4 Kasım 2011

Üzülüyorsam Nedeni Var Demektir

Hani dün yayınladığım yazımda “Hiçbir zaman hayatımda yalnız kalabileceğimi düşünmedim.” diyorum ya, hayat o kadar iyi insana haddini bildiriyor ki o dediğim lafın sabahına liseden bir kız arkadaşımın bu sabah annesinin vefat haberin aldım. Bugün cenazesi kalkacakmış. Ne kadar orada olmak isterdim, yanında bulunmak, teselli etmek ya da edebilmek. Evet, hiçbir şey bunu teselli edemez biliyorum ama acısını biraz da olsa azaltabilir.

Bundan birkaç ay önce de yakın bir kız arkadaşımın babası vefat etmişti. İlk işimiz ders çıkışı yanına gitmek oldu.

Aslında biz liseden mezun olduktan sonra daha bir büyüdük, daha bir birbirimize kenetlendik. Farklı bölümler, farklı üniversitelerde de olsak bir haberle yeniden toplandık. Ve bu sadece bir sınıf için geçerli değildi. Biz bütün sınıflar birdik. Şimdide aynı şeyi yeniden yapıyoruz. Arkadaşımızın yanına gidip ona destek olmak için toplanıyoruz. Hocalarımız da bizim yanımızda. Büyüyoruz diyorum ya işte bunu bir tek ben yaşamıyorum. Herkesin kendi acısı ve kendi sorunları var. Yeri geliyor bu sorunlar içinde boğuluyoruz ama gene bizi bu durumdan kurtaran hepimiz oluyoruz. Kimse istemez tabi acılarla büyümeyi, bu şekilde daha bi kenetlenmeyi ama bizim kaderimizde de bu var gibi.

Üniversite insanı hayata hazırlarmış. Aslında insanı hayata hazırlayan etrafımızdaki kişiler.
Ailem ve arkadaşlarım…
Dostlar acı günde mi belli olur gerçekten?
Hayat bizi bu tarz acılarla mı sınıyor?
Bunları başarıyla atlattığımız da mı tam olarak büyümüş olacağız?
Olgunlaşmak dediğimiz kelimenin içini bunlar mı dolduracak?
Sorular sorular ve sorular…

Dünkü duygusal halimin üzerine bu sabah aldığım bu üzücü haber sonucunda inanın üzerimde hiç hayat enerjisi kalmadı.

13 Ekim 2011

Sonbahar Geldi Sanırım


İzmir’ime sonunda sonbahar geldi. Benim bunu kabul etmem için bir haftanın geçmesi gerekiyordu.
Not alın: 10 Ekim 2011 tarihi itibariyle yaz bitmiş ve sonbahar başlamış bulunuyor.

Yaza veda temalı partiler erkenden yapıldı. Aslında bunlar yaza veda değil Çeşme, Bodrum gibi yazlık mekânların sezonu kapattık demeleriydi de neyse. Sıcakların devam ettiği sürede millet “Neden erkenden veda partisi yaptık ki?” diye düşünüyordu. Vitrinler bile uzun kollu, montlu, kazaklı vitrin süslemelerine girişmişken biz hala yazdaydık. Askılılarla, kısa kollularla etrafta geziniyorduk. Sonbaharın gelmesini istiyordum ama bu sefer geç gelmeliydi. Yaz tatilimin süresi uzamalıydı. Oda zaten ekiminin ortasını bekledi ve geldi.

Benim için sonbaharın gelmesi demek:

*Bizim evde tarhananın yapılmaya başlanmasıdır. Kurutulması, torbalanması derken yavaş yavaş havanın soğumasını hissetmemizdir. Eve bir tarhana kokusu yayılır ki işte benim için evi ev yapan bu kokudur.
*İzmir’ime yavaşa yavaş yağmurun yağması ama bir anda da ayaz soğuğu olmasıdır. Pikeyle yatarken bir gece ansızın battaniye istersiniz.
*Spor ayakkabılardan vazgeçip botların giyilmesidir.
*Uzun, renkli, tuhaf desenli diz altı çoraplarımın dolabın kışlık bölümünden çıkmasıdır.
*Evde, anneannem ve ninemin ördüğü patikleri giymeye başlamamdır.
*Sabahları bir kot bir tişört giyip çıktığım günlerin yok olmasıyla başlayan, sabahları daha çok kıyafeti giymek zorunda kaldığım zamanlardır. Bunun için geceden hazırlık yapmalarım başlar. Sabahları ise 5 dk erken kalkmalarım. Geceden hazırladıklarımı sabah kalkınca giymez farklı bir kombinasyon yaratırım. Yani sonbahar benim için ruhsal durumuma göre giyinme aylarımdır.
*Saçlarımı açma sebebimin boynumu ve omuzlarımı ısıtma isteğimden geldiğini anladığım zamandır.
*Şapka koleksiyonumdan şapkalar seçip takmaya başlamamdır.
*Fularlarımın askılarına yerleştirmeye başlamamdır.
*Klimaları soğuğa değil sıcağa ayarlamamdır.
*Etrafımdakilerin sabah okula giderken yolda “kış gelmiş” artık demeleridir.
*Herkesin bana “Üşümüyor musun?” demesidir.
*Geceleri camımı kapatıp uyumaya başlamamdır.
*Sabahları özel olarak rüzgârların bugün nasıl eseceğini öğrenmek istememdir.

