dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Şubat 2013

Revenge, Nam-ı Diğer İntikam


Dün sıkıntıdan patlamak üzereydim.
Kalktım spor yaptım hem de bir saatin üzerinde ama o bile üzerimdeki sıkıntıyı atamadı.
Tabi hakkını yemiyim terlemek ve yağmurlu bir havada toprak kokusuyla yapılan spor insanı açıyor.

Duştan çıktıktan sonra arkadaşımı aradım ve konuşmanın sonunda bana “Revenge” i izlememi önerdi. “Bir solukta izlersin ve sıkıntın geçer.” dedi. Sanki bitirmem gereken o kadar çok dizi yokmuş gibi bir de buna saracaktım derken cuma gününün o sıkıcı havasından korktum ve tamam başlıyorum dedim. Ben, TV’deki İntikam dizisini bile izlemeyeceğimi söylemiş ama bu tatilde izlemeye başlamış biri olarak hadi dedim, milletin bu kadar kıyasladığı diziyi bir de ben izliyim.

Bugün 1.sezonu bitirdim ve kararımı açıklıyorum: Kesinlikle Beren Saat’li İntikam dizisi daha güzel!

Bi kere ben orijinalindeki oyuncuları sevemedim. Isınamadım yani. Hele o başroldeki Emily VanCamp, bana hiçte inandırıcı gelmedi. Chuck dizisindeki Sarah’ya benzemiyor mu? (Sarah daha güzeldi kabul.) Ya da bana öyle geldi bilemiyorum. Hiç onun yüzünde intikam alacak bir ifadeyi göremedim ben. Beren’in gözleriyle verdiği ifadelerin yanında onunki sadece konuşma gibi kalıyor. Hele sırdaşı Nolan’a ne demeli?! Bizdeki Hakan onu sollar bee. Engin Hepileri’nin oyunculuğunu hep beğenmişimdir zaten. Sonra başroldeki kötü kadınımız Victoria yok mu, hiç inandırıcı değil. Hatun iki çocuk doğurmuş ama vücut taş. Tek benimsemediğim şeyde bu değil. Kadın dizi boyunca hiç konuşmuyor. Sadece bakıyor. Aslında genele bakarsam dizide tek adam akıllı beğendiğim kişi Daniel yani Joshua Bowman.
Bizdeki uyarlamaya yapılan birkaç eleştirinin üzerinden cevap vermek istiyorum;

İlk eleştiri kurgunun bizde inandırıcılıktan uzak olduğuydu. Bence, aslında daha uyduruk. Bir anda oldu bittiye getirenler orijinalindekiler. Adamlar 40dklık dizi çekiyoruz diye iyice oldu bittiye getiriyorlar. Bizde dizi en az bir saat olduğu için en ince ayrıntısına kadar görüyoruz. Türk izleyicisi bunu görmek ister zaten.

Sonra bir başka eleştiri ise Arsoy ailesinin manevi olarak sahiplendikleri kızın orijinalinde gay olan biri olması. Bende orijinalinden birebir alınsın isterdim ama kabul edin ki göğüs dekoltesi için şikayet eden bir toplumda gay bir ilişki nasıl karşılanır söyler misiniz?

Başka bir eleştiri ise giyim kuşam hakkında. En çok duyduğum şey ise orijinalinde Emily’nin çok iddialı giyindiğiydi. Affedersiniz ama 1.sezonu bitirdim ve hiçte öyle iddialı bir giyim göremedim. Ne Emily’den ne de diğer oyunculardan. Zaten dizide bir avuç insan ve onların etrafında dön dön dünya durumu var. Beren Saat’in giydiği kıyafetler orijinal Emily’nin giydiklerine bin basar. Sadece Beren değil ki. Engin Hepileri ve Nejat İşler’in de erkek giyimi olarak giydiklerine bakın, bir de orijinalindeki giyimlere. Bizim dizideki kıyafetler kesinlikle her karakter için bizzat seçilmiş belli. Şunu da kabul ediyorum, bizdeki kıyafetler özellikle Cemre’nin giydikleri bazen kızın üzerine tam oturmuyor. Ona dikkat etmek gerek.

