14 Ağustos 2013

Almanya Güncesi …1


Günaydın. Guten Morgen!

Biliyorum biliyorum sizi ve Bloğumu çok boşladım ama buraya geldiğimden beri yaşadığım koşuşturmacada bir gün olsun sakin günüm olmadı ki.
8 gün mü olmuş hobaa o kadar olmuş mu ya?! =)))

Şu 8 günde en çok sevindiğim olay internetime kavuşmam oldu. Çünkü telefonumu yurtdışına kapatmış, tek umudumu mail ve Skype’a bağlamıştım. Sonra size yazılar yazacak yayınlayacaktım. Şimdilerde netten bilet alıp geziyorum falan filan meşguliyetim internetle oluyo anlayacağınız.

İlk günden başlayalım mı? Sabahın 7’sinde uçağım vardı. Tabi ben kargalar b*kunu yemeden önce yani sabahın 5’inde İzmir Adnan Menderes Havaalanındaydım (Havaalanı mı Havalimanı mı hala belirsizken ben havaalanını tercih ediyorum.). Aktarmalı Frankfurt’a gideceğim için önce İstanbul Sabiha Gökçen Havaalanına gitmem gerekiyordu. Biletimi ve yerimi bir gece önceden check-in ini yapmıştım. Koltuğum falan belliydi. Asıl biletimi de aldıktan sonra bavulumu teslim, annemlerle vedalaştıktan ve fotolarını çektikten sonra iç hatlara geçtim.


Açtım! Sabahın 3’ünde (Bazı kimseler için gece 3 doğru.) kalkmış, duş almış ama kahvaltı yapmamıştım.
“Açlıktan da ölünmez ki kızım.” deyip paraya kıydım ve tost - su aldım (Havaalanında su 2,5tl! Hani bilin yani. Su sokmak yasak olduğu için zorunlu bu parayı veriyorsunuz. Ha derseniz “Ben 7 saat susuzda yaşarım.” artık o sizinle böbrekleriniz arasındaki sorun, bilemiycem #) ). Aldıklarımı yerken kapımı (Gate) buldum. Zaten AMH çok büyük bir yer değil. Bir de iç hatlarda bayram arefesi dolayısıyla yurdum insanı daha çok vardı. Hele bebekler offf! Millet durmamış çocuk yapmış sanki. Hep aynı yaş gurubu o veletler! Başlarda benimle beraber taş çatlasın 10 kişi varken uçağın saati yaklaştıkça kalabalıklaştık ve sonunda 7’de uçağımdaydım. Benim için ilk uçak deneyimim olacaktı. Yok şöyle kalkıyor, yok böyle yap, yüreğin hoplıcak, zıplıcak, takla atıcak gibi bir sürü cümlenin gerçekliğini test etmeye sıra gelmişti. Ben havalanırken çok mutlu oldum ya =)) Güldüm hatta. Sanırsam adrenalin ya da merak beni mutlu ediyo hehee =)) Bu şekilde havalandıktan sonra sıra geldi bulutları izlemeye.

En güzeli de gün doğumunu gökyüzünde yaşamamdı ;)
Çok romantikti.
Bulutların üstündesin ve güneş doğuyor.

Ben daha olayı kavrayamadan 45-50dk içinde SGH indik. Kaptanınız konuşuyor kısmı da süper ;) Kendini tanıtıp hava durumunu söylüyor ya kimse bir şey anlamıyor, anlasak napcaksak artık. Aaa hava soğukmuş inelim biz o zaman mı dicez, ne dicez allah aşkına?! =)) Unutuyordum kaptanımız kadındı ;) THY’ını kullandığım için daha da gururlandım kadın kaptanımızla heheyy =)) Bu şekilde indikten sonra sıra geldi pasaport kontrolüne, onun içinde pul almam gerekiyormuş. Kendileri 15tl canlar. Para vermeler ve harcamalar yolculuğunuz boyunca o kadar çok olacak ki yanınıza para almadan sakın ama sakın çıkmayın! Hem Euronuz olsun hem de Türk liranız. Yeri gelmişken söyliyim; aktarmalı giderken bavulunuzu aktarma sırasında almıyorsunuz. Varacağınız noktaya kadar görmüyorsunuz bile. Benimki 13kg geldi. Maksimum 30kg’nun yanında hiçbir şeydi. Aşarsanız ekstra ödeme yapmanız gerekiyor.  Benim bir de sırt çantam vardı. Onunda içine işte elektronik aletlerimi (Özellikle laptopumu) koymuştum. Bu şekilde pasaporttan da geçtikten sonra saate bi baktım daha 9! Benim uçağım kaçta? 12! Bayan görevliye kapımı sordum ve “Daha erken sizin uçağınız, bu nedenle kapınız daha belli değildir. Buyurun alışveriş yapın.” dedi. Bide bundan önceki görevli kadının bana çemkirme olayı var ki aklıma geldikçe sinir oluyorum. Kadına “Pasaport kontrolü nerde?” dedim anammm demez olaydım. Bi camın öbür tarafından üzerime atlamadığı kaldı. Özel gününde miydi, manyak mıydı bilemiyorum! Manyakları özellikle çekerim zaten. Bunu daha sonra yaşadığım olaylarda da anlatınca anlayacaksınız. “Peki.” deyip bende başladım alışveriş yerlerini gezmeye. Dış hatlar sanki millet alışveriş yapsın diye yaratılmış. Alışveriş yapacaksan havaalanına gel, öyle bir durum var. Gez gez sonra alacak bir şey bulama ve bol bol su içip bir kafede otur. Sonra uyan ve bi bak etrafında 6 çocuk, bir baba ve bir anneden oluşan Arap bir aile oturuyor olsun. Ya beni güvenli buldular ya da adam kızlarını ben kızım diye yanıma oturttu. Böyle uyu, gez derken sonunda kapı numaram belli oldu ve bende kalkıp kapımı bulmaya gittim. Dış hatlar öyle bir yer ki her milletten insan var. Herkes İngilizce konuşuyor, biliyor ve o kadar çok dil duyuyorsunuz ki şaşıp kalıyorsunuz. Beni bile yabancı sandılar. Sanırsam yanıp kapkara gitmemden dolayı böyle olmuş olabilir =) Sonunda uçağıma bindim ve 2,5 saat sonra Frankfurt’taydım. Yanıma oturan iki Alman ile biraz İngilizce biraz Almanca konuştum. Sonrasında da uyumuşum zaten. Makedonya’dan geçerken görülecek hiçbir şey yoktu. Yoksa o kadar zaman geçmiyor. Uçakta en çok sevdiğim şey, uçağın sağa ve sola dönüş yaptığı, eğildiğimiz zamanlarıydı. Çok güzel bir heyecan yaratıyor adamda #)