Üşümüyorum. Ben sadece yazı özlüyorum.
Soğukların gelmesiyle yeni şeylerden korkuyorum.
Sevincin de hüznünde bende karmakarışık olduğu zamanların başlayacağını biliyorum.
Bütün bu maddelerin onayından sonra benim için artık sonbahar gelmiştir.

7 Ekim 2011

Reklamlar …3


“Çok sev!” desem siz hemen hangi reklamdan bahsedeceğimi anlarsınız biliyorum =))

Reklamlar hakkında uzun zamandır yazmak isteyip de bide üzerine derste, teneffüste, otobüste not alıp eve gelince üşenmesen size daha kaç reklam hakkında düşüncelerimi yayınlayacağım ama işte olmuyo olmuyo (burda bi Yılmaz Morgül’e benzeme triplerini canlandırabilirsiniz :D )

Konuya geri dönersek,

Konumuz Mavi reklamı ya da Kıvanç Tatlıtuğ’un reklamı da olabilir =))
Bilindiği üzere şu sıralar Kıvanç’ın kaslarıyla yatıp kaslarıyla kalkıyoruz ki bende ilk gördüğümde “Abi bunu nasıl bu kadar kısa sürede yapmış?” dedim =) Olayın sağlık yerinden baktım yemin ederim yoksa baklavaymış efenime söyliyim zayıflamış, dalyan gibi olmuş zaten yakışıklıydı şimdi süper ötesi olmuş gibi laflar hiç aklımdan geçmedi =P

İlk reklamdan sonra hatırlamayanlar için kısa bi özet geçelim:
Kız arkadaşıyla buluşmak isteyen Kıvanç Bey oğlumuz süper arabasıyla giderken bir yandan da arkadaşıyla konuşup son modanın Jean olduğunu anlatırken kızımız da yatakta şortunu giyip oda kız arkadaşına havalı havalı modayı anlatıyordu. Burada devam etmeden önce aklıma takıldı. Şimdi kızımız belli ki 36 beden. Neden şortu yatakta yatarken giymeye çalışıyo? Biz o tarz giyimi belimize zor giren kıyafetler için yaparız ki bu kızımız 32 beden alıp da onu giymeye çalışmıyorsa kesinlikle ortada bir seksapalitelik söz konusu =)

Reklama dönersem, reklamın sonunda Kıvanç’ın o meşhur “Vay vay vay çantaya bak?!” sözünü duyarken demin seksapaliteliğiyle öne çıkan kızımızın annesi çıkıyor ve “Sizdeki bu çanta merakı da nerden geliyor Kıvanç Bey oğlum?” diyordu. Reklam annenin öğüdüyle son buluyordu. Peki, annenin öğüdünü kim takıyordu: hiç kimse #)



Şimdi gelelim part2 Mavi reklamına.

Bu reklamı gerçekten evire çevire incelemek istiyorum =)

Kıvanç “Ne bu?” diye sormuş, bizimkisi “Mavi Amerikalı” demiş. Sonra kızın lakabı “Mavi Amerikalı” olarak kalmış. Buraya kadar fantezi boyutunda ama olsun sorun yok =) Daha sonrasında gelen “O bir vahşi, ona muhteşem görünmek ürpertici bi duygu hatta ürkütücü.” demek de ne oluyo yaa =)) Peki ya Kıvanç’ın kız bunları söylerken yaptığı o seksi durumlar nedir?! Marangozluk sonra duş sahnesi hele ki o duş sahnesindeki gözlere dikkat. Olay mavi diye işi abartmış Kıvanç’ın gözlerini 3 ton koyultmuşlar ki pantolon mavisi olmuş =))

Gelgelelim o garip huylaraaa =)) İşte reklamın en sevdiğim yeri burası =)) Burada Kıvanç’ın fantezilerini öğreniyoruz hazır olun ;)


*Jeanlerini giderken kızla bırakıyormuş. Devamında bizim Mavi Amerikalıyı arıyo ve “Giy!” diyo. Kızımızda hemen giyiyor. Yani benim sevgilim bende kıyafetini bırakacak sonra arayıp “Giy!” diycek bende giycem. Vay bee fanteziye bak. Valla bu reklamın senaryosunu yazanı alkışlamak istiyorum. Bilinçaltında ne varsa dökmüş ortaya =))

Devam ediyoruz ve reklamın o büyük sloganının olduğu yere geliyoruz “ÇOK SEV” =)) İtiraf ediyorum ki reklamın en samimi yeri burası işte. Biri benim karşımda Kıvanç’ın bunu söylerken ki yüz ifadesiyle sloganı söylese o an iş biter =)

Tabi bu samimiyetin üzerine kızımız reklamın sonunda ne diyo: Bana aşık olmasından korkuyorum.
Korkuyormuş, neden korkuyo anlayan var mı? Sen git oğlanın karşısında giyin, soyun sonra onun fantezilerinin esiri ol, gece gündüz onu hayal et sonra çık korkuyorum de. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu =) Bide bulmuşun hayallerindeki oğlanı elinde tutmayı denesene. Sonra elinizden kaçtığı zaman üzülüyorsunuz.