Orijinalinde habere parti gecelerini görüyoruz. Bir başka dikkat ettiğim nokta ise kızımızın küçükken sarı saçlı olduğu. Bizde Beren, lens takıp, saçını boyatınca olay olmuştu. Orijinalinde Emily hala sarışın. Yorum bu cümleyi söyleyerek eleştirenlerin. Bizdeki uyarlamada daha fazla insan var. Sokak, cadde en önemlisi de bizde insan görüyoruz ya. Neymiş orijinalindeki ev çok görkemli ve büyükmüş ama bizdeki küçük kalıyormuş. Burada bir daha diyorum ki affedersiniz, o şatafatlı evin kaç odasını dizide gördünüz? Bi salon, bi hol, hol da ki merdivenler, çalışma odası ve Victoria’nın yatak odasıyla Emily’i görebildiği balkonu var. Bu mudur yani şatafatlı ev?! Öyle kocaman evin bir ucunda biri birini öldürse yemin ediyorum kimse anlamaz. Bizimkinde en azından herkes evin her odasını kullanıyor.

Millet diziyi soluksuz izliyormuş. Ben izlerken hiç de öyle olmadım.

Bunu da söylicem yoksa içimde kalır =) Orijinalindeki genç oyuncular arasındaki ilişki hiçte uyumlu değil. Gossip Girl’de de sevemediğim Connor Paolo’yu burada da sevemedim.

Sonuç olarak bi kere başladım bu diziye ve 2.sezonuna da başlayıp bitireceğim. Çünkü ben bir işi yarıda bırakmayı sevmem. Belki sonradan dizi toparlanmıştır.

6 Şubat 2013

Mimlenmişim ...8

Mia nın aslında mimi ama ben soruları çok beğendim. Soruları alıp cevaplamak içinde Mia’dan rica ettim. Sağolsun o da “Tamam.” dedi ve ben bu güzel soruları cevaplıyorum =)

Hadi bakalım. Önümüzde tam 18 bolca soru var ;)

1- Hayatınızda mucize olarak nitelendirebileceğiniz bir olay geldi mi başınıza?
Mucize dermisiniz bilemiyorum ama en çok görmek istediğim kişiyi düşündüğüm anda kapının zili çalmıştı ve bir gece yarısı onu kapıda görmemle deliye dönmüştüm.

2- Hayatınızda aldığınız en büyük risk neydi?
Herhalde ÖSS zamanında tek bir meslek seçmem ve 5 tercihle tercih sürecimi kapatmam, benim için riskti. Bide bunu kimseye söylememiştim yani riski üstlenmiş ve sonuçları ne olursa olsun arkasında duracaktım.

3. Almayı düşünüp de alamadınız neler var?
Renault yeni Clio (Kırmızı olmalı), adL in yeni kreasyon elbise ve çantaları =)

4- Kıyafet konusunda takıntılarınız var mı? (Asla beyaz giymem vs.)
Mia gibi bende Ugg giymem. Ayrıca, florasan renklerden pembe ve turuncu olan giysileri giymiyorum. Bide sarı rengi giymiyorum (Annemin bana verdiği bir sarı kazağı var. Bir tek onu giyiyorum. Oda saf yün olduğu için yılda bir kez denk geliyor.).Aşırı salaş şeyleri sevmiyorum. İncecik tayt giymem.

5- Nefret ettiğiniz huylar ya da nefret ettiğiniz insanlar?
Çok alıngan insanlar, çabuk ağlayanlar (Bu dediklerim alt dudağı hep aşağıda olanlar.), dediğim dedikler, benim kızdığımı bile bile bundan zevk alıp dalıma basarak eğlenenler, mantık çerçevesinde yaşayanlar ve bundan biraz olsun çıkmayanlar, her işini gizli kapaklı yapıp sonra yakalanınca yalana başvuran insanları sevmiyorum.

6- Sizi en net tanımlayan kelime hangisi?
Mutlu

7- Hayata yeniden gelme şansınız olsa, hangi ülkede doğmak isterdiniz?
Paris. Aşıklar şehri, kaybolmak için en ideal yer.

