frankfurt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
frankfurt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2013

Almanya Güncesi …4

17.08.2013 Tarihli yazımdır.


Ö. ile buluştuk ve beraber Frankfurt Hbf’a gittik. Almanya’nın gündüzleri uzun geceleri kısa. Yani saat 21:00 bile olsa hala hava aydınlık hala gündüz gibi. Türkiye’de annemlerle Skype yaptığımızda bunu onlara söyledim ama inanmadılar. Sonra bilgisayarı alıp onlara gökyüzünü gösterdim. Teknoloji işte =))

Frankfurt’a gidişimiz tam bir eğlenceydi. Trenimizi bekledik ve bu sırada Ö. hediyelik birkaç şey ile yiyecekler aldı. Trenimiz geldi ve bindik. O, aldıklarını yerken bende durakları yazıyor ve etrafa bakınıyordum. Mainz - Frankfurt Hbf arası 1 saat iken bizim ineceğimiz durakla aramızda 15dk daha vardı. Git Allah git bitmiyor gibi geldi bir an. Sonunda F. Stadion’a geldik ve metroya kimler bindi dersiniz? “Eintracht Frankfurt” taraftarları! Bordo - Siyah renkleriyle tam bir taraftar grubu. O gün maçları varmış ve sanırsam yenmişler. Yalan olmasın eve gelince bakmadım maç sonucuna ama sevinçlerinden yendikleri anlaşılıyordu. Tren bir anda taraftarlarla dolunca millet balık istifi oldu. Herkes birbiriyle vıcık vıcık. Kaç gün sonunda Almanya’nın da trenlerinin kalabalık olduğunu görmüş oldum, sevindim =) Gelelim olaya. Benim gibi taraftar sevdalısı, Galatasaray aşığı birinin Alman hatta o meşhur Alman taraftarlarıyla karşılaşması çok güzel oldu. Vagonun bir tarafından “Ein!” diyorlar bizim vagon “Tracht!” diyor. Sonunda her iki tarafta aynı anda “Frankfurt!” diye bağırıyor! Vee olay şimdi geliyor. Zıplıyorlar!! Ay evet zıplıyorlar yahu. Trende!!! Otobüsteki etkiyi bilirsiniz denk geldiyseniz şimdi bunun kaç katını trende düşünün! Alman bi amcada bana bakıp bakıp gülümsedi. “Sende mi taraftarsın?” dedi. “Yok.” dedim “Ben Galatasaraylıyım.”. “Aa ben senin bilekliğine bakıp Almansın sandım.” dedi. Size itiraf; bende bi ara “Tracht!” dedim =)) Aradan kaynamışta olabilirim hehee =)) Biz böyle bağıra bağıra ineceğimiz durağa geldik. Hep beraber indik. O kalabalık aynı anda sokaklara daldı. Konstablerwache durağının içinde Türk manavlar var. İnince üzüm, elma gibi meyve satanlarla karşılaşıyorsunuz. Oradan buradan yürüyen merdivenlerden derken Frankfurt’un en ünlü alışveriş sokağına çıkmış olduk. Almanya’da mağaza ve dükkânlar akşam 8 oldu mu kapatıyorlar. Hal böyle olunca da apar topar birkaç mağaza gezdik ve Ö. ye H&M den çok tatlı birkaç kez katlanan güneş gözlüklerinden aldık. Ben bir şey almadım. Benim için o gün nerde ne var günüydü. Daha çok alışveriş yapan arkadaşa yardımdı benim işim ;) Ö. Frankfurt Main Tower diye bir yer olduğunu ve gece şehri izlemek istediğini söyledi. Ve biz bu şekilde o kuleyi aramaya başladık. Sormadığımız insan kalmadı. Bide Burger gibi yerlerin yanında (Hani evrensel yer dersiniz.) çoğu dükkânlardaki insanlar İngilizce bilmiyor. Yol tarif edemiyorlar. Sonuçta Almancaya ihtiyaç duyuyorsunuz. En sonunda taksici bulduk. O sağolsun bize oranın bu saatte kapalı olduğunu ve açık olduğu saatleri söyledi. Bu şekilde gece manzaralı Frankfurt hayalimiz suya düşmüş oldu. Biz binayı araştırırken saate bir baktık 21:45 olmuş bile (En geç kapanan yer. 22:00'da kapanıyor.). Hemen Rewe bulmaya yola çıktık. İçkimizi alıp eve gidecektik derken orasının da kapalı olduğunu gördük.


Oraya kadar koş, yürü, sor evreleriyle susamışlık birleşti.
Uff puff diye yürürken birde ne görelim o gün Frankfurt Apfelwein Festival varmış hem de sondan bir önceki günmüş.

*Elma şarabı biraz ekşi hatta sert ama genzi yakmıyor. Benim gibi ekşiyi seven biriyseniz beğenirsiniz.

