17 Ağustos 2013

Almanya Güncesi ...3 (Part 1)

Off anam off!..

Bugün günlerden cumartesi ve ben anca kendime gelebildim. Dün resmen baygın mod bir gün önceki yorgunluğumu atmaya çalışarak geçirdiğim için yazım bu güne kaldı. Aslında her gün bir yazı şeklinde olacaktı ama bunu hemen yayınlamam lazım =)

Perşembe günü 15.08.2013 tarihinde Heidelberg’e gitmeye karar vermiştim. Her şey buraya kadar güzeldi. Aslında hikâyem güzelde manyaklıklar hep bende ondan sorun orda #) Her neyse efenim hikâyeye dönelim; bir gece önceden biletimi gidiş ve dönüş olarak aldım. Sabah 9 değil de 12 olsun dedim neden? Çünkü Mainz’dan önce trenle Frankfurt’a gitmem gerekiyordu. İyi, sabahın köründe kalktım, duşa girdim giyindim ve evden çıktım. Merkeze gidip trene bindim. Frankfurt merkezde indim. Frankfurt Hbf (Hauptbahnhof)’u görseniz, kocaman bir yer. Herkes oraya buraya koşuşturuyor. Tamam, ben bu koşuşturmaya alışkınımda burada tuhaf bir durum var. Her milletten her insan var. Sırt çantasını alıp gelen o kadar çok insan var ki. Neyse ki Almanya’nın en sevdiğim olayı “Turist Info” noktalarının olması. Turist olmasanız bile gidip her şeyi sorabilirsiniz. “Nereye nasıl giderim?” tabi birinci sorunuz. İşte böyle indim ve saat 11’di. Önce otobüsü buldum ve doğru otobüs olduğundan emin olduktan sonra şöyle bi şehri dolaşayım dedim. Bi sokağa girdim daha doğrusu Hbf’dan dümdüz yürüdüm. Sağa bakıyorum Tayvan masaj salonları, sola bakıyorum Hint masaj salonları, etraf Tayvanlı, Koreli, Çinli, Hintli, Arap, İranlı dolu. Akşamına Ö. ile konuşunca öğrendim ki (Hazır olun!) bu sokak “Genelev Sokağı” ymış. Evet, ben bilmeden dalmışım yola. Ama ara sokak da değildi. Kocaman sokaktı. Ortadaydı. Meydandaydı ve bi bina vardı tamamen porno, seks kulübü, kucak dansı yapılan yerdi. Bina diyorum! 5 katlı binanın tamamı diyorum! Bizdeki gibi izbe, döküntü binaların üçüncü katındaki, yanar döner ışıklı, led lambalı “Erotik Shop” lardan değildi
.

Bilmeden geçtiğim bu sokaktan çıkınca bi baktım ileride “Simit Sarayı” var :D Kaç günün sonunda canım simit istedi ve daldım içeri (Tamam kabul açtım.). Kuyruk kuyruk derken içeride Türklerin çok olduğunu anladım. İnsan kaç günün sonunda kendi dilini konuşan insanlarla karşılaşınca çok mutlu oluyor. Tarifsiz bir mutluluk bu, ondan anlatamam =)) Sıra bana gelince Almanca isteğimi söyledim. Kadının Almanca “Paket mi yoksa burada mı yiyeceksiniz?” sorusuna benim Türkçe “Paket.” dememle kadının mutlu olması aynı anda oldu =))

“İtalyan sandım sizi.” dedi!
Nasıl yaa?!

İşte milletin bana neden ilginç baktığını o gün daha iyi anladım. Ne büyük gözlerim, ne de esmer tenim değildi olay. Olay: beni İtalyan sanmalarıymış! Burada Türk kızı olan Ö. ile tanıştım. Oda çarşamba gecesi bana aynı şeyi söyledi. İtalyana benziyormuşum. Öyle bir havam varmış (O nasıl oluyorsa?!). Bu iyi bir şey mi yoksa değil mi anlayamadım hehee =)) İşte ben böyle gezerken 1€ cu gördüm! Bizdeki 1liracıların yerini Avrupa’da 1€ cular almış sayın Okuyucu :D Olay ve mantık aynı işte. Çin mallarını ucuza alıyorsun ;)

Hint yemekleri, uzak doğu yemekleri Almanya’da çok revaçta anladığım kadarıyla. Hangi şehre gitsem etrafta onların restoranları var. Aslına bakarsanız Frankfurt, porno dükkânları, ülkelerin kendi restoranları, lüks evleri, lüks arabaları, durakları, dükkânlarıyla tam bir karmaşa şehri. Yürürken Tchibo’nun dükkânına denk geldim ve içeri girdim. Yok, bu sitenin internet sitesi daha verimli. Dükkânlarında hiçbir şey yok. Mainz’dekin de de bir şey yoktu.