8- Tek başına bir insan keyif almak için neler yapabilir?
Uyuyabilir =) Şaka şaka.. Sayıyorum; çay demler bütün termosu içer. Evinin en sessiz köşesini bulur ve kucağında küçük küçük çikolatalarıyla kitap okur. Sabahsa güne iyi başlamak için spor yapar. Mesela sabah koşularını deneyin derim ;) Eve gelince sıcacık banyosuna girer ve müziği son ses açar. Çıktığında dans ederek evi turlar. Neti açar, yarım bıraktığı dizinin sezonunu bitirir. Arşivinden bir Cem YILMAZ gösterisini açar onu izler. Morali tavan olduktan sonra güzelce giyinip dışarı çıkar. Deniz kenarına gider oturur, fotoğraf çeker. Evde okuduğu kitap çantasında olduğu için bir kafeye girer ve bir fincan kahvenin eşliğinde kitabını okumaya devam eder. Yeni tatlar dener. Sokak sanatçılarını izler. Vapura biner Karşıyaka’ya gider. Alışveriş yapar. Sırf keyfine, D&R a gider gezer de gezer. DVD arşivine yeni DVD ler katar. Takıl bana, sıkılmayız seninle ;)

9- Nikâh masasında evleneceğiniz kişiden “Hayır!” cevabı alsanız?
İlk tepkim suratına bakmak olur. O an şaşırdığım için (Şaşırma sürem 3sn.) bu sürenin sonunda “Nasıl ya?!” der ve kalkar giderim. Kalsın orda mal gibi!

10- Ölümden sonra var olan hayata inanıyor musunuz?
Evet. Ama öyle çekirge ya da öküz olarak gelmeye inanmıyorum =) Öldükten sonra bir şeyler olacak anca buna inanıyorum.

11- Sizi yazmaktan soğutan olaylar?
Yazmaktan soğutan değil de beni yazmaya teşvik eden olaylarım var. Mesela biten her olayımda illa yazıyorum. Sonra mutlu olduğumda illa yazıyorum. Başımdan geçen bence ilginç bir şey olduğunda yazıyorum. Ouuvv en güzelini sona sakladım; sinir olduğumda kesinlikle yazıyorum. İsyanım bir de buradan alevleniyor.

12- Kendinize robot bir sevgili yapıyorsunuz, ona hangi özellikleri eklemek isterdiniz?
Duygusal olarak seviyeler ve birine dokunduğunda hissedip bunu hafızasına almasını ayrıca bu duyguyu içinde hissedebilmesini eklerdim. Çok mu ütopik oldu ne?! #)

13- İnsan kaderini mi yaşar, kaderini mi yazar?
Yazılı olan kaderin seçeneklerini seçerek kendi yolunu çizer. Hayat, olasılıklarla dolu.

14- Aklınıza ilk gelen İngilizce kelime hangisi?
Hi!

15- Bir kitap yazsanız, adı ne olurdu?
Kakaolu Profiterol; bir bardak su, dört bardak un…

16- Blogger olmasa, şu an gerçekleştirdiklerinizi nerede gerçekleştiriyor olurdunuz?
Eskiden msn spaces ım vardı. Oradan yazardım. Gene oraya dönerdim herhalde.

17- Birinden hoşlanıyorsun ama hoşlandığın kişi en yakın arkadaşından hoşlanıyor, arkadaşınsa boş değil ona karşı. Ne yaparsın?
Böyle bir durum? Bana hiç de uzak değil. Dürüstçe cevap veriyim mi: kesinlikle aralarını yapmazdım. Olur mu öyle ya. Ben hoşlancam ama sonra onlar çıkmaya başlıcak ve acı çeken ben olcam. Üzgünüm canlar ama bu konuda çöpçatan olamam. Hayatım boyunca da bu konuda olmadım zaten.

18- İnternette sahip olduğunuz ilk takma isim neydi?
“Lora” =) Hatta ilk aldığım msn adresi de bu isimden oluşuyordu. İlk lise birde bir arkadaşımı bu adresime eklemiştim ve yıllar geçti hala beni bu isimle çağırır =))

Mimlediklerim

11 Mayıs 2012

Arınmam Lazımdı

En çok kimden korkarım biliyor musunuz?!
Vicdansız olanlardan.

