7 Eylül 2013

Dünya Nerde Biz Nerdeyiz?


Dünya nereye gidiyor biz nereye?
Soruyorum, sorguluyorum ve Türk insanlarının mantığını anlamıyorum.
Olayımız ne mi?
Olayımız: Bizim insanımızın hayvanlara bakış açısı!
“Olmayan Bakış Açısı.”

İstemeyenler ve isteyenler. İstemeyenlerin o tutarsız davranışları, sert tutumları, eleştirileri. Hayvanları istemeyen zihniyeti anlamıyorum zaten ve anlamayacağımda! Nasıl yaşayabiliyorlar? Sadece insanlarla konuşan, onlarla yaşayan ve bu durumdan mutlu olan bir kesim var. Çevresine duyarsızlaşmış insanlar bence bunlar. Vicdansızlık, merhametsizlik. Sadece kendi yaşam alanını düşünen hastalıklı insanlar.

Bahçemden geçmesin, oraya pislemesin, denize girmesin, koşmasın, havlamasın, gelmesin, yatmasın, yemesin… Hepsi ama hepsi onlarca halkı sebepler. Sora ne mi oluyor; bütün bu kısıtlamalara maruz kalan hayvanlar sonunda patlıyor. Sıcaktan bunalıyor, fenalaşıyor ve ölüyor. Yazın ROZA’ya yaptıkları gibi. Ve veteriner, bu yaz bir sürü hayvanın bu şekilde yazlıklarda telef olduğunu anlattı. Biraz merhamet, vicdan yahu! Sen bakmıyorsun, yemek vermiyorsun ve bahçene gelince su atıp kovuyorsun diye ve ben bunları yapmıyor, onu besliyor, bir kap su koyuyor ayrıca kafasını okşuyorum diye bana tavır alamazsın. Bunu yapamazsın! Senin hakların ve isteklerin varsa benimde haklarım var. O hayvanında var. Onun sesi çıkmıyor diye bu tarz davranmak niye? Amacın, maksadın? Herkes bir yaşayabilse her şey ne kadar kolay olur. Almanya’dayken bunu görmüştüm ben. Her gördüğüm şeyi tabi ki onaylamıyorum ama bazı şeyler var ki bizde de olmalı diyorum. Almanya’da çoğu insanın evcil hayvanı var ve bunların gene çoğunluğu da köpekler. Özellikle cins köpekler. Hayatımda ilk kez gördüğüm bir sürü köpek vardı. Onların özel dükkânları var vs. Asıl olay, adamlar her yere hayvanlarıyla girebiliyorlar. HER YERE! Metroya, trene, eczaneye, alışveriş merkezine, tarihi eserlerin olduğu yere ve daha nicesine. Bizzat gördüm. O hayvanlar ve insanlar birbirine o kadar çok alışmış ki ve kimsenin onlara ite kaka yapmadıklarını görüp yaşamışlar ki hepsinin kendilerince özgüvenleri var. Bizde ne var? Kuyruğu poposunun arasına girmiş, kafası eğik bir şekilde aşağıya inmiş, sana ezik gözlerle bakan hayvanlar. Kedisi de, köpeği de kuşu da. Parklardaki kuşları gördüm, ördekleri, kazları, pelikanları. Hiç biri insanlardan kaçmıyordu. İnsanlar onları yakalamaya çalışmıyordu. Hatta besliyordu. Besleyene kötü kötü bakan yoktu. Fotoğraflarını çektim. Bende besledim. Bizde olsa ne olur? O ördekler, kazlar ilk günden yenir! Vahşice mi geldi?! Ama gerçek bu!

Yok ya valla yok!
İnsanlar kendilerini bu dünyanın tek hâkimi sandıkları sürece kimse gram ilerleyemez.
İnsana saygısı olmayanın hayvana hiç olmaz.