Frankfurt Hbf’da ne var? Çok fazla başka şehirlere giden otobüs var. Benim gibi gezmek için gidecekseniz bir sürü alternatif bulabiliyorsunuz. Bunlardan bir kaçını vereyim;


Saat 12 olunca otobüse bindim. Yanıma bir kız oturdu. Onunla ayaküstü konuştuk. Stuttgart’a gidiyormuş. Sonra araştırdım da 3 saatmiş gidiş! Bende gitmek istiyorum ama gidince bir gece kalmam gerek herhalde. Hem şehri gez hem aynı gün dön zor olur. Devamında kız dergi okumaya daldı bende uykuya. 1 saat sonra Heidelberg’deydim =) Hemen Turist Info’ya gidip şehir haritası ile 2 tanede otobüs bileti aldım. Zaten kalabalık turist ordusuyla otobüs durağında karşılaşıyorsunuz. Herkes turist olunca olay daha da eğlenceli oluyor. Biletlerimiz
elimizde bakışıp, konuşup, tanışıp girdik otobüse. İlk gezilecek yer tabiki de “Schloss Heidelberg” di. Kale harika bir yer. Kocaman bir bahçesi var. Benim gibi yeşillik doğa aşığıysanız önce bahçesini gezin. Kocaman ağaçlar, yılların (400 yıllık) sardığı sarmaşıklar ve çiçekleriyle çok güzel bir bahçe gerçekten. Daha sonra kaleye geliyorsunuz. İçeri girmek için 4€’ya bilet alıyorsunuz. İçeride “The German Pharmacy Museum” ile “Die Grossen Faesser” var. Ben buralarda pek fotoğraf çekmedim. TGPM’de ilaçlar, bitkiler, aspirinin tarihi, eczaneleri görebilirsiniz. DGF’de ise dev iki tane bira fıçısı var. Üstüne çıkıyor, yanından geçiyorsunuz. Tabi benim en büyülendiğim kale oldu. İçeri girince aklıma hemen hemen her kaleye girişimde gelen sorular geldi:

*Bu kalede kim bilir kimler yaşamıştır? 
*Neler yaşamışlardır, neler görmüşlerdir?
*Nasıl bir hayat yaşadılar?
*Neler yediler?
*Savaşlarda naptılar?
*Kimler zindanlara kapatıldı ve öldü?
*Buranın yazı, kışı nasıl olur? Şimdi geçtiğimiz yerlerde kim bilir hangi entrikalar, planlar yürüyerek konuşuldu?

Bunları sora sora gezerken sonunda manzaranın olduğu o yere geldim =)

Vee bakın orda ne buldum?!

Aslında tarihi esere zarar verildiği için kızdım ama sonra bi baktım her ülkeden yazı var.

#heryertaksimheryerdirenis




Avluda oturup kendimi çekerken (Napak, tek başıma gezmenin olayı da bu. Kendi kendinizi çekiyorsunuz. Alıştım ama. İyi poz yakalıyorum.) yanımda Fransız bir bayan oturuyordu. Bana yarı İngilizce yarı Almanca Fransız aksanlı bir şeyler anlatmaya başladı. Komik bir şeydi ve ben onu dinlerken önce kendimi iki poz çekmişim sonra gülerken bir halim var ki yarılmışım. Ama inanın anlattığının anca çeyreğini anlayabildim. Sonunda da bilekliğimi gösterip “Alman mısın?” dedi. “Yok.” dedim. “Türküm. Buda tuttuğum takımın bilekliği. GALATASARAY.”. Teyzenin “Ama Kırmızı – Sarı – Siyah renkleri Alman bayrağına benziyor.” demesiyle sabah İtalyana benzetilen benim, artık evrensel bir görünümüm olduğunu anlamam kesinleşti. Bence millet bana bakıp “Bu kız nereli?” diyor olabilir =) Zaten işleri güçleri yok bunu soruyorlardır, eminim #) Bide kendimi çekmeme acıyıp “Ben çekeyim mi?” diyen bir çift çıktı ama onlara da güvenmedim. Valla sizde güvenmeyin. Alır makinanızıda kalırsınız öyle. Oradan ayrılıp kalenin etrafını daha çok gezmeye çıktım. Yollara karıştım, ara sokakları gezdim.