Frankfurt’a girince hemen pasaport kontrolüne girdim ve sonra asıl kontrole sıram geldi. İşte ikinci manyak geliyor: görevlinin tuhaf İngilizce aksanı, benim ona İngilizce Almanca durumumu anlatma çabam resmen sinir bozucuydu (Neyse ki zamanla sakinliğimi korumayı öğrendim de bu gibi durumlarda rahat olabiliyorum.). Adama turistim diyorum. Türküm diyorum. Bana sorduğu sorular ve cevaplarımız;

Alman: Ne zaman gideceksin?
Ben: 28 Ağustos.
A: Nerde kalacaksın?
B: Yurtta.
A: ???

Burada sözleşmemi gösterdim. Bana “Deniz kim?” dedi (Deniz, odasını kiraladığım kız.). “Yakın arkadaşım.” dedim. “Ne kadar yakın?” dedi. “Çok yakın.” dedim. “O nerde şimdi?” dedi. “Bugün Türkiye’ye döndü.” dedim. Uzun uzun bakışmamızdan sonra “Yazar mısınız? İngilizcenizi anlamıyorum.” dedim. Yazmıyor da sorunlu! Sonra ben kâğıt çıkardım ve yazdım bütün durumu. Sonunda anladı. Herkes pıt pıt geçerken bende 15dk durdu. Sanki kaçak giriyorum. Her şeyim belli, yerim belli yurdum belli. Neyse geçtim ve sıra geldi bavulumu almaya. Asıl sorun Frankfurt Havaalanında buymuş. Dünya’nın en büyük havaalanı olduğunu biliyordum da labirent gibi bir yer olduğunu bilmiyordum. Aynı uçakta geldiğim Türk bir aileye takılıp buldum sonunda bavulumu. Sıra geldi Mainz’e gelmeye. Onun içinde istasyonu buldum ve görevliye durumumu Almanca anlattım (İşte yapmıştım. İlk dakikadan golü atmıştım hehee =)) ). Sağolsun çok yardımcı oldu. Hatta diğer görevli amcayı çağırdı ve o görevli amca beni bizzat trenime bindirdi ve bana metro hattının haritasını verdi. Çok sevindim len =)) Allah kimseye ilk günkü salaklığı vermesin. Ardından yakışıklı bir Almanın yanıma oturması ve treni bekleme faslım başladı. Tren geldi bindik, ben yerleştim bu karşıma oturdu falan derken bir durak sonra “Hadi iniyoruz.” dedi. Bendeki “Was?” sorusu onun “Burası son durak. Bir sonraki trene bincez.” demesiyle kendime gelmem bir oldu. Dediğini yaptım ve bindim. Mainz’a gelişim, Jelibon’la karşılaşmam, yağmurlu bir gün olması, odama yerleşmem ve ilk günün yorgunluğunu atlatmam hızlıca geçilebilir. Ama şunları söyliyim; Jelibon ile doğru otobüse bindik ama yanlış durakta indik. Asıl durağımızdayken bi sarışın uzun boylu Alman bize baktı. “Jelibon neden millet bana bakıyor?” dediğimde “Yanmışsın, karasın ya ondandır.” dedi. Meğerse değilmiş!!! O çocuk benim odamın görevlisi Pascalmış! Hehee sonra öğrendim :D Çocuğa bakıp sapık muamelesi yapmama mı güleyim yoksa çocuğun benle özel olarak ilgilenmesine mi sevineyim bilemiyorum =)) Bunun dışında Jelibonun yurduna giderken yeniden kaybolduk.