Sonra o insan karısına koca, kocasına karı, çocuğuna anne ve baba oluyor! Gerçekten oluyor mu? Baba ya da anne çocuğuna sevgiyi anlatırken ne kadar samimi olduğunu düşünürüm ben, sorgularım. Bunun böylesi iş hayatında da sorunlu oluyor, hayatının geri kalanında da. Çocuğu yoldaki kediye pisi pisi demesiyle ve onu sevmesiyle kıyameti koparan anneler var. “Pistir o, pirelidir.”. Hatta abartıp tekme atanlar var ki onların kafasını koparmak istiyorum, açık ve net! Kan beynime sıçrıyor. Ne hakla ya ne hakla!!! Çocukken hepimiz kedili, hayvanlı bir arada dans eden çizgi filmler izledik halada çocuklarımıza izletiyoruz. “Ben dokunmadan seviyorum.” Diyebilene de inanmıyorum. Seviyorsan dokunacaksın. Sevdiğine nasıl sarılıyorsan ona da sarılacaksın. Kafasını okşayacaksın, hissedeceksin. İçten seveceksin. Bağ kurma ama sev.

Öldürdüğünde eline ne geçiyor ya da o hayvan öldüğünde seviniyor musun, sevinecek misin? Zaten hayatında olmayan bir canlıyı eminim hatırlamayacaksın bile. Ama o seni hatırlayacak. Ona vurduğunu, ona su attığını, onu bağladığını hep hatırlayacak. Vicdansızlık sadece kendi içindeki insanlara karşı olmaz. Her canlıya olur! Her canlıya diyorum! Orucunu tut, hacca git, alkol alma, namusunla yaşa kendince “İyi insan” ol ama sonra gel kapının önünden geçen köpeğe laf at. Laf bile atılmasına sinir oluyorum ben. “Git buradan!” “Çek git!” derken ki tepkiler, kafasına taş atmalar. Bitti işte. Bütün senin iyi insan çabaların bitti. Haaa tabi bunun kararını ben veremem Allah bilir ama bunun içinde ayetler var herkes biliyor.

İnsanlar önce kendilerine bakmalı. Sevgiyi ararken kendi içlerindeki sevgiyi önce bulmalı. Hayvanlara saygılı, çevreye saygılı bir nesil yetişmeli. Bunu kanunlarla desteklemeli, kafada bir şeyleri düzeltmeliyiz. Benim karşıma çıkıp “Hayvanla insanı bir kefeye mi koyuyorsun?” diyenler çıkıyor. Bir kefeye koymuyorum ama onlarında yaşam hakkı var, onlarında bu dünyada yeri var ve onlarda senin benim gibi somut canlılar. Sen takmıyorsun diye dünyadan yok olacak, soyut olacaklar diye bir şey yok. Bunu söylüyorum.

Lütfen biraz duyarlılık.

xoxo

1 Eylül 2013

Almanya Güncesi …5

19.08.2013 Tarihli yazımdır.


Dün oturdum kendime gezi planı çıkardım.
Hangi gün ne yapmalı, nerelere gitmeli?
Ne kadar para harcamalı ve tabi alınacak hediyeler neler olmalı?

İlginç şeyler aradım hep Almanya’da. Hem mesleğim ile ilgili hem de bir şey alacaksam, ona para vereceksem o alacağım şey farklı olmalıydı. Beğenildiğinde “Bunu Almanya’dan aldım.” demeliydim. İşte böyle düşündükten sonra bugün Wiesbaden’a gittim. Elimde aylık bilet olduğu için gidişlerim gelişlerim sorun olmuyor. Mainz Hbf’dan 6’ya (6A’da olur.) biniyorsunuz ve Theodor Brücke’den geçip Wiesbaden’a gidiyorsunuz. Evlerin arasından geçe geçe sonunda Wiesbaden Hbf’a vardım. Merkez diye orada indim. Hemen karşısı parktı. Bol yeşillikli, gölü olan yer (Yukarıda fotoğrafı olan yer.).

Almanya’da dikkat ettiğim bir diğer şey ise adamların Hauptbahnhof’ları tam bir tarihi eser. Mimarisiyle, içiyle, korunmasıyla önemli onlar için. Dışarı çıkınca hemen binayı inceliyorsunuz (Soldaki fotoğraftaki yer Wiesbaden Hbf.). Gene ördekler özgürce yüzüyorlardı. İnsanlar hayvanlarıyla geziyor, son model arabalar yollarda leblebi gibi görünüyordu. Ben hemen alışveriş merkezine girdim. Orda bir mağaza olduğunu bana söylemişlerdi. İçeriyi gezerken hem yeni sezonun modasını araştırıyor hem de Almanlar ne giyer, ne takar, ne beğenir bunlara bakıyordum.