Ara sokaklar gezilmeden o şehir gezilmez arkadaş!

Daha bu günün akşamı var. Akşamı mı ouvv canlar o bir sonraki Partta ;)

Çektiğim bir kaç fotoğrafı yayınlamak istiyorum: 

          




     

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir. 

14 Ağustos 2013

Almanya Güncesi …2



Geldik mi ikinci güne ;)

Mainz o kadar yeşillikli bir yer ki ilk gün oksijen çarpması oldu kabul #) Evler müstakil. Pek apartman yok. (Yukarıdaki fotoğraf sokağımın fotoğrafı.) Millet bisiklete biniyor. Bisiklet yoluyla, otobüs yolları ayrı ayrı. Türkiye’de yapılmaya çalışılan ama çalışıldıkça yolların içine edilen sistem ve düzen burada var. Yayalar kırmızı yanarken geçmiyor. Aynı şekilde bisikletliler de. Herkesin kurallara uyma durumu had safhada. Neyse ki bende ülkemde uyan biriydim de burada yabancılık çekmiyorum. Araba kullananlar var ama çok değil. 65-70 yaşındaki ninelerle dedeleri de bisiklete binerken gördüm ya artık gözüm açık gitmem! Nineler çok şık ama ;) Kumaş pantolon, ceket, broş ve yapılı saçlarıyla etrafta geziniyorlar. Bi sabah 6-7 arası bir de gece 22:00’dan sonra koşanlar oluyor. Onu da nerden biliyorum? Bir gece önce gelmiş ve sabah erkenden kalkmıştım. Türkiye ile aramızda 1 saat fark var. Biz daha geriyiz. Eee durum böyle olunca sabah erkenden kalkmış gibi oldum ve giydim üzerime eşofmanlarımı, çıktım dışarı. Bu yeşillikli, koruluklarla dolu sokaklarda koştum. İnsanın spor yapası geliyor. Sonra bi baktım benim gibi koşan bir sürü Alman var. İşe gitmeden önce spor yapıp öyle gidiyorlar ya da gece çıkıyorlar. Her köşe başında kilise ve arkasında mezarlık var.

İşte böyle spor yaptıktan sonra eve bi geldim yicek bi şey yok! Hemen alırsın cüzdanını ve sırt çantanı gidersin alışveriş merkezine. Pek yemek yiyen biri değilim ama aç olduğum için liste yapmadan gittim. O gün aldıklarımdan sadece yeşillikler bitti. Diğerleri hala duruyor. Size biraz alışveriş hakkında da bilgi vereyim. Öncelikle burada öyle bizim marketlerdeki gibi bol bol naylon poşet kullanamıyorsunuz. Adamlar doğada onların kaybolmadığını bildikleri için sana parayla satıyorlar. 10, 20 ve 50cent e alıyorsunuz (Kendimi doğa düşmanı gibi hissettim.). Sırt çantama ne kadarını sokmaya çalışsam da 2 büyük poşet aldım tabi. İlk gün demiştim ama “Bu insanlar neden her yere Pazar arabalarıyla gidiyor?” diye. Demek ki bundanmış =) Eve kadar onları elimde ve sırtımda taşıdığım için ertesi gün omuzlarım ağrıyordu. Şöyle bir ağırlıkları toplayınca ergen bir gencin ağırlığı yapıyor #) Soldaki fotoğraf Mainz Johannes Gutenberg Üniversitesi'nin girişi.

Açlıktan ölmemek için hazır pişmiş köftelerden aldım. Salak gibi içinde ne var okumadım. Hâlbuki ondan önce aldığım ne varsa hepsinin içini okumuştum.

