bu vicdanla yaşayamıyorum. Ayrılalım.

Aldatmış! Asla affetmem. Neyse ki başıma gelmedi (“Nerden biliyon? Belki de geldi sen bilmiyorsun.” diyebilirsiniz hmm evet doğru.). Bunu söyleyen erkekse kadınlarımızın çoğu “Affediyorum seni hayatım.” şeklinde bir cümle kurabiliyorlar. Sırf ilişkiye yıllarını verdikleri için yapıyorlar. Ayrılık acısına dayanamamaktan, üzüntüden korktukları için. Belki de çevrenin tepkisi de etkilidir. Kadın söylediyse hemen toplumca dışlanıyor, darbeyi yiyor. Erkek hiç affetmiyor ve bitiyor. Aldatmak iki ucu b*klu değnek. Gerçekten aldatmadıysanız kurmayın derim. Dürüstlükte bir yere kadar.

6 Numara: Eşcinselim.

Kadın ya da erkek fark etmez karşı cins yani sevgiliniz size bunu söylüyorsa ciddiye alın. Kimse bu konuda (Dizi veya filmde değilseniz) yalan söylemez. Yalan söylüyorsa hayatı ona zindan etmiş, bütün bahaneleri daha önce saymış ama siz fark etmeyince bunu söylemiştir. Saygı duyun, kenara çekilin ve hayatınıza kendi cinsel tercihinize uygun biriyle devam edin. Sen yoluna ben yoluma medenice bitsin ilişki.

İşte favorilerime yavaş yavaş giriş yapıyoruz. TOP 5

5 Numara: Ciddi bir ilişkiye hazır değilim (değilmişim.).

Bunu duydum. Aslında bundan sonrası benim ayrılıklarım diyelim, buda itirafım olsun. Hayatımda duyduğum en salakça cümle bu. Abi yaşım benim 21 ve okuyorum. Okumasam da ne evliliği yahu! Bu bahanenin altında “Bak kızım, ben evlenmicem. Senle hele hiç evlenmicem. Haa takılalım, gezelim, tozalım, günümüzü gün edelim, serbest bir ilişkiye varım diyorsan eyvallah ama yok değilsen bitsin.” yatar. Açık ve nettir. Ayrıca aklın yolu da bir. Daha neyi kurcalıyoruz. Kadın için bu biraz zor. Bu erkeklerin bahanesi.

4 Numara: İlişkimizdeki o ilk zamanki heyecanı arıyorum.

Hönk!! Bu cümleyi ilk duyduğumda da aynı bu tepkiyi vermiştim. Beynimin içindeki küçük Z.S’ler “Hönk hönk hönk” deyip durmuştu. İlk zamanki heyecanın artık kalmaması demek yani sana âşık değilim demektir. Aşk gider sevgi kalır çünkü. Sevgiliniz bu cümleyi kuruyorsa artık ne aşk kalmıştır ne de sevgi. Bu cümleyi ilk duyduğumda aklıma tabi (Her ayrılık cümlesini duyan insan modeli olarak) bu mantıklı cümleler gelmedi. Öpüşmeyi düşünüyorsun sevişmeyi. “Heyecan ” derken adamın kafasından neler geçiyor diye diye salak salak bakıyorsun. Bundan sonra bu cümleyi duyunca mantıklı olan cümlem aklınıza gelsin ve kendinizi avuturken “Bana artık âşık değil.” deyip ağlayın. “Beni artık sevmiyor.” derseniz depresyona girersiniz. Bunu unutun. Atlatınca hatırlayın.

3 Numara: Başka birine âşık oldum. Başka birini seviyorum. Eski sevgilimi unutamadım.

“Nasıl bir adamsın lan sen!” Bunu tepki olarak dedim. Hem de DONK diye direk! Dicen zaten. Nasıl bir laubalilik oluşturduysak artık! Bak gene kızdım. Kadını ya da erkeği bu cümleyi kuruyorsa birkaç olasılık var demektir. Bunları bilin ve bir sonraki ilişkinizde aynı hataları yapmayın. İlki sevgilinizi çok özgür bırakmışsınız. Ne demek istedim, şunu demek istedim. Ona sık sık sevdiğinizi söyleyin, hediyeler alın, buluşun len buluşun. Bunları yapmazsanız sevgilinizde yapanı bulur ve kuş yuvadan uçar. Bunun bir sonraki aşaması aldatmadır. İkincisi sizi sevmemiş olduğudur. Başkasını severken onu unutmak için sizinle çıkmıştır. Terbiyesizdir. Bunu arkadaşlarıma anlattığımda kadınların bu bahaneyi daha çok söylediğini söylediler. Peki ya ben noldum gene mi istisna? Uff…

Diğer cümlelere geçmeden önce şunu da söylemem lazım ki bu cümleyi söyledikten sonra sevgilinizden tokat yemeye hazır olun. Herkes dumura uğramaz. Refleks bunların hepsi canımmm refleks!

2 Numara: Sorun sende değil bende.

Neden ama nedennn??? Bu cümleyi acaba ilk kim kullandı, kurdu ve kurarken ne düşündü? Siz söylerken ne düşünüyorsunuz? Ben hiç kullanmadım. Bu kadar sinir olurken kullanmak çok iki yüzlüce olurdu zaten. İlişkiyi devam ettirmek isteyen her sevgilinin soracağı soru “Ne sorunu?” olmalıdır. Buna “Safa yatmakta” denir ama olsun yatın siz. Sorun sorunuzu. O zaman sormucan da ne zaman sorcan?! Çünkü arasan açmaz, mesaj atsan dönmez. Mail desen ooo bi tek ben kullanıyorum. Sorun bakalım, ne dicek? Bu cümleyi kurarken sorunları da düşündüyse ne ala. Haa siz sordunuz o bir şey demedi o zaman anlayın ki yalan!