Ben alıcı değil gezici, gözlemciyim ;)

İlk gözüme çarpanlar, abartıyı seviyorlar. Örnek vermek gerekirse baskılı tişört az onlar için. Onun üzerine zımbada olacak, kurdelede. Her şey abartılı. Kolyelerde zımbalar olacak, haç işareti olacak. Din önce olurken küfürlü bilezikler kollarda ve punk stili çok önemli. Ayakkabılar yüksek topuklu. Çantaları büyük ama renksiz. Geneli bordo, siyah ya da pembe! Şalvarlar moda (Ama kalıplar, desenler, dikimler, kesimler rezalet. Şalvar diye onu alıp totoma geçirmem yani!). Vee benim en sevdiğim ve ailemdeki herkese de aldığım (Kendim dışında) atkılar. İki ucu birbirine dikilmiş boyunluklar diyelim biz onlara. Çeşit çeşit. Örme, dokuma, baskılı kumaşlardan yapılmış bir sürü boyunluk. Raflarda renk renk görseniz çıldırırsınız. Mağazaya girdiğinizde peşinize hemen bir tezgâhtar takılmıyor. Sizi sorularıyla bunaltmıyor. Almanya’da herkes kendi halinde bir durum var.

Bide unutmadan şunu söylicem: İzmir’de H&M mağazası yok. Türkiye genelinde de yanılmıyorsam 5 tane var. Almanya’da her köşe başı H&M! Resmen Türkiye’deki LC Waikiki gibi olmuş durumda. Kaliteleri iyi olabilir ama çok mağazası olunca orta malı gibi oluyor, kimse kusura bakmasın. Almanya’da renkli ürün bulmak zor. Mağazalardaki giysilerde siyah ağırlıklı. Hâlbuki o kadar soğuk, yağmurlu iklime renk lazım. Stajdaki yabancı bayan benim renkli, çiçek baskılı şortumu demek ki bundan çok beğenmiş. İlk aklıma bu geldi. Renk yok ki insanların tekstil ürünlerinde.

İlk dakikadan alışveriş yapıp elime kocaman torbayı tutuşturunca gezmek o kadar kolay olmuyor haliyle. Hepsi şu akşam 8’de kapanan dükkânlar. Kapanmadan işimi halledeyim mantığıyla gidiyorum.


Parka daldım. Oradan dümdüz gittim ve karşıma tarihi eser gibi evler çıktı. üç katlı apartmanlar bunlar. Sonra geze geze anladım ki Wiesbaden’daki evlerin geneli böyle evler. Ve sonra gene araştırınca öğrendim ki bu şehirdeki insanların ekonomik durumu genelin çok çok üstünde. Zengin ve eğitim seviyesi yüksek insanlar bu şehirde yaşıyor.

Ben o evleri inceleyip fotoğraflarını çekerken (Wiesbaden'daki evler soldaki fotoğraftaki evler. Genelinin mimarisi bu şekilde.) karşıma Martkkirche (Kilise) çıktı. İçine girdim gezdim.






Oradan çıktım merkez başbakanlık binasına (Soldaki fotoğrafta.) geldim. Böyle gezerken geçen gün Ö. ile yemek yaparken parmağımı yakmıştım. Yara bandımda evde kalmış. Yaram iyice coşup kanayınca ilk eczaneye daldım. İçeri girince eczacıya ezberlediğim “Bir yara bandı istiyorum.” cümlesini kurdum. Adamda bana “Sen bana yaranı göster önce.” dedi. Yaramın halini görünce “Bir dakika bekle.” deyip içeri gitti ve geldi. Yaramın üstündeki lifleri temizledikten sonra krem sürdü ve bana benim yarama uygun yara bandını verdi. “Bu yarana iyi gelir.” deyip ben yapıştırırken de “Gut Gut” deyip onayladı. Memnun ayrıldım oradan. 