Eve geldim onları ısıttım, yedim bi güzel ohh.
Ardından neymiş ki bu dedim? Hani güzel bir şeyse sık sık alcam yani o mantıkla soruyorum kendime!
Hazır olun!
DOMUZ ETİ çıktı!
Bendeki yok artık, olmaz falan gibi tepkilerimle yemiş bulundum.
İşin ilginç yanı tadını beğendim dostum #)

Her gün yenmez çünkü normal et gibi değil tadı. Biraz balık gibi, öyle pişince koyulaşmıyor, yumuşak bir et. İkinci günde yedim ben o köfteleri. Battı balık yan gider deyip hehee =)) Günahsa girdik artık napak =) Sonraki günlerde tavuk tavuk! En iyisi o. Neden mi çünkü tavuğu haşladığın zaman suyuna çorba yapıyorsun ve çok bereketli oluyor ;) Tek başına yaşayanlara benden tavsiye olsun bu. Suyuna çorba yapın, hazır çorbada olur yapın için. Dışarı falan çıkarken sandviç yapıyorum. Kafelerde zaman geçirip yemek yemiyorum. Onun dışında bal kavanozumu yıkadım ve içine çorba koyup arada onu da kullanıyorum. Halis muhlis içinde ne olduğunu bildiğim şeyleri yiyorum. Zaten sizde göreceksiniz Almanlar çok kafelerde bir şey yemiyorlar. Onlar daha çok “Biergarten” dedikleri yerlerde içiyorlar. Saat, sıcak fark etmiyor onlar için. Nerde meyveli yoğurt, ilginç peynirler var hepsi marketlerde. Sade yoğurt bulana kadar bakmadığım raf kalmadı. Alınca da Alman bir kadın bana çok ilginç bir bakış fırlattı. Hala o bakışı anlamış değilim. Yabancıların bizim ülkeye gelip neden yoğurt yapan makineyi aldıklarını anladım. Adamlarda yok! Adamlarda sade diye bir şey yok. İşin güzel yanı burada light olan ürünler ucuz, tam benlik ;)

Alışveriş, spor, yemek derken sıra geldi sokağımı, mahallemi gezmeye. Jelibonumun yanına gittim. İnternetim daha o zaman olmadığı için annemlerle onun odasından görüştüm, bayramlarını kutladım, arkadaşlarımın maillerine cevap yazdım ve sonra odama geri döndüm. İlk gün Frankfurt’tan aldığım Frankfurt Havaalanının haritasını, otobüs, metro saatlerinin olduğu broşürü, Frankfurt haritasını inceledim.

Sağdaki fotoğraf Gutenberg Üniversitesini'nin içindeki bir sanatsal çalışma. Kulak ve salyangoz birleşmesi. Nedendir sevdim ben ;)

xoxo

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

Almanya Güncesi …1


Günaydın. Guten Morgen!

Biliyorum biliyorum sizi ve Bloğumu çok boşladım ama buraya geldiğimden beri yaşadığım koşuşturmacada bir gün olsun sakin günüm olmadı ki.
8 gün mü olmuş hobaa o kadar olmuş mu ya?! =)))

Şu 8 günde en çok sevindiğim olay internetime kavuşmam oldu. Çünkü telefonumu yurtdışına kapatmış, tek umudumu mail ve Skype’a bağlamıştım. Sonra size yazılar yazacak yayınlayacaktım. Şimdilerde netten bilet alıp geziyorum falan filan meşguliyetim internetle oluyo anlayacağınız.

İlk günden başlayalım mı? Sabahın 7’sinde uçağım vardı. Tabi ben kargalar b*kunu yemeden önce yani sabahın 5’inde İzmir Adnan Menderes Havaalanındaydım (Havaalanı mı Havalimanı mı hala belirsizken ben havaalanını tercih ediyorum.). Aktarmalı Frankfurt’a gideceğim için önce İstanbul Sabiha Gökçen Havaalanına gitmem gerekiyordu. Biletimi ve yerimi bir gece önceden check-in ini yapmıştım. Koltuğum falan belliydi. Asıl biletimi de aldıktan sonra bavulumu teslim, annemlerle vedalaştıktan ve fotolarını çektikten sonra iç hatlara geçtim.