Bu vicdansızlık sadece insanlara karşı değil ama. Hayvanlara karşıda mesleğine karşıda ve hayata bakış açısında da vicdansız olanları kastediyorum.

Vicdansızlıklarının içinde boğuluyorlar. Bencilliklerini de ekleyip yavaş yavaş sonlarını hazırlıyorlar ve bu son iyi olmadığı için aslında hiçte iyi bir yere gitmiyorlar. İşin gerçeği aslında şimdiden bitmişler ama farkında değiller. Şuursuzca bencil olup yanındakileri düşünmeden asalak gibi yaşayan insanlar var ya işte onlara ayrı bir sinir oluyorum. Onlara kızdığımın iki katı kadar onları bu hale getirenlere kızıyorum. Kızıyorum ama artık nafile.

Dönüp dolaşıp aynı konuları konuşuyor ve tartışıyoruz.
Ben üzülüyor, ben sinirleniyorum ama sonuç bir HİÇ!!!
Bu hiçliğin içinde sıkıntıdan uçuk bile çıkardım. Ki ben, hayatımda uçuk çıkarmayan insandım. Uçuğum geçmek bilmedi. Bildiğin kanayan yaraya dönüştü.

Bugünlerde aslında hiç mutlu değilim. Şu üç gündür gülmüyorum resmen yaşayan bir ölü modun da geziniyorum. Bir anda her şey değişti gözümde. Hayat enerjim emildi sanki. Bir anda her şey gözüme batmaya başladı. Küçük şeyleri takar oldum. Bunun sonucunda akşamları klasik dizimi izleyip sonra sessiz sakin koltuğumda oturuyorum. Kim ne almış, ne getirmiş hiç ilgimi çekmiyor. İnanın ağzımı açıp konuşmak bile istemiyorum. Depresyona mı girdin diyeceksiniz ama değil. Başta da dediğim gibi etrafımı vicdansız insanlar sardıkça sinir olup kendimi yıpratacağıma artık hiç konuşmamayı seçtim.

Yatağıma uzanıp zıplayan topumu duvara atıp tutuyorum sonra yeniden atıyor ve yeniden tutuyorum.
Böyle bir rahatlama yok!! Tavsiye edilir ;)

Bu nedenlerle ne bloğuma girebildim ne yazılarımı düzenleyip yayınlayabildim. Her gün düzenli olarak sayfamı açsam da bir şeyler eksikti yazmak için. Şimdide arınmak için yazıyorum. Buyum yani. Burası da bazen benim arınma duvarım. Aslında hepimiz yalnızız. Ne kadar etrafımızda insanlar olsa da yalnızız işte. Şimdi ben odamda gecenin bu saatinde radyom açık bu yazıyı yazıyor ve size sunuyorum. Belki bazınız “Bu ne ya?!” diyecek bazınızda “Aynen” ya da “Saçma” deyip kapatacak. Blog açmak ve istikrarla yazmak bu işte. Yazacak konunuzun olması.

Sen olman!
Sen olmak!
Benimsenmek ve vicdanlı olmak.

Düşünüyorum da ben doğadaki her küçük canlıya bile saygı duyarım. Bu sabah balkonda kahvaltı yaparken camda minicik bir sinek vardı. Tek amacı camdan dışarı çıkabilmekti ama yapamıyor habire cama tosluyordu. Burada yapılacak birkaç seçenek var. Birincisi “Ayy iğrenç! Kahvaltı yapıyorum.” deyip öldürmek, sırtınızı dönmek ya da bütün camı sürgülü olarak çekmeyi göze alıp o sineği dışarı özgürlüğüne kavuşturmak. Ben ikinci dediğimi yaptım. Sonuçta onunda yaşamaya hakkı var.

Sen daha büyüksün diye onu parmağınla ezemezsin. O saatte orada olmasan onu görmeyecektin. Ama oradaydın ve onun mücadelesini gördün. Bir nedeni olmalı. Senin orada olmanın bir nedeni olmalı ve bu neden o koca parmağınla sineği ezmek değil ya da iğrenip başkasına ezdirtmek.