Reklam böyle biter…


Reklam biter de benim aklıma takıldı. Bu ilk reklamdaki kız bu kız mı? Değilse ilk kızın annesi haklı çıkar. Bizim Kıvanç Bey oğlumuz başka limanlara yelken açmıştır. Eğer aynı kızsa gene anne haklı çıkmıştır. Buradan anneye seslenelim, kızın artık senin Kıvanç Bey oğlunun fantezilerinin müptelası olmuş. Bide sen sakın "Evlen bu oğlanla" deme çünkü senin kız anladığımız kadarıyla halinden çook mutlu =))

Bu linkten izlemek isteyen izleyebilir.

Tuvalet ve Lavabo Meselesi


Tuvalet mi yoksa lavabo mu dersiniz?


Sorumuz bu ve konu tartışmaya açılır. Geçmiş olsun artık Türkiye’nin yeni bir tartışma konusu var. Daha doğrusu başlamışta ben daha yeni haberdar oldum. Olay dizilere kadar konu olup taşınmış bile. Sizin dikkatinizi çekti mi bilmem ama benim bir kaç defa dikkatimi çekti sonra şöyle bi kısa araştırma yaptım ve evet, millet bu konuya kafayı takmış bulunuyor.


Tuvalet demeyi savunan grup için orası sadece tuvaletin yapıldığı yer. Adının da bu şekilde geçmesi gerekiyor. Başka bir şey denildiğinde “Acaba oraya gitti de ne yapıyor şimdi?” diye düşünebiliyorlarmış.

Lavabo diyenler ise tuvalet kelimesinin kaba kaldığını ve oraya sadece tuvalet yapmak için gitmediklerini belirtmek de kullanıyorlarmış.

Bunlar basitçe sorup genellediğim cevapların bütünü. Ben ikisini de kullanıyorum. Restorana, kafeye falan gittiğimde lavabo diyorum da barda tuvalet diyebiliyorum. Masamdaki kişilere de bağlı bir durum aslında bu. Tanımadığım insanlar olduğunda nedendir bilmem ama biraz daha dikkatli oluruz ya sanırsam ondan lavabo diyorum. Lavabo kelimesi biraz daha kibarlaştırılmış gibi =)

Ben hatırlıyorum ilkokulda konuşmak için kalem açma bahanesiyle çöp kutusunda toplanırdık. Tabi köşedeki kişi sayısı 5 i geçince hoca hepimizi oturturdu. Daha sonrasında tuvalete gitmeyi akıl etmiştik ama bu da derste “Tuvalete gidebilir miyim?” diye izin istememize gerek duyurmuştu. İzin istediğimizde ise hocanın “Neden teneffüste bu işinizi halletmiyorsunuz?” sorusuyla sınıfın “Aa çişi gelmiş” gibi saçma sapan bir cümleyle beraber gülmesiyle son bulurdu. Bir oldu iki oldu derken artık hocanın yanına bizzat gidip “Lavaboya gidebilir miyim?” demeye başlamıştık. Hatta bayan öğrenciyseniz ve erkek hocalardan izin isteyecekseniz her zaman lavabo kelimesini kullanırsınız. Bunu neden anlattım çünkü lavabo kelimesi benim hayatıma bu şekilde girdi. Bu nedenle masamda erkek olduğu zaman “Lavaboya gidiyorum.” derim.

Erkekler için değil ama kadınlar için tuvalet sadece tuvaletimizi yaptığımız bir yer değildir. Neler yapılmaz ki orada. Hemen sıralayalım:

*Çocukken erkeklerden kaçmanın en güzel yeridir.
*Erkek çocuklarının içeride ne olduğu hakkında fikrinin olmadığı ama hayal kurdukları ortamdır.
*Erkekler tuvaletine nazaran daha güzel, süslü ve özenlidir.
*Çocuklu bayanlar için çocuklarının altını değiştirdikleri yerdir.
*Kadınlar, günün dedikodusunu yapar ya da masada konuşamadıklarını orada konuşurlar.
*Makyaj tazelerler.
*Ellerini yüzlerini yıkarlar.
*Yeri gelir şöyle bi aynaya bakmak için uğrarlar.
*Ayrıca telefonla konuşulur çünkü en sessiz ve nasıl oluyor bilmiyorum ama en iyi çeken yer orasıdır =)

Bu yazı biraz tuhaf bir yazı oldu farkındayım ama yazmazsam da olmazdı =))
Sizin düşüncelerinizi de merak etmiyor değilim.
Şöyle bi düşünün siz hangi taraftasınız?

Lavabo mu yoksa tuvalet mi?