Açtım! Sabahın 3’ünde (Bazı kimseler için gece 3 doğru.) kalkmış, duş almış ama kahvaltı yapmamıştım.
“Açlıktan da ölünmez ki kızım.” deyip paraya kıydım ve tost - su aldım (Havaalanında su 2,5tl! Hani bilin yani. Su sokmak yasak olduğu için zorunlu bu parayı veriyorsunuz. Ha derseniz “Ben 7 saat susuzda yaşarım.” artık o sizinle böbrekleriniz arasındaki sorun, bilemiycem #) ). Aldıklarımı yerken kapımı (Gate) buldum. Zaten AMH çok büyük bir yer değil. Bir de iç hatlarda bayram arefesi dolayısıyla yurdum insanı daha çok vardı. Hele bebekler offf! Millet durmamış çocuk yapmış sanki. Hep aynı yaş gurubu o veletler! Başlarda benimle beraber taş çatlasın 10 kişi varken uçağın saati yaklaştıkça kalabalıklaştık ve sonunda 7’de uçağımdaydım. Benim için ilk uçak deneyimim olacaktı. Yok şöyle kalkıyor, yok böyle yap, yüreğin hoplıcak, zıplıcak, takla atıcak gibi bir sürü cümlenin gerçekliğini test etmeye sıra gelmişti. Ben havalanırken çok mutlu oldum ya =)) Güldüm hatta. Sanırsam adrenalin ya da merak beni mutlu ediyo hehee =)) Bu şekilde havalandıktan sonra sıra geldi bulutları izlemeye.

En güzeli de gün doğumunu gökyüzünde yaşamamdı ;)
Çok romantikti.
Bulutların üstündesin ve güneş doğuyor.

Ben daha olayı kavrayamadan 45-50dk içinde SGH indik. Kaptanınız konuşuyor kısmı da süper ;) Kendini tanıtıp hava durumunu söylüyor ya kimse bir şey anlamıyor, anlasak napcaksak artık. Aaa hava soğukmuş inelim biz o zaman mı dicez, ne dicez allah aşkına?! =)) Unutuyordum kaptanımız kadındı ;) THY’ını kullandığım için daha da gururlandım kadın kaptanımızla heheyy =)) Bu şekilde indikten sonra sıra geldi pasaport kontrolüne, onun içinde pul almam gerekiyormuş. Kendileri 15tl canlar. Para vermeler ve harcamalar yolculuğunuz boyunca o kadar çok olacak ki yanınıza para almadan sakın ama sakın çıkmayın! Hem Euronuz olsun hem de Türk liranız. Yeri gelmişken söyliyim; aktarmalı giderken bavulunuzu aktarma sırasında almıyorsunuz. Varacağınız noktaya kadar görmüyorsunuz bile. Benimki 13kg geldi. Maksimum 30kg’nun yanında hiçbir şeydi. Aşarsanız ekstra ödeme yapmanız gerekiyor.  Benim bir de sırt çantam vardı. Onunda içine işte elektronik aletlerimi (Özellikle laptopumu) koymuştum. Bu şekilde pasaporttan da geçtikten sonra saate bi baktım daha 9! Benim uçağım kaçta? 12! Bayan görevliye kapımı sordum ve “Daha erken sizin uçağınız, bu nedenle kapınız daha belli değildir. Buyurun alışveriş yapın.” dedi. Bide bundan önceki görevli kadının bana çemkirme olayı var ki aklıma geldikçe sinir oluyorum. Kadına “Pasaport kontrolü nerde?” dedim anammm demez olaydım. Bi camın öbür tarafından üzerime atlamadığı kaldı. Özel gününde miydi, manyak mıydı bilemiyorum! Manyakları özellikle çekerim zaten. Bunu daha sonra yaşadığım olaylarda da anlatınca anlayacaksınız. “Peki.” deyip bende başladım alışveriş yerlerini gezmeye. Dış hatlar sanki millet alışveriş yapsın diye yaratılmış. Alışveriş yapacaksan havaalanına gel, öyle bir durum var. Gez gez sonra alacak bir şey bulama ve bol bol su içip bir kafede otur. Sonra uyan ve bi bak etrafında 6 çocuk, bir baba ve bir anneden oluşan Arap bir aile oturuyor olsun. Ya beni güvenli buldular ya da adam kızlarını ben kızım diye yanıma oturttu. Böyle uyu, gez derken sonunda kapı numaram belli oldu ve bende kalkıp kapımı bulmaya gittim. Dış hatlar öyle bir yer ki her milletten insan var. Herkes İngilizce konuşuyor, biliyor ve o kadar çok dil duyuyorsunuz ki şaşıp kalıyorsunuz. Beni bile yabancı sandılar. Sanırsam yanıp kapkara gitmemden dolayı böyle olmuş olabilir =) Sonunda uçağıma bindim ve 2,5 saat sonra Frankfurt’taydım. Yanıma oturan iki Alman ile biraz İngilizce biraz Almanca konuştum. Sonrasında da uyumuşum zaten. Makedonya’dan geçerken görülecek hiçbir şey yoktu. Yoksa o kadar zaman geçmiyor. Uçakta en çok sevdiğim şey, uçağın sağa ve sola dönüş yaptığı, eğildiğimiz zamanlarıydı. Çok güzel bir heyecan yaratıyor adamda #)