İnsanlara bunu dediğim zaman “İğrençsin Z.S” diyorlar.
Evet, ben iğrencim ve siz temizlikten parlıyorsunuz zaten değil mi?

Hiç kimse bir başka yaşayan canlı için ölsün diyemez! Benim dünyamda böyle bir şeye yer yok. Kedilerden korkuyor kız ölsünler diyor. Adam, köpekten tırsıyo “Lanet olsun bunlara!” diyebiliyor.

N’oluyo ya n’oluyo yani?!

Mutlak mısınız siz nesiniz ya da tek kişi siz misiniz??? Dünyayı biz yönetiyor gibi görünüyoruz, beyinlerimiz daha büyük ya hemen herkesi ezmemiz lazım yoksa olmaz böyle!! Bu düşüncelerden sıkıldım. Nefret etmeyen ben, artık bu tarz şeylerden nefret ediyorum.

Bu aralar gözüme her şey batıyor derken bütün bu kişilere ve olaylara “Gerizekalı” demek istiyorum. Benim lügatimdeki tek küfür. Kızdığım zaman ağzıma gelen her şeyi söylemem ama saman alevi gibi bir anda parlar gerizekalıyı ilk söyler ve içimdeki bütün cümleleri karşımdaki kırılır mı yoksa üzülür mü diye düşünmeden söyler ve sonra susar yerime otururum. Finallerim yaklaşırken keyfim kaçmasın diye susuyorum. Sonra patladığım zaman nedenim “Sınav sonuç stresi” olarak insanlar tarafından algılanacak biliyorum ama size bir şey diyeyim mi inanın HİÇ umurumda değil. Bir şeylere dur demenin zamanı her dakika daha çok yaklaşıyor.

Zaman bizim için uzun olabilir ama dünyaya göre bizim yüz hatta bin yılımız onun için sadece bir göz kırpma süresine eşitmiş.
Bende zamanımı bekliyorum kirlenmiş, cümlelerin şuursuzca söylendiği, değişen insanların yaşadığı dünyamda.

18 Mart 2012

Mart, Bahar ve Pazar


Bugün güzel İzmir’im de çok güzel bir hava var.Sıcak desem sıcak değil soğuk desem hiç değil.

Dünden zaten kendime söz vermiştim sabah erken kalkacaktım. Dediğimi de yaptım. Bu güzel pazar sabahı erkenden kalktım ve fırına ekmek koydum sonra da sporumu yaptım ve eve geldiğimde güzel bir duşla ayıldım =) Tabi zengin bir pazar kahvaltısı yapılmadan o gün “Pazar” olmaz dimi ;) Ardından da TV’nin karşısına geçtim. Geçmiş senelerden hatırladığım ve Cnbc-e’de de yayınlanmış olan Emma adlı diziye BBC HD de denk geldim. Dün ilk iki bölümünü izlemiş ve çok beğenmiştim. Meğer bugünse diğer iki bölümü yayınlanıyormuş. Oturdum bir güzel onu izledim ve havadan mıdır nedir bilemiyorum bugünü “Romantik Pazar Günüm” olarak ilan ediyorum.

Emma’ya gelirsem, ne güzel bir diziymiş öyle o ya =)) Emma’nın çöpçatanlığını izlerken kendimden bir sürü şey gördüm. Başkalarının aşk hayatlarını izleyip bazen eğlenirken bazen de üzüldüğüm anları hatırladım. Emma, çöpçatanlığın ilk kuralını unutmuştu. Aslında gözünün önündeki kişiyi hiçbir zaman fark etmedi. İşin gerçeği aslında ikisi de birbirini fark etmedi. Yıllarca süren arkadaşlık elbette bir gün aşka dönüşecekti. Emma, büyük bir oyunda aşkı ararken asıl amacı aşkın ne olduğunu ve nasıl hissettirdiğini bilmek istemeseydi. Hayranlık mı merak mı derken Frank’a ilgi duyduğunu sandı. Kendi içindeki gerçekleri fark etmesi biraz zaman alsa da sonunda aşkın ne olduğunu oda anladı =) Harika bir diziydi. Dört bölümdü ve idealdi. Tadı damağımda kaldı =)