Dostlar, okuyanlar hazır mısınız 1 Numaraya? Herkes nefesini tutsun açıklıyorum;

1 Numara: Sen benden daha iyilerine layıksın!

Havai fişekler patlar: Pat Pat Pat! Alkışlar hepimize! Süpersiniz dostlar =))

“Ben pisliğim, öküzüm, lanet adamın biriyim, aşağılıyım, hırsızım lanetliyim vs…” demek ister ayrılmak isteyen sevgili. Demek istemese de bu anlam çıkar. Sen çok iyisin, çok dürüstsün, çok güzelsin çok çok çook der uzatır sizin özelliklerinizi. Beni kötü bil ama sen iyi ol. İlişkiyi bitirmek istemeyen kadın “Hayır ben sana layığım.” diyorsa orda durulur, bakılır ve fona nostaljik bir parça konur. Ekran karıncalanır ve Türk filmine dönülür. Çünkü günümüz insanı bu cümleyi duyunca artık ayrılmalıdır. Belki de nispet yapmalıdır. “Bak sen benden ayrıldın ama ben senden sonra neler yaptım neler.” demelidir. Bunlar hep Demet AKALIN ve Serdar ORTAÇ gençliğiyle oluyor.

Ayrılmak mı istiyorsunuz o zaman dürüst olun ve ayrılın. Ayrılmadan öncede enine boyuna düşünün. Her şeyin başında her ilişkinize başlarken sonunu düşünerek başlayın. Eğer gününüzü gün ettiğiniz bir ilişkiniz varsa ve ayrılan karşı tarafsa neyin peşinden koşup kurtarmaya çalışıyorsunuz ki?!

Oturun, düşünün ama sadece siz düşünün. Kimseye sormayın. Hayat sizin ve acılarda (Sonuçlarda) sizin olacak. Çalışın, prova yapın. Valla günümüz insanlarında ayrılık medeni olmaya da biliyor. Provalar yapın. Önce siz inanın ki karşınızdaki de size inansın.

Hepimize kolay gelsin.

xoxo

20 Eylül 2013

Şaşkınmışım Manyakmışım Ve Delimişim


Hayat telefonuna gelmesini beklediğin bir mesaj ya da çıkma teklifinden ibaret olabilir.
Âşıksan, seviyorsan dünya sana daha farklıda görünebilir.
Düşünedebilirsin.
Ne yapıyorum?
Ne yapacağım?
İnsanlarla tartışırsın.
En yakınındakilere sorarsın. Onlar “A” der, sen “B”!

Konuşursun, gülersin ve o istediğin adamla buluşursun. Aksilikler peşinden gelir ama sen, istediğin için beklersin. Kadın dediğin bekler. Seviyorsa bahanede bulur ama olmuyorsa da “Olmaz.” der ve bir şekilde hayatına devam eder.

O geceyi hatta günü en baştan yazıp en yakın arkadaşına mail ile anlatır. Uzaklık iletişime engel değildir. Hele ki konu “Dondurma & Erkekler” olunca. Erken bulur, onun hayatındaki yerini geç anlarsın. Burada önemli olan onu hayatının neresine yerleştireceğine karar verip bir daha çıkarmamaktır.

Etrafımda beni seven benimde onları sevdiğimi bildikleri birkaç arkadaşım var. Bu hafta hepsiyle buluşuyorum ve her biriyle tek tek konuşuyorum. Her biriyle ayrı bir muhabbete giriyorum. Sevmek ve sevilmek. Kelime olarak iki üç hecede olsa anlamı ne kadar dolu dolu. 

Geride bıraktıklarımı düşündükçe hüzünleniyorum. Geçen hafta yazlıkta yalnızken her şeyle vedalaştım. ROZA’yla, yıldızlarla, denizle, yakamozla, Samos Adası’yla, Samanyoluyla, balkonumla, yatağımla… Almanya’dan Çarşamba döndüm ve o haftanın cumasından beri yazlıktaydım. Gece kimse yoktu sokakta. Bahçeye çıktım ve çimenlere uzandım. Tabi yanıma da hemen ROZA. Müziği açtım ve dinledim. Dinledikçe ağladım. İçimde biriken bütün sinir stres yavaş yavaş yok oluyordu. Arabaya atlayıp kimsenin bilmediği bir köşeye gidersin ve bağırırsın ya bende onu yaptım işte. Kimse yokken bağırdım.

Sen istersin hayat önüne serer. Olmayacak duaya âmin dersin. En azından ben artık bu şekilde yaşadığımı fark ettim. Kontrolümün benden çıkmasını kabul ettim birazda istedim. Mantığım ve kalbim çatışırken kendime zarar vermek yerine “Olacağı neyse o olsun.” diyorum. Bu durumum yeri geliyor ailemi kızdırıyor biliyorum ama artık bazı şeylerde değişmeli. Düşünsenize bu sene bir aksilik olmazsa okulum bitecek. Mezun olacağım. Dört sene bitmiş bile. Benim hayalim arkadaşlarımla beraber kep atmaktı ama bu olmayacak herhalde. Çoğu arkadaşımın senesi uzamış bulunuyor. Yeni dönem bu pazartesi başlıcak. Beni çok ilginç bir yıl bekliyor biliyorum.