İlk birbirimize baktık ve hemen festival alanına daldık. Kaç günün sonunda festivale denk gelmek güzel oldu. En güzeli ise plansız eğlence olmuş oldu =) Sahnede bir grup vardı ve İngilizce, jaz, Almanca, Latince şarkılar söylüyordu. Sahnenin önünde kendinden geçen teyzeleri izlerken ben ortamı, sahneyi videoya almaya başladım ve sonunda kendimi de dans ederken buldum hobaa!! Turistsen turist gibi olacaksın arkadaş ;) Sonra sarhoş bir amcanın bana gözleri kaymış bakışlarını yakalayınca Ö. ile bir masa bulup oturduk.


Alman bir çift karşımızda sözde kumpir olan patateslerini yemeye çalışıyorlardı. Öyle yumruk büyüklüğünde
patatesin içine konulan yağ, kaşar ve sosisle kumpir mi olur?! Türkiye’ye gelsinler kumpiri görsünler “Kafam Gibi” =D Hemen birkaç fotoğraf çektik. Sahnede şarkı söyleyen gruba eşlik ettik. Pink – Raise Your Glass’ı söyledikleri sırada “Raise your glass!” yerine gelince ben bardağımı kaldırdım. Ben kaldırınca Ö. de kaldırdı sonra bir Alman daha ve bi baktım şarkının nakaratında herkes bardağını kaldırıyor heyooo =)) O şarkıda bu yapılmalı zaten, bilmiyorlar yok yok ben öğrettim onlara ;)


Son şarkıyla bizde kalktık, depozitolu olan içkilerimizden paramızı aldık ve metroya binip (Bunu anlatmazsam içimde kalır. Şimdi biz Ö. ile metroya indik yürüyoruz derken önümüzden fare geçti! Küçüktü ama kuyruğu kendisinin iki katıydı. Yabancıların şu temiz pis olayını tam anladıklarını ve benimsediklerini düşünmüyorum. Bizde olsa kimler kimler suçlanır.) eve geldik.  Artık geldiğimizde gece 00:00’ı geçiyordu ve biz açlıktan ölüyorduk =( Ama sözümüzde durduk. Ben makarna, ekmek ve salatalıklarımı alıp geldim, Ö.de hemen etleri pişirdi. Gecenin bir saati yemek yedik, fotoğrafları, videoları bilgisayara yükledik. Konuştuk, güldük ve eğlendik.

İnsanın yalnız olması güzel evet ama eğlenceye gitceksen yanında biri olacak. Anılarını paylaşacak birine ihtiyaç var. Bence biz Ö. ile iyi anlaşacağız. Bu gece bunu hissettim. Şimdi saat gece 3. Yatmam gerek. Bu dolu mideyle nasıl uyucaksam?! #) Yarın Pazar “Ölü Gün” ama olsun. Buluruz yapacak bir şeyler ;)

xoxo

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

17 Ağustos 2013

Almanya Güncesi ...3 (Part 2)



Heidelberg’e “Almanya’nın Romantik Şehri” diyorlarmış. Buralarda genç olarak yaşamak sıkıcı olabilir ama yazlık mantığıyla evin olsa çok güzel yaşanır. Gezdiğim şehirlerden bunu anladım ben. Şehrin karmaşasından kaçıp gelmek için ideal yerler doğrusu ;) Sonra bi baktım meydandayım. Ordan Karl-Theodor Brücke’ye çıktım. Etrafı izledim. Kaleden aşağıyı çektiğim yerler şimdi etrafımdaydı. Heiliggeistkirche’nin içine girdim. Kiliselerin içi genelde aynı şekilde dekora edilse de ben o içindeki ruhu seviyorum. Her dine saygı duymak lazım. Bu tarz şehirlerde o kadar çok kilise var ki ve hepsinin mimarisi aşağı yukarı aynı. En büyüklerini görseniz size yeter oldum artık ben =) En güzelleri kesinlikle kaleler, saraylar. O eski Avrupa dönemlerini hissedebiliyorsunuz. Benim gibi eski Ortaçağ Avrupasını tarihsel olarak okumuş, her milletin tarihini merak edip araştırmış, tarih manyağı biriyseniz böyle yerler tam size göre ;)

Hayran hayran gezerken saate bi baktım 16:00 olmuş. Benim otobüsümün kalkış saati 16:35. Hemen girdim bir dükkana ve turist olduğumu, kaybolduğumu ve hemen Hbf’a gitmem gerektiğini söyledim. Sağ olsunlar çok yardımcı oldular ve dükkân sahibi karı kocadan adam hemen beni otobüse bindirdi ve ben böylece merkeze geldim =) İlgili olmak bu işte ;) Bi daha gidersem o dükkândan bir şey alırım kesin. Daha otobüsüm yok diye bu seferde çevre dükkânları gezmeye başladım. Sonra saate bi baktım 16:30 ama otobüs yok. Benim gibi bekleyen kişilerde vardı. 16:45 oldu hala gelen yok. 17:00 oldu hala yok. Alman kız bana sordu, ben ona sordum sonra herkes birbirine sordu. Bu otobüs nerde diye. Telefonum olsa arayıp sorcam ama yok! Almanlarda bi rahat bi rahat anlatamam. Panik yapmıyorlar. O kadar eminler ki geleceğinden. Sakin sakin kitap okuyup bekliyorlar.