Frankfurt’a girince hemen pasaport kontrolüne girdim ve sonra asıl kontrole sıram geldi. İşte ikinci manyak geliyor: görevlinin tuhaf İngilizce aksanı, benim ona İngilizce Almanca durumumu anlatma çabam resmen sinir bozucuydu (Neyse ki zamanla sakinliğimi korumayı öğrendim de bu gibi durumlarda rahat olabiliyorum.). Adama turistim diyorum. Türküm diyorum. Bana sorduğu sorular ve cevaplarımız;

Alman: Ne zaman gideceksin?
Ben: 28 Ağustos.
A: Nerde kalacaksın?
B: Yurtta.
A: ???

Burada sözleşmemi gösterdim. Bana “Deniz kim?” dedi (Deniz, odasını kiraladığım kız.). “Yakın arkadaşım.” dedim. “Ne kadar yakın?” dedi. “Çok yakın.” dedim. “O nerde şimdi?” dedi. “Bugün Türkiye’ye döndü.” dedim. Uzun uzun bakışmamızdan sonra “Yazar mısınız? İngilizcenizi anlamıyorum.” dedim. Yazmıyor da sorunlu! Sonra ben kâğıt çıkardım ve yazdım bütün durumu. Sonunda anladı. Herkes pıt pıt geçerken bende 15dk durdu. Sanki kaçak giriyorum. Her şeyim belli, yerim belli yurdum belli. Neyse geçtim ve sıra geldi bavulumu almaya. Asıl sorun Frankfurt Havaalanında buymuş. Dünya’nın en büyük havaalanı olduğunu biliyordum da labirent gibi bir yer olduğunu bilmiyordum. Aynı uçakta geldiğim Türk bir aileye takılıp buldum sonunda bavulumu. Sıra geldi Mainz’e gelmeye. Onun içinde istasyonu buldum ve görevliye durumumu Almanca anlattım (İşte yapmıştım. İlk dakikadan golü atmıştım hehee =)) ). Sağolsun çok yardımcı oldu. Hatta diğer görevli amcayı çağırdı ve o görevli amca beni bizzat trenime bindirdi ve bana metro hattının haritasını verdi. Çok sevindim len =)) Allah kimseye ilk günkü salaklığı vermesin. Ardından yakışıklı bir Almanın yanıma oturması ve treni bekleme faslım başladı. Tren geldi bindik, ben yerleştim bu karşıma oturdu falan derken bir durak sonra “Hadi iniyoruz.” dedi. Bendeki “Was?” sorusu onun “Burası son durak. Bir sonraki trene bincez.” demesiyle kendime gelmem bir oldu. Dediğini yaptım ve bindim. Mainz’a gelişim, Jelibon’la karşılaşmam, yağmurlu bir gün olması, odama yerleşmem ve ilk günün yorgunluğunu atlatmam hızlıca geçilebilir. Ama şunları söyliyim; Jelibon ile doğru otobüse bindik ama yanlış durakta indik. Asıl durağımızdayken bi sarışın uzun boylu Alman bize baktı. “Jelibon neden millet bana bakıyor?” dediğimde “Yanmışsın, karasın ya ondandır.” dedi. Meğerse değilmiş!!! O çocuk benim odamın görevlisi Pascalmış! Hehee sonra öğrendim :D Çocuğa bakıp sapık muamelesi yapmama mı güleyim yoksa çocuğun benle özel olarak ilgilenmesine mi sevineyim bilemiyorum =)) Bunun dışında Jelibonun yurduna giderken yeniden kaybolduk.

İlk gün maceram burada biter. Sonrasını da yayınlıcam.
Bekleyin.

xoxo

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir. 