Şöyle bol stresli, tartışmalı, mücadeleli, heyecanlı, kahkahalı, koşuşturmalı, sporlu, gezmeli ve aşklı ;)

Başlığımı da geçen gün beni burada bekleyen adam söyledi. Kaç gündür neden bana bu mesajı attığını düşündüm düşündüm ve sonunda düşüncelerimden bu yazım çıktı.

Herkesin karşı çıktığı bir adam ve ben!
Hayat, sen beni hep şaşırtıyorsun.

Bazen kendimi yalnız yaşayan Amerikan ya da Fransız filmlerindeki kadınlar gibi görüyorum. O filmlerdeki kadınların arayışları ve yaşayışlarını al sok benim hayatıma. Sonra geri çekil ve izle. Hiçbir farkım yok. Sonunda “Aşkın Kakaolu Profiterolü”nü çekicem.

xoxo

18 Eylül 2013

Almanya Güncesi ...6

20.08.2013 Tarihli yazımdır.


Bugün hava daha güzel daha sıcak. En azından yağmur görünmüyor. Almanya’daysanız havaya pek güvenmeyeceksiniz. Zaten yavaş yavaş ağustos ayını da bitirdiğimiz için kışı hissetmeye başladık. Ben mi? Ben tabi hala çiçekli şortumla yazı yaşıyorum. Altımda şortum, üstümde kot ceketim ve şalımla yollardayım.

Wiesbaden Wiesbaden…


Mainz merkezden 6A’ya bindim ve “Bu sefer Hbf’da inmicem.” dedim. Git gidebildiğin yere kadar. Bu da bi gezi mantığı sonuçta. Ben bunu dedim ve köprüyü geçtikten sonra otobüse bilet kontrolcüleri bindi! İşte o andı! Benim için kader anı. Günlerdir kullandığım bilet bakalım doğru muydu? Değilse 40€ bi yerime girecekti! Sıra bana geldi. Ben sanki yıllardır bu bileti kullanıyormuş gibi “Buyurun” dedim ve adamda “Zenginmiş bu” bakışı atıp karta tam bakmadan “Okey” dedi ve geçti gitti. Bu olayı hep duyuyordum ama yaşamak bir başkaymış yahu. O stres. O göz göze olma durumu ve tabi Almanca derdini anlatma durumunda kalma durumun.

Bilet kontrolünü başarıyla atlattıktan sonra bu şekilde gide gide hatta dün o kale gibi gördüğüm yerinde yanından geçtik. Çok bi şey değilmiş canım! Sadece bir kişinin eviymiş nolcak ki! #) Ana caddeden ara sokaklara daldıkça millet yavaş yavaş inmeye başladı. “Bende artık ineyim.” deyip yokuşta indim. Üç gidiş üç dönüş olan yolda karşıya geçmeye karar verdim ve geçtikten sonra gene ara sokaklar, çıkmaz sokaklara girdim. Sonra karnımın aç olduğunu fark edip bir markete daldım. Market “Türk Market” lere benziyordu. Sonunda Türk Market Türk Market diye konuştukları marketlerden birini bulmuştum. Ama içerdekilerde Almanca konuşuyordu. Neyse efenim alacağımı aldım ve parayı verirken market sahibi bana “Where are you from?” dedi. “Turkey” deyince de “Aa sen Türk müsün? Hiç benzemiyorsun. Nerelisin peki?” diye sordu (Siz sıkıldınız. İlk başlarda bende sıkılmıştım ama insan buralarda Türk olduğunla gurur duyuyor. Ve ben 8 gün sonra döneceğimi biliyorum ama onlar yılda en fazla bir aylığına gelebileceklerini biliyorlar.). “İzmirliyim” dedim “Ya siz?”. “Ben Süryaniyim.” dedi adam. “Türkçeyi güzel konuşuyorsunuz.” deyince “Türkiye’de de yaşadım ve ayrıca burada da Türk tanıdıklarım var.” dedi. “Güzel bir Türk bayansınız. Tanıştığıma memnun oldum.” dedi =) Bide para almayacaktı. “Olmaz.” dedim vericem adamım hehee =)) Almanya’da kiminle tanıştıysam hemen kaynaştım. Çok ilginç bir şey bu. Almanıylada, İngiliziylede Fransızıylada ve tabi Türklerle. Sanırsam samimi bir gülümsemem var ;)

Bu şekilde sokak kiliselerine, ara sokaklarına baka baka en tepeye çıkmışım. Manzara süperdi! DOM karşımda duruyordu! Aradığım yere kuşbakışı bakıyor gibiydim. Wiesbaden şimdi daha net ve belirgindi. Hangi yollardan gideceğimi, hangi binanın yakınımda olduğunu artık görüyordum. Hal böyle olunca bende kaybolmak diye bir durum olmuyor, ortadan kalkıyor.