Leyynnn otobüs kaçta geldi biliyonuz mu?!
17:35’de!!!

Kimse söylenmeden bindi. Ben tabi şaşkın şaşkın bakıyorum. Almancam yetse “Neden geç kaldın kardeşim? Panik yaptık burda.” derdim ama o kızgınlıkla sustum. Adam gelene kadar neler düşünmedim ki? Nerde kalırım, oraya tekrar nasıl giderim ve internet nerden bulurum vs. Zaten öncesinde kaybolup Hbf’a geldiğim için yorgundum direk binince de otobüste uyudum. Frankfurt’a gelmemiz kaç dakikamızı aldı biliyonuz mu?! 2,5 saat! Trafik berbattı. İstanbul trafiği gibi desem her Türk insanı anlar herhalde. Frankfurt’ta yaşasam tamam ama benim daha Mainz’a gitmem gerekiyordu. Gene daldım Frankfurt Hbf’a ve sora sora trenimi buldum ve onu da 20dk bekledim. Geliş 20 dk. Oldu mu sana saat 21:00. Akşam Ö. ile buluşup Rhein’i gezecektik tabi yalan oldu çünkü ben yorgunluktan eve gelip duşa girdim ve canım ekmek kızartması çekti (Gel bak şimdi sen gel gel olaya gel.). Ocağa koydum ekmeği, kızardı. Sonra bi dilim daha dedim oda kızardı (Dur dimi burda ama yookk). Bi tane daha kızartayım dedim ve onu da ocağa koydum. O sırada da çantamı boşaltıyım, aldıklarımı çıkarayım dedim. Ben daha çantama uzanmadan ekmek YAN! Odayı aldı bi duman! Yangın alarmı ötmeye başladı. Onu susturcam ama koca tavan ulaşamıyorum ki. Sonunda masayı çektim, çıktım üstüne de öyle kapattım. Camları açtım, odayı havalandırdım ama yok bugün çıktı kokusu. Ardından da koltukta sızmışım zaten #) Hal böyle olunca Cuma günü bi uyandım saat 13:00. Kendime geleyim diye çıktım koştum parkta ve Ö. den özür diledim. Odayı temizledim.

Bu akşamda Ö. ile buluşup Frankfurt’a gidicez. Sonra beraber yemek yeriz diye planlıyoruz.
Ben evde olmayayım.

Heidelberg için söyleceğim söz: Kesinlikle sevgiliyle gelinmeli ve ara sokaklarında el ele yürünmeli.

xoxo

Çektiğim bir kaç fotoğrafla bu partı bitiyorum:

    

                                  


    

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

Almanya Güncesi ...3 (Part 1)

Off anam off!..

Bugün günlerden cumartesi ve ben anca kendime gelebildim. Dün resmen baygın mod bir gün önceki yorgunluğumu atmaya çalışarak geçirdiğim için yazım bu güne kaldı. Aslında her gün bir yazı şeklinde olacaktı ama bunu hemen yayınlamam lazım =)

Perşembe günü 15.08.2013 tarihinde Heidelberg’e gitmeye karar vermiştim. Her şey buraya kadar güzeldi. Aslında hikâyem güzelde manyaklıklar hep bende ondan sorun orda #) Her neyse efenim hikâyeye dönelim; bir gece önceden biletimi gidiş ve dönüş olarak aldım. Sabah 9 değil de 12 olsun dedim neden? Çünkü Mainz’dan önce trenle Frankfurt’a gitmem gerekiyordu. İyi, sabahın köründe kalktım, duşa girdim giyindim ve evden çıktım. Merkeze gidip trene bindim. Frankfurt merkezde indim. Frankfurt Hbf (Hauptbahnhof)’u görseniz, kocaman bir yer. Herkes oraya buraya koşuşturuyor. Tamam, ben bu koşuşturmaya alışkınımda burada tuhaf bir durum var. Her milletten her insan var. Sırt çantasını alıp gelen o kadar çok insan var ki. Neyse ki Almanya’nın en sevdiğim olayı “Turist Info” noktalarının olması. Turist olmasanız bile gidip her şeyi sorabilirsiniz. “Nereye nasıl giderim?” tabi birinci sorunuz. İşte böyle indim ve saat 11’di. Önce otobüsü buldum ve doğru otobüs olduğundan emin olduktan sonra şöyle bi şehri dolaşayım dedim. Bi sokağa girdim daha doğrusu Hbf’dan dümdüz yürüdüm. Sağa bakıyorum Tayvan masaj salonları, sola bakıyorum Hint masaj salonları, etraf Tayvanlı, Koreli, Çinli, Hintli, Arap, İranlı dolu. Akşamına Ö. ile konuşunca öğrendim ki (Hazır olun!) bu sokak “Genelev Sokağı” ymış. Evet, ben bilmeden dalmışım yola. Ama ara sokak da değildi. Kocaman sokaktı. Ortadaydı. Meydandaydı ve bi bina vardı tamamen porno, seks kulübü, kucak dansı yapılan yerdi. Bina diyorum! 5 katlı binanın tamamı diyorum! Bizdeki gibi izbe, döküntü binaların üçüncü katındaki, yanar döner ışıklı, led lambalı “Erotik Shop” lardan değildi
.