İlk gün maceram burada biter. Sonrasını da yayınlıcam.
Bekleyin.

xoxo

NOT: Fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir. 

3 Ağustos 2013

Tatil Güncesi …11

 
Türkiye’deki son haftama Pazar günü saat 00.01 itibariyle “Merhaba!” dedim bile. Ben gidince beni kim özler hiç bilmiyorum. Ailem kesin özlerde başka kim özler görcez.

Her gün denize giriyorum, güneşleniyorum, kitaplarımı okuyorum. Bu yaz kumsalda dikkatimi çeken birkaç tip var;

İlki babaanne / anneanne! Straplez bikinisiyle kâh güneşleniyor kâh torunlarıyla ilgileniyor. Ama nasıl bir güneşlenmek sorma gitsin. Pozisyonlarımız belli ama. Bacakları açarak, yüzüstü yatıp askıları arkadan açarak, kolları yana atıp sere serpe uzanarak. Favorim seksi bacaklarını açarak güneşlenme hali. Güneşlen de o pozisyon nedir yahu?! Anlam veremiyorum. Sonra o özgüveni yok mu o özgüveni. Allah herkese yaşlanınca sarkan vücuduna rağmen 20lik kız vücuduna sahipmiş gibi davranma özgüveni versin, amin!

İkincisi “Halil Sezai”. Gerçek Halil Sezai değil tabi ki de =)) Ama kumsalda bi adam var. Resmen saçıyla, kilosuyla, giyimiyle Jr. Halil Sezai. O adamdan bir “İsyaannn” ve bir “Olsun” şarkısı dinlesem ah dicem işte Halil Sezai. Onun denize girişi, derinlere yüzüşü ve sonra iskeleye çıkıp güneşlenişi yok mu ah ki ne ahh! Saçıda Halil Sezai gibi yüzünün çeyreğini kapatıyor.

Üçüncüsü yeşil şortlu ergen genç! Ne yaptığını anlamasam da her seferinde bakışını üzerimde yakalıyorum. Evin önünden köpeğiyle geçerken evimi de öğrenmiş oldu çok hoş oldu gerçekten. Çocuğun tek sevdiğim yanı iskeleden çok güzel balıklama (Balıklama ötesi diyelim biz buna bence.) atlayışı. Zıplayış, uçuş ve suya giriş. Bu üçlü ile her seferinde onu izliyorum. Bide bunun arkadaş grubu var. Ama yok, yeşil şortlu favorim.

Dördüncüler üç kişi sayın okuyucu. Üç kıvırcık ama bugün baktım biri saçlarını kestirmiş valla yüzü gözü açılmış çocuğun, yakışmış. Diğer ikisinden biri, geçen sene canlı müzik yapan çocuk. Çocuk ergenliğe girmiş ve tipi değişmiş yahu. Tanıyana kadar uzun uzun baktım. Emin olduktan sonra B. ile paylaştım. O bile inanamadı geçen yazdaki çocuğun bu olduğuna. Ergenlik kızlarda değil de erkeklerde çok ilginç etki gösterebiliyor. Bunu yıllardır gözlemliyorum. Son kıvırcık ise ilginç bir tip. Yaşımı kestirmeye çalışıp duruyor. Veletsin adamım sen! Neyi zorluyorsun ki durmadan. Ayrıca bu ısrar bu azim ne? Aslında azmini de takdir etmem gerek ama edemiyorum işte.

Haftaya Almanya’dan size yazılarımı yazıp yayınlayacağım, umarım.

İlginç bir hafta geçirdiğim doğru. Her gün yeni bir deneyim yaşıyorum, yeni cümleler kuruyorum ve her gün beni şaşırtacak bir şey buluyorum. Hüzün daha çökmedi ama merak tavan. Almanca çalışıp geceleri dışarı çıkıyorum. Yüzmenin dışında geceleri yürüyorum ve artık cafeye de gitmiyorum. B. olursa sadece onunla gidiyorum yoksa hep buradayım kendi halimde, gece yürüyüşlerim ve koşularımla, kulağımda MP3 ümle düşünüyorken, çimenlerime uzanmış yıldızlarımı sayarken, toprağın soğukluğunu bacaklarımda hissederken, gece kumsala gidip şezlonga yatıp Yunan Adalarını izlerken, sevgi sözcüklerini telefonuma gelen mesajlarla okurken…

Hayat hızlı geçiyor. Bu aralar geride bıraktıklarımı özlüyor ve hep birini özlerken kendimi buluyorum. Kendi falıma da bakmalıyım.

xoxo

27 Temmuz 2013

Bloglovin deyim!

En Son ...6

En Son Dinlediğim Albüm (27.07.2013)















Selena GOMEZ - Come & Get It

En Son İzlediğim Film (27.07.2013)
















Günlerin Köpüğü (L'écume des jours)

En Son Okuduğum Kitap (27.07.2013)
















Khaled HOSSEINI - Bin Muhteşem Güneş

En Son İzlediğim Kore Dizisi (27.07.2013)
  컬러 오브 우먼 - Color of Woman