İlk haftaki Mainz’da Rhein’i şans eseri bulmam gibi Wiesbaden’da da çarşıdan geçtim yürüye yürüye
 “Bowling green” e çıktım. Hemen karşımda Theaterkolonnade Hess. Staatstheater vardı. Ve tabi her şeyin ötesinde Casino Kurhaus en görkemli haliyle ortada duruyordu. Her yeşillikte oturup bol bol fotoğraf çeken Z.S. burda da geleneği bozmadı ve o meşhur süs çeşmeleriyle Casino’yu sizler için çekti.
Ben böyle fotoğraf çekerken yaşlı (Yaş ortalamaları 60 ve üstü) alman turist kafilesi (Üstten ikinci fotoğrafta onları görüyorsunuz.) de benim gibi bakınıyorlar ve liderlerini dinliyorlardı. Onlar içeri girince bende girdim. Bir yandan oranın tarihini anlatan lideri dinliyorum (Bilgileniyorum. Bulmuşum hazır anlatanı dinle dimi) bir yandan da içerinin fotoğraflarını çekiyorum. Sonra onlar sağa geçtiler ve oradan merdivenleri çıktılar. Alla allah noluyo ki dedim ve bende çaktırmadan onların peşinden gittim.

Ve ne çıktı dersiniz?
Adamlar tuvalete gidiyormuş! Hahaaa :D :D


Kendime hiç bu kadar gülmemiştim =)))) Neyse coolluğumuzu bozmadık ve bende girdim. İyide oldu. Saçıma başıma baktım. Zaten burada ve her girdiğim yerde ayrı bir tuvalet kültürü görüyorum. Adamlar teknolojiyi her yerde kullanıyorlar. Tuvalet deyip geçmeyin yani ;) Sonra herkes çıktı. Bende saçımı düzeltip, makyajımı tazeledim ve bende çıktım. Bi baktım kafile aşağıda karışık bir şekilde konuşuyor, gülüyor. Dikkat çekmeden çıkayım dememle bir anda ortalarına inmiş oldum. Hepsi bana baktı. Ve liderleri “Bizim guruptan mısın?” diye sordu. “Yoo!” dedim “Ben yalnız takılıyorum.”. “Biz kumar oynucaz istersen gel, seni bekledik.” dediler ve gülüştük =))
Dedeler nineler çok canlı burada çookk!
Burada da yaşlılara kendimi sevdirmiştim. Helal olsun bana ne diyim =))


Bu şekilde yürüye yürüye giderken Kurpark ve Warmer Damm’a çıktım. Şehrin ortasında gene dev ağaçlar, ördekler ve kazlar vardı.

                                    

Bi teyze kazlara yem veriyordu. Bende onun fotoğrafını çekiyordum (Soldaki fotoğrafta.) derken yanıma gelip “Sende besle.” dedi. Ve elime yem verdi. Onun yem vermesiyle de kaz yanımda bitti zaten. Şehrin ortasında hayvanlarla bu kadar iç içe olmak, onların insanlara alışması ve bütün bunlara inat her yerin tertemiz olması inanın insan ilk günler afallasa da çabuk alışıyor. Ülkemde en çok bunu yadırgıcam anladım ben. Parkta yürüyenlerde vardı, yatanlarda, boks antrenmanı yapan üç genç bile gördüm. İnsanlar çok rahat süperler süper!

DOM’un açılma saatine daha çok vardı ve bende gene sokaklara daldım. Evlerin olduğu mahalleri gezdim. Havanın güzel olmasından da yararlanıp bol bol fotoğraf çektim.







                      

Sonunda çan seslerini duydum ve meydana oradan da DOM’a geçtim. İçi dışından daha güzeldi. Her adım attığınız yerde tarihi eserler vardı. Herkesin dini kendine ama bu insanlar dinlerini çok sahipleniyor ve her kilisenin kapısındaki kişi sizi gülerek karşılıyor. Bu akşam burada festival var sanki. Gene festival çadırları kurulmuş. Yanımda arkadaşım olsa akşam gelirim ama yok işte. Olanda aramıyor. Neyse efenim olayı şu an odamda dram haline getirmicem.

Dönüş yolunda ne oldu? Karşıma kel kaslı bir adam oturdu. Üzerine salaş eşofmanları var falan. Yaa dedim ben bu adamı tanıyorum sanki. Sonra diğer sesimde diyo ki “Sanki 40 yıldır burda yaşıyorsun da tanıdın adamı. Adam işte klasik alman tipli biri.”. Yok diyor diğer sesim. Tanıyorum yahu ben bu adamı! Sonra adam inince anladım olayı. Adam boks salonlarının olduğu yerde indi ve ben kafamı çevirmemle adamın dev posterini görmüş oldum. Üç gün sonra gerçekleşecek boks gecesindeki boksörmüş adam! Ve ben iki gündür onun posterini görüyormuşum. Görsel hafıza budur arkadaş hehee =))) Şu an odamdayım ve fotoğraflarımı face’e yükledim. Maillerime cevap atmadan öncede size bu yazıyı yazdım.

Özetle Wiesbaden sıkıldıkça gidilesi bir yer.

           

                                                           

Benim gibi gezin yani turistsiniz siz. Takılın bir kafileye ve onlarla çaktırmadan gezin.
Turist Info noktalarını bulun ve hemen bir şehir haritası alın.
Zaten bedava veriyorlar ama siz gene de bunun fiyatı ne kadar diye sorun. Sonra sorun çıkmasın.
Konuşacak ortamlar yaratın
 İnsanlara sorular sorun ve etrafınızı iyi gözlemleyin.
Her anı yakalayın, soluyun ve insanları dinleyin.

xoxo

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

7 Eylül 2013

Dünya Nerde Biz Nerdeyiz?


Dünya nereye gidiyor biz nereye?
Soruyorum, sorguluyorum ve Türk insanlarının mantığını anlamıyorum.
Olayımız ne mi?
Olayımız: Bizim insanımızın hayvanlara bakış açısı!
“Olmayan Bakış Açısı.”