Dom (Katedral) buldum (Soldaki fotoğrafta.). Ama bi baktım pazartesileri kapalıymış. Ertesi gün ve sonraki hangi günler açık onu öğrendim ve ertesi gün yeniden bu şehre gelmeye karar verdim. Bunu düşüne düşüne yokuş yukarı bi yola çıktım. İleride kale gibi bir yeri gördüm hadi dedim gideyim. Benim bunu dememle bir anda hava gürleri yağmur başladı. Altımda şortum üstümde ince body ve kot ceketimle kaldım mı ortada?! Alışveriş torbasını kafama geçirdim ve kenarlardan yürüye yürüye bi yola çıktım. Şehirden merkezden farkında olmadan yürüye yürüye çok uzaklaşmışım o gün. Sonra bir köşe büfedeki bayana “Hbf’a nasıl giderim?” diye sordum. Sağolsun bana yolu tarif etti (Almanların bu huyunu çok seviyorum. Yardım edip size iyi davranıyorlar.). Sonra bana İtalyanca “Hoşça kal.” dedi =) Gene İtalyan olmuştum. Saat akşama gelirken saatimin durduğunu fark ettim! Ben daha öğlen herhalde gibi saf saf geziniyordum. Meğerse akşam olmuş bile. Havada kararmayınca anlamıyorsunuz saati #) Hemen ilk otobüse bindim ve 1 saat sonra odamdaydım. Yolda bi ara sızdım. Yürü yürü yorulmuşum. Aldıklarımı paketledim bu gece. Yemeğimi yedim. Ne kadar sağlıklı beslenmek istesem de kendimi büyük ve ucuz abur cuburdan alamıyorum. Almanya’ya geldiğimden beri yediğim çikolatalar döndüğümde erimek için göbeğimde bekliyor biliyorum #)


Yarın gene Wiesbaden.
Bu sefer şehrin araştırmasını da adam akıllı yapıcam ve gidilecek yerlerin yanında şehir haritasını da alıcam.
O kiliseyi görmeliyim, içine girmeliyim ve tabi ara sokakları bu şehirde de gezmeliyim ;)

xoxo

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

Almanya Güncesi …4

17.08.2013 Tarihli yazımdır.


Ö. ile buluştuk ve beraber Frankfurt Hbf’a gittik. Almanya’nın gündüzleri uzun geceleri kısa. Yani saat 21:00 bile olsa hala hava aydınlık hala gündüz gibi. Türkiye’de annemlerle Skype yaptığımızda bunu onlara söyledim ama inanmadılar. Sonra bilgisayarı alıp onlara gökyüzünü gösterdim. Teknoloji işte =))

Frankfurt’a gidişimiz tam bir eğlenceydi. Trenimizi bekledik ve bu sırada Ö. hediyelik birkaç şey ile yiyecekler aldı. Trenimiz geldi ve bindik. O, aldıklarını yerken bende durakları yazıyor ve etrafa bakınıyordum. Mainz - Frankfurt Hbf arası 1 saat iken bizim ineceğimiz durakla aramızda 15dk daha vardı. Git Allah git bitmiyor gibi geldi bir an. Sonunda F. Stadion’a geldik ve metroya kimler bindi dersiniz? “Eintracht Frankfurt” taraftarları! Bordo - Siyah renkleriyle tam bir taraftar grubu. O gün maçları varmış ve sanırsam yenmişler. Yalan olmasın eve gelince bakmadım maç sonucuna ama sevinçlerinden yendikleri anlaşılıyordu. Tren bir anda taraftarlarla dolunca millet balık istifi oldu. Herkes birbiriyle vıcık vıcık. Kaç gün sonunda Almanya’nın da trenlerinin kalabalık olduğunu görmüş oldum, sevindim =) Gelelim olaya. Benim gibi taraftar sevdalısı, Galatasaray aşığı birinin Alman hatta o meşhur Alman taraftarlarıyla karşılaşması çok güzel oldu. Vagonun bir tarafından “Ein!” diyorlar bizim vagon “Tracht!” diyor. Sonunda her iki tarafta aynı anda “Frankfurt!” diye bağırıyor! Vee olay şimdi geliyor. Zıplıyorlar!! Ay evet zıplıyorlar yahu. Trende!!! Otobüsteki etkiyi bilirsiniz denk geldiyseniz şimdi bunun kaç katını trende düşünün! Alman bi amcada bana bakıp bakıp gülümsedi. “Sende mi taraftarsın?” dedi. “Yok.” dedim “Ben Galatasaraylıyım.”. “Aa ben senin bilekliğine bakıp Almansın sandım.” dedi. Size itiraf; bende bi ara “Tracht!” dedim =)) Aradan kaynamışta olabilirim hehee =)) Biz böyle bağıra bağıra ineceğimiz durağa geldik. Hep beraber indik. O kalabalık aynı anda sokaklara daldı. Konstablerwache durağının içinde Türk manavlar var. İnince üzüm, elma gibi meyve satanlarla karşılaşıyorsunuz. Oradan buradan yürüyen merdivenlerden derken Frankfurt’un en ünlü alışveriş sokağına çıkmış olduk. Almanya’da mağaza ve dükkânlar akşam 8 oldu mu kapatıyorlar. Hal böyle olunca da apar topar birkaç mağaza gezdik ve Ö. ye H&M den çok tatlı birkaç kez katlanan güneş gözlüklerinden aldık. Ben bir şey almadım. Benim için o gün nerde ne var günüydü. Daha çok alışveriş yapan arkadaşa yardımdı benim işim ;) Ö. Frankfurt Main Tower diye bir yer olduğunu ve gece şehri izlemek istediğini söyledi. Ve biz bu şekilde o kuleyi aramaya başladık. Sormadığımız insan kalmadı. Bide Burger gibi yerlerin yanında (Hani evrensel yer dersiniz.) çoğu dükkânlardaki insanlar İngilizce bilmiyor. Yol tarif edemiyorlar. Sonuçta Almancaya ihtiyaç duyuyorsunuz. En sonunda taksici bulduk. O sağolsun bize oranın bu saatte kapalı olduğunu ve açık olduğu saatleri söyledi. Bu şekilde gece manzaralı Frankfurt hayalimiz suya düşmüş oldu. Biz binayı araştırırken saate bir baktık 21:45 olmuş bile (En geç kapanan yer. 22:00'da kapanıyor.). Hemen Rewe bulmaya yola çıktık. İçkimizi alıp eve gidecektik derken orasının da kapalı olduğunu gördük.