Emma’yla birbirimize benzeyen yönlerimize bakarsam ikimizde güzel, yeri geldiğinde çokbilmiş olabilen, zeki ve tabi özgüveni yüksek kişileriz. Bunların yanında ikimizde dertsiz, tasasız bir haldeyiz. O zengin bir bayan. Ayrıca yaşıtları gibi soylu biriyle evlenmek zorunda da değil. Ben ise yaşıtlarım ve yaşıt kız arkadaşlarımın düşüncelerinden çok farklı düşünerek hatta bir noktaya bakıp onlar ağacı görürken ben orada anında masallar, hikâyeler, kurgular çıkarıp aklımda yazarak yaşıyorum. Buradan yola çıkarsak ikimizin de dönemleri ayrı olsa da yaşadığımız dönemlerin bize dayattığı her şeye karşı çıkıyoruz ve bu şekilde yaşıyoruz.
En benzer noktamız ise kuşkusuz başkalarının aşk hayatını düzene sokarken kendi aşk hayatımızı düzgün bir raya oturtmakta bir o kadar beceriksizliğimiz =)

Dizide geçen klasik oda müziklerini dinledikten sonra yeniden keman çalmak istedim.
Böyle bir havada belki de ilham bugün gelir de beni bulur belli mi olur?!
Birkaç parça çıkarırım belki =)

Uzun zaman oldu.
Parmaklarımın nasırları azaldı.
Azıcık yara açalım =)

Herkese İyi Pazarlar =)

17 Şubat 2012

Kabul Ediyorum


Şu birkaç gündür düşünüyorum da ben ne kadar zor bir insanım.
Evet, kabul ediyorum ben çok zor bir insanım.

Bazen benim bile kendime tahammülüm olmazken yakınımdakilerden sonsuz sabır bekliyorum. Ne kadar bencil bir insanım. Al işte gene kendimi düşünüyorum.

Kavga ediyorum içimle, içimdeki sesle.
Bağırıyorum, kırıyorum, elime geçen her şeyi fırlatıyorum.
Vazoları kapılara atıyor sanki o kapının açılmasını istiyor gibi davranıyorum.
Ardından yatağıma uzanıyor ve dönüp duruyorum.

Uyuyamıyorum ve her gün sabahlıyorum. Kafamdaki bütün bu düşüncelerden kurtulmak için ise dizi izliyorum. Ama bir sonraki sahneye geçildiğinde ben hala en baş sahnede kalıyorum. Sinemaya gidiyor filmin yarısında sıkılıp dışarı çıkıyorum. Arabama atlıyor bütün gün yollarda geziyor sonra arabayı deniz kenarına çekip öylece derinliklere bakıyorum. Gün batarken hala sokaklarda oluyorum. Sonra telefonumu elime alıyor ve aklıma gelen ilk kişiye mesaj atıyorum. Aynı saat ve aynı hitapla yazıyorum mesajımı.

Belki de benim bu tuhaf davranışlarıma katlanan tek kişi o olduğu için böyle yapıyorum.
Beni ben olarak kabul eden ve benim bu deli hallerimi sakinleştiren kişi olduğu için.
Alışkanlık bu belki de…

Bazı şeyler değişmiyor işte. Olmuyor. Yerimizde sayıyoruz. Monotonluk, araya giren birkaç olay, birkaç tartışma ve büyük kavgalarla bozulsa da insan yalnız kalamıyor işte.

Hayatımdan birini kolay kolay çıkaramıyorum. Onu değil ilk olarak kendimi düşünüyorum.
Birini sevmek onun iyi ve kötü yönlerini görüp sonra da kabullenmek midir?!
Her şeyimizle açık olmak mıdır?!
Açık olurken o güveni hissetmek midir?
Peki ya o güveni hissettirmek için yaptığımız onca oyun ne oluyor?!

Bir gün birisiyle tanıştım. Sonra onunla konuşmaya başladım. Uzun uzun sabahlara kadar. Konuştukça bir şeyin farkına vardım. Ona göre bencillik bambaşka bir şeydi. Ve benim bu şekilde olmam beni ben yapan bir durumdu. Bunu ilk söylediğinde pek bir şey anlamamıştım ama şimdilerde o zaman ne demek istediğini artık anlıyorum.