İstemeyenler ve isteyenler. İstemeyenlerin o tutarsız davranışları, sert tutumları, eleştirileri. Hayvanları istemeyen zihniyeti anlamıyorum zaten ve anlamayacağımda! Nasıl yaşayabiliyorlar? Sadece insanlarla konuşan, onlarla yaşayan ve bu durumdan mutlu olan bir kesim var. Çevresine duyarsızlaşmış insanlar bence bunlar. Vicdansızlık, merhametsizlik. Sadece kendi yaşam alanını düşünen hastalıklı insanlar.

Bahçemden geçmesin, oraya pislemesin, denize girmesin, koşmasın, havlamasın, gelmesin, yatmasın, yemesin… Hepsi ama hepsi onlarca halkı sebepler. Sora ne mi oluyor; bütün bu kısıtlamalara maruz kalan hayvanlar sonunda patlıyor. Sıcaktan bunalıyor, fenalaşıyor ve ölüyor. Yazın ROZA’ya yaptıkları gibi. Ve veteriner, bu yaz bir sürü hayvanın bu şekilde yazlıklarda telef olduğunu anlattı. Biraz merhamet, vicdan yahu! Sen bakmıyorsun, yemek vermiyorsun ve bahçene gelince su atıp kovuyorsun diye ve ben bunları yapmıyor, onu besliyor, bir kap su koyuyor ayrıca kafasını okşuyorum diye bana tavır alamazsın. Bunu yapamazsın! Senin hakların ve isteklerin varsa benimde haklarım var. O hayvanında var. Onun sesi çıkmıyor diye bu tarz davranmak niye? Amacın, maksadın? Herkes bir yaşayabilse her şey ne kadar kolay olur. Almanya’dayken bunu görmüştüm ben. Her gördüğüm şeyi tabi ki onaylamıyorum ama bazı şeyler var ki bizde de olmalı diyorum. Almanya’da çoğu insanın evcil hayvanı var ve bunların gene çoğunluğu da köpekler. Özellikle cins köpekler. Hayatımda ilk kez gördüğüm bir sürü köpek vardı. Onların özel dükkânları var vs. Asıl olay, adamlar her yere hayvanlarıyla girebiliyorlar. HER YERE! Metroya, trene, eczaneye, alışveriş merkezine, tarihi eserlerin olduğu yere ve daha nicesine. Bizzat gördüm. O hayvanlar ve insanlar birbirine o kadar çok alışmış ki ve kimsenin onlara ite kaka yapmadıklarını görüp yaşamışlar ki hepsinin kendilerince özgüvenleri var. Bizde ne var? Kuyruğu poposunun arasına girmiş, kafası eğik bir şekilde aşağıya inmiş, sana ezik gözlerle bakan hayvanlar. Kedisi de, köpeği de kuşu da. Parklardaki kuşları gördüm, ördekleri, kazları, pelikanları. Hiç biri insanlardan kaçmıyordu. İnsanlar onları yakalamaya çalışmıyordu. Hatta besliyordu. Besleyene kötü kötü bakan yoktu. Fotoğraflarını çektim. Bende besledim. Bizde olsa ne olur? O ördekler, kazlar ilk günden yenir! Vahşice mi geldi?! Ama gerçek bu!

Yok ya valla yok!
İnsanlar kendilerini bu dünyanın tek hâkimi sandıkları sürece kimse gram ilerleyemez.
İnsana saygısı olmayanın hayvana hiç olmaz.

Sonra o insan karısına koca, kocasına karı, çocuğuna anne ve baba oluyor! Gerçekten oluyor mu? Baba ya da anne çocuğuna sevgiyi anlatırken ne kadar samimi olduğunu düşünürüm ben, sorgularım. Bunun böylesi iş hayatında da sorunlu oluyor, hayatının geri kalanında da. Çocuğu yoldaki kediye pisi pisi demesiyle ve onu sevmesiyle kıyameti koparan anneler var. “Pistir o, pirelidir.”. Hatta abartıp tekme atanlar var ki onların kafasını koparmak istiyorum, açık ve net! Kan beynime sıçrıyor. Ne hakla ya ne hakla!!! Çocukken hepimiz kedili, hayvanlı bir arada dans eden çizgi filmler izledik halada çocuklarımıza izletiyoruz. “Ben dokunmadan seviyorum.” Diyebilene de inanmıyorum. Seviyorsan dokunacaksın. Sevdiğine nasıl sarılıyorsan ona da sarılacaksın. Kafasını okşayacaksın, hissedeceksin. İçten seveceksin. Bağ kurma ama sev.

Öldürdüğünde eline ne geçiyor ya da o hayvan öldüğünde seviniyor musun, sevinecek misin? Zaten hayatında olmayan bir canlıyı eminim hatırlamayacaksın bile. Ama o seni hatırlayacak. Ona vurduğunu, ona su attığını, onu bağladığını hep hatırlayacak. Vicdansızlık sadece kendi içindeki insanlara karşı olmaz. Her canlıya olur! Her canlıya diyorum! Orucunu tut, hacca git, alkol alma, namusunla yaşa kendince “İyi insan” ol ama sonra gel kapının önünden geçen köpeğe laf at. Laf bile atılmasına sinir oluyorum ben. “Git buradan!” “Çek git!” derken ki tepkiler, kafasına taş atmalar. Bitti işte. Bütün senin iyi insan çabaların bitti. Haaa tabi bunun kararını ben veremem Allah bilir ama bunun içinde ayetler var herkes biliyor.