Bilmeden geçtiğim bu sokaktan çıkınca bi baktım ileride “Simit Sarayı” var :D Kaç günün sonunda canım simit istedi ve daldım içeri (Tamam kabul açtım.). Kuyruk kuyruk derken içeride Türklerin çok olduğunu anladım. İnsan kaç günün sonunda kendi dilini konuşan insanlarla karşılaşınca çok mutlu oluyor. Tarifsiz bir mutluluk bu, ondan anlatamam =)) Sıra bana gelince Almanca isteğimi söyledim. Kadının Almanca “Paket mi yoksa burada mı yiyeceksiniz?” sorusuna benim Türkçe “Paket.” dememle kadının mutlu olması aynı anda oldu =))

“İtalyan sandım sizi.” dedi!
Nasıl yaa?!

İşte milletin bana neden ilginç baktığını o gün daha iyi anladım. Ne büyük gözlerim, ne de esmer tenim değildi olay. Olay: beni İtalyan sanmalarıymış! Burada Türk kızı olan Ö. ile tanıştım. Oda çarşamba gecesi bana aynı şeyi söyledi. İtalyana benziyormuşum. Öyle bir havam varmış (O nasıl oluyorsa?!). Bu iyi bir şey mi yoksa değil mi anlayamadım hehee =)) İşte ben böyle gezerken 1€ cu gördüm! Bizdeki 1liracıların yerini Avrupa’da 1€ cular almış sayın Okuyucu :D Olay ve mantık aynı işte. Çin mallarını ucuza alıyorsun ;)

Hint yemekleri, uzak doğu yemekleri Almanya’da çok revaçta anladığım kadarıyla. Hangi şehre gitsem etrafta onların restoranları var. Aslına bakarsanız Frankfurt, porno dükkânları, ülkelerin kendi restoranları, lüks evleri, lüks arabaları, durakları, dükkânlarıyla tam bir karmaşa şehri. Yürürken Tchibo’nun dükkânına denk geldim ve içeri girdim. Yok, bu sitenin internet sitesi daha verimli. Dükkânlarında hiçbir şey yok. Mainz’dekin de de bir şey yoktu.

Frankfurt Hbf’da ne var? Çok fazla başka şehirlere giden otobüs var. Benim gibi gezmek için gidecekseniz bir sürü alternatif bulabiliyorsunuz. Bunlardan bir kaçını vereyim;


Saat 12 olunca otobüse bindim. Yanıma bir kız oturdu. Onunla ayaküstü konuştuk. Stuttgart’a gidiyormuş. Sonra araştırdım da 3 saatmiş gidiş! Bende gitmek istiyorum ama gidince bir gece kalmam gerek herhalde. Hem şehri gez hem aynı gün dön zor olur. Devamında kız dergi okumaya daldı bende uykuya. 1 saat sonra Heidelberg’deydim =) Hemen Turist Info’ya gidip şehir haritası ile 2 tanede otobüs bileti aldım. Zaten kalabalık turist ordusuyla otobüs durağında karşılaşıyorsunuz. Herkes turist olunca olay daha da eğlenceli oluyor. Biletlerimiz
elimizde bakışıp, konuşup, tanışıp girdik otobüse. İlk gezilecek yer tabiki de “Schloss Heidelberg” di. Kale harika bir yer. Kocaman bir bahçesi var. Benim gibi yeşillik doğa aşığıysanız önce bahçesini gezin. Kocaman ağaçlar, yılların (400 yıllık) sardığı sarmaşıklar ve çiçekleriyle çok güzel bir bahçe gerçekten. Daha sonra kaleye geliyorsunuz. İçeri girmek için 4€’ya bilet alıyorsunuz. İçeride “The German Pharmacy Museum” ile “Die Grossen Faesser” var. Ben buralarda pek fotoğraf çekmedim. TGPM’de ilaçlar, bitkiler, aspirinin tarihi, eczaneleri görebilirsiniz. DGF’de ise dev iki tane bira fıçısı var. Üstüne çıkıyor, yanından geçiyorsunuz. Tabi benim en büyülendiğim kale oldu. İçeri girince aklıma hemen hemen her kaleye girişimde gelen sorular geldi:

*Bu kalede kim bilir kimler yaşamıştır? 
*Neler yaşamışlardır, neler görmüşlerdir?
*Nasıl bir hayat yaşadılar?
*Neler yediler?
*Savaşlarda naptılar?
*Kimler zindanlara kapatıldı ve öldü?
*Buranın yazı, kışı nasıl olur? Şimdi geçtiğimiz yerlerde kim bilir hangi entrikalar, planlar yürüyerek konuşuldu?

Bunları sora sora gezerken sonunda manzaranın olduğu o yere geldim =)

Vee bakın orda ne buldum?!

Aslında tarihi esere zarar verildiği için kızdım ama sonra bi baktım her ülkeden yazı var.

#heryertaksimheryerdirenis




Avluda oturup kendimi çekerken (Napak, tek başıma gezmenin olayı da bu. Kendi kendinizi çekiyorsunuz. Alıştım ama. İyi poz yakalıyorum.) yanımda Fransız bir bayan oturuyordu. Bana yarı İngilizce yarı Almanca Fransız aksanlı bir şeyler anlatmaya başladı. Komik bir şeydi ve ben onu dinlerken önce kendimi iki poz çekmişim sonra gülerken bir halim var ki yarılmışım. Ama inanın anlattığının anca çeyreğini anlayabildim. Sonunda da bilekliğimi gösterip “Alman mısın?” dedi. “Yok.” dedim. “Türküm. Buda tuttuğum takımın bilekliği. GALATASARAY.”. Teyzenin “Ama Kırmızı – Sarı – Siyah renkleri Alman bayrağına benziyor.” demesiyle sabah İtalyana benzetilen benim, artık evrensel bir görünümüm olduğunu anlamam kesinleşti. Bence millet bana bakıp “Bu kız nereli?” diyor olabilir =) Zaten işleri güçleri yok bunu soruyorlardır, eminim #) Bide kendimi çekmeme acıyıp “Ben çekeyim mi?” diyen bir çift çıktı ama onlara da güvenmedim. Valla sizde güvenmeyin. Alır makinanızıda kalırsınız öyle. Oradan ayrılıp kalenin etrafını daha çok gezmeye çıktım. Yollara karıştım, ara sokakları gezdim.

Ara sokaklar gezilmeden o şehir gezilmez arkadaş!

Daha bu günün akşamı var. Akşamı mı ouvv canlar o bir sonraki Partta ;)

Çektiğim bir kaç fotoğrafı yayınlamak istiyorum: 

          




     

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir. 

14 Ağustos 2013

Almanya Güncesi …2



Geldik mi ikinci güne ;)

Mainz o kadar yeşillikli bir yer ki ilk gün oksijen çarpması oldu kabul #) Evler müstakil. Pek apartman yok. (Yukarıdaki fotoğraf sokağımın fotoğrafı.) Millet bisiklete biniyor. Bisiklet yoluyla, otobüs yolları ayrı ayrı. Türkiye’de yapılmaya çalışılan ama çalışıldıkça yolların içine edilen sistem ve düzen burada var. Yayalar kırmızı yanarken geçmiyor. Aynı şekilde bisikletliler de. Herkesin kurallara uyma durumu had safhada. Neyse ki bende ülkemde uyan biriydim de burada yabancılık çekmiyorum. Araba kullananlar var ama çok değil. 65-70 yaşındaki ninelerle dedeleri de bisiklete binerken gördüm ya artık gözüm açık gitmem! Nineler çok şık ama ;) Kumaş pantolon, ceket, broş ve yapılı saçlarıyla etrafta geziniyorlar. Bi sabah 6-7 arası bir de gece 22:00’dan sonra koşanlar oluyor. Onu da nerden biliyorum? Bir gece önce gelmiş ve sabah erkenden kalkmıştım. Türkiye ile aramızda 1 saat fark var. Biz daha geriyiz. Eee durum böyle olunca sabah erkenden kalkmış gibi oldum ve giydim üzerime eşofmanlarımı, çıktım dışarı. Bu yeşillikli, koruluklarla dolu sokaklarda koştum. İnsanın spor yapası geliyor. Sonra bi baktım benim gibi koşan bir sürü Alman var. İşe gitmeden önce spor yapıp öyle gidiyorlar ya da gece çıkıyorlar. Her köşe başında kilise ve arkasında mezarlık var.