Yalan söylemek… Sanki biz çok dürüstmüşüz gibi etrafımızdaki herkesin de dürüst olmasını istiyoruz. Siz annenizin ya da babanızın çocukken ya da gençken ne yaptığını biliyor musunuz? Peki ya kardeşinizin? Sizden ayrı kaldıkları zaman akıllarından neler geçirdiklerini?! Ne siz onları biliyorsunuz ne de onlar sizi. Hep beraberken bile yalnızız aslında. Düşüncelerimizle baş başayız.

Siz, izin verdiğiniz sürece insanlar size yaklaşır ve aynı şekilde siz izin verdiğiniz sürece insanlar size karşı dürüst olur. Zarar görmek istemediğiniz her an yalana biraz daha batarsınız.

Bu nedenle kabul ediyorum: ben bencil, yalnız ve zor bir insanım…

11 Nisan 2010

Cevaplar, Duygular ve Karmaşalar İçinde

Nedendir bilmiyorum ama bu aralar bi Barış Manço dinleme isteği içindeyim. Çocukken kasetlerini alırdım ve ailedeki herkes sıkılıp hatta bıkana kadar dinlerdim. Onlar sıkılınca da sesini kısar öyle dinlemeye devam ederdim. Öldüğünde ise çok üzülmüştüm bi kaç gün ağlamıştım. Hele cenaze törenini televizyonun başına geçip, hiç ayrılmadan izlediğimi hatırlıyorum. Bütün kasetlerini almıştım ve anaokulunda zorla herkese dinletmiştim. Üzüntümü herkesle paylaşmıştım. Bizim jenerasyon da Barış Manço’nun yeri ayrıdır hem de apayrı. Onu canlı görmüş, konserlerine gitmiş, o saf çocuk halimizle TRT’deki programını izlemiş, Japonya,  Kore ve dünyanın her yerine gidip ortadaki insanlarla anlaşmasını, bir şekilde iletişim kurabilmesini izleyip hayran olmuştuk. Aklıma gelip gelmeyen her yere gitmişti Barış Manço. “Nane limon kabuğu” şarkısıyla ben kendimi iyileştirmeye çalışmıştım çocukken =)) Şarkının sözleri hala aklıma gelir hazırlarken. Hafif bi tebessüm oluşur yüzümde sonra da biraz hüzün. Bu aralar işte gene bu duygular içindeyim. Netten indirdim Barış Abi’nin bütün şarkılarını ve hemen MP3'üme attım. Durmadan dinliyorum. Eskide gelmiyor dinlerken. Bazı sözleri ne kadar Anadolu insanını anlatırken, bazı sözleri o kadar alaylı, imalı birazda düşündürücüydü. Çocukken çok fazla fark etmediğim ayrıntıları şimdilerden yeniden dinlerken fark ettim.


Bugün sınava girmiş olan arkadaşlara da “Geçmiş Olsun” demek istiyorum. İşin başını bitirdiniz. Kaldı diğer yarısı. Bu yeni sınav sistemi bakalım nasıl sonuçlar getirecek? Deneme tahtası jenerasyonu olarak sizin ne hissettiğinizi anlıyorum. “Bugün yarın bu da değişir biz girdiğimizle kalırız.” diyorsanız evet, doğru diyorsunuz. Bu yolda bunu en iyi şekilde geçmek zorundayız ki “Lanet olsun!” diyorum. Evet, yanlış bir sistem ama sistemin değişmesi demek Türkiye için başka bi sınav sistemi demek. Yani sınavlar hayatımız boyunca olacak ve eksilmeyecek. Her sınava girdiğimde aynı heyecanla gidiyorum ve bu heyecanı hiç sevmiyorum. Hayatımız boyunca devam edecek bu heyecana alışmaya çalışalım ya da alıştıysanız sizi en içten şekilde tebrik etmek istiyorum. Napolyon'un, “Sınava girmektense, savaşa girmeyi tercih ederim.” demesini annem her sınav öncesi bana söyler =))) Yani durum yıllar boyu böyle gelmiş ve böyle devam edecek. Ancak aramızdan biri o koltuğa oturup da en iyi yolu bulup değiştirirse o başka işte =)))