3 Ağustos 2013

Tatil Güncesi …11

 
Türkiye’deki son haftama Pazar günü saat 00.01 itibariyle “Merhaba!” dedim bile. Ben gidince beni kim özler hiç bilmiyorum. Ailem kesin özlerde başka kim özler görcez.

Her gün denize giriyorum, güneşleniyorum, kitaplarımı okuyorum. Bu yaz kumsalda dikkatimi çeken birkaç tip var;

İlki babaanne / anneanne! Straplez bikinisiyle kâh güneşleniyor kâh torunlarıyla ilgileniyor. Ama nasıl bir güneşlenmek sorma gitsin. Pozisyonlarımız belli ama. Bacakları açarak, yüzüstü yatıp askıları arkadan açarak, kolları yana atıp sere serpe uzanarak. Favorim seksi bacaklarını açarak güneşlenme hali. Güneşlen de o pozisyon nedir yahu?! Anlam veremiyorum. Sonra o özgüveni yok mu o özgüveni. Allah herkese yaşlanınca sarkan vücuduna rağmen 20lik kız vücuduna sahipmiş gibi davranma özgüveni versin, amin!

İkincisi “Halil Sezai”. Gerçek Halil Sezai değil tabi ki de =)) Ama kumsalda bi adam var. Resmen saçıyla, kilosuyla, giyimiyle Jr. Halil Sezai. O adamdan bir “İsyaannn” ve bir “Olsun” şarkısı dinlesem ah dicem işte Halil Sezai. Onun denize girişi, derinlere yüzüşü ve sonra iskeleye çıkıp güneşlenişi yok mu ah ki ne ahh! Saçıda Halil Sezai gibi yüzünün çeyreğini kapatıyor.

Üçüncüsü yeşil şortlu ergen genç! Ne yaptığını anlamasam da her seferinde bakışını üzerimde yakalıyorum. Evin önünden köpeğiyle geçerken evimi de öğrenmiş oldu çok hoş oldu gerçekten. Çocuğun tek sevdiğim yanı iskeleden çok güzel balıklama (Balıklama ötesi diyelim biz buna bence.) atlayışı. Zıplayış, uçuş ve suya giriş. Bu üçlü ile her seferinde onu izliyorum. Bide bunun arkadaş grubu var. Ama yok, yeşil şortlu favorim.

Dördüncüler üç kişi sayın okuyucu. Üç kıvırcık ama bugün baktım biri saçlarını kestirmiş valla yüzü gözü açılmış çocuğun, yakışmış. Diğer ikisinden biri, geçen sene canlı müzik yapan çocuk. Çocuk ergenliğe girmiş ve tipi değişmiş yahu. Tanıyana kadar uzun uzun baktım. Emin olduktan sonra B. ile paylaştım. O bile inanamadı geçen yazdaki çocuğun bu olduğuna. Ergenlik kızlarda değil de erkeklerde çok ilginç etki gösterebiliyor. Bunu yıllardır gözlemliyorum. Son kıvırcık ise ilginç bir tip. Yaşımı kestirmeye çalışıp duruyor. Veletsin adamım sen! Neyi zorluyorsun ki durmadan. Ayrıca bu ısrar bu azim ne? Aslında azmini de takdir etmem gerek ama edemiyorum işte.

Haftaya Almanya’dan size yazılarımı yazıp yayınlayacağım, umarım.

İlginç bir hafta geçirdiğim doğru. Her gün yeni bir deneyim yaşıyorum, yeni cümleler kuruyorum ve her gün beni şaşırtacak bir şey buluyorum. Hüzün daha çökmedi ama merak tavan. Almanca çalışıp geceleri dışarı çıkıyorum. Yüzmenin dışında geceleri yürüyorum ve artık cafeye de gitmiyorum. B. olursa sadece onunla gidiyorum yoksa hep buradayım kendi halimde, gece yürüyüşlerim ve koşularımla, kulağımda MP3 ümle düşünüyorken, çimenlerime uzanmış yıldızlarımı sayarken, toprağın soğukluğunu bacaklarımda hissederken, gece kumsala gidip şezlonga yatıp Yunan Adalarını izlerken, sevgi sözcüklerini telefonuma gelen mesajlarla okurken…

Hayat hızlı geçiyor. Bu aralar geride bıraktıklarımı özlüyor ve hep birini özlerken kendimi buluyorum. Kendi falıma da bakmalıyım.

xoxo