İşte böyle spor yaptıktan sonra eve bi geldim yicek bi şey yok! Hemen alırsın cüzdanını ve sırt çantanı gidersin alışveriş merkezine. Pek yemek yiyen biri değilim ama aç olduğum için liste yapmadan gittim. O gün aldıklarımdan sadece yeşillikler bitti. Diğerleri hala duruyor. Size biraz alışveriş hakkında da bilgi vereyim. Öncelikle burada öyle bizim marketlerdeki gibi bol bol naylon poşet kullanamıyorsunuz. Adamlar doğada onların kaybolmadığını bildikleri için sana parayla satıyorlar. 10, 20 ve 50cent e alıyorsunuz (Kendimi doğa düşmanı gibi hissettim.). Sırt çantama ne kadarını sokmaya çalışsam da 2 büyük poşet aldım tabi. İlk gün demiştim ama “Bu insanlar neden her yere Pazar arabalarıyla gidiyor?” diye. Demek ki bundanmış =) Eve kadar onları elimde ve sırtımda taşıdığım için ertesi gün omuzlarım ağrıyordu. Şöyle bir ağırlıkları toplayınca ergen bir gencin ağırlığı yapıyor #) Soldaki fotoğraf Mainz Johannes Gutenberg Üniversitesi'nin girişi.

Açlıktan ölmemek için hazır pişmiş köftelerden aldım. Salak gibi içinde ne var okumadım. Hâlbuki ondan önce aldığım ne varsa hepsinin içini okumuştum.

Eve geldim onları ısıttım, yedim bi güzel ohh.
Ardından neymiş ki bu dedim? Hani güzel bir şeyse sık sık alcam yani o mantıkla soruyorum kendime!
Hazır olun!
DOMUZ ETİ çıktı!
Bendeki yok artık, olmaz falan gibi tepkilerimle yemiş bulundum.
İşin ilginç yanı tadını beğendim dostum #)

Her gün yenmez çünkü normal et gibi değil tadı. Biraz balık gibi, öyle pişince koyulaşmıyor, yumuşak bir et. İkinci günde yedim ben o köfteleri. Battı balık yan gider deyip hehee =)) Günahsa girdik artık napak =) Sonraki günlerde tavuk tavuk! En iyisi o. Neden mi çünkü tavuğu haşladığın zaman suyuna çorba yapıyorsun ve çok bereketli oluyor ;) Tek başına yaşayanlara benden tavsiye olsun bu. Suyuna çorba yapın, hazır çorbada olur yapın için. Dışarı falan çıkarken sandviç yapıyorum. Kafelerde zaman geçirip yemek yemiyorum. Onun dışında bal kavanozumu yıkadım ve içine çorba koyup arada onu da kullanıyorum. Halis muhlis içinde ne olduğunu bildiğim şeyleri yiyorum. Zaten sizde göreceksiniz Almanlar çok kafelerde bir şey yemiyorlar. Onlar daha çok “Biergarten” dedikleri yerlerde içiyorlar. Saat, sıcak fark etmiyor onlar için. Nerde meyveli yoğurt, ilginç peynirler var hepsi marketlerde. Sade yoğurt bulana kadar bakmadığım raf kalmadı. Alınca da Alman bir kadın bana çok ilginç bir bakış fırlattı. Hala o bakışı anlamış değilim. Yabancıların bizim ülkeye gelip neden yoğurt yapan makineyi aldıklarını anladım. Adamlarda yok! Adamlarda sade diye bir şey yok. İşin güzel yanı burada light olan ürünler ucuz, tam benlik ;)

Alışveriş, spor, yemek derken sıra geldi sokağımı, mahallemi gezmeye. Jelibonumun yanına gittim. İnternetim daha o zaman olmadığı için annemlerle onun odasından görüştüm, bayramlarını kutladım, arkadaşlarımın maillerine cevap yazdım ve sonra odama geri döndüm. İlk gün Frankfurt’tan aldığım Frankfurt Havaalanının haritasını, otobüs, metro saatlerinin olduğu broşürü, Frankfurt haritasını inceledim.

Sağdaki fotoğraf Gutenberg Üniversitesini'nin içindeki bir sanatsal çalışma. Kulak ve salyangoz birleşmesi. Nedendir sevdim ben ;)

xoxo

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

Almanya Güncesi …1


Günaydın. Guten Morgen!

Biliyorum biliyorum sizi ve Bloğumu çok boşladım ama buraya geldiğimden beri yaşadığım koşuşturmacada bir gün olsun sakin günüm olmadı ki.
8 gün mü olmuş hobaa o kadar olmuş mu ya?! =)))

Şu 8 günde en çok sevindiğim olay internetime kavuşmam oldu. Çünkü telefonumu yurtdışına kapatmış, tek umudumu mail ve Skype’a bağlamıştım. Sonra size yazılar yazacak yayınlayacaktım. Şimdilerde netten bilet alıp geziyorum falan filan meşguliyetim internetle oluyo anlayacağınız.