1 haftada tam 2 dizi indirdim ve hemen CD ye çektim ve kenara koydum şimdi sırada 3 dizi ve 2 film var ama bu dizilerden birinin yarısını indirdim bile =))) “Ne dizisi?” diyeceksiniz hemen. Söylüyorum Güney Kore Dizisi. Bu dizileri çok seviyorum ya ;) 16 bölümlük kısa diziler. Az ve öz oluyo ama güzel oluyorlar. Duygusalları (Duygusal değil dram desem daha doğru olur.) gerçekten duygusal, maceraları gerçek macera.

Her türlüsünü indirip, izlerim. Hatta TRT 1'dekileri bile kaydettim. Başka bi deyişle; arşivledim. Koreceyi sökmeye başladım demiştim ya, onu da ilerlettim. Şu İngilizce olmasa neler neler yapıcam da, ahh şu ingilizce aklımı karıştırıyo. Benim gibi Kore Dizilerini seven insanları bulmak çok zor. İnsanlar bize normal değilmişiz gibi bakıyor. Sonuçta ben İtalyan dizisi de izliyorum, Amerikan dizisi de. “Evrensel olun kardeşim!” diyorum o şekilde tepki verenlere.

Her konuda biraz fikrim vardır mesela benim ve tabi her soruya da verecek cevabım =))

Yaşamadığım dönemi de bilirim, yaşayacağım dönemi de araştırırım. Şimdiyi ise yalar yutarım. Kimse bilmez neler bildiğimi. Anlatmam zaten. “Ne gereği” var der yürür giderim. 4 duvar arasında yaşayan insanları sevmiyorum. O duvarlarının içinde çarpıp çarpıp yaşıyorlar. Bi yerden sonra gene aynı şeyleri görüyorlar ve hayat ne kadar sıkıcı demeye başlıyorlar. Bu onların suçu biraz. Artık internetin ilerlemesi ile beraber o kadar çabuk ulaşabiliyorsunuz ki istediklerinize. Ama bunu kullanmayı bilmeyenlere kızıyorum. Zamanım yok demeyin, yapmaya çalışın biraz.

Bu hafta sonu 2 tişört diktim. Daha mesleğime 1 sene var ama olsun, şimdiden elimi alıştırmaya başladım ;) Geçen sınavla bu sınav arasında örgüyü halletmiştim şimdide dikmeyi =)) Bakalım bi sonraki sınavla final arasında neyi öğrencem =)))

Herkese bol çalışmalı, programlı ve başarılı bi dönem diliyorum.

8 Eylül 2009

Burası Türkiye. Anla Artık!!!

Yok, kardeşim ben kabul edemiyorum bunu ya!
Neden saçma sapan şeyler hep bizim ülkede oluyor?!

Son olayı söylüyorum;
Adanalı Dizisinde ki Adanalı karakterini oynayan Oktay Kaynarca bazı sahnelerde suçlulara şiddet uyguladığı için polislerden uyarı almış.

"Ne bu ya?" dedim bi daha. Niye bu ülkede ki her meslek grubu mesleğine bi saldırı olsun da hemen dava açalım, yok ayaklanalım gibi triplere giriyor? Ayrıca bazı suçlar için verilen cezalarında yetersiz olduğunu düşündüğümüz ülkemizde bazen o suçluları bi döveyim sonra da adaletten cezasını alsın diyoruz. Mesela tecavüz gibi suçlardan içeri atılan kişileri genelde toplu koğuşlara vermediklerini duydum. Diğer yatanlar, o kişileri kendi arasında cezalandırabiliyormuş. Böyle bir gerçeğin yaşandığı ülkemizde, bir dizideki sahne yüzünden hemen uyarı alınıyor falan.

Geçen yıllarda da Petek Dinçöz'ün başına gelmişti bu durum. Hemşireler ayaklanmıştı =))

Hey gidi hey!
Burası Türkiye!!