Oraya kadar koş, yürü, sor evreleriyle susamışlık birleşti.
Uff puff diye yürürken birde ne görelim o gün Frankfurt Apfelwein Festival varmış hem de sondan bir önceki günmüş.

*Elma şarabı biraz ekşi hatta sert ama genzi yakmıyor. Benim gibi ekşiyi seven biriyseniz beğenirsiniz.

İlk birbirimize baktık ve hemen festival alanına daldık. Kaç günün sonunda festivale denk gelmek güzel oldu. En güzeli ise plansız eğlence olmuş oldu =) Sahnede bir grup vardı ve İngilizce, jaz, Almanca, Latince şarkılar söylüyordu. Sahnenin önünde kendinden geçen teyzeleri izlerken ben ortamı, sahneyi videoya almaya başladım ve sonunda kendimi de dans ederken buldum hobaa!! Turistsen turist gibi olacaksın arkadaş ;) Sonra sarhoş bir amcanın bana gözleri kaymış bakışlarını yakalayınca Ö. ile bir masa bulup oturduk.


Alman bir çift karşımızda sözde kumpir olan patateslerini yemeye çalışıyorlardı. Öyle yumruk büyüklüğünde
patatesin içine konulan yağ, kaşar ve sosisle kumpir mi olur?! Türkiye’ye gelsinler kumpiri görsünler “Kafam Gibi” =D Hemen birkaç fotoğraf çektik. Sahnede şarkı söyleyen gruba eşlik ettik. Pink – Raise Your Glass’ı söyledikleri sırada “Raise your glass!” yerine gelince ben bardağımı kaldırdım. Ben kaldırınca Ö. de kaldırdı sonra bir Alman daha ve bi baktım şarkının nakaratında herkes bardağını kaldırıyor heyooo =)) O şarkıda bu yapılmalı zaten, bilmiyorlar yok yok ben öğrettim onlara ;)


Son şarkıyla bizde kalktık, depozitolu olan içkilerimizden paramızı aldık ve metroya binip (Bunu anlatmazsam içimde kalır. Şimdi biz Ö. ile metroya indik yürüyoruz derken önümüzden fare geçti! Küçüktü ama kuyruğu kendisinin iki katıydı. Yabancıların şu temiz pis olayını tam anladıklarını ve benimsediklerini düşünmüyorum. Bizde olsa kimler kimler suçlanır.) eve geldik.  Artık geldiğimizde gece 00:00’ı geçiyordu ve biz açlıktan ölüyorduk =( Ama sözümüzde durduk. Ben makarna, ekmek ve salatalıklarımı alıp geldim, Ö.de hemen etleri pişirdi. Gecenin bir saati yemek yedik, fotoğrafları, videoları bilgisayara yükledik. Konuştuk, güldük ve eğlendik.