İlk günden başlayalım mı? Sabahın 7’sinde uçağım vardı. Tabi ben kargalar b*kunu yemeden önce yani sabahın 5’inde İzmir Adnan Menderes Havaalanındaydım (Havaalanı mı Havalimanı mı hala belirsizken ben havaalanını tercih ediyorum.). Aktarmalı Frankfurt’a gideceğim için önce İstanbul Sabiha Gökçen Havaalanına gitmem gerekiyordu. Biletimi ve yerimi bir gece önceden check-in ini yapmıştım. Koltuğum falan belliydi. Asıl biletimi de aldıktan sonra bavulumu teslim, annemlerle vedalaştıktan ve fotolarını çektikten sonra iç hatlara geçtim.


Açtım! Sabahın 3’ünde (Bazı kimseler için gece 3 doğru.) kalkmış, duş almış ama kahvaltı yapmamıştım.
“Açlıktan da ölünmez ki kızım.” deyip paraya kıydım ve tost - su aldım (Havaalanında su 2,5tl! Hani bilin yani. Su sokmak yasak olduğu için zorunlu bu parayı veriyorsunuz. Ha derseniz “Ben 7 saat susuzda yaşarım.” artık o sizinle böbrekleriniz arasındaki sorun, bilemiycem #) ). Aldıklarımı yerken kapımı (Gate) buldum. Zaten AMH çok büyük bir yer değil. Bir de iç hatlarda bayram arefesi dolayısıyla yurdum insanı daha çok vardı. Hele bebekler offf! Millet durmamış çocuk yapmış sanki. Hep aynı yaş gurubu o veletler! Başlarda benimle beraber taş çatlasın 10 kişi varken uçağın saati yaklaştıkça kalabalıklaştık ve sonunda 7’de uçağımdaydım. Benim için ilk uçak deneyimim olacaktı. Yok şöyle kalkıyor, yok böyle yap, yüreğin hoplıcak, zıplıcak, takla atıcak gibi bir sürü cümlenin gerçekliğini test etmeye sıra gelmişti. Ben havalanırken çok mutlu oldum ya =)) Güldüm hatta. Sanırsam adrenalin ya da merak beni mutlu ediyo hehee =)) Bu şekilde havalandıktan sonra sıra geldi bulutları izlemeye.

En güzeli de gün doğumunu gökyüzünde yaşamamdı ;)
Çok romantikti.
Bulutların üstündesin ve güneş doğuyor.

Ben daha olayı kavrayamadan 45-50dk içinde SGH indik. Kaptanınız konuşuyor kısmı da süper ;) Kendini tanıtıp hava durumunu söylüyor ya kimse bir şey anlamıyor, anlasak napcaksak artık. Aaa hava soğukmuş inelim biz o zaman mı dicez, ne dicez allah aşkına?! =)) Unutuyordum kaptanımız kadındı ;) THY’ını kullandığım için daha da gururlandım kadın kaptanımızla heheyy =)) Bu şekilde indikten sonra sıra geldi pasaport kontrolüne, onun içinde pul almam gerekiyormuş. Kendileri 15tl canlar. Para vermeler ve harcamalar yolculuğunuz boyunca o kadar çok olacak ki yanınıza para almadan sakın ama sakın çıkmayın! Hem Euronuz olsun hem de Türk liranız. Yeri gelmişken söyliyim; aktarmalı giderken bavulunuzu aktarma sırasında almıyorsunuz. Varacağınız noktaya kadar görmüyorsunuz bile. Benimki 13kg geldi. Maksimum 30kg’nun yanında hiçbir şeydi. Aşarsanız ekstra ödeme yapmanız gerekiyor.  Benim bir de sırt çantam vardı. Onunda içine işte elektronik aletlerimi (Özellikle laptopumu) koymuştum. Bu şekilde pasaporttan da geçtikten sonra saate bi baktım daha 9! Benim uçağım kaçta? 12! Bayan görevliye kapımı sordum ve “Daha erken sizin uçağınız, bu nedenle kapınız daha belli değildir. Buyurun alışveriş yapın.” dedi. Bide bundan önceki görevli kadının bana çemkirme olayı var ki aklıma geldikçe sinir oluyorum. Kadına “Pasaport kontrolü nerde?” dedim anammm demez olaydım. Bi camın öbür tarafından üzerime atlamadığı kaldı. Özel gününde miydi, manyak mıydı bilemiyorum! Manyakları özellikle çekerim zaten. Bunu daha sonra yaşadığım olaylarda da anlatınca anlayacaksınız. “Peki.” deyip bende başladım alışveriş yerlerini gezmeye. Dış hatlar sanki millet alışveriş yapsın diye yaratılmış. Alışveriş yapacaksan havaalanına gel, öyle bir durum var. Gez gez sonra alacak bir şey bulama ve bol bol su içip bir kafede otur. Sonra uyan ve bi bak etrafında 6 çocuk, bir baba ve bir anneden oluşan Arap bir aile oturuyor olsun. Ya beni güvenli buldular ya da adam kızlarını ben kızım diye yanıma oturttu. Böyle uyu, gez derken sonunda kapı numaram belli oldu ve bende kalkıp kapımı bulmaya gittim. Dış hatlar öyle bir yer ki her milletten insan var. Herkes İngilizce konuşuyor, biliyor ve o kadar çok dil duyuyorsunuz ki şaşıp kalıyorsunuz. Beni bile yabancı sandılar. Sanırsam yanıp kapkara gitmemden dolayı böyle olmuş olabilir =) Sonunda uçağıma bindim ve 2,5 saat sonra Frankfurt’taydım. Yanıma oturan iki Alman ile biraz İngilizce biraz Almanca konuştum. Sonrasında da uyumuşum zaten. Makedonya’dan geçerken görülecek hiçbir şey yoktu. Yoksa o kadar zaman geçmiyor. Uçakta en çok sevdiğim şey, uçağın sağa ve sola dönüş yaptığı, eğildiğimiz zamanlarıydı. Çok güzel bir heyecan yaratıyor adamda #)

Frankfurt’a girince hemen pasaport kontrolüne girdim ve sonra asıl kontrole sıram geldi. İşte ikinci manyak geliyor: görevlinin tuhaf İngilizce aksanı, benim ona İngilizce Almanca durumumu anlatma çabam resmen sinir bozucuydu (Neyse ki zamanla sakinliğimi korumayı öğrendim de bu gibi durumlarda rahat olabiliyorum.). Adama turistim diyorum. Türküm diyorum. Bana sorduğu sorular ve cevaplarımız;

Alman: Ne zaman gideceksin?
Ben: 28 Ağustos.
A: Nerde kalacaksın?
B: Yurtta.
A: ???

Burada sözleşmemi gösterdim. Bana “Deniz kim?” dedi (Deniz, odasını kiraladığım kız.). “Yakın arkadaşım.” dedim. “Ne kadar yakın?” dedi. “Çok yakın.” dedim. “O nerde şimdi?” dedi. “Bugün Türkiye’ye döndü.” dedim. Uzun uzun bakışmamızdan sonra “Yazar mısınız? İngilizcenizi anlamıyorum.” dedim. Yazmıyor da sorunlu! Sonra ben kâğıt çıkardım ve yazdım bütün durumu. Sonunda anladı. Herkes pıt pıt geçerken bende 15dk durdu. Sanki kaçak giriyorum. Her şeyim belli, yerim belli yurdum belli. Neyse geçtim ve sıra geldi bavulumu almaya. Asıl sorun Frankfurt Havaalanında buymuş. Dünya’nın en büyük havaalanı olduğunu biliyordum da labirent gibi bir yer olduğunu bilmiyordum. Aynı uçakta geldiğim Türk bir aileye takılıp buldum sonunda bavulumu. Sıra geldi Mainz’e gelmeye. Onun içinde istasyonu buldum ve görevliye durumumu Almanca anlattım (İşte yapmıştım. İlk dakikadan golü atmıştım hehee =)) ). Sağolsun çok yardımcı oldu. Hatta diğer görevli amcayı çağırdı ve o görevli amca beni bizzat trenime bindirdi ve bana metro hattının haritasını verdi. Çok sevindim len =)) Allah kimseye ilk günkü salaklığı vermesin. Ardından yakışıklı bir Almanın yanıma oturması ve treni bekleme faslım başladı. Tren geldi bindik, ben yerleştim bu karşıma oturdu falan derken bir durak sonra “Hadi iniyoruz.” dedi. Bendeki “Was?” sorusu onun “Burası son durak. Bir sonraki trene bincez.” demesiyle kendime gelmem bir oldu. Dediğini yaptım ve bindim. Mainz’a gelişim, Jelibon’la karşılaşmam, yağmurlu bir gün olması, odama yerleşmem ve ilk günün yorgunluğunu atlatmam hızlıca geçilebilir. Ama şunları söyliyim; Jelibon ile doğru otobüse bindik ama yanlış durakta indik. Asıl durağımızdayken bi sarışın uzun boylu Alman bize baktı. “Jelibon neden millet bana bakıyor?” dediğimde “Yanmışsın, karasın ya ondandır.” dedi. Meğerse değilmiş!!! O çocuk benim odamın görevlisi Pascalmış! Hehee sonra öğrendim :D Çocuğa bakıp sapık muamelesi yapmama mı güleyim yoksa çocuğun benle özel olarak ilgilenmesine mi sevineyim bilemiyorum =)) Bunun dışında Jelibonun yurduna giderken yeniden kaybolduk.

İlk gün maceram burada biter. Sonrasını da yayınlıcam.
Bekleyin.

xoxo

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.