İnsanlar önce kendilerine bakmalı. Sevgiyi ararken kendi içlerindeki sevgiyi önce bulmalı. Hayvanlara saygılı, çevreye saygılı bir nesil yetişmeli. Bunu kanunlarla desteklemeli, kafada bir şeyleri düzeltmeliyiz. Benim karşıma çıkıp “Hayvanla insanı bir kefeye mi koyuyorsun?” diyenler çıkıyor. Bir kefeye koymuyorum ama onlarında yaşam hakkı var, onlarında bu dünyada yeri var ve onlarda senin benim gibi somut canlılar. Sen takmıyorsun diye dünyadan yok olacak, soyut olacaklar diye bir şey yok. Bunu söylüyorum.

Lütfen biraz duyarlılık.

xoxo

1 Eylül 2013

Almanya Güncesi …5

19.08.2013 Tarihli yazımdır.


Dün oturdum kendime gezi planı çıkardım.
Hangi gün ne yapmalı, nerelere gitmeli?
Ne kadar para harcamalı ve tabi alınacak hediyeler neler olmalı?

İlginç şeyler aradım hep Almanya’da. Hem mesleğim ile ilgili hem de bir şey alacaksam, ona para vereceksem o alacağım şey farklı olmalıydı. Beğenildiğinde “Bunu Almanya’dan aldım.” demeliydim. İşte böyle düşündükten sonra bugün Wiesbaden’a gittim. Elimde aylık bilet olduğu için gidişlerim gelişlerim sorun olmuyor. Mainz Hbf’dan 6’ya (6A’da olur.) biniyorsunuz ve Theodor Brücke’den geçip Wiesbaden’a gidiyorsunuz. Evlerin arasından geçe geçe sonunda Wiesbaden Hbf’a vardım. Merkez diye orada indim. Hemen karşısı parktı. Bol yeşillikli, gölü olan yer (Yukarıda fotoğrafı olan yer.).

Almanya’da dikkat ettiğim bir diğer şey ise adamların Hauptbahnhof’ları tam bir tarihi eser. Mimarisiyle, içiyle, korunmasıyla önemli onlar için. Dışarı çıkınca hemen binayı inceliyorsunuz (Soldaki fotoğraftaki yer Wiesbaden Hbf.). Gene ördekler özgürce yüzüyorlardı. İnsanlar hayvanlarıyla geziyor, son model arabalar yollarda leblebi gibi görünüyordu. Ben hemen alışveriş merkezine girdim. Orda bir mağaza olduğunu bana söylemişlerdi. İçeriyi gezerken hem yeni sezonun modasını araştırıyor hem de Almanlar ne giyer, ne takar, ne beğenir bunlara bakıyordum.

Ben alıcı değil gezici, gözlemciyim ;)

İlk gözüme çarpanlar, abartıyı seviyorlar. Örnek vermek gerekirse baskılı tişört az onlar için. Onun üzerine zımbada olacak, kurdelede. Her şey abartılı. Kolyelerde zımbalar olacak, haç işareti olacak. Din önce olurken küfürlü bilezikler kollarda ve punk stili çok önemli. Ayakkabılar yüksek topuklu. Çantaları büyük ama renksiz. Geneli bordo, siyah ya da pembe! Şalvarlar moda (Ama kalıplar, desenler, dikimler, kesimler rezalet. Şalvar diye onu alıp totoma geçirmem yani!). Vee benim en sevdiğim ve ailemdeki herkese de aldığım (Kendim dışında) atkılar. İki ucu birbirine dikilmiş boyunluklar diyelim biz onlara. Çeşit çeşit. Örme, dokuma, baskılı kumaşlardan yapılmış bir sürü boyunluk. Raflarda renk renk görseniz çıldırırsınız. Mağazaya girdiğinizde peşinize hemen bir tezgâhtar takılmıyor. Sizi sorularıyla bunaltmıyor. Almanya’da herkes kendi halinde bir durum var.

Bide unutmadan şunu söylicem: İzmir’de H&M mağazası yok. Türkiye genelinde de yanılmıyorsam 5 tane var. Almanya’da her köşe başı H&M! Resmen Türkiye’deki LC Waikiki gibi olmuş durumda. Kaliteleri iyi olabilir ama çok mağazası olunca orta malı gibi oluyor, kimse kusura bakmasın. Almanya’da renkli ürün bulmak zor. Mağazalardaki giysilerde siyah ağırlıklı. Hâlbuki o kadar soğuk, yağmurlu iklime renk lazım. Stajdaki yabancı bayan benim renkli, çiçek baskılı şortumu demek ki bundan çok beğenmiş. İlk aklıma bu geldi. Renk yok ki insanların tekstil ürünlerinde.

İlk dakikadan alışveriş yapıp elime kocaman torbayı tutuşturunca gezmek o kadar kolay olmuyor haliyle. Hepsi şu akşam 8’de kapanan dükkânlar. Kapanmadan işimi halledeyim mantığıyla gidiyorum.


Parka daldım. Oradan dümdüz gittim ve karşıma tarihi eser gibi evler çıktı. üç katlı apartmanlar bunlar. Sonra geze geze anladım ki Wiesbaden’daki evlerin geneli böyle evler. Ve sonra gene araştırınca öğrendim ki bu şehirdeki insanların ekonomik durumu genelin çok çok üstünde. Zengin ve eğitim seviyesi yüksek insanlar bu şehirde yaşıyor.

Ben o evleri inceleyip fotoğraflarını çekerken (Wiesbaden'daki evler soldaki fotoğraftaki evler. Genelinin mimarisi bu şekilde.) karşıma Martkkirche (Kilise) çıktı. İçine girdim gezdim.






Oradan çıktım merkez başbakanlık binasına (Soldaki fotoğrafta.) geldim. Böyle gezerken geçen gün Ö. ile yemek yaparken parmağımı yakmıştım. Yara bandımda evde kalmış. Yaram iyice coşup kanayınca ilk eczaneye daldım. İçeri girince eczacıya ezberlediğim “Bir yara bandı istiyorum.” cümlesini kurdum. Adamda bana “Sen bana yaranı göster önce.” dedi. Yaramın halini görünce “Bir dakika bekle.” deyip içeri gitti ve geldi. Yaramın üstündeki lifleri temizledikten sonra krem sürdü ve bana benim yarama uygun yara bandını verdi. “Bu yarana iyi gelir.” deyip ben yapıştırırken de “Gut Gut” deyip onayladı. Memnun ayrıldım oradan. 

Dom (Katedral) buldum (Soldaki fotoğrafta.). Ama bi baktım pazartesileri kapalıymış. Ertesi gün ve sonraki hangi günler açık onu öğrendim ve ertesi gün yeniden bu şehre gelmeye karar verdim. Bunu düşüne düşüne yokuş yukarı bi yola çıktım. İleride kale gibi bir yeri gördüm hadi dedim gideyim. Benim bunu dememle bir anda hava gürleri yağmur başladı. Altımda şortum üstümde ince body ve kot ceketimle kaldım mı ortada?! Alışveriş torbasını kafama geçirdim ve kenarlardan yürüye yürüye bi yola çıktım. Şehirden merkezden farkında olmadan yürüye yürüye çok uzaklaşmışım o gün. Sonra bir köşe büfedeki bayana “Hbf’a nasıl giderim?” diye sordum. Sağolsun bana yolu tarif etti (Almanların bu huyunu çok seviyorum. Yardım edip size iyi davranıyorlar.). Sonra bana İtalyanca “Hoşça kal.” dedi =) Gene İtalyan olmuştum. Saat akşama gelirken saatimin durduğunu fark ettim! Ben daha öğlen herhalde gibi saf saf geziniyordum. Meğerse akşam olmuş bile. Havada kararmayınca anlamıyorsunuz saati #) Hemen ilk otobüse bindim ve 1 saat sonra odamdaydım. Yolda bi ara sızdım. Yürü yürü yorulmuşum. Aldıklarımı paketledim bu gece. Yemeğimi yedim. Ne kadar sağlıklı beslenmek istesem de kendimi büyük ve ucuz abur cuburdan alamıyorum. Almanya’ya geldiğimden beri yediğim çikolatalar döndüğümde erimek için göbeğimde bekliyor biliyorum #)


Yarın gene Wiesbaden.
Bu sefer şehrin araştırmasını da adam akıllı yapıcam ve gidilecek yerlerin yanında şehir haritasını da alıcam.
O kiliseyi görmeliyim, içine girmeliyim ve tabi ara sokakları bu şehirde de gezmeliyim ;)

xoxo

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

Almanya Güncesi …4

17.08.2013 Tarihli yazımdır.


Ö. ile buluştuk ve beraber Frankfurt Hbf’a gittik. Almanya’nın gündüzleri uzun geceleri kısa. Yani saat 21:00 bile olsa hala hava aydınlık hala gündüz gibi. Türkiye’de annemlerle Skype yaptığımızda bunu onlara söyledim ama inanmadılar. Sonra bilgisayarı alıp onlara gökyüzünü gösterdim. Teknoloji işte =))

Frankfurt’a gidişimiz tam bir eğlenceydi. Trenimizi bekledik ve bu sırada Ö. hediyelik birkaç şey ile yiyecekler aldı. Trenimiz geldi ve bindik. O, aldıklarını yerken bende durakları yazıyor ve etrafa bakınıyordum. Mainz - Frankfurt Hbf arası 1 saat iken bizim ineceğimiz durakla aramızda 15dk daha vardı. Git Allah git bitmiyor gibi geldi bir an. Sonunda F. Stadion’a geldik ve metroya kimler bindi dersiniz? “Eintracht Frankfurt” taraftarları! Bordo - Siyah renkleriyle tam bir taraftar grubu. O gün maçları varmış ve sanırsam yenmişler. Yalan olmasın eve gelince bakmadım maç sonucuna ama sevinçlerinden yendikleri anlaşılıyordu. Tren bir anda taraftarlarla dolunca millet balık istifi oldu. Herkes birbiriyle vıcık vıcık. Kaç gün sonunda Almanya’nın da trenlerinin kalabalık olduğunu görmüş oldum, sevindim =) Gelelim olaya. Benim gibi taraftar sevdalısı, Galatasaray aşığı birinin Alman hatta o meşhur Alman taraftarlarıyla karşılaşması çok güzel oldu. Vagonun bir tarafından “Ein!” diyorlar bizim vagon “Tracht!” diyor. Sonunda her iki tarafta aynı anda “Frankfurt!” diye bağırıyor! Vee olay şimdi geliyor. Zıplıyorlar!! Ay evet zıplıyorlar yahu. Trende!!! Otobüsteki etkiyi bilirsiniz denk geldiyseniz şimdi bunun kaç katını trende düşünün! Alman bi amcada bana bakıp bakıp gülümsedi. “Sende mi taraftarsın?” dedi. “Yok.” dedim “Ben Galatasaraylıyım.”. “Aa ben senin bilekliğine bakıp Almansın sandım.” dedi. Size itiraf; bende bi ara “Tracht!” dedim =)) Aradan kaynamışta olabilirim hehee =)) Biz böyle bağıra bağıra ineceğimiz durağa geldik. Hep beraber indik. O kalabalık aynı anda sokaklara daldı. Konstablerwache durağının içinde Türk manavlar var. İnince üzüm, elma gibi meyve satanlarla karşılaşıyorsunuz. Oradan buradan yürüyen merdivenlerden derken Frankfurt’un en ünlü alışveriş sokağına çıkmış olduk. Almanya’da mağaza ve dükkânlar akşam 8 oldu mu kapatıyorlar. Hal böyle olunca da apar topar birkaç mağaza gezdik ve Ö. ye H&M den çok tatlı birkaç kez katlanan güneş gözlüklerinden aldık. Ben bir şey almadım. Benim için o gün nerde ne var günüydü. Daha çok alışveriş yapan arkadaşa yardımdı benim işim ;) Ö. Frankfurt Main Tower diye bir yer olduğunu ve gece şehri izlemek istediğini söyledi. Ve biz bu şekilde o kuleyi aramaya başladık. Sormadığımız insan kalmadı. Bide Burger gibi yerlerin yanında (Hani evrensel yer dersiniz.) çoğu dükkânlardaki insanlar İngilizce bilmiyor. Yol tarif edemiyorlar. Sonuçta Almancaya ihtiyaç duyuyorsunuz. En sonunda taksici bulduk. O sağolsun bize oranın bu saatte kapalı olduğunu ve açık olduğu saatleri söyledi. Bu şekilde gece manzaralı Frankfurt hayalimiz suya düşmüş oldu. Biz binayı araştırırken saate bir baktık 21:45 olmuş bile (En geç kapanan yer. 22:00'da kapanıyor.). Hemen Rewe bulmaya yola çıktık. İçkimizi alıp eve gidecektik derken orasının da kapalı olduğunu gördük.


Oraya kadar koş, yürü, sor evreleriyle susamışlık birleşti.
Uff puff diye yürürken birde ne görelim o gün Frankfurt Apfelwein Festival varmış hem de sondan bir önceki günmüş.

*Elma şarabı biraz ekşi hatta sert ama genzi yakmıyor. Benim gibi ekşiyi seven biriyseniz beğenirsiniz.

İlk birbirimize baktık ve hemen festival alanına daldık. Kaç günün sonunda festivale denk gelmek güzel oldu. En güzeli ise plansız eğlence olmuş oldu =) Sahnede bir grup vardı ve İngilizce, jaz, Almanca, Latince şarkılar söylüyordu. Sahnenin önünde kendinden geçen teyzeleri izlerken ben ortamı, sahneyi videoya almaya başladım ve sonunda kendimi de dans ederken buldum hobaa!! Turistsen turist gibi olacaksın arkadaş ;) Sonra sarhoş bir amcanın bana gözleri kaymış bakışlarını yakalayınca Ö. ile bir masa bulup oturduk.


Alman bir çift karşımızda sözde kumpir olan patateslerini yemeye çalışıyorlardı. Öyle yumruk büyüklüğünde
patatesin içine konulan yağ, kaşar ve sosisle kumpir mi olur?! Türkiye’ye gelsinler kumpiri görsünler “Kafam Gibi” =D Hemen birkaç fotoğraf çektik. Sahnede şarkı söyleyen gruba eşlik ettik. Pink – Raise Your Glass’ı söyledikleri sırada “Raise your glass!” yerine gelince ben bardağımı kaldırdım. Ben kaldırınca Ö. de kaldırdı sonra bir Alman daha ve bi baktım şarkının nakaratında herkes bardağını kaldırıyor heyooo =)) O şarkıda bu yapılmalı zaten, bilmiyorlar yok yok ben öğrettim onlara ;)


Son şarkıyla bizde kalktık, depozitolu olan içkilerimizden paramızı aldık ve metroya binip (Bunu anlatmazsam içimde kalır. Şimdi biz Ö. ile metroya indik yürüyoruz derken önümüzden fare geçti! Küçüktü ama kuyruğu kendisinin iki katıydı. Yabancıların şu temiz pis olayını tam anladıklarını ve benimsediklerini düşünmüyorum. Bizde olsa kimler kimler suçlanır.) eve geldik.  Artık geldiğimizde gece 00:00’ı geçiyordu ve biz açlıktan ölüyorduk =( Ama sözümüzde durduk. Ben makarna, ekmek ve salatalıklarımı alıp geldim, Ö.de hemen etleri pişirdi. Gecenin bir saati yemek yedik, fotoğrafları, videoları bilgisayara yükledik. Konuştuk, güldük ve eğlendik.

İnsanın yalnız olması güzel evet ama eğlenceye gitceksen yanında biri olacak. Anılarını paylaşacak birine ihtiyaç var. Bence biz Ö. ile iyi anlaşacağız. Bu gece bunu hissettim. Şimdi saat gece 3. Yatmam gerek. Bu dolu mideyle nasıl uyucaksam?! #) Yarın Pazar “Ölü Gün” ama olsun. Buluruz yapacak bir şeyler ;)

xoxo

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.