İnsanın yalnız olması güzel evet ama eğlenceye gitceksen yanında biri olacak. Anılarını paylaşacak birine ihtiyaç var. Bence biz Ö. ile iyi anlaşacağız. Bu gece bunu hissettim. Şimdi saat gece 3. Yatmam gerek. Bu dolu mideyle nasıl uyucaksam?! #) Yarın Pazar “Ölü Gün” ama olsun. Buluruz yapacak bir şeyler ;)

xoxo

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

28 Ağustos 2013

Almanya Güncesi Son Gün Son Gecem


Almanya’da şu an saat 00:30.

Bütün gezdiğim yerlerin yazıları yazıldı ve yayınlanmayı bekliyor. Ama son yazı bugün yayınlanmalı. Yarın öğlen 11:05 Almanya saatiyle uçağa biniyor ve aktarmalı olarak Türkiye’ye, güzel İzmirime 18:15 de varıyorum. Her şey akışında gitmeli. Umutlarım o yönde.

Çok güzel 23 gün geçirdim burada. Çok güzel yerler gördüm, turist insanlarla tanıştım. Bilmediğim dilleri konuşmaya çalıştım, kendi halime güldüm, üzüldüm, düşündüm ve kendi kendime konuştum. Kendi fotoğrafımı çekmeyi öğrendim. En güzeli de çok güzel Türk gençlerini tanıdım burada. Hepsini sevdim. Hepsiyle arkadaş oldum. Yaş, meslek, cinsiyet, şehir önemli olmadı aramızda. Oturup konuşmak, dertleşmek belki de tartışmak güzeldi. Yalnız gelip benliğime kattığım zenginliklerle dönüyorum ülkeme.

Bambaşka bir deneyim oldu bu gezi bana. Artık o buraya gelirken ki Z.S. değilim ve olmayacağım. Kararlar aldım. Rhein’in kenarına oturdum kaç gece düşündüm. Sabahları koştum. Hep düşündüm. Kendimi, arkamda bıraktıklarımı, yeni başlayacak olan hayatımı, arkadaşlarımı, en yakınım dediğim kişileri ve diğerlerini.

Kendimi eleştirdim. Dilimi geliştirdim. Övgüler aldım. Beğenildim. Hoş bir gezi oldu. Soranlara “Yalnızım.” dedim. Yalnız geziyorum ben. Bir sırt çantamla. Bugün Mainz Stadtpark’a gittim. İlk günlerde gittiğim o güzel yere son günde gitmek istedim. Vedalaştım kendimce. Gül bahçesine oturdum ve sandviçimi yedim. Çalışanları izledim. Koşanları, spor yapanları, piknik yapanları ve sadece çimenlere yatanları. Hayat tek başına kendini dinleyebildiğinde daha da güzel.

Yarın ben dönüyorum, Çikom Slovenya’ya yola çıkıyor. Buraya gelmeden önce aramıştım onu. Sesini duymuştum.

Gezimin son gününde teşekkür etmek istediklerim var:

Öncelikle bana burada her konuda yardım eden Özge’ye,
Odasını bana kiralayan Deniz’e,
Geç tanışıp iyi anlaştığım Berker’e,
Almanya’ya geldiğim günden beri mail, Facebook ve Skype ile yanımda olup her anımı soran, benimle sabahlara kadar konuşan Gülperi’ye, Bengisu’ya ve Oktay’a,
Bana desteğini ve sevgisini gösteren Teyzeme,
İlk günden beri yanımda olup bana maddi manevi desteğini hiç esirgemeyen, son günlere doğru beni görünce ağlamaya başlayan Biricik Anneme,
Aileme,

Çok teşekkür ederim.

xoxo


 Çektiğim bir kaç fotoğrafla (Yer: Mainz, Stadtpark) bu partı bitiyorum: 


                                

                                                       